03.03.1990 - Fakirlik, Allaha İnanmayanlar, Kaza ve Kader

03.03.1990 - Fakirlik, Allaha İnanmayanlar, Kaza ve Kader
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
El-Fukahâü ümenâü'r-rusüli mâ lem yedhulû fî'd-dünyâ ve yettebiu's-sultân fe-izâ fealû zâlike fa'hzerûhüm.
Hz. İmam Ali Efendimiz radıyallahu anh ve keremallahu vecheh Allah şefaatine erdirsin, bu ikinci hadis-i şerifi rivayet eylemiş; rivayet Hz. İmam Ali Efendimiz' den râvisi o.
Peygamber Efendimiz bu rivayete göre buyuruyor ki:
El-Fukahâü ümenâü'r-rusuli. "Fakihler, alimler, din bilginleri, Allah'ın ahkâmını ayetleri, hadisleri bilenler ibadetleri, taatlerin şartlarını bilenler dinin malumatına sahip olan kimseler, peygamberlerin emanetçileridir."
Peygamberler, emanetleri onlara teslim etmişlerdir, ümmetleri onlara teslim etmişlerdir:
"Al, bunlar sana emanet. Bu emanetleri zayi etme, iyi koru." mânasına onları emanet eder.
Emanetçi kişilerdir, güvenilir oldukları için emanetçidirler; onları anlatacakları, ümmetleri yetiştirecekleri için emanetçidirler, emanettardırlar. Ama şartı var. Evet onlar peygamberlerin emanetçileridir. Peygamberler onları sevmiş, onlara güvenmiş, emanetleri onlara vermiş, ümmeti de onlara havale etmişlerdir. "Bak, bu emanetleri bu ümmete anlat. Bu ümmeti Allah yolunda tut, bu ümmeti Allah'ın yoluna çağır, bu ümmete bilgileri öğret, bu ümmet şaşırmasın." diye vazifelerini fakihlere, alimlere devretmişler.
Ama şartı var. Şartı ne?
Mâ lem yedhulü fi'd-dünyâ ve yettebiu's-sultân. "Dünyalığa dalmadıkları, sultana tabi olmadıkları müddetçe böyledirler."
Dünyalığa daldı mı, dünyalık kazanmayı hedef aldı mı; para kazanmayı, cebini doldurmayı, malını çoğaltmayı esas aldı mı emanetçilik görevini güzel yapamaz. Hem peygamberlerin kendisine verdiği ilmi tam söylemez hem ümmete tam faydalı olmaz. "Para nereden gelecek, menfaat nereden gelecek?" onun hesabını yapar. O zaman emniyetçilik, güvenirlik vasfı bitmiş olur.
Dünyaya dalmayacak bir; ikincisi, sultanlara tâbi olmayacak. Sultanlara tâbi oldu mu sultan, alime; "Otur, kalk, konuş, sus, şöyle söyle, benim istediğim gibi fetva ver, şunu böyle yaptır, bunu böyle yaptırma, şu benim işimi halka şirin göstermek için şöyle konuşma yap, böyle yap." diye talimat verir.
Öyle şey yok! Onlar kukla mı, onlar maşa mı, onlar senin oyuncağın mı?
Onlar peygamberlerin emanetçileri.
Onlar senin keyfin için mi konuşacaklar, Allah'ın rızası için mi konuşacaklar?
Allah'ın rızası için konuşacaklar; hem de icabında zalim sultanın karşısında çatır çatır gerçekleri söyleyecekler. Kafası kesilmesi pahasına da olsa hakkı söyleyecek, hakkı işleyecek, sultanlara tâbi olmayacak.
Muhterem kardeşlerim! Sultana tâbi oldu mu işi biter.
Neden?
Oyuncak olur, maskara olur. Siyaset; dini kendisine payanda yapmış olur. Siyasetçiler, din adamlarını kendilerine alet etmiş olurlar; o zaman din bozulur, çığırından çıkar.
