Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fi-külli hîn. Vessalâtu vesselâmu âlâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâcu ruûsinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini'l Mustafa ve alâ âlihi ve sahbihî ecma'în ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l ceza.
Emmâ ba'dü
Fe'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Eddi mefteradallâhu aleyke tekün min a'bedi'n-nâsi ve'c-tenib mâ harramellâhu aleyke tekün min evrai'n-nâsi ve'r-da bimâ kasemellâhu leke tekün min ağne'n-nâsi.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Manası şöyle; Efendimiz muhatabı olan karşısındaki sahabiye emretmiş, buyurmuş ki, tavsiye eylemiş ki:
Eddi mefteradallâhu 'aleyke tekün min a'bedi'n-nâsi. "Allah'ın sana farz kılmış olduğu vazifeleri edâ et, sana neleri farz kılmışsa onları yap." Tekün min a'bedi'n-nâsi. "İnsanların en âbidi olursun."
Allah'ın emirlerini edâ edersen; en ibadet edicisi, ibadette en ileri dereceye varanı olursun. Ne buyurmuşsa buyruğunu tutarsan, insanların ibadette en yüksek mertebeye ulaşmışlarından birisi de sen olursun. Çünkü birçok kimse bu yolu seviyor, bağlanıyor, tutuyor. Sen de onlardan birisi olursun. Min a'bedi'n-nâs diyor Peygamber Efendimiz.
Muhterem kardeşlerim!
Bu bizim dinimizin ibadetleri o kadar kıymetli, o kadar önemli, o kadar sonuçları bereketli, insanlığa, cemiyete, ruha, bedene o kadar faydalı şeylerdir ki…
Bizim her ibadetimizin bize farz kılınmasından dolayı Allah'a sonsuz şükran borcuyla dolmamız lazım. "İyi ki yâ Rabbi bize bunu farz kılmışsın!" diye teşekkür dolmamız lazım. İçimiz minnet duygusuyla, şükür duygusuyla dolması lazım.
Abdest, gusül, bizi tertemiz yapıyor; günde beş defa temizliyor. Vücudumuzu temizliyor her bakımdan. Başka milletlerde olmayan bir temizliğe ulaştırıyor. Namaz; günde beş defa bizi Rabbü âlemîn'e bağlıyor. Bize Rabbimiz'in kulu olduğuna dair huzûr-ı Rabbi'l-izzete götürüp götürüp kaydımızı tazelettirip kulluğa çekiyor, doğru yola çekiyor. Namazın içindeki rükûsu, sücûdu hepsi ne kadar güzel jestler. Rabbül âlemîn'in huzurunda anlımızı yere koyuyoruz. Ne kadar güzel! Yani parça parça, detay detay, desen desen düşündüğümüz zaman her birine ayrı hayran oluyoruz. Bütün bütün düşündüğümüz zaman, kuş bakışı baktığımız zaman o zaman da mükemmelliğine hayran oluyoruz.
Rabbül âlemîn bizi günde beş defa yıkattırıyor. Günde beş defa huzuruna çıkarttırıyor, kabul ediyor huzuruna. “Gel, ben senin gelmenden bıkmam, huzuruma en aşağı beş defa gel.” Kabul ediyor en büyük huzura.
Reis-i Cumhur'un huzuruna insan teklifsiz çıksa sevinmez mi?
Huzurum açık gel. Namaz kıldın mı huzurumdasın. Huzuruna kabul ediyor bizi, kendisiyle konuşturuyor. Hamd ettiriyor, şükrettiriyor, tesbih ettiriyor. Şahane bir şey!
Sonra oruç! Son derece sıhhate faydalı, son derece hikmetli, son derece güzel bir ibadet. Teravih; orucun arkasından tam yerli yerinde. Yirmi rekât olması, fazla olması tam yerli yerinde. Çünkü oruçtan sonra sofrada ölçüyü kaçırıyoruz, bol yiyoruz, onun öğütülmesi için ibadet de çok oluyor. Hepsi güzel, hepsi yerli yerinde, gayet güzel.
Gece ibadeti, gündüz ibadeti, zekât, hac… Bunların hepsi insanın mutluluğu için, toplumun selameti, saadeti için, en güzel ilaçlar.
