24.11.1991 - Rızık, Rızka Razı Olmak

24.11.1991 - Rızık, Rızka Razı Olmak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ erâdellâhü bi-abdin şerren haddara lehû fi'l-lebini ve't-tîni hattâ yebniye.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Okuduğum hadis-i şerifler Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 27. sayfasının ikinci hadis-i şerifindedir:
İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran erdâhu bimâ kaseme lehû ve bâreke lehû fîhi.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten; Deylemî Müsnedü'l-firdevs kitabında kaydetmiş. Bu mübarek hadis-i şerif rızık ve rızka müteşekkir olmak, rızk-ı maksûme razı olmak hakkında. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Allah celle celalühü ve amme nevalühû ve lâ ilâhe gayrüh hazretleri bir kulun hayrını istedi mi, murad etti mi; şu kulum hayra ersin, hayra mazhar olsun, hayırlara gark olsun diye…" Erdâhu bimâ kaseme lehû. "Kendisine taksim ettiğine onun gönlünü razı kılar, itirazcı etmez."
Malum, rızıkları kullarına Rezzâk-ı âlem olan Allah veriyor. Biz kendimiz her şeyi kazanıyoruz, alıyoruz sanıyoruz ama her çalışan istediğini alabiliyor mu? Herkes zengin olabiliyor mu, istediğini yiyebiliyor mu? Yedirten Allah, veren Allah, nasip eden Allah. Taksim öyle olmuş.
Nasipse gelir Hint'ten Yemen'den, nasip değilse düşer çenenden.
Ağzına götürürken düşer, topraklandı, yiyemezsin. Veya evine ciğeri götürürken bir çaylak gelir; dalış yapıp elinden ciğeri, -Nasreddin Hoca'nın elinden- kaptığı gibi kapar götürür. Nasipse olur, nasip değilse olmaz. Ve bunu biliyoruz ki biz, İlâhî bir planla Allah kullarına taksim etmiş. "Şu kulumu yarattım, şu rızıkları nasip ettim." diye rızıklar da belli, rızıklar da taksim edilmiş.
Kimine az kimine çok. Her şey tıkır tıkır, fabrikasyon, Fruko şişesi gibi eşit değil, farklı. Kimine az kimine çok. Rabbü'l-âlemîn'in hikmeti bu, biz bilemeyiz. Muhakkak ki dünyanın düz olmayıp da dağlık, ovalık, denizlik olmasında da pek çok faydalar var.
Eğer bize kalsaydı, muntazam olsun diye dünyayı dümdüz yapardık, beton dökerdik, ortalık da mahvolurdu. Ama Allah, dağ yaratmış, ova, nehir, ağaç, çiçek, çöl yaratmış. Hepsi güzel, neylerse güzel. Ne eylemişse hepsi güzel, hepsi hikmetli, hepsi yerli yerinde.
Rızkı da gayrımütesâvi olarak taksim etmiş. Şuna on, buna bir, ötekine bin vermiş.
İyi kullarına mı çok rızık vermiş, yoksa kötü kullarına mı?
En kötü kullarına çok verdiğini görüyoruz. Firavun, Mısır mülküne sahip olmuş, Allah'ın azılı düşmanı:
"Sizin benden başka Rabbiniz yok, başkasına taparsanız sizin kellenizi uçururum, bacaklarınızı keserim, kollarınızı çaprazlama kopartırım." diyen bir alçak. Ama;
E leyse lî mülkü Mısra ve hâzihi'l-enhârü tecrî min tahtî. "Şu koca Mısır arazisi benim değil mi? Ayaklarımın altından şarıl şarıl akan şu nehirler benim değil mi?" diye söylediğine ve Kur'ân-ı Kerîm'in ayetinde okuduğumuza göre, mülkü çok. Karun;
İnne mefâtihahû letenûü bi'l-usbeti uli'l-kuvveti. "Hazinelerinin, kapılarının, sandıklarının anahtarlarını bir kavim zor taşıyor."
