El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hz. Âişe-i Sıddîka validemizden rivayet edilmiş, el-Edebü'l-müfred kitabında ve diğer hadis kaynaklarında mevcut bulunan bu hadis-i şerifle.
Bu ve bundan sonraki birkaç hadis-i şerif hastalıkla ilgili. Mânasını okuyalım, verelim, izahına geçelim.
İze'şteke'l-mü'minü. "Mü'min bir hastalıktan iştika ettiği zaman, yani bir hastalığa duçar olup hasta duruma düştüğü zaman."
İştekâ "şikâyet" kökünden geliyor ama bizim anladığımız mânada olan şikâyet değil.
Bazı kibar doktorlar, hasta geldiği zaman "Şikâyetiniz nedir?" diye sorarlar.
Biz şikâyeti; "memnun olunmayan bir durumu, bir yüksek makama, itiraz yoluyla söylemek" mânasını alıyoruz ama burada Allah'a, Allah'ın hükmüne kimse itiraz edecek değil. Buradaki şikâyet; "vücudun hoş olmayan rahatsızlık durumu" demek. Yoksa insan; "Allah bana hastalık verdi." diye bir başka yere itiraz edecek değil. Burada iştikâ'nın, şikâyetin Türkçe' deki mânası yok, buradaki mânası "rahatsızlanmak" demek.
"Bir mü'min şikâyetlendiği, yani rahatsızlandığı, hasta olduğu zaman."
Kalbi, karnı, boynu, başı, eli, ayağı vücudunda bir hastalık oldu.
O zaman ne olur?
Ahlasahû zâlike mine'z-zünûb. "Bu hastalığı, onu günahlardan pak eder. Sâfîleştirir, saf hâle getirir."
Bu neye benzer?
Kemâ yuhlisü'l-kîru hubse'l-hadîd veya habese'l-hadîd.
Körüğün, ocağa konulmuş olan demirin pasını, karışık maddelerini, körükleye körükleye ocakta eritiyorlar; ondan sonra demir, yabancı maddelerden arınıyor, kirinden pasından kurtuluyor ve safi hâle geliyor. Ocaktan yeni çıkmış demir çelik, çekiç balyoz, -ne denilir ona? Örsle çekiç diyoruz, değil mi?"- pırıl pırıl yeni olur, sonradan küflenir; yani ocakta temizleniyor.
İnsanın da vücudunda ateş var, hastalık var ama o hastalık onu demirin pasının gittiği gibi temizler.
Bir cevher topraktan çıkarılıyor, getiriliyor, maden atölyesinde potanın içine konuluyor, eritiliyor. Ondan sonra safi cevher haline geliyor; fazlalıkları, yabancı maddeler dibine çöküyor, ayrılıyor, atılıyor, üstüne çıkıyor; o madeni saf olarak karşımızda buluyoruz. Hastalık da böyledir.
Öteki hadis-i şerifi okuyalım:
İze'şteke'l-abdü'l-mü'minü kâla'llâhu li-kâtibeyhi'ktübe'l-abdî hâzâ misle mâ kâne ya'melü fî sıhhatihî mâ kâne fî habsî fe-in kabdatühû kabdatühû ilâ hayrin ve in hüve âfâhü übeddilhü bi-lahmin hayrin min lahmihî ve bi-demin hayrin min demihî.
Sadaka Resulullah fî mâ kâl ev kemâ kâl
Ata b. Yesar hazretlerinden mürsel olarak rivayet edilmiş. İkinci bir hastalıkla ilgili hadis-i şerif:
"Mü'min kul şikâyetlendiği zaman."
Ne demekti şikâyetlenmek? Hastalandığı zaman hasta olduğu zaman, bir derde müptela olduğu zaman.
Kâla'llâhu li-kâtibeyhi. "Allah bu kulun iki kâtibine buyurur ki"
Kulun iki kâtibi kim?
"Ben fakir adamım ne kâtibim var ne hizmetçim." Yok. Herkesin omuzlarında iki tane melek var:
Kirâmen kâtibîne ya'lemûne mâ tef'alûn.