Bizim Hanefî mezhebimizde zekâtın verilmesi için "temlik şartı" vardır. Fakir kimseye, zekâta müstahak kimseye götüreceksin; "Al bunu, ihtiyaçlarını gidermek için kullan." diyeceksin. Caminin tamirine bile -cami işte, İslâm'ın mabedi- zekât verilemez, açın Büyük İslâm İlmihalimizi, o mübarek Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın kitabını böyle yazar.
Bir müslümancık ölmüş, kefen lazım, para kıt, köylü fakir. Zekâttan bunun kefenine verilemez.
Neden?
"Adam öldü. Al bu senin malın." denilecek hâli yok ki bitti. E bu böyle iken neden "Fitrelerinizi, zekâtlarınızı, Türk Hava Kurumu'na veriniz." denmiş.
Bu müsaade nasıl çıkmış?
Alimlere tazyik olursa kafalarında kılıç, sırtlarında sopa, karşılarında hapishane o da bu nükteyi, "alimin Allah'tan korkması lazım geldiğini, hakkı söylemesi lazım geldiğini" bilmezse dinin ahkâmı rayından çıkar. İlmihal bir şey yazar, bu adamlar başka bir şey yapar.
Demek ki alimlerin ne yapması lazım! Dobra dobra konuşması lazım, hakkı hakikati söylemesi lazım. Kimseye düşmanlığı yok, Allah'ın emrini söylüyor. Allah onlara ahdetmiş, Allah onlara emanetçilik vazifesi vermiş.
Emanete hıyanet etse olur mu?
"Hani ben sana iki tane bavul vermiştim ya, ey emanetçi, hadi bakalım al fişini, ver benim bavullarımı."
"Yok, ben senden hiç bavul almadım."
"Hani sabahleyin iki tane bavul getirmiştim ya, havaalanında indikten sonra 'Şehirde yanımda taşımayayım.' diye şuraya koymuştum ya."
"Yok, ben senden öyle bir şey almadım."
"Yahu aldın ya."
"Almadım."
E o zaman sen emanetçi değilsin, sen hırsızsın; emaneti kollayamadın, emaneti geri vermiyorsun emanetçiliği iyi yapmıyorsun.
Öyle olur.
Onun için Allah alimlerimizi de idarecilerimizi de ıslah eylesin.
"İnsanlar layık oldukları idarelerle idare olunur." Diyor, Peygamber Efendimiz, kitabımız, dinimiz, fıkhımız;
İnsanlar iyi olursa idarecileri de iyi olur, iyi kimseler olur, güzel hizmet ederler. Bak memleketler, milletler birbirleriyle yarışıp duruyorlar.
Biz niye Rusya'dan geri kalalım? Ne diye İngiltere'den, Fransa'dan, Almanya'dan, Amerika'dan geri kalalım?
Bizim Amerika kadar geniş kıtalarımız, imkânlarımız vardı. Afrika bizimdi, Orta Doğu bizimdi, Balkanlar bizimdi, Asya bizimdi.
Niye geri kaldık?
Tabi çok çalışacağız ama nasıl çalışacağız?
İlme sarılacağız, dine sarılacağız, ahlâka sarılacağız, dosdoğru olacağız. Alim vazifesini yapmazsa ötekisi yan gelip yatarsa berikisi vazifesini ihmal ederse topluca bu ihmaller birikir; sonra insanı mahveder.
Eskiden adamın birisi sütüne su katıp satarmış. Kimse görmüyor ya sağdıktan sonra güğümün içine biraz da su koyarsın iki okka daha fazla satılır, daha çok para alırsın. Ama "Kimse görmüyor." sözü doğru değil. Allah görüyor. O öyle yapmış, yapmış, yapmış… Biraz zenginlemiş, sürüsü çoğalmış.
Haram para kazanmış, sütüne su katmış. Sonra ne olmuş?