Öyle zengin ki hazinelerini koyduğu odaların anahtarlarını, sandıkların anahtarlarını bir topluluk zor taşıyor. Arkasından neredeyse kamyonet götürmesi lazım. O zaman kamyonet yok ama anahtarları tek bir insan taşıyamıyor, bir grup insan taşıyor. Demek ki o kadar çok anahtar. Ama Karun, Allah'ın sevmediği insan. Firavun, Allah'ın sevmediği insan. Nemrut; o da bir hükümdar. O da Allah'ın sevmediği bir insan.
Allah, malı çok olanı, daha çok seviyor, malı az olanı ise hiç sevmiyor demek doğru değil. Böyle bir ölçü olmadığını biliyoruz. Tarihe, etrafımıza bakıyoruz; Allah'ın en sevgili kulu, evliyâullah, aksakallı, nur yüzlü insanın da açlıktan belinin iki kat olduğunu ve karnının sırtına yapışmış olduğunu biliyoruz. Okuduğumuz hadisi rivayet etmiş olan Ebu Hüreyre radıyallahu anh günlerce aç kalmış, öyle aç kalmış ki karnı sırtına yapışmış. Böyle karnı iç tarafa oyuk, yapışmış. Zavallıcık. Yemeye yemeye dermanı da kalmamış, yığılmış kalmış bir yere, açlıktan.
Kim? Peygamber Efendimiz' in sahabesi.
Bırakalım sahabesini -rıdvanullahi aleyhim ecmaîn-, Peygamber Efendimiz eve gelir sorardı:
"Yiyecek bir şey var mı?"
"Var yâ Resûllallah, yarım tas süt var"
"Ee! Getirin içeyim."
İçerdi, tamam.
Hani baklava börek, kaymaklı kadayıf, meyveler, köfteler, kızartmalar, hani domates salataları, hani iştahı arttırsın diye şunlar, bunlar, meyve suları? Nerede?
Allah'ın Peygamberi, en sevgili kulu. Bazen de gelir sorardı:
"Evde bir şey var mı?"
"Yok yâ Resûllallah."
"Ben de zaten oruç tutmayı aklımdan geçiriyordum, oruç tutmaya meyyal idim. Hadi oruç tutuvereyim." derdi.
O aç mide üzerine bir de oruç tutardı Efendimiz. Seyahatte oruç tutardı, her zaman çok oruç tutardı.
"Siz, benim gibi yapamazsınız, benim gibi yapmayın." diye de etrafına tavsiye ederdi.
Dayanamazsın, derdi. Çünkü Peygamber Efendimiz 'in her şeyi çok müstesnaydı. Vücudu da çok kuvvetliydi. Erkekliği tam erlik idi. Sıhhati tam sıhhat idi. Kuvveti tam kuvvet idi. İbadeti de öyle idi, kimse güç yetiremezdi.
Peygamber Efendimiz aç kalmış bir gün; gece uyku uyuyamamış, dışarıya çıkmış. Evde de bir şey yokmuş. Karanlıkta yürüyor. Bir karaltı ile karşı karşıya gelmiş.
"Kim o?" diye sormuş. Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz imiş.
"Yâ Ebu Bekir, gecenin bu saatinde seni dışarıya çıkartan neydi? Napıyorsun herkesin uyuduğu bir saatte dışarıda?"
"Yâ Resûllallah, evde yiyecek, içecek bir şey yoktu da uyku tutmadı ondan dışarıya uğradım böyle."
Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz, bilmem kaç bin altını olan insan. İslâm'a girdiği zaman, Kureyş'in en zenginlerinden olan insan. Evinde yiyecek bir şeyi yok. Ve açlıktan uyku tutmamış, yürüyüşe çıkmış. Biraz sonra beraber yürürken, bir daha büyük karaltı ile karşılaştılar.
"Kim o?" dediler.
Hz. Ömer el-Fâruk imiş.
"Yâ Ömer, gecenin bu vaktinde dışarıda ne arıyorsun?"
Evde yiyecek yokmuş, açlıktan uyku tutmamış, o da ondan dışarıya çıkmış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ümmet-i Muhammed'in en faziletli şahsiyeti; Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz, aşere-i mübeşşereden; Ömerü'l-Fâruk Efendimiz keza öyle… Hayatlarına bak, hallerine bak. Öbür tarafta Firavunların, Nemrutların, Karunların hâline bak. Demek ki rızık, Allah'ın hikmetine göre dünya hayatı için imtihan olduğundan böyle taksim edilmiş.