Bu melekler insanın işlediği amelleri, söylediği sözleri, hayır ve şer olarak yaptıklarını, işlediklerini, yazdıklarını tespit ediyorlar, kayda zapta geçiriyorlar. Devamlı bir zabıt tutuluyor. Sağdaki melek hayırları zapt ediyor, soldaki melek yapılan kötülükleri, günahları zapt ediyor. Sağdaki melek, soldakinin âmiridir. Sağdakinin rütbesi daha yüksektir. Soldakine bazen; "Dur, yazma! Biraz bekle." diyebilir. Sağdaki meleğin soldakine hakkı vardır; Allah ona salahiyet vermiştir, "Dur, yazma! Belki kul tevbe eder, günahı hemen deftere geçirme, zapta geçirme." diye, ona bazen emir verme salahiyeti olduğunu hadis-i şerifler bildiriyor.
İki tane zabıt kâtibi var. Allah-u Teâlâ hazretleri, bu iki meleğe buyurur ki;
Uktübâ. "Ey meleklerim! Yazın. Ey zabıt katipleri olan meleklerim! Yazın." Li-abdi hâzâ. "Şu benim kulum için yazın." Misle mâ kâne ya'melü fî sıhhatihî mâ kâne fî habsihî. "Sıhhatinde yapmakta olduğu amel-i sâliheyi; hastalığı dolayısıyla o işleri yapmama sıkıntısı, hapsi içinde olduğu zaman zarfında, o sevapları yine yazın."
Bu adamcağız hasta olmadığı zaman ne yapardı?
Beş vakit namaz için camiye giderdi, namazını kılardı. Tamam, şimdi evinde hasta, gidemiyor ama beş vakit camiye gider gibi yazın bakalım.
Daha ne yapardı?
Her gün bir cüz Kur'ân-ı Kerîm okurdu, şimdi okuyamıyor. "Bir cüz Kur'an okumuş gibi yazın." der.
"Cuma günleri kabir ziyareti yapıyordu; şimdi aynı güzel işi yapamıyor ama olsun, yazın." der.
"Hayır hasenat yapardı, yardıma koşardı, ziyaret ederdi, küçüklere sevgi gösterirdi, büyüklere saygı gösterirdi. Hepsini yazın. Yapamıyor ama şu anda benim hapsimde. Hastalık onu eve hapsetmiş, bir yere gidemiyor, yapamıyor ama 'Ey meleklerim! Ey zabıt melekleri, kâtipleri! Gidiyormuşçasına yazın.' yazın." der.
Fe-in-kabadtühû kabadtühû ilâ hayrin. "Eğer ben onun ruhunu alırsam kabzedersem onu hayırlı bir âleme almış olurum."
Cennete sokacak. Hastayken ruhunu kabzederse bu dünyadan daha hayırlı bir yere onu alıp götürür.
"Ruhunu kabzedersem hayırlı bir yere götürürüm."
Ve in hüve âfâhü. "Eğer hastalığından muafiyet, afiyet kesbederse." Übeddilhü bi-lahmin hayrin min lahmihî. "Onu hastalıktan önceki etinden, vücudundan daha hayırlı bir ete, vücuda döndürürüm." Ve min demin hayrin min demihî. "Kanını hastalığından önceki kandan daha sıhhatli bir kana döndürürüm."
"Kanını, etini daha hayırlı bir hâle getiririm. Hastalıktan sonra evvelkinden daha güzel bir hâlde gönderirim. Eğer canını alacaksam, ruhunu kabzedeceksem onu daha hayırlı bir tarafa gönderirim." diye bu hadis-i şerifte müjde vardır. Demek ki bir kul hastalanırsa Allah-u Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem birden ölmeyi sevmezmiş. "Fücceten öldü." diyorlar:
"Sabahleyin buradaydı, işine gidiyordu, köşeye kadar yürüdüğünü görmüştüm; köşeyi dönünce öbür tarafta yığılıverdi, ölmüş. Fücceden, aniden, ölüverdi."