Allah'ın emrettiklerini yaparsanız bunların hepsi birer reçetedir. İnsanların en âbidi, Allah indinde en makbulü olursunuz, yeter yani. Sadece farzları yapsanız yeter. Sadece farzlarla hiçbir farzı ihmal etmeden yapsanız yeter. Ama tabii farzların yanına başka eklemeler de yapa yapa derecesi artıyor, evliyâ oluyor insan. Kurbuyet-i ilâhîyeye nâil oluyor. Allah'ın yakın kulu oluyor. Kul bana böyle ibadet ede ede ben onu severim. Ondan sonra ona her türlü yardımı yaparım diye Rabbül âlemîn hadîs-i şerîflerle bize bildiriyor.
Onun için yolumuz ne?
Allah'ın emirlerini öğrenip, baş üstüne deyip tutmak. Yasaklarını öğrenip peki deyip onlardan elimizi eteğimizi çekmek. Mutluluk burada! İki cihan saadeti bunda! İnsan o zaman en âbid, en iyi kul derecesine yükselir.
Ve'c-tenib mâ harramellâhu aleyke tekün min evrai'n-nâsi. "Allah'ın haram kıldıklarından uzak dur; insanların takvası, verâsı en yüksek olanı olursun."
Ben nasıl takvâ ehli olacağım? Allah Takvayı çok seviyor. Kur'ân-ı Kerîm'de çok methetmiş Mevlâ'mız. Nasıl takvâ ehli olacağım?
Şimdi bizim bir kusurumuz, toplumumuzun bir kusuru; elle tutulur, gözle görülür, maddî müşahhas şeyleri anlıyor da, görülmeyen şeyleri anlamıyor.
Mesela içkiyi içiremezsin, neden?
Haram der bilir. Küçüklüğünden beri içki şişesini gördükçe tamam bu haramdır bilir. Bunun içinde içki var mı diye kaçınır. Çikolatanın içine likör koysalar yoo onu bile yemiyoruz. Şekerin, pastanın içerisine karıştırsalar yemiyoruz. Domuz etini, katiyen bir Müslümana yediremezsin, biliyor. Maddî, görünen bir şey.
Ama gıybet etmek, o da haram! Ondan haberi yok. Boyuna gıybet...Gece-gündüz, sohbetlerde, kahvelerde, evlerde, dükkânlarda gıybet gıybet gıybet... Harıl harıl haram işleniyor. Yalan... Sonra dargınlık... Dargınlık da haram. "Üç günden fazla bir Müslümanın, öteki Müslümana dargın kalması haram." diyor. Sahih kitaplarda Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifleri var. Millet birbiri ile küs, konuşmaz, görüşmez, selam vermez, selam almaz, el sıkmaz, musafaha etmez, uzaktan kaçar, yolunu değiştirir.
Yasakları ayırmaya hakkımız yok.
Mesela Osmanlıların bir büyük âliminin hayatını okuyordum. Orada bir kişiden bahsediyor. O şahsı herkes severmiş, çok severmiş herkes. Herkes hayranmış ona. Birisi ona sormuş ki:
Seni niye herkes seviyor? Hiç düşmanını görmedik, herkes sana hayran!? Diyor ki:
"Ben hocamdan bir keresinde bir fena azar işittim. Birisini gıybet ediyordum, 'Sen de mi gıybet edicisin?' diye beni bir fena halde azarladı, ondan sonra gıybetten dilimi çektim, hiç kimsenin aleyhinde bir söz söylememeye ahd ettim. O zamandan beri de herkes beni seviyor."
Bak, nasıl dikkat ediyorlar. Komşuluğa, arkadaşlığa, vefaya dikkat ederler. Ahdine sâdık olmaya, verdiği sözü yerine getirmeye dikkat ederler. Şimdi bir hacı kardeşimiz diyor ki;
"Falanca kimseyi seviyorum ben ama ona küskünüm." diyor. Demin konuşuyoruz küskünüm diyor.
Niye?
Söz verdi, mukavele yaptı, semtime bile uğramadan gitti başka yerle anlaştı diyor. Söz namus demektir. Ahit, anlaşma insanı mesuliyet altına sokar, sözünde durması lazım.
Onun için Allah'ın emirlerini tutacaksınız, tutacağız. Allah'ın yasaklarından da kaçacağız. Ama görülen yasaklarından kaçıp, mânevî yasaklarından kaçınmamak olmaz. Niye gıybete, yalana, dolana, iftiraya, bühtana, nemimeye, laf taşımaya, kötü ahlâka, hasede, kine yol açıyorsun? Niye onu yapıyorsun?
