16.04.1995 - Şeytanın Hz.Ömere Yaklaşamaması

16.04.1995 - Şeytanın Hz.Ömere Yaklaşamaması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Enefere şeytânun enefere şeytânun enefere şeytânun. Yâ Umer, el-Kur'ânu küllühû savâbun mâ lem yec'ali'l-mağfirete azâben ve'l-azâbe mağfireten.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ömer radıyallahu anh'a böyle seslenmiş:
"Şeytan senin önünden kaçtı gitti mi? Şeytan senin önünden kaçtı gitti mi? Şeytan senin önünden kaçtı gitti mi, firar etti mi, kaybolup gitti mi?"
Şeytan Hz. Ömer'in yanına -mü'min olduktan sonra- hiç yanaşamamış. Şerhlerde öyle yazıyor. Öyle celalli, öyle kuvvetli, imanlı bir kimse ki şeytan onu gördü mü kayboluyormuş, görünemiyormuş, yanına sokulamıyormuş.
Neden?
Aşere-i mübeşşereden. Kuvvetli imanlı insan, yanına yanaşamıyor, korkuyor.
Şeytan Hz. Ömer'i gördüğü yerde yan çizer, kaçarmış. Hz. Ömer'in yanına yanaşamazmış, onun olduğu yerde duramazmış.
"Şeytan kaçtı mı, şeytan kaçtı mı, şeytan kaçtı mı yâ Ömer?" diyor. Sonra da;
El-Kur'ânu küllühû savâbun. "Kur'ân-ı Kerîm'in bütün ayetleri doğrudur."
Savâb, sad ile olursa "doğru" demek. Sevab, peltek 'se' ile olursa o da "sevaplı" demek. Savâb, "doğru" demek; sevab, "ecirli, sevaplı" demek. İkisi arasında fark var. Çünkü başka harfler, birisi sad harfi, birisi peltek 'se', üç noktalı 'se' harfi...
El-Kur'ânu küllühû savâbun. "Kur'ân-ı Kerîm'in hepsi doğrudur."
Mâ lem yec'ali'l-mağfirete azâben. "Allah'ın 'mağfiret' dediği yer ters bir mâna verilip 'azap' denmedikçe, 'azap' dediği yer ters bir mâna verilip de 'mağfiret' diye mânalandırılmadıkça Kur'ân-ı Kerîm'in hepsi doğrudur." buyurmuş.
Ben elimizdeki şerhten kısa zaman içinde, misafirlerimizin önünde bu hadis-i şerifin sebeb-i vürudunu araştırmak istedim. Şerhine baktım, sebeb-i vürudu yok. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ömer'e bu sözleri hangi olay üzerine söylemiş? Ne oldu da bu sözleri Efendimiz buyurdu?
Önemli. Bir olay oluyordu, Allah-u Teâlâ hazretleri Cebrail aleyhisselâm'ı gönderiyordu, o olayla ilgili olarak bir ayet iniyordu. Mesela Peygamber Efendimiz' e Yahudiler imtihan etmek için üç soru sormuşlar. Nasıl sorular?
"Cennette insan ne yemek yiyecek?"
Yani ileriye dönük böyle çeşitli üç soru sormuşlar. Peygamber Efendimiz de "Allah bana bildirir, vahyeder." diye demiş ki:
"Yarın ben size bunların cevabını vereyim."
Ertesi gün olmuş, o gece vahiy gelir diye beklemiş, gelmemiş. Daha ertesi gün beklemiş, gelmemiş. Daha ertesi gün, daha ertesi gün, daha ertesi gün... İki hafta Peygamber Efendimiz' e o konuda Allah vahiy göndermemiş, gelmemiş. Ondan sonra ayet-i kerime geliyor, diyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri:
"Ey benim Peygamberim! 'Yarın ben şöyle yapacağım.' deme, 'inşallah' de."
İnşallah, yani Allah dilerse yapabilirsin, Allah dilemezse yapamazsın.
"'İnşallah' de. 'İnşallah' demezsen, ya yapmazsa Allah? Çünkü Allah dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Allah yaptırmazsa mahcup olursun."
İşte bu anlattığımız olay nedir?