Aniden ölmeyi sevmezmiş Efendimiz. Biraz rahatsızlansın, yatağa yatsın, birkaç gün başında toplansınlar; biraz inilti, biraz ateş olsun; böyle severmiş.
Neden?
Ani olunca tevbe edemez, hazırlık yapamaz, kendisini toparlayamaz. Hastalık bir işaret olur, ikaz işareti olur; insanın tevbe etmesine sebep olur, vasiyet etmesine vesile olur, zaman bulmuş olur. Demek ki biz dünya gözüyle meseleleri başka türlü görüyoruz ama ahiret sevabı, faydası ve menfaati noktasından hastalıkta bayağı büyük menfaatler varmış.
"Müslüman kul hastalandığı zaman Allah-u Teâlâ zapt edenlere, yazanlara buyurur: 'Bu kulum için hasta değilken, hür iken, serbest iken, hastalık onun elini ayağını bağlamamış durumda olduğu zamanda yapmış olduğu şeyleri; hastalıktan kurtarıp tekrar şifaya kavuşturuncaya kadar -yapamadığı halde- yapıyor gibi yazın.'"
Bu üç hadis-i şerif de hastalıkla ilgili. Birinci hadis-i şeriften anladık ki günahları affolunuyor. İkinci hadis-i şeriften anlıyoruz ki Allah, yapamadığı ibadetlerini yapmış gibi sevap veriyor. Ölürse cennete gideceğini, hayırlı bir yere gideceğini müjdeliyor; kalırsa kanının, etinin, tazeleneceğini dinçleşeceğini bildiriyor. Üçüncü hadis-i şerif de yine aynı mânada. Sıhhatliyken yapmış olduğu şeyleri hastayken yapamadığı halde "Yapmış gibi yazın." buyuruyor.
Muhterem kardeşlerim! Bu dünya hayatı nedir? Bu dünya hayatı karışıktır.
Neye karışıktır?
Lezzetlerle elemler birbirine karışıktır. Lezzet, keyif, tatlı, güzel, hoş şeyler; elem, sıkıntı ve üzüntüler bu dünyada karmakarışıktır, iç içedir, yan yanadır. Lezzetin arkasından elem gelir, elemin arkasından sevinç gelir. Bir gün öyle, bir gün öyle. Bu dünya hayatında Allah'ın iyi kulları da kötü kulları da. Dünya hayatının icabı, hayat bu. Bazen sevinçli olurlar bazen üzüntülü olurlar; bazen sıhhatli olurlar bazen hastalıklı olurlar, bazen keyifli olurlar bazen dertli olurlar. Normal.
Dünya hayatı karışıktır. Elemler lezzetler birbiriyle karışıktır.
Neden?
Bunların hepsi imtihandır. Bunların her birisi dünyada imtihan olan kulların, imtihan sorularıdır.
Allah bir insana sıhhat vermişse o sıhhatin kıymetini bilmeli, şükrünü eda etmeli; sıhhatliyken yapması gerekli olan ibadet-u taati, hayrat-u hasenatı yapmalıdır. Namazını kılmalı, camiye gitmeli; sabah namazına kalkmalı, abdestini almalı, soğuktan korkmamalı, hayra koşmalı, çalışmalı, çabalamalı, sıhhatinin kıymetini bilmeli.
Bu bir imtihan!
Hastalanırsa sabretmeyi bilmeli. Çünkü sabır da sevaptır, hastalık da mükâfatlıdır. O da imtihandır.
Allah'ın iyi kulları hatta daha çok sıkıntıdadır. En çok peygamberler sıkıntıdadır; sonra evliyâullah sıkıntıdadır, salih kimseler sıkıntıdadır. Ondan sonra mü'minler derecelerine göre sıkıntıdadır; ama en çok en yükseklere gelir. Seviyesi en aşağılara en aşağısı gelir.
Mü'mine de üzüntüler, sıkıntılar gelir.
