13.01.1990 - İlim Öğrenen ve Öğretenler, Alim ve Amel

13.01.1990 - İlim Öğrenen ve Öğretenler, Alim ve Amel
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
el-Âlimü ve'l-müteallimü şerîkâni fi'l-hayri ve sâiru'n-nâsi lâ hayra fîhim.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden rivayet eylemiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ilmi, alimi ve talebeyi öğrenciyi methederek onlar hakkında şöyle buyurmuşlar:
el-Âlimü ve'l-müteallimu şerîkâni fi'l-hayri. "Alim ile ondan ilim öğrenen müteallim yani talebe öğrenci ecirde, hayırda -ikisi- ortaktır."
Alim de sevap, ecir kazanır, talebe de sevap, hayır kazanır. Şerik, "ortak" demek. İkisi hayırda müşterektirler, ortaktırlar; ikisi de kârdadırlar, sevaptadırlar.
Ve sâiru'n-nâs. "Bunların dışında olan öteki insanlar da..." Lâ hayra fîhim. "Hiçbir hayır yoktur."
Demek ki Müslümanın ya ilmi başkasına öğreten alim kimse olması lazım geliyor ya da ilmi eksik ise ilmi gidip birisinden öğrenen bir kimse olması lazım geliyor. Bunun dışında olması hayırlı bir durum değil. Hiçbir hayır yok! Yani insan ya gidecek, öğrenecek ya da öğrenmiş olduğunu gelecek, birilerine anlatacak. "Bunların dışındaki insanlarda hiçbir hayır yok." diyor Peygamber Efendimiz.
Çok önemli!
Lâ hayra... Lâ ilâhe illallah dediğimiz zaman hani lâ ilâhe "Hiçbir ilâh yok", illallah "Allah'tan başka."; "Ancak Allah var, Allah'tan başka hiçbir ilâh yok." dediğimiz gibi, lâ hayra fîhim "Hiçbir hayır yok."
Azıcık bir hayır olmaz mı? Hayır, hiçbir hayır yok.
İnsanın bu dünya hayatında gayesi nedir? Allah'ın rızasını kazanmak.
Niye bu dünyaya geldik biz?
İmtihan için geldik. İmtihanı kazanırsak, Allah bizi severse, Allah bizden razı olursa, Allah celle celâlüh bizi cennetine dahil ederse tamam, kurtulduk; hayatın mânasını anlamış ve imtihanı kazanmış oluruz. Bunu yapamadıktan sonra, bu dünyada istersen iyi bir iş kur, istersen çok rahat bir şekilde yaşa, istersen çok zengin ol; ama ahiretin ebedî hayatını kazanamadıktan sonra kıymeti yok, bu dünyada kalacak olan şeylerin sana bir faydası yok.
Zaten insanın ömrünü şöylece bir tahlil edecek olursak; vasati insan ömrü 80 sene -80 sene yoktur ya- 70 sene...
Bir kere bunun bir kısmı çocuklukla geçiyor. "Sen otur, kenarda dur bakalım, çocuksun, aklın ermez." diyorsun. Annesi babası "Dokanmayın ona, işte daha çocuktur, yazık." deniliyor; ne mühim bir iş yükleniyor kendisine ne kendisinden büyük bir iş bekleniyor. İşte öyle yarısı çocuklukla geçiyor. Bir kısmı ihtiyarlıkla geçiyor.
"Sen artık ihtiyarladın, kenara otur, hadi rahatına bak."
Hatta biraz da böyle gücü kuvveti kalmadığı gibi zihni de şuuru da hafızası da zayıfladığı zaman "İşte tamam tamam, otur." diyorlar, bakıyorlar, idare ediyorlar, duasını alıp