Bir yağmur yağmış, bir sel gelmiş; adamın sürüsünün hepsini almış, götürmüş.
Arifin birisi diyor ki "Sütüne su katardı, sular sel oldu. Koyunları aldı götürdü; yalnız sütü götürmedi, sütün çıktığı koyunları da götürdü."
Bu işler öyle olur; sen haramı yersen, haramı işlersen kökünden gider. Sadece yediğin haram kadarı gitmez, kökünü de götürür. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dürüst etsin, ahlâklı etsin, sevdiği edeplere sahip Müslüman eylesin, dobra dobra eylesin, adaletli eylesin, cömert eylesin, iyiliksever eylesin, kötü huylardan pak eylesin, sevdiği huylarla müzeyyen eylesin.
Fe-izâ fealû zâlike fa'hzerûhüm. "Alimler böyle kaytarmaya başladılar mı, dünyaya dalmaya başladılar mı, sultanlara tabi olmaya başladılar mı onlardan korkun, çekinin, sakının." diyor Peygamber Efendimiz. "O zaman onlara itibar etmeyin, o zaman onların peşinden gitmeyin." demek.
Neden? Doğruyu söylemeyecekler ki.
Libya'ya gitmiştim. Kur'ân-ı Kerîm müsabakası vardı. Beni de çağırdılar. Ben de üniversitede hocayım; "Misafir olarak sırf seyretmek, müşahede edebilmek için gidebilirim." dedim, gittim. Oraya muhtelif ülkelerden bir sürü hafızlar geldiler. Sonra ben orada tanıdığım o hafızları büyük zalim sultanların yanında da gördüm, televizyonlarda. Katil adam, kaç tane insanı öldürmüş, memleketi harmana çevirmiş insanların yanında da gördüm. Onun yanına yanaşmışlar; o istediği kadar adam öldürsün, bunları öldürmüyor ya! Bunlar o zaman yaşıyorlar. Öyle yağma yok. Onların da ahireti ölüyor. "Kur'ân-ı Kerîm'i istedikleri kadar güzel okusunlar."
Zalime destekçi oldu mu onların da ahiretleri gidiyor Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Ülke adını söylemedim, şahıs adını söylemedim ama onları televizyonda o zalimle yan yana görünce çok üzüldüm. Tanıdım; Libya'dayken gördüğüm falanca hafız, filanca alim, filanca müftü. Orada görünce yüreğim parçalandı. "Benim yanıma gelme." demesi lazım.
Bizim evliyâullah büyüklerimiz, menâkıbını okuduğumuz büyüklerimiz öyle yapmamışlar. Hayatlarını biliyoruz. Sultan ziyaretine gelmek istiyor;
"İstemem, gelmesin." diyor.
Emirin birisi, Hâtem-i Esam hazretlerine haber göndermiş. -Daha sabahleyin okudum.-
"Benden bir dileği var mı?" demiş.
"Var." demiş. "Yanıma hiç sokulmasın, yanıma hiç gelmesin, yüzünü görmeyeyim."
Çünkü zalim.
Bir kere savaşı niçin yapıyorsun? Müslüman Müslümanla savaşır mı?
Bir Müslüman bir Müslümanla savaşırsa ne olur? Katil de cehenneme gider, maktul de cehenneme gider.
"Yâ Resûlallah! Katil cehenneme gider ama maktul niye cehenneme gider? O zavallı öldürülmüş." diyorlar.
Zavallı değil! "Fırsatı bulsaydı, o onu öldürecekti. Kılıç çekip de karşısına gitti ya, o da vuruşuyordu. O bunu öldürdü. O öldürmeseydi, bu onu öldürebilirdi; o yüzden ikisi de cehennemde." diyor.
Onun için Allah bizi Müslümanlarla uğraştırmasın, Müslüman kanı döktürmesin.