Peygamber Efendimiz' in ne kadar sıkıntı çektiğini biliyorsunuz. Taif'e gittiği zaman nasıl ayakları yaralanmış, nasıl Uhud'da dişi kırılmış, nasıl harplere girmiş, nasıl sıkıntılar çekmiş, nasıl evinde aylarca ocak tütmemiş, yemek pişmemiş; mutfak yok, yemek yok, buzdolabı yok. Bizde çıktı şimdi mutfaklar, buzdolapları, kilerler, ambarlar bizde; orada hiçbir şey yok.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hanımlarına verdiği hücre-i seccâd-ı tâhirât; Peygamber Efendimiz' in hanımlarının hücreleri, odaları bir somya ebadında. Bizim misafir salonları, bizim apartman daireleri, bizim mutfaklarımız, bizim yemeklerimiz, bizim çarşılarımız, bizim pazarlarımız bizler çok büyük nimetler!
Peygamber Efendimiz çok sıkıntı çekti. Allah'ın sevdiği kulları çok sıkıntılar çektiler. Olur bunlar, mühim değil. Eski Peygamberler de sıkıntılar çektiler. Allah sıkıntıya meşakkate sabredene çok büyük mükâfat veriyor, öyle dengeliyor.
Nimet geldiği zaman nimetin kadrini bilen, hayrını yapan, eline geçenleri fukaraya infak eden, hayrını eksiksiz yapan kimselere de şükrünü eda eden kimselere de yine mükâfat veriyor. Sen eline para geldiği zaman sımsıkı tutarsan şükrünü eda etmezsen o zaman değiştiriyor.
Neden?
Şükrünü eda etmedin, kıymetini bilmedin, fırsatı kaçırdın. Bakıyorsun zengin bir adamın çocuğu fakir düşmüş; paşazade ama basit bir memur olmuş. Padişahın şehzâdesi, çocuğu bakıyorsun Fransa'da kâtip. Bakıyorsun şeyhülislâmın oğlu, ayakkabı tamircisi. Düşmez kalkmaz bir Allah! Buradan, bu diyardan sürmüşler çıkarmışlar, çocukları, torunları Fransa'ya gitmiş. Fransa'da parkın üstündeki oturma bankında ölmüş. Yanına not bırakmış; "Ölümümden kimse mesul değildir, açlıktan ölüyorum, kimseden şikâyetim yok." diyor.
Padişah torunu! Hayat değişmiş, şartlar değişmiş; öyle olmuş, olabilir.
Onun için bizim içinde bulunduğumuz hallerin hepsi imtihandır. Halimiz, evimiz, paramız, işimiz, sıhhatimiz, hastalığımız; hepsi birer imtihandır. Bu imtihanın cevabını güzel veren kul derece alır, yükselir, sevap kazanır. Cevabını veremeyen, cevabını ters veren, güzel hareket edemeyen kul da cezasını çeker, mükâfatını kaybeder veya günaha girer.
Hastalık gelince kadrini kıymetini bilmiyor; hastalığı bir sevap kazanmak vesilesi olduğunu bilmiyor; ağzını açıyor, gözünü yumuyor, herkese şikâyet ediyor. Herkese ah ediyor, vah ediyor; ondan sonra Allah'a gönül koyuyor, "Niye bana bu hastalığı verdin?" diyor.
Verir verir. Sabret!
Sabretmiyor. Tabi mükâfatı kaçırıyor.
"Allah'ın iyi kulları hiç sıkıntı çekmeyecekler, Allah'ın kötü kulları da hep ceza çekecekler mahvolacaklar." diye bir kaide yok. Bu dünya hayatında öyle bir kaide yok. Allah'ın azılı düşmanı Firavun' un sarayı vardı. Koca Firavun, Nemrut; bunların hepsinin sarayları vardır.
Karun'un hazineleri vardı; hazinelerinin anahtarını, bir grup insan zor taşırdı. Hazineleri koyduğu odanın anahtarını, bir grup insan zor taşıyordu. Kıymeti yok, yani manevi kıymeti yok. Ahirette kıymeti yok. Allah düşmanı ama o kadar zengin. Filanca Allah'ın dostu da filanca kulübede yaşamış; öyle mütevazı yaşamış, öyle ölmüş gitmiş.