Sebeb-i nüzul-ü ayet, ayetin inmesinin sebebi. Efendimiz; "Yarın olacak, şöyle cevap vereceğim." diye söz vermiş. Yarın vahiy gelmeyince cevap verememiş. Onun üzerine bu ayet inmiş. Ayetin iniş sebebi, sebeb-i nüzul-ü ayet.
Bunun gibi bir de sebeb-i vürudu hadis vardır. Yani Peygamber Efendimiz bir sözü söylemiş ama hangi olay olmuş da bunu kime karşı neden söylemiş?
Buna sebeb-i vürudu hadis derler.
Tabii her ayetin sebeb-i nüzulü kaydedilmiş midir? Hayır, bazılarının kaydedilmemiş olabilir.
Her hadis-i şerifin sebeb-i vürudu kitaplarda yazılı mıdır?
Belki yazılı değildir. Belki sadece o sözü hatırlıyordur, birisi nakletmiştir. Ama sebeb-i vürudu nakledilmemiş olabilir.
Öyle anlaşılıyor ki Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili bir konuda ve Hz. Ömer Efendimiz orada bulunmuş ve şeytan oradan kaçmış, toz olmuş, kaybolmuş. Peygamber Efendimiz; "Şeytan kaçtı mı? Şeytan kaçtı mı? Şeytan kaçtı mı, yâ Ömer?" diyor.
"Kur'ân-ı Kerîm'in hepsi doğrudur; ama mâna tepetaklak ters döndürülmedikçe."
Mesela:
Vallâhu yuhibbu'l-muhsinîn. "Allah muhsin kulları sever."
Tamam mı? Tamam. Allah muhsin kulları sever.
Bunu;
Vallâhu lâ yuhibbu'l-muhsinîn diye okusa olmaz. İşte şimdi mâna tepetaklak oldu. Olmaz.
Ters bir mâna okumadıktan sonra doğrudur, tamamdır.
"Mağfiret, Allah'ın affetmesi azap, azap da mağfiret gibi ters söylenmedikçe hepsi doğrudur." diye Hz. Ömer'e Peygamber Efendimiz salllahu aleyhi ve sellem böyle buyurmuş.
Buradan tabii şunu biliyoruz ki Hz. Ömer'in imanı çok kuvvetliydi, şeytan yanına sokulamıyordu, dinî konularda çok celâdet-i dîniyesi vardı.
Kur'ân-ı Kerîm de Allah'ın hak kitabıdır, içindeki mânalar doğrudur. Kişilerin anlayışı da kendi seviyelerine, ilimlerine göre olabilir, mânayı ters yüklemedikleri taktirde olabilir. O anladığı kadar öyle yapar; öteki alim daha derin anlar, daha derin mânalar çıkartır; berikisi allâmedir, bilgisi deryadır, o çok derin mânalar çıkartır, olabilir. Hamidüddîn-i Aksarâyî hazretleri Bursa Ulucami’nde ilk açılış Cuma'sında Fâtiha'yı [yedi] türlü tefsir etmiş, derece derece tefsiri derinleştirmiş. Yedinci türlü tefsirini artık orada kaç kişi anladıysa, hiç kimse anlayamamış... Çünkü çok derin noktalara vurdurmuş. Olabilir. Kur'ân-ı Kerîm tabii bir deryadır, çok derin ilmi ve irfanı olan insanlar çok derin mânaları anlayabilirler. Az irfanı olan insan da o kadar anlar; ne yapalım, herkesin istiabına göre...
Bisikletin üstüne bir tonluk bir yük koyarsan ne olur? Tekerlekleri akordiyon olur. Tekerlekleri ezilir.
Otomobilin üstüne 2,5 ton yüklersen ne olur? Lastikleri patlar. Süspansiyonları, teşkilatları patlar, bozulur.
Beş tonluk bir kamyona 50 tonluk demiri yüklemeye kalkarsan ne olur? Bir yeri kırarsın, yamyassı edersin.
Her şeyin bir kapasitesi var, bu işi o kapasiteye uygun yapmak lazım.
Enkû efvâheküm bi'l-hılâli fe-innehâ meskenü'l-melekeyni'l-hâfızayni'l-kâtibeyni ve inne midâdehümâ er-rîku ve kalemehümâ el-lisânu ve leyse şey'ün eşedde aleyhimâ min fadli't-taâmi fi'l-femi.