Nihayet bir diğer hadis-i şerif:
Kâle'llâhu azze ve celle inne'l cinne ve'l-inse fî nebe'in azîm ahluku ve yu'bedü ğayrî ve erzüku ve yüşkeru ğayrî.
Bu hadis-i şerif Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. İnsanın tüylerini diken diken edecek bir söz! Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
Kâle'llâhu azze ve celle. "Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu."
Nerede buyurmuş? Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' e bildiriyor.
Peygamber Efendimiz' e bildirdiği şeylerin bir kısmı Kur'ân-ı Kerîm'dir:
"Bu Kur'an'dır ey Resulüm!" diye bildirdikleri Kur'an'dır. Bir kısmının da mânasını ilham ediyor, "Sen bu mânayı söyle." diyor; ona vahy-i gayri metlûv denilir; o da hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz;
Ve mâ yentiku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyün yûhâ. "Kendi başına, kendi keyfine, kendi bildiğine konuşmaz; Allah'ın rızasını söyler, Allah'ın emrini söyler."
Hadisler de Allah'ın emridir, ayetler de Allah'ın inzalidir, tenzilidir, indirdiği hükümlerdir. Hadis-i şerifler de Allah'ın buyruğudur; boşuna konuşmaz, vazifeli. Allah onu onun için gönderdi, onun için peygamber eyledi.
Peygamber Efendimiz;
"Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki." diyor.
İnne'l-cinne ve'l-inse fî nebein azîm. "Hiç şüphe yok ki muhakkak ki cinler de insanlar da muazzam, ulu, büyük, korkunç bir iş içindedir, bir olay içindedir, bir söz içindedir, bir fiil içindedir."
İnsan dediğimiz bizim kardeşlerimiz, bizim gibi olanlar, Hz. Âdem'in evlatları. Cin dediğimiz de "göze görünmeyen varlıklar."
Fe-lemmâ cenne aleyhi'l-leylü reâ kevkebâ. "Gece üstünü örttüğü zaman, hiçbir şey görünmez hâle geldiği zaman, Hz. İbrahim yıldızı gördü." diye ayet-i kerimede geçiyor.
"Bir şeyi örtmek, kapamak, görünmeyi engellemek" mânasına geldiğinden cin de "gözlerin göremediği, gözlere kapalı olan, mestur olan, perdeli olan varlıklar" demek.
Demek ki bizim gördüğümüz varlıklar var, görmediğimiz varlıklar var; ilim de bunu söylüyor.
Ben sana bakıyorum, sen bana bakıyorsun; arada bir şey var mı?
Var. Hava var, havanın içinde çeşit çeşit maddeler var, canlılar var, mikroplar var, havanın içinde elektro manyetik dalgalar var, ses dalgaları var, şunlar var bunlar var. Olanları saysak insanın aklı başından gider.
"Hiçbirini göremiyorum."
Allah seni yormuyor. Allah senin gözünü hepsini görecek şekilde yaratsaydı, sen onların hepsini birden takipte zorluk çekerdin. Süzdürüyor; görmen gerekeni gösteriyor, ötekisini göstermiyor. Yoksa görülecek çok şeyler var.
Onun için cinler de var.
Şimdi gelelim bunun arkasındaki müthiş cümlenin mânasına:
"İnsanoğulları ve cinler çok büyük bir işin içine düşmüşler, çok büyük vartaya düşmüşler, çok büyük tehlikedeler, ileride başlarına büyük işler gelecek, belalı bir durumdalar." demiş Allah-u Teâlâ hazretleri.
Neymiş o belalı iş, büyük varta, büyük tehlike?
Ahluku ve yu'bedü ğayrî. "Hem onları ben yaratıyorum hem de benden gayrıya tapınıyorlar." Ve erzüku ve yüşkerü gayrî. "Hem onlara rızkı ben veriyorum hem de benden gayrıya şükrediyorlar, benden gayrıya minnettarlık duyuyorlar, benden gayrıya bel bağlıyorlar."