Bu Allah'ın dostunun kıymeti nerede?
Milyar tane Firavun' u bir kefeye koysan bunun ayağının zerresi, tozu olamaz. Bu burada kulübede yaşıyor, ötekisi sarayda yaşıyor.
Muhterem kardeşlerim! Dünya hayatı böyledir. Bunu size ikaz ve ihtar olarak söylüyorum:
"Allah'ın iyi kulları baklava börek yiyecek; kötü kulları da zıkkım yiyecek." diye bir şey yok. Tersine de olabilir; Allah'ın sevgili kulları çok rahat da olabilir.
O halde ne yapacağız?
Biz Allah'a güzel kulluk etmeye çalışacağız. İmtihan olduğunu bileceğiz. Hayatımızın hiçbir gününde, hiçbir ânında, hiçbir yerde, hiçbir karşılaştığımız olayın karşısında imtihan şuurunu kaybedip de yanlış iş yapmayacağız, ters cevap vermeyeceğiz. Edepsizliğe düşmeyeceğiz. Ağzımı açıp gözümüzü yumup ileri geri konuşmayacağız; terbiyemizi, edebimizi takınacağız. Kulluğumuz güzel yapıp sevap kazanmaya bakacağız. Çünkü bunların hepsi imtihandır.
Öyle insan oluyor ki fakir oluyor, çırak oluyor, elinde maydanoz satıyor, domates satıyor; sonra bakıyorsun milyarder olmuş. Öyle insan da oluyor ki etrafında üç tane beş tane on tane hizmetçi dolaşırken sonra bakıyorsun burada hamal oluyor.
Ne yapalım? İmtihan.
İyilik halinde, iyi günlerinizde Allah'ı unutmayın ki kötü günlerinizde Allah sizin duanızı kabul etsin. İyi halinde Allah'ı hiç anmıyor, camiye hiç gelmiyor, hiç dua etmiyor, fakirlere yardım etmiyor; ama bir amansız hastalığa düşüyor, o zaman hoca arıyor. Hoca, hoca dolaşıyor; hangi hocanın nefesi kuvvetliyse "Aman ona gideyim. O okusun, üflesin de hastalığım geçsin." diye düşünüyor. Sen sıhhatli halindeyken zengin halindeyken dertsiz halindeyken o Rabbü'l-âlemîn'e elini açıp kulluğunu bilip de dua ettin mi? "Çok şükür!" dedin mi? Demedin.
Tamam, o zaman sen çok zor bir şey alırsın, çünkü sen şimdi onun cezasına uğramışsın. Kim okusa senin işin düzelmeyecek; o cezayı çekeceksin. Allah-u Teâlâ hazretlerini üzüntü, sıkıntı, şiddet hastalık ve mahrumiyet hâli olmada da unutmayın ki Allah da dara düştüğünüz zaman sizin duanıza icabet etsin, muradınızı versin ve sizi sıkıntıdan kurtarsın.
Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde böyle buyuruyor. Hastalıktan da çok mükâfat olduğunu bilin. Hastalıktan şikâyet etmeyin. Hastalara da müjde verin. Yanlarına gittiğiniz zaman;
"Bak Müslüman bir hastaya çok mükâfatlar varmış; Allah, yapamadığı ibadetleri yapmış gibi sevap veriyormuş; üzülme, sabret. İtiraz edip feryad-u figan edip de sevabı kaçırmayın, sevabı iptal etme." deyin.
Hastanın uykusu ibadet, iniltisi tesbih, duası makbuldür. Ameli "yapıyormuş" gibi yazılmaktadır. Hastalıktan kalktığı zaman da anasından doğduğu günkü gibi günahlardan pak oluyor.
Daha ne ister?
İnsanlar hastalıktaki mükâfatları bilselerdi, değil sıhhatli olmayı, hasta olmayı isterlerdi. Tabi hasta olmayı istemek yok;
"Yâ Rabbi! Beni hasta et de bu mükâfatları alayım." Şaşkın adam! Allah her şeye kâdir!