Onu da yapmayacağız. Yani bizim bu neslimizin bilmediği mânevî suçlar... Mânevî suçları yapmak sanki serbest, sadece gözle görünür maddî suçları işlemek yasak sanıyor.
Namazı kılıyor farz olduğu için. Orucu tutuyor ama mânevî vazifeleri yapmıyor. Domuz etinden içkiden kaçınıyor ama mânevî günahlardan onlar kadar, onlardan daha büyük tehlikesi olan, daha büyük suç olan şeyleri yapmaktan bir an geri durmuyor. Gece gündüz ona devam edip duruyor.
Tabii o zaman ne ibadetin tadı kalmıyor, ne sevap kazanabiliyor. Ne evinde, ne kesesinde bereket oluyor. "Ya ben namaz da kılıyorum niye benim işlerim rast gitmiyor, niye başım beladan kurtulmuyor?" diye hayret ediyor. Niye hayret ediyorsun! Sen haramları çiğneyen bir insansın, günahkâr bir insansın, Allah'ın sözlerini tam manasıyla tutmuyorsun.
Onun için bilmiyorum biraz böyle döne döne cümleleri tekrar tekrar söyledim. Anlatabildim mi?
Görünmeyen günahları da yani mânevî günahları da işlemeyeceğiz. Elle tutulur günahları işlemiyoruz, domuz etine içkiye yanaşmıyoruz. Çünkü görülüyor elle tutuluyor. Ama görünmeyen şeyleri de yapmayacağız. Mesela; yalan hiç söylemeyeceğiz, birisinin aleyhinde hiç gıybet yapmayacağız, suizanda bulunmayacağız. Suizanda birisi bulunursa susturacağız, iftira atmayacağız, yalan şahitlik yapmayacağız. Bunları da unutmayalım inşallah. O zaman insanların en verâ sahibi insanı oluruz. En iyilerinden, en yüksek, takvası en ileri kimselerinden oluruz.
Ve'r-da bimâ kasemellâhu leke tekün min ağne'n-nâsi. Üçüncü tavsiyesi de Efendimiz'in; "Allah'ın taksimatına razı ol, sana kısmet olarak ne nasip etmişse ona razı ol. O zaman insanların en zengini olursun."
Bu da bir önemli iştir. Eski insanlarda kanaat denilen bir duygu vardı. Allah kendisine ne vermişse, "Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbî!" diyordu ve kanaat ediyordu. Aç gözlülük yapmıyordu, başkasının elindekine göz dikmiyordu, hırs beslemiyordu, harislik, tamahkârlık yapmıyordu, rahat idi. Böylelerine “Gönlü zengin” diyorduk, gönlü zengin bir insan.
Şimdiki zamane insanları elinde ne kadar çok olursa olsun daha yukarıya bakıyor. Yine mutsuz. "Niye onda var da bende yok?!" diye kıvranıyor; içinden hasedinden çatlayacak, sırtından çatlayacak gibi oluyor. Allah'ın taksimatına razı değil. Allah'ın kendisine verdiği, "Eh, elhamdülillah bugün bunu nasip etmiş, çok şükür helalinden bunu yedim, çok şükür." diyemiyor.
Demek ki insan Allah'ın hükmüne, kazasına, kaderine, taksimatına razı olduğu zaman, gönlü en zengin insan oluyor, mânevî bakımdan en huzurlu insan oluyor. Bir insan şükür duygusuna sahip olunca, mânevî bakımdan da Allah bereketlerini veriyor; kesesi, malı, hanesi, mülkü, tarlası bereketlenmeye başlıyor. Şükürden bereketleniyor.
Le-in şekertüm le-ezîdenneküm ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîdün âyet-i kerîmesinden bildirildiğine, bilindiğine göre; şükredildiği zaman mal artıyor, şükredilmediği, küçümsendiği, burun kıvrıldığı zaman “ah, amaan, bu mu verilecekti” filan diye... Hani derler ya, dilenciye hıyar vermişler eğri diye beğenmemiş. Bir tekerleme ama insanların durumu bazen böyle oluyor.
Allah'ın verdiğine razı değil. Razı olmayınca Allah da sevmiyor. Sen benim verdiğime razı değilsin. Evet, şimdi şunu veriyorum yarın başka şey veririm. Sonra sana verdiğim şeyi herkese de vermiş değilim.