Sa'd b. Muâz radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Ağzın tertemiz olmasıyla, dişlerin pırıl pırıl olmasıyla, ağzında yemek kırıntılarının olmamasıyla ilgili bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?
Enkû efvâheküm. "Ağızlarınızı tertemiz yapınız. Ağızlarınızı temizleyiniz."
Naki, "temiz" demek. Enkû, "temizleyiniz" demek. Efvâheküm, "ağızlarınız" demek.
"Ağızlarınızı temizleyiniz."
Neyle?
Bi'l-hılâli. "Arasına yemek kırığı kaçmışsa aralarını kürdanlayarak temizleyiniz."
Hılal, burada "araya sokulan şey" mânasına geliyor.
İnsan yemek yediği zaman, et yiyor, salata yiyor, şunu yiyor bunu yiyor, çiğniyor; çiğnerken dişlerinin arasına bazı yemek parçaları takılıyor, gidiyor. Ağzınızı yıkadığınız halde o çıkmayabiliyor, kalıyor. Benim ağzımda bazı [yerlerde] takma kısımlar var, "protez" dedikleri yerler var, sabit köprüler var, köprü altları var. Oraya da bir şeyin bir parçası gittiği zaman... Ben dişlerimi fırçalıyorum, misvaklıyorum, hilalliyorum, çalkalıyorum, uğraşıyorum, didiniyorum; tamam, ağzımın temiz olması lazım ama dilime oradan bir şey değiyor... Fesübhanallah! Çalkaladım, olmadı; kürdanladım, olmadı; fırçaladım, olmadı, olmadı, olmadı... Tabii vakit sıkışık, namaza yetişeceğiz, namazı kılıyoruz... Olmadık bir zamanda çıkıyor, bakıyorum; hay Allah, sen miydin o ya? Şu kadarcık bir maydanoz parçası -taze maydanoz- yapışmış oraya; Allah’ım, kılıç gibi insanın dilini dürtüyor... Şu kadarcık ya, hay Allah, sen miydin bütün o şeyleri yapan, küçücük bir şey! Olmadık bir zamanda çıkıyor. Uğraşıyorsun uğraşıyorsun, çıkmıyor da olmadık zamanda çıkıyor.
Şimdi burada ne buyuruyor Peygamber Efendimiz?
"Kürdanlayarak, araya sıkışmış parçaları ayıklayarak ağzınızı temizleyin."
Demek ki bir misvaklamak var... Misvaklamak ne demek?
Dişin yüzeylerini hani sarı bir şey kaplıyor, sonra dişleri fırçalamıyor, fırçalamıyor, ağzı sapsarı oluyor. Bir de o ağızda muazzam çirkin koku yapıyor. Dişlerin üzerine birikmiş olan malzeme, yapışmış olan malzeme muazzam kirlilik yapıyor, muazzam da kötü koku yapıyor. Bir onları fırçalamak ve misvaklamak var, tamam. Dişleriniz sedef gibi oldu, paspaslandı, tertemiz oldu, parlıyor. Yetmiyor. Bir o var, bir de hilallemek var, yani diş aralarında bir şey bırakmamak. Ona da hılal deniliyor. Hı harfiyle; hılal. İki gözlü he olsa hilal, ayın ince hâli demek. O değil. Hılal, hı harfiyle. Aralarına girmişleri de çıkaracaksınız.
Avrupalılar bir kurnazlık bulmuşlar; yarım ay şeklinde kürdanları var. 6-7 santim boyunda sapı var, yarım ay şeklinde, burası da bir santim kadar. Buraya bir ip germişler, bu sap plastik... Tamam, o ipi iki dişin arasına [sokup ileri geri yaptın mı] bir şey kalmıyor. Güzel bir usul. Bir de onun büyüğünü yapmışlar, çatal bir şey, diş fırçası kadar uzun sapı var. Onu alıyorsun, bu çatal şeyin ucunda gedikler var, oraya naylon ipi takıyorsun; tamam, onu da böyle yapıyorsun, arada hiçbir şey kalmıyor, dişlerin arasındaki şeyleri de temizliyor.