Var mı bir itirazın? İstersen itiraz et. Tepin istersen. İstersen çırpın. Böyle yapmış.
Fa'âlün limâ yürîd. "İstediğini yapan."
Lâ yüs'elü ammâ yef'alü ve hüm yüs'elûn. "Kendisine sorgu sual açılamayacak olan makamın sahibi."
Kullar sorgu suale tâbi olur ama Rabbü'l-âlemîn ne dilerse böyle işler. Böyle işlemiş.
Peygamber Efendimiz' e, Cebrail aleyhisselam geliyor. Peygamber Efendimiz zengin olmayı bilemez miydi, isteyemez miydi?
Diyor ki:
"Yâ Resûllallah, Allah-u Teâlâ hazretleri beni sana gönderdi, dilersen şu şehrin etrafındaki dağları altın yapacak senin için. Diler misin?"
"İstemem, dilemem." dedi.
Kendi kendime şöyle bir ölçüyorum biçiyorum;
Efendimiz, "istemem" dedi. "Bir gün tok durayım, yemek yiyeyim, Rabbime şükredeyim, iki gün aç durayım, sabredeyim." dedi. "Bunu istiyorum ben" dedi.
Efendimiz' in hayatı nasıldı?
Zâhidâne bir yaşayış idi. Efendimiz şahlar şâhı, dervişlerin de şâhı idi. Dünyaya meyli yoktu, paraya dönüp baktığı da yok. Akşama evde para bırakmazdı.
Hz. Âişe validemiz eve gelmiş, bütün maddî imkânâtı tasadduk etmiş; vermiş, vermiş, vermiş; yiyecek içecek herkese dağıtmış, dağıtmış. Oruçlularmış, akşama hiçbir şey kalmamış. Hizmetçisi diyor ki:
"Ya mübarek anacığım."
Mü'minlerin anası ya, Peygamber Efendimiz'in hanımları nedir? Mü'minlerin anneleridir.
Ve ezvâcühû ümmehâtühüm.
Hz. Peygamber'in hanımları Ümmet-i Muhammed'in her ferdinin anasıdır, ümmü'l-mü'minîndir hepsi. Onun için nikâh da düşmez, nikâhına da alamaz kimse. Çok büyük günahtır.
Peygamber Efendimiz' den sonra onun hanımlarından birisini kimse alabilir miydi?
Alamazdı. Olmazdı.
Hz. Âişe, ümmü'l-mü'minîn, anamız, Hz. Âişe anamız, her şeyi, yığınla olan şeyleri, yiyecekleri, içecekleri tasadduk etmiş. Akşama yiyecek bir şey yok. Hizmetçi diyor ki:
"Ey anacığımız, biraz da o dağıttıklarından akşama ayırsaydın, ne güzel işte oturur beraber yerdik, sen de oruçlusun ben de oruçluyum."
Hz. Âişe diyor ki;
"Vaktinde hatırlatsaydın senin gönlünü de hoş ederdim, öyle yapardım ama oldu artık, verdik." diyor.
Mevcutla biraz orucu açıyorlar. Peygamber karısı, hatunu böyle muhterem kardeşlerim!
Dünyaya meyletti mi insan, dünyayı sevdi mi, dünyaya kul oldu mu insan;
Hubbu'd-dünyâ re'sü külle hatîetin. "Her hatanın başı o dünya sevgisi."
O zaman arkadaşlarını gırtlaklar, yol keser, gördüğü bilezikleri almak için kadını öldürür, kolunu koparır, banka soyar, kuyumcunun dükkânında tezgâhtarı öldürür.
Neden? Bunlar neden oluyor?
Dünya, hubbu'd-dünyâ, dünyayı sevmek, dünyalığı sevmek, parayı pulu sevmekten oluyor.
Allah bir kulun hayrını murad etti mi, onu kendisinin taksim ettiğine razı eder.