Afrika'da insanlar açlıktan ölüyor, çocukların üzerine sinekler konuyor, bir deri bir kemik kalmışlar. Televizyonlarda, resimlerde, gazetelerde görüyoruz yüreğimiz parçalanıyor. Bak sana elhamdülillah Allah her çeşit nimet vermiş. Senin memleketin güzel bir memleket. İnsan içinde bulunduğu nimetin kadrini bilip şükretmesi lazım. Bunları tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz.
Hatırımızda tutup yapabileceğimiz üç şey tavsiye etti: "Allah'ın emirlerini tutacağız o zaman en âbid kul oluruz. Allah'ın yasaklarından kaçacağız o zaman en takvâlı kul oluruz. Allah'ın taksimatına, kısmetine razı olacağız o zaman mânevî bakımdan en zengin kul oluruz." Huzurlu oluruz, elhamdülillah çok şükür. Mutlu oluruz, bahtiyar oluruz. Bu üç tavsiyeyi unutmayalım.
İkinci hadîs-i şerîf;
Eddi'z-zekâte'l-mefrûdate fe-innehâ tuhratün tutahhiruke ve âti sılate'r-rahimi ve â'rif hakka's-sâili ve'l-câri ve'l-miskîni.
Enes radıyallahu anh'ten Efendimiz'in ikinci hadis-i şerifi.
Eddi'z-zekâte'l-mefrûdate. "Senin üzerine yazılmış, farz kılınmış olan zekâtını edâ et, öde." Zekât vazifeni ver. Paradan, altından, gümüşten zekât kırkta birdir. Koyundan kırkta birdir, deveden sığırdan şöyledir, tarladan bahçeden mahsulden hububattan şu miktardadır. Mal varlığı olan bir insanın, zenginliği olan bir insanın dini bir vazifesi var.
Ne?
Zekât. Veriyorsun, vermen gerekiyor. Müslüman kardeşlerine, fakirlere vermen gerekiyor. Mutluluğu yaygınlaştırmak gerekiyor. Sen yiyeceksin o aç kalacak, sen sevineceksin o üzülecek, sen bayram edeceksin eğleneceksin o kahrolacak, sen yaşayacaksın o ölecek… Bu bencillik... Allah bunu sevmiyor. Senin helal olan malından bir kısmını Allah, Müslüman kardeşlerine vermeni istiyor. Fakirlere, miskinlere, yoksullara, borçlulara, gazilere, yolda kalmışlara… Sayıyor sekiz kalem şeyi âyet-i kerîme , bu paraları vermek gerekiyor. Zekât diyoruz buna.
Zekâtın farz olduğunu biliyoruz, çok kimse de biliyor. Zenginler de zekâtlarından ayırıyorlar. Yalnız tarla sahipleri bilmiyor. Tarla sahipleri mahsullerinin öşrünü vermesi gerektiğini çoğu bilmiyor. Tarla sahibi de mahsulünün öşrünü verecek. Hayvan ve sürü sahipleri de mallarının zekâtlarını verecekler ve böylece temizlenecekler.
Bakın Peygamber Efendimiz ne diyor:
"Sana farz kılınmış olan zekâtı öde, edâ eyle, Çünkü o; tuhratün tutahhiruke. "Seni temizleyen bir ameliye, bir temizleyici işlemdir." Seni pâk ediyor. Çünkü malında fakirin hakkı kalırsa mal pisleniyor. Onu verdiğin zaman malın temizleniyor, hem de sen bu iyiliği yaptığın için kalbin temizleniyor mânevî bakımdan temizleniyorsun. Hem malını haramdan temizliyor, hem de senin kalbini kötü duygulardan temizliyor. Her bakımdan pırıl pırıl pak bir insan oluyorsun zekâtını verdiğin zaman.
Allah bizi rızası yolundan ayırmasın.
Cimrilik kötü bir huydur. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Farz olan zekâtından öde, o senin malını ve seni temizler." İkinci tavsiyesi;
Ve âti sılate'r-rahimi. "Akrabaya olan vecibelerini de yerine getir." Onlara da para pul ver demek. Sıla-i rahimi millet sadece ziyaret sanıyor. Yani millet paralı bir iş yapmaktan bucak bucak kaçıyor arkadaşlar. "Para isteme benden buz gibi soğurum senden." demiş şakacının birisi. Çok sıcak bir havada bile birisini serinletmek istiyorsanız para isteyiverin, tamam buz gibi soğuyor orada hemen. "Para isteme benden buz gibi soğurum senden."