Bir, dişin yüzeyini temizlemek var, bir de dişlerin arasını temizlemek var. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Aralarını da temizleyin."
Dişlerin sadece yüzeylerini misvaklamakla, fırçalamakla temizlenir, aralarına birikenleri de hılalleyerek -yani kürdanlayarak diyelim- çıkartın.
Fe-innehâ meskenü'l-melekeyni'l-hâfızayni'l-kâtibeyni.
Çünkü bu dişlerin olduğu yer nedir?
Bilmezsiniz ama "Burası insanı koruyan ve amellerini yazan iki meleğin mekânıdır."
"Burası sevapları, günahları yazan meleklerin mekânıdır, meskenidir."
Ve inne midâdehümâ er-rîku. "Onların o amelleri yazdıkları yazının mürekkebi tükürüktür."
Yani insanın ağzındaki tükürüğüdür.
Ve kalemehümâ el-lisânu. "O ikisinin kalemleri dildir."
O kalemle, o mürekkeple insanların [amellerini] yazarlar. "Şöyle günah işledi, böyle sevap işledi, camiye geldi, hadis dersi dinledi... Ama ondan sonra gitti şununla gıybet etti, böyle yaptı, şunu etti..." her şeyi cızır cızır yazarlar. Bu iki melek yazarlar. Orası onların meskenidir.
Ve leyse şey'ün eşedde aleyhimâ min fadli't-taâmi fi'l-femi. "Bu melekleri bu yemeğin ağızdaki kırıntıları kadar rahatsız eden başka bir şey yoktur."
O yemek kırıntılarının, artıklarının ağızda kalması, ağzın pis kokusundan melekler çok rahatsız olurlar. Onları en çok ezalandıran, üzen şey ağzın bu kiridir.
Onun için, ağzı misvaklayacaksınız, hılalleyeceksiniz. Yani hem diş fırçası olacak, hem kürdanımsı olacak, hem de belki iple şimdi yeni usül[le temizleyeceksiniz.] Hatta bir de ipi doğrudan doğruya alıp da [temizlemek] de oluyormuş galiba... Çünkü biz dişlerimizi fırçaladığımız zaman sadece yüzeyini [temizlemiş] oluyoruz, aralarında kir kalıyor. Onların kalmaması için de öyle tedbirler gerekiyor. Bak, onları Peygamber Efendimiz kaç asır önceden söylemiş. Var mı Peygamber Efendimiz' den başka diş [temizliğine] bu kadar önem veren, o eski asırlarda?
Hiç yok! Peygamber Efendimiz, dişin temizliğine nasıl [dikkat] etmiş! Bir odun parçasının ucunu tellendirerek, fırça yaparak ağzı temizlemek.
Başka? Bıyıkları kısaltmak.
Neden?
Bu uzadığı zaman ağzın içine giriyor; dur ya, sen mi yemek yiyeceksin, ben mi yiyeceğim? O da kaşığın içine giriyor, iş karışıyor.
Bıyıklar kısa olacak, sakal uzun olacak. Peygamber Efendimiz sakalı uzatmayı buyurmuş, bıyıkları kısaltmayı buyurmuş. Millet bıyıkları aşağı indiriyor ya buradan böyle yapıyor ya buradan böyle yapıyor, uzayabildiği kadar uzun... Sakalı tıraş [ediyor.] Tersine olacak. Bıyıklar kesilecek, sakallar uzayacak.
Sakal uzadığı zaman ne olur?
Kaşkola lüzum kalmaz. Sakal uzadığı zaman boynun hasta olmaz. Koruyor işte bak, ne güzel, kendi yünün, güzelce orasını koruyor, üşümez. Ağzı hasta olmaz, boğazı rahatsız olmaz. Tabii ister olsun ister olmasın ama Efendimiz; "Bıyığı kesin, sakalı uzatın." buyurmuş.
Sonra saçların temizliği, uzun kılların kesilmesi... Dinimizde her şey var.
Mesela sünnet, Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Netice itibariyle bir deri parçası, kesiyorsun, kanıyor.
Neden?
Kesmediğin zaman bir pislik ve mikrop yuvası oluyor. Biz tabii sünnetli olduğumuz için öteki hâli bilmeyiz belki;
Ve "Bu fıtrattandır." deniliyor.