"Rabbim bana bunu helâlinden nasip etmiş, hoşnudum, razıyım, çok şükür hâlime." dedirtir. "Yiyecek olsun, içecek olsun, giyecek olsun, mesken olsun, iş olsun, güç olsun, eş olsun, dost olsun, arkadaş olsun, Allah bunu bana nasip etmiş, elhamdülillah." der.
Razı gelir.
Razı gelmek ne demek? Hoşnut olmak. İtiraz etmemek.
Şimdi bir insana;
Fe-in u'tû minhâ radû ve in lem yu'tav minhâ izâ hüm yeshatûn.
Sadaka verirdi. Peygamber Efendimiz, ganimetleri dağıtırdı, gelen hayratı herkese dağıtırdı. O zamanda etrafındakilerden bazı ham kimseler varmış demek ki.
Kendilerine sadaka verilirse razı olurlar.
Ve in lem yu'tav. Bu sefer verilmezse, geçen sefer verilmiş ama bu sefer verilmezse: İzâ hüm yeshatûn. Bu sefer tepeleri atarmış, kızarlarmış.
"Niye bize vermedi?"
Böyle Müslümanlık mı olur? Böyle peygamber sevgisi mi olur? Böyle Allah'a bağlılık mı olur? Böyle kâmil iman mı olur? Böyle kâmil Müslümanlık mı olur?
Verilse de verilmese de razı olacak. Rızkı az olsa da çok olsa da razı olacak. Sıhhatli olsa da hasta olsa da razı olacak. Cenâb-ı Allah, Cebrail'i göndertip:
"Ebu Bekir benden razı mı?" diye sordurtmuş.
Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz' e geliyor;
"Ebu Bekr-i Sıddık benim ona takdirimden razı mı?" diye Peygamber Efendimiz' e soruyor.
Peygamber Efendimiz de Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz' e soruyor. Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz ağlamaya başlamış:
"Rabbimden razı olmaz mıyım, olmamak olur mu?"
Hüngür hüngür ağlamış.
"Razıyım, elbette razıyım." demiş.
Merdane olan, erkekçe olan, ahlâkça olan nasıldır?
Her hâlükârda razı olmaktır.
Ha bak! Yemek içmek, iftar sofrası, sahur sofrası, keyif, zevk sefa varsa ben de varım ama açlık yorgunluk varsa ben yokum. Olmaz!
Aş buldun ye, iş buldun kaç. Olmaz!
"Ben işte İslâm'ın kardeşlik düsturunu seviyorum da güzel. Yardımlaşma, merhamet, zekât veriliyor, sadaka veriliyor seviyorum, hepsi güzel de savaş, savaşta yokum." Olmaz!
Allah'ın emirleri pazarlık kabul etmez, taksim kabul etmez. Allah'ın rızkına, ne rızık verdiyse razı gelen insan, iyi Müslümandır.
Allah bir kulununun hayrını istedi mi onu bu ahlâkta yaratır. Gönlünde bu duyguları yaratır. Allah'ın verdiğine razı olur. Bakarsın adam teneke kulübede yaşıyor, "Çok şükür hâlime yâ Rabbi, elhamdülillah." diyor. Bakarsın öbür herife, deniz kenarında köşkte yaşıyor, nerdeyse öyle ağlıyor ki; öyle gayri memnun ki, neredeyse sen götürüp ona para vereceksin. İşte benim halim şöyle de bilmem ne de filan... Bazen zenginlerin yanına "Hayır parasına iştirak eder misin, fukara var şurada, şurada şu kadar borç var, şu iş var?" diye gidip söyleniyor. Adam da:
"Şu borcum var, bu harcım var, şu derdim var." diye öyle sızlanıyor ki; sen ondan para istemeye gitmişsin, nerdeyse çıkartıp para vereceğin geliyor.
Memnun değil, razı değil veya Allah gönlüne zenginlik vermemiş, hırsı bitmemiş veyahut elindekini azımsıyor ya da verilen nimetin kadrini kıymetini bilmiyor. Bunlar kötü huy.
Peki, İyi huy hangisi?