Birisi varmış çok zengin, bizim rahmetli cennet mekân Ali Yakub hocaya sormuş;
Ben zikri nasıl yapayım? Zikr-i hafî mi yapayım zikr-i cehrî mi yapayım? İçimden mi Allah diyeyim, dışımdan bağıra bağıra mı Allah diyeyim?
O da onun cimriliğini bildiği için demiş ki ona; "Sen zikri böyle yapacaksın. Yani eline para almış da para veriyor, sayıyor gibi böyle böyle. Al, bir iki üç dört, sen böyle yapacaksın." demiş. Böyle değil de Allah Allah Allah diye değil de sen böyle yapacaksın. Bu cimriliği, şuhhu nefsi - nefsin cimriliğini- yenmesi gerekiyor Müslümanın.
Peygamber Efendimiz önümüzde, cömerlerin âbidesi, şâheseri. Derya gibi cömert. Eline geçeni akşama bekletmeyen... Hz. Ayşe anamız, onun mübarek zevcelerinden, bizim başımızın tâcı örneğimiz, o da öyle. Eline ne geçerse akşama bırakmamış. Bir keresinde bir mal gelmiş, para gelmiş, akşama oraya buraya hizmetçisini göndermiş dağıtmış. Akşam vakti olmuş, oruçlularmış mübarekler, sofrada bir şey yok. Hizmetçisi dayanamamış yutkunmuş, yutkunmuş... Dayanamamış hizmetçisi, ne yapsın! Demiş ki;
"Mübarek valide, o etrafa dağıttığın şu paracıklarından biraz da akşam yemeğine ayırsaydın da birazcık şu sofranın üstünde yiyeceğimiz bir şeyler olsaydı olmaz mıydı?” Ona da güzel cevap vermiş. Diyor ki;
"Önceden söyleseydin onu da yapardık, neyse bu sefer bununla idare ediverelim." Yani hatırlatsaydın onu da yapardım diyor. Baktı ki onun canı yemek istedi dayanamayacak, yani kuru ekmeğe böyle yavan bir oruç açmaya... Akşam insanın karnı acıkıyor. Suudi Arabistan'da sıcaktan patlıyor. Biz burada sıcaktan patlıyoruz, Suudi Arabistan'da 50 derece sıcak. Orada oruç tuttun mu insanın iflahı kesilir, dermanı kalmaz. Ama öyle cömert insanlar. Büyüklerimiz öyle cömert insanlar.
Hocamız öyleydi, ben bilirim. Verdi mi [doyurucu verirdi.] Verdi mi bize de verirdi. Çünkü biz de memuruz, maaş alıyoruz. Yarısından fazlasını kiraya veriyoruz. Bizim de ihtiyacımız vardı, verdi mi ihyâ ederdi elhamdülillah. Verdi mi doyurucu miktarda verirdi. Onun için cömertlik güzel bir sıfattır. Allah cimrilikten kurtarsın insanı. Kimisinin eli titriyor veremiyor veremiyor, veremiyor ölüp gidiyor. Mübarek hayatında yapsaydı hayrını sevap kazanacaktı, mirasçılara kalıyor.
Sıla-i rahim. Sıla-i rahimi millet "akrabayı ziyaret" diye tercüme ediyorlar. Sıla-i rahim, "akrabayla ilgi kurmak." Halbuki sıla "bağış" demektir. Sıla-i rahim demek; akrabaya kesenin ağzını açıp da -gidip kuru kuruya teyze nasılsın, yenge nasılsın demek değil, biraz da- götürüp bir şeyler vermek demektir. Millet hep ziyaret manasına alıyor. "Sıla-i rahim ömrü arttırır." Sıla-i rahim senin fakir akrabâ-i taallukatına, etrafındaki şeylerine, memleketindeki akrabana bir şeyler vermen demektir. Yiyecek, giyecek, içecek neyse para pul yardım… Yardım demek yani. İnsan akrabasını gözetmesi lazım. Onu da tavsiye ediyor bu hadiste Efendimiz.
"Zekâtını ver, çünkü o seni temizleyen bir temizlik ameliyesidir ve sıla-i rahimi de ver." diyor. Âti sılate'r-rahimi “ver” diyor. Zür, "ziyaret et" demiyor. Ver deyişinden akrabana da bağışta bulun demek anlaşılıyor. Onu da yapın. Akrabalarınızı gözetin, kollayın, çocuklarına yardımcı olun. Çok çocuklu olur, fakir olur, taşrada olur, çocukları okuyacak olur, elinizden gelen yardımı esirgemeyin.