Bizim dinimiz "sünnet" demiş, "Buradaki fazlalığı al, bunun içine çünkü pislik birikiyor, mikrop oluyor." O zaman daha mikrop bilinmiyor belki, bilinmediği zamanda söylüyor. Sen erkeksen hadi bir göster bakalım, bir başka söyleyen var mı? Bundan 14 asır önce söyleyen bir başkası var mı, sen onu söyle.
Millet yalan yanlış neler söylerken Peygamber Efendimiz neler söylemiş...
Peygamber Efendimiz' in oğlu vefat ettiği zaman güneş tutuldu diye, "Peygamber Efendimiz' in oğluna üzüldüğü için tutulma oldu." diyorlar; kalkıyor, hutbeye çıkıyor. Diyor ki:
"Ey insanlar! Ey cemaat-i müslimin!"
"Bu ay ve güneş Allah'ın iki yaratığıdır.
İstismar etmiyor. Çünkü aradan kaç asır geçer, onların periyodik olarak olan bir olay olduğu ortaya çıkar.
Ay, güneş, dünya aynı düzleme geldiği zaman, aynı doğrultuda olduğu zaman ay eğer güneşin önüne geliyorsa, yörüngesinin o andaki durumu itibariyle güneşin önüne geliyorsa "güneş tutulması" denilen bir olay oluyor.
Her şeyi tabii olarak Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem anlatmış.
Bu, Peygamber'in Allah'ın hak peygamberi olduğunu anlar, sımsıkı eteğine yapışır; "Bırakmam seni yâ Resûlallah!" der, onun sünnetinin yolundan gider.
Ne diyor Itrî merhum:
El benim dâmen senin ey rahmeten li'l-âlemin
"El benim, etek senin." diyor. Ne demek?
"Ben senin eteğine sımsıkı yapışacağım yâ Resûlallah! Bırakmam seni! Yerde sürünsem, eteğini tutacağım senin yâ Resûlallah." diyor.
Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhûrsun.
İkinci beyiti böyle.
El benim dâmen senin ey rahmeten li'l-âlemin
Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhursun
"Benim işim isyan, kusurluluk; ama sen de affedicilikle tanınmışsın, yâ Resûlallah! Bırakır mıyım senin eteğini? Yapışacağım senin eteğine! 'Aman yâ Resûlallah!' diyeceğim." diyor.
Seven insan, bilen insan, Resûlullah'ın kıymetini anlayan insan böyle yapar. Anlamayan...
"Çöl bedevîsi" diyor.
Sen kurban ol o çöl bedevîsine! Senin gibi milyonlarcası kurban olmaya zaten hazır. Sen gördün mü çölden o kadar büyük bir mücevher çıktığını?
Sen asıl çölden öyle bir insanın çıktığına hayret et!
Çok mamur bir beldeden, çok medenî bir diyardan çıksaydı hayret edilecek bir şey olmazdı. Çölden çıkmasına hayret et sen! Bu muazzam, bu harika, bu muhteşem zât-ı muhteremin çölden çıkmasına sen asıl hayret et!
"Çöl bedevîsi" diyor! Peygamber Efendimiz' e dil uzatıyor! "Çöl bedevîsi" diyor.
Allah hakkı hak olarak görmeyi nasip etsin. Allah'ın sevgili kullarına hiç kimseyi düşmanlık ettirmesin. Cümlemize sevgili kullarının sevgili kul olduğunu anlayacak bir terazi, bir kafa, bir muhakeme kabiliyeti versin. Cümlemizi şaşırtmasın, yanıltmasın.
İnkehû ümmühâti'l-evlâdi fe-innî übâhî bihim yevme'l-kıyâmeti.
Abdullah b. Amr b. Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş. Bu sayfanın son hadisi.
Peygamber Efendimiz;
"Evlat annesi olacak kimselerle evlenin. Kısır olmayan, size çocuk verebilecek kimselerle evlenin." [buyuruyor.]
Evlilikten gaye, evlat yetiştirmek.
"Evlat yetiştirebilecek, evlat doğurabilecek, evlat annesi olabilecek hanımlarla nikâhlanın, evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde sizinle mübâhat edeceğim."