Allah'ın rızkına, taksimine, verdiğine hoşnut ve razı olmak. Eyvallah. Ne güzel söylemiş;
Mevla’m görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Peşin, açık bono. Her şeyi güzel. Kahrı da hoş, lütfu da hoş. Verse de hoş vermese de hoş. Ne güzel bir duygu. Öyle olması lazım.
Allah bir kulun hayrını isterse onu taksimatına razı kılar. Gönlü razı olur, itirazcı olmaz.
"Bana bunu da mı nasip ettin yâ Rabbi? Başıma bu bela da mı gelecekti yâ Rabbi?" diyor bazıları; açıyor ağzını yumuyor gözünü, feveran ediyor, isyan ediyor Allah'a. Şarkılara da bazıları böyle işliyorlar. Bakıyorsun, radyoda, otobüste veya minibüste, kaseti koymuş. Elini kulağına koymuş gazel çekiyor, Allah'a isyan, Allah'a söz söylüyor;
"Başıma bu da mı gelecekti, bunu da mı verdin?"
Bir sürü itiraz, bir sürü küfürnâme, küfür sözleri. Olmaz!
Allah bir kulun hayrını murad etti mi taksimatına razı eder.
Ve bâreke lehû fîhi. "İçine de bereket verir."
O verdiğini hayırlı, bereketli eder, ondan nice hayırlar olur. Küçücük bir maaş alır adamcağız, dokuz çocuğa bakar, yandaki iki tane de yetime bakar; ayakkabı alır, elbise alır.
Ya bu para buraya yeter mi?
Zenginler bunu bir günün, bir masada, bir öğle yemeğinde löp diye hepsini yutuyor. Sen bunu nasıl böyle idare ediyorsun?
Ne sihirdir ne keramet.
Peki ya ne? Bereket.
Ve bâreke lehû fîhi. "Bereket verir Allah içine."
Bitmez. Para bitmez, cebine elini atar, para devam ediyor. Yemek bitmiyor, sofrada, mutfakta bereket…
Neden? Ve bâreke lehû fîhi.
Rızkına razı olan kimseye verdiği şeyde bereket de verir Allah. Ötekisinde bereket olmaz, gelen kızgın sacın üstüne damlamış su gibi uçar gider.
Adamın karısı çalışıyor, çocuğu çalışıyor, kendisi çalışıyor, normal maaşını alıyor.
"Geçinilmez be kardeşim bu dünyada, Türkiye'de bu fiyatlarla?" Boyuna itiraz, boyuna itiraz…
Neden?
Bereket vermemiş Allah.
Muhterem kardeşlerim, bir kere kulluk terbiyesini takınmamız lazım. Allah'ın taksimine itiraz olmaz. Az vermişse bir hikmeti vardır, çok vermişse imtihandır.
Halâluhû hisâbun harâmuhû azabun. "Malın çoğu hesap konusudur."
Ahirette yakasına yapışırlar; "Senin malın çoktu, ver bakalım hesabını." derler. Malın helâli hesap konusudur, haramdan olursa o da azap; "Azaba uğramaya sebep olur." demiş büyüklerimiz. Büyüklerimiz aldırmamış, geleni vermişler.
Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh'a halife para göndermiş, dört bin altın vermiş, ertesi güne para yok, hepsini dağıtmış gitmiş. Evinde para bekletene kızarmış zaten. Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh'a göre evinde bekletti mi, depo etmek yok, kenz olur diye -içtihadı öyleymiş mübareğin- kızarmış, Bir günde dört bin altını hayra, sadakaya savurmuş, harcamış. Barda pavyonda değil hayra, hasenata harcamış; fukaraya dağıtmış.
Aziz kardeşlerim! İkinci hadis-i şerif:
Biz şimdi günlük hayatımıza getirelim bu birinci hadis-i şerifin uygulamasını. Hepimiz bir iş tutmuşuz. Sabahleyin sekizde, dokuzda evden çıkıyoruz, akşam yedide eve geliyoruz. Çalışıyoruz, bir şeyler kazanıyoruz.
Bir, tuttuğumuz iş helâl iş olacak.
Şurası daha fazla ama haram. Haram işe girmeyeceğiz. Tuttuğumuz iş helâl olacak. Kazancın konusu helâl kazanç olacak.
İnsan hoca olunca o kadar hayret edilecek şeylerle karşılaşıyor ki. Bana şehrin birinde birisi geldi dedi ki:
"Hocam, çok bahşişi, parası oluyor filanca kötü yerde falanca hemşerilerimiz çalışıyor ben de çalışabilir miyim?"
Kötü yer, söylemeye dilim varmıyor. Bahşişi çok diye oraya gidecek.
Helâl, helâl konu olacak, haram konu olmayacak. Sattığı mal, helâl mal olacak, haram mal olmayacak.
Ondan sonra muamelesi helâl olacak, yalan olmayacak, gıybet olmayacak; aldatmaca olmayacak, eksik tartmak, eksik ölçmek olmayacak; sakin olacak, hırslı olmayacak; kanaatkâr olacak ve Allah'tan hayırlısını, helâlini isteyecek, rızka razı olacak. Edebini muhafaza edecek, çok kazanırsa kazancının hakkını verecek, hayrını hasenatını yapacak; az kazanırsa sabredecek, dikkat edecek. Böyle olursa gelen rızkı az veya çok diye tenkit mevzuu yapmazsa, demek ki iyi bir durumda. Allah onun hayrını istiyor ki gönlüne bu duyguları vermiş.
Bir hırs, bir tamah, bir üzüntü.
"Komşu şu kadar alışveriş yaptı, ben daha hâlâ bir alış yapamadım. Onun üç tane apartmanı var da benim hâlâ şuyum, buyum yok."
Bu duygular bir rızasızlık olduğundan, yanlış oluyor. Kazancımıza dikkat edeceğiz. Rızkımızın pak ve temiz olmasına dikkat edeceğiz. Az veya çok Allah'ın taksim ettiğine hoşnut ve razı olacağız. Allah o zaman bereket verir.
İşlerin en hayırlısı, Allah yolunda cihattan elde edilen kazançtır. Onun için dedelerimiz cihatla meşgul olmuşlar. En hayırlısı odur. Allah yolunda, dini yaymak uğrunda çalışmışlar.
Ondan sonra ticaret iyi bir kazanç yoludur. Şartları vardır;
"Doğru sözlü, doğru özlü bir tüccar Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecek, peygamberlerle şehitlerle beraber olacak." diye hadis-i şerifte müjde vardır.
"Bir beldede olmayan malı, öbür taraflardan temin edip celp edip de o beldede o malı satan hem kâr eder hem sevap kazanır." diye hadis-i şerifler vardır.
Demek ki doğru düzgün yaptığı zaman ticaret güzel oluyor.
Daha başka geçim yolları da vardır. Tarım yolu meşakkatli bir yoldur ve sonu umumiyetle ticaret gibi değildir. Onun için ticarete daha büyük teşvik vardır. Hakikaten de bugünün devletleri bile "Merkantilist devlet; ticaret yapan, ihracat yapan, ithalat yapan, ülkesini ticaretle zenginleştiren ülke." Bu tarafa kayıyor diye yazıyor gazeteler, uzmanlar böyle söylüyorlar.
Ticaretin kendine göre güzelliği vardır. Helâl kaideler içinde çalışmak şartıyla.
Memuriyet çok veballidir. Son derece veballidir. Çünkü hazineden para alıyorsun, maaş alıyorsun. Hakkını vermezsen bütün Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiminin, dulunun, hepsinin hakkı sende kalır. Toz bile olsa, insanın üstüne kurum bile yağsa, biraz toz zerresi bile yağsa kapkara olur. Memuriyet çok zor. Onun için büyüklerimiz mecbur olmadıkça devlet hizmeti kabul etmemişler.
"Gel seni kadı yapalım."
"Yok." demiş.
"Döveriz, hapse atarız."
"Ne yaparsan yap."
Kadı olmaya razı olmamış. O vebalin altına girmek istememiş.
Şimdi millet memursa, memurluğuna dikkat edecek, mesai saatine dikkat edecek, yaptığı hizmete dikkat edecek, vatandaşa hizmeti aksatmayacak, dürüst davranacak vs.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.12.1990 -
Fakirlere Yardım Etmek,
02.09.1990 -
Büyüklere Hürmet, Öğle