Hakikaten insanoğlu muazzam bir hata içinde, çok muazzam bir hata içinde. Allah'a inanmayanlar büyük bir hata ve çok büyük bir yanılgı içindeler.
Neden? Yaratan Allah. Allah'a ibadet etmiyor da başka şeylere ibadet ediyor.
Başka?
Tapınmak "itaat etmek" mânasına geldiğine göre kimisi şeytana tapınıyor. Şeytan ne derse onu yapıyor.
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ne güzel söylüyor:
"Ey kardeşim, ey evladım!" diyor. "Kopar şu zincirleri de Allah'a kul ol!"
Asıl zincir, ötekiler. Asıl esaret, Allah'tan gayrıya takılıp kalmakta. Ancak Allah'a kul olan insan hür olabilir.
Hür kim olabilir?
Allah'a kul olan, hür olabilir. Allah bizi kendisine kul eylesin. Kendisinden gayrıya boyun eğdirmesin, kendisine muti eylesin, kendisinden gayrıya itaat ettirmesin, yolunda yürütsün, kendisinin yolundan gayrı yola düşürmesin.
"Ben rızıkları gönderirim, yağmuru gönderirim. Güneşi ben döndürürüm, meyveleri ben oldururum, tohumları ben ağaç ederim, ağaçlardan meyveleri ben bitiririm, hayvanları ben yaratırım. Onları keserler, yerler. Balıkları tutarlar, yerler. Meyveleri yerler, sebzeleri yerler. Bir sene yağmur yağdırmasam hepsi ölüp gidecekler, dünyada insan kalmayacak. Bir sene kışı daha şiddetli ediversem hepsi ölüp gidecekler. Benim sayemde yaşıyorlar, benim sayemde rızık içindeler. Hâlâ benden gayrıya tapınırlar, benden gayrıya şükrederler." diyor.
Muazzam bir hata, çok muazzam bir hata!
Allah bizi bu hataya düşürmesin, yanlış işler yaptırmasın. Ancak kendisine kulluk etmeyi nasip etsin. Ancak kendisinden yardım dilemeyi, başkasından medet ummamayı; hür, hakiki salih, kâmil Müslüman olmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Kâle'llâhu teâlâ men lem yerda bi-kadâî ve kaderî fe'l-yeltemis Rabben ğayrî.
Enes radıyallahu anh'ten İmam Beyhakî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz; "Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu." diyor:
Men lem yerda bi-kadâî. "Benim kazama, kaderime, takdiratıma, mukadderatıma razı gelmeyen razı olmayan, kimse." Fe'l-yeltemis rabben ğayrî. "Hadi benden gayrı bir rab bulsun kendisine, hadi."
"Madem benim hükmüme razı değil, madem benim mukadderatımı sevmiyor, madem benim mukadderatımı hoşnutlukla rızayla karşılayamıyor; o zaman gitsin, benden gayrı Rab arasın." diyor.
Allah kulluğundan kovuyor.
Kendisinin takdirine razı olmayanı Allah ne yapıyor?
Kulluğundan kovuyor; "Sen bana razı değilsen, ben senin kulluğuna hiç razı değilim. Defol kulluğumdan!" diyor, kulluğundan defediyor.
Muhterem kardeşlerim! Müslümanın en önemli vasıflarından biri de nedir?
Kaza ve kadere iman ve rıza. İnandı; bir de razı olacak.
Hoştur bana senden gelen.
Ya gonca gül yahut diken.
Ya hil'at ü yahut kefen.
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Gelse celâlinden cefa.
Yahut cemâlinden vefa.
İkisi de cana safa.
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Ne imanlı insanlar var. Nasıl razı olmuşlar, nasıl kulluk etmişler, hiç itiraz etmemişler; edebi hiç bozmamışlar. Boyunları bükük, gözleri yaşlı, gönülleri pırıl pırıl, nurlu; öyle yaşamışlar. Er gibi yaşamışlar, er gibi ahirete göçmüşler.
Biz ahir zaman Müslümanları itirazcı. Başımıza bir hal gelir, bir şey gelir; basarız yaygarayı. Çocuğumuz hastalanır, basarız yaygarayı; bir yakınımız ölür, saç baş yolunur, yaka yırtılır, bağırılır çağrılır, ağıtlar düzülür, bir sürü küfür name, eğri büğrü laflar söylenir. Allah etmesin! Kaza ve kadere hoşnut olarak, razı olmak lazım, kabul etmek lazım.
Neden?
Hepsi güzeldir de ondan. Sezersen, iyi anlayabilirsen hepsi güzeldir, her şey güzeldir. Allah her şeyi en güzel tarzda yapmıştır. Takdiratta da güzellikler vardır.
"E hocam, hastalıkta mı güzel yani? Yakaladım şimdi seni?"
Hastalığın sevabı çok, ecri çok. Hastalık da sıhhatin kıymetini öğreten bir şey. Hiç hastalık olmazsa millet sıhhatin kıymeti bilinmez. Çeşit çeşit sebepler.
"Yakaladım hocam, ölüm de mi güzel?"
Ölüm de güzel! Benim rahmetli dedem yaşlanmıştı da "Yâ Rabbi! Al artık şu emanetini." diyordu.
Bir zaman geliyor, yaşayıp köhnemek hazin, dediği gibi Yahya Kemal'in ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin.
Geçen gün bir ihtiyar kadının başına götürdüler de Allah imanla kurtarsın; kendinden geçmiş, vücudu erimiş, takati kalmamış. Bundan ne köy olur ne kasaba.
Allah imanla emanetini alsın da huzura ersin.
Kayınvalidem de öyle demişti:
Bir ara ayağı tutmadı, sırtı acımaya başladı, rahatsızlıklar başladı.
Demek ki ölüm de hoş.
Sonra tüm insanlar ölmezse dünyanın hali ne olur?
Sonra insan bir zaman geliyor, iştiyak duyuyor, kendisi; "Yâ Rabbi! Öleyim de kavuşayım." diyen insanlar var.
Kitâbü'ş-Şifâ tâbiinden bir zât-ı muhteremi anlatır:
Her akşam dua edermiş:
"Yâ Rabbi! Bari bu akşam canımı al da sevdiklerime kavuşayım. Dün almadın, evvelki gün almadın. Hiç olmazsa bu akşam al da Hz. Muhammed'e, ashabına kavuşayım." dermiş.
Onun için ölüm de güzeldir, ölüm bir kapıdır; öbür tarafa geçiyor.
Dün bir hadis-i şerifte okuduk. Hz. Âişe validemizin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz;
"Allah hiçbir peygamberine cennetini gösterip 'Bak cennetteki yerin, makamın, imkânlar, güzellikler, ikramlar, ihsanlar. Nasıl istersen; biraz daha vazife görmek istiyorsan yaşa, istersen buyur cennetime gel.' diye muhayyer bırakmadıkça canını almaz." buyuruyor.
Azrail gidip de "Hadi, ver canını." diyemiyor demek ki. Allah cennetteki yerlerini gösteriyor. Düşünün bir kere; cenneti gören bir daha bu dünyanın çamuruna bakar mı?
"Eğer cennet hurilerinden bir tanesi serçe parmağını şu dünyaya bir gösterseydi, bütün dünya ışıl ışıl aydınlanırdı." diyor Peygamber Efendimiz.
O kadar güzel bir yeri gördükten sonra;
"Yâ Rabbi! Al emaneti de askerlik bitsin, terhis olayım, rahata kavuşayım." der insan.
Hâsılı ölüm de güzel!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
30.06.1991 -
Peygamberler Hakkında
29.12.1991 -
Kaza ve Kader,