"Benim ümmetim sayısının çokluğuyla şükredeceğim, övüneceğim." diyor Peygamber Efendimiz.
Evlilikten murat nedir? Evlilikten murat, insanın salih evlatlara sahip olmasıdır.
Allah insanları dişili erkekli yaratmış. Neden?
Neslin devam etmesini bu kanuna bağlamış. Evlenmek, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kanunudur. Evlenecek.
Evlenmekten murat ne? Neslin bekasıdır, devam etmesidir. Nesil önemlidir.
"Ben mavi gözlü istiyorum, sarı saçlı istiyorum, inci dişli istiyorum, elif boylu olsun, kalem kaşlı olsun, kömür gözlü olsun, kiraz dudaklı olsun..."
Ne oluyor ya? Hayrola? Sabah-ı şerifler hayrolsun! Sayıklıyor musun, uyuyor musun?
"Müslüman istiyorum." desene ya! "İyi Müslüman istiyorum, evlatlarıma iyi anne istiyorum." desene.
Meyve bahçesi olur yüzü, badem yüzlü olur, elma yanaklı olur, kiraz dudaklı olur; ama huyu kötü olursa kıymeti olmaz. Huyu kötü olmasın. "Evlatlarıma annelik yapacak bir asil hanım olsun.
Herkes nefsinin arzusunun peşinde.
Evlilik nedir? Evlilik çok yüce bir müessesedir.
Evlilikten murat nedir? Hayırlı evlat sahibi olmaktır.
Millet bunları anlamıyor. Milleti de tabii yanlış yollara sevk ediyor, mahvediyor.
Çoluk çocuğu, delikanlıyı, genç kızı mahvediyor. Köyünden kaçırttırıyor kızcağızı, delikanlıyı da genç kızı da kötü yollara saptırtıyor.
Neden? Kışkırtıyor, körüklüyor, yangının üstüne benzin sıkıyor, işi karıştırıyor. Evlilik o değil.
Adamın birisi evlenmek istemiyormuş. Neden?
"E canım, ben ibadet edeceğim, şimdi ibadetime vakit kalmayacak." diye istemiyormuş.
Ama sonra rüya görüyor, "Aman!" diyor, evleniyor.
Aşere-i mübeşşereden birisi, yani cennetle müjdelenmiş mübareklerden birisi, hasta, koleraya tutulmuş. Karısı da tutulmuş, komşular da tutulmuş. Şehir kırılıyor, yani hastalık salgın, kırılıyor. Haber getiriyorlar, diyorlar ki:
"Efendim, eşiniz hanımefendi sizlere ömür, vefat etti."
"İyi kadındı. Allah cennetlik etsin..."
Tabii bir şeyler söylüyor, ne söylediyse... Ondan sonra diyor ki:
"Aman beni evlendirin hemen!"
Yatakta kendisi, yatıyor, ishal, kolera, hasta, ölecek; "Aman beni evlendirin!" diyor.
Diyorlar ki:
"Efendim inşallah bu hastalıktan kalk da evlendirelim... O zaman düğün dernek yaparız, evlenirsin."
"Yoo! Ben bu hastalıktan öleceğimi biliyorum. Ben Allah'ın huzuruna bekâr gitmeye utandığım için evlenmek istiyorum!" diyor.
Neden? Evlilik bir rütbedir de ondan!
"Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utandığım için evlendirin beni!" diyor.
Şart koşmuyor; "Şöyle olsun, böyle olsun.
Kadın; kocası ölüyor, evlenmiyor. Niye evlenmiyorsun?
Tek başına kendi işine bakamıyorsun... Bak burada bizim ihvanımızdan falanca mübarek hacı efendi var.
Ya çoluk çocuğu ayıplıyor ya konu komşusu ayıplıyor. Evlenecek bunlar, yuva kuracak; böylesi daha sevaplı, Allah indinde bunun rütbesi daha yüksek.
İslâm'ın evlilik konusundaki mantığını birçok Müslüman anlayamamıştır. İslâm evliliğe çok başka bir gözle bakıyor. Millet anlamıyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
06.11.1994 -
Secdede Kul Allaha
25.07.1993 -
Affetmek, Kabul Olunan