"Yâ Rabbi! Hem bana sıhhat ver hem de onlara vereceğin mükâfat gibi mükâfat ver." de.
Allah ona da kâdir. "İlla hasta olup da mükâfat alacak." diye bir şey yok, şart yok.
"Yâ Rabbi! Hem sıhhat ver hem mükâfat ver." de.
Hani birisi bir arkadaşını ziyarete gitmiş. Ev sahibi demiş ki:
"Çay mı istersin, kahve mi?"
Birisinden birisiyle kurtulacak. Ötekisi de şakacı;
"Sen şimdi kahve getir de çayı yemekten sonra meyveyi yedikten sonra içeriz." diyor.
Hepsini birden istemiş. Tabi âlemlerin Rabbi, Rabbimiz bizim yaratanımız, her şeyimiz O'ndan, onun için istemek iyi.
Olur mu? Biraz terbiyesizlik olmaz mı? Her şeyi çok istersek yüzsüzlük olmaz mı?
Hayır! Zaten her şeyimiz O'ndan. Onun için isterseniz daha iyi olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri istenmesini seviyor, dua edilmesini seviyor, dua eden kulunu seviyor. Bak her zaman söylüyorum, bilmeyenler de duysun:
Men lem yed'ullâhe gadiba'llâhu aleyh. "Allah kendisine dua etmeyene gazap eder."
Gel bakalım buraya! Sen Allah'a dua eder misin?
"Yok! Hiç o taraklarda bezim yok benim. Öyle bir şey bilmem. Hiç dua etmem."
Allah; kendisine dua etmeyene gazap eder. Dua eden kulu sever.
"Yâ Rabbi! Şunu istiyorum, bunu istiyorum."
Allah verir Allah, severek verir.
"Küçük şeyler istemek ayıp olmaz mı?"
Onu da söylüyorum:
"Ayakkabının bağcığı kopsa bile Allah'tan iste." diyor.
İnsan hadis-i şerifi okumazsa böyle bir şey hiç aklına gelmez.
"Ayakkabının bağcığı kopsa bile Allah'tan iste." diyor.
"Yâ Rabbi! Tam bağlıyordum, ayakkabımın bağcığı koptu; bir bağcık gönder."
Demek ki Allah seviyor; küçük büyük her türlü istek ve dua ile kendisinin bilinmesini seviyor, zikredilmesini seviyor, kendisine dönülmesini seviyor, kendisinin anılmasını seviyor. "Allah Allah!" diye anılması. "Yâ Rabbi!" dediğin zaman dua ederken hep onu hatırlama halindesin.
Ve lâ tekûnû ke'llezîne nesü'llâh. "Sakın Allah'ı unutanlar gibi olmayın!"
Unutulmayı sevmiyor, dua edilmemeyi sevmiyor, dua etmeyeni sevmiyor. Dua edeni seviyor, isteyeni seviyor.
Dünya zenginlerinden fazla istediğin zaman yavaş yavaş rengi değişmeye başlar, sonra kızar;
"Benden başka adam yok mu? Git biraz da ondan iste!" der, kovalar sonunda.
Allah öyle değil!
Allah celle celalüh, ekremü'l-ekremîn'dir, istedikçe verir. İstemek de dua da ibadet. İslâm'ın güzelliğine bakın ki istemek de ibadet. Sükût da ibadet; benim hayret ettiğim şeylerdendir. Bakın siz de hayret edeceksiniz; sükût etmek ibadettir.
Neden?
Allah rızası için "Gevezelik olmasın." diye boş konuşmamak için susuyor; sükût da ibadettir. Dua da ibadettir. Allah Allah! Ne güzel! Hem Allah'tan bir şey istiyor hem de namaz kılıyormuş gibi, oruç tutuyormuş gibi ibadet sevabı alıyor; bunlar güzel şeyler. İslâm'ın güzelliğidir bunlar. Onun için Allah'tan isteyin. Kendinizi istemeye alıştırın, aranızdaki samimiyeti ilerletin, uzak durmayın, geri durmayın, kulluktan gafil olmayın, ibadetten uzak durmayın, cahil kalmayın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.