Ve'rif hakka's-sâili ve'l-câri ve'l-miskîni. "Dilencinin hakkını bil." diyor. Kapıya geldi de dilendi adam, boş çevirme, hakkını bil. Onun bir hakkı var, onu ver demek.
Ve'l-câri. "Komşunun hakkını da bil." İnsan bir dolma yapar, kebap yapar, kokusu etrafa çıktı mı komşuya da bir tabak götürüp verecek. Kandilde, bayramda, ekmek yapmışsa…Mesela bizim köyde fırında ekmek yaparlar. Komşulara götürürler, sıcak sıcak verirler. Tatlılar, aşûreler...Komşuya da komşunun hakkını da bilip bir şeyler vermek lazım.
Hocamız rahmetli etrafındaki insanlara, komşularına çok şey yapardı. Odun gelirdi yarısını da komşusuna verirdi. Kendisi de alırdı, yarısını da şeye verirdi. Postacı havale para getirirdi bunu seninle paylaşalım diye yarısını postacıya verirdi. Cömert oldu mu insan, cömertliğiyle anılıyor.
Bir de kimin hakkı var diyor?
Miskinin.
Miskin kim?
Komşunun ve miskinin.
Miskin de; bir şey yapmaya, para kazanmaya gücü yetmeyen insan demektir. Oturmuş kalmış, sakin sakin oturuyor, elini ayağını kıpırdatacak mecali kalmamış. Para kazanıp kendisini geçindirecek dirayette, güçte kuvvette, cevvallikte, enerjide değil. İşte bunları gözetecek Müslüman. Mutluluk yaygın olacak.
Bizim sahabe-i kirâmdan, Peygamber Efendimiz'den sonra büyük ülkeler fethedilince, çoğu vali oldular. Basra'ya, Musul'a, muhtelif şehirlere vali oldular. Valilik konaklarına gelip oturmadı mübarekler. “İstemem, bana gerekmez” dedi. Küçük bir odada şey yaptılar. Bizim belediye reisi seçilmiş bazı kardeşlerimiz de o lüks belediye şeylerine oturmamışlar.
Mutluluğun el birliğiyle, tüm, beraberce olması lazım. Yani herkesle beraber olması, yayılması lazım. Başkalarına sendeki imkânları verdikçe Allah seni seviyor, seni mükâfatlandırıyor. Onun için çevrenize hayr u hasenâtı çok olan kimseler olmaya gayret edin, hepimiz öyle gayretli olalım. Parayı önceden ayıralım.
Bir kardeşimiz var, Mehmet kardeşimiz Allah razı olsun. “Hocam dikkat ettim, şeytan kandırıyor. İnsan zekâtımı vereceğim şey yapacağım filan diye ne kadar niyet etsede şeytan kandırıyor. Onun için ben maaşımı aldım mı zekât miktarını ayırıyorum, bu mutlaka verilecek diye onu başka cebime koyuyorum, diyor. Önüme bir hayır geldi mi hemen oradan veriyorum diyor. Ayırmazsam ayırıp vermek zor geliyor.” diyor.
Bir tedbir, güzel. Yani bir cebinizi zekât cebi ayırın, şurası benim zekât cebimdir diye. O cebe kendi paralarınızı koymayın, bu fakirin cebi deyin. Yardım imkanı, sizden bir şey istendikçe çıkartıp oradan verirsiniz. Her ay verirsiniz. Mesela maaşınızdan bir miktar ayırabilirsiniz. Hemen alır almaz “bunun şu kadarı fukaranın hakkı” diye, hayra hasenâta verirsiniz.
Zekât cömertliğin alt sınırıdır. Oradan öteye çok hayırlar yapılabilir. Daha başka nice nice hayırlar yapılabilir. Bazı büyükler kendi ihtiyacını ayırıp sevabı çok kazanayım diye kazancının tamamını hayra verirlermiş.
Zarar mı ettiler?
Onlar daha kâr ettiler. Âhirete sevapları, büyük büyük sevapları götürdüler, âhirette rahat ettiler.
Allah-u Teâlâ hazretleri sizi sırtımızdan müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, marifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabettullahı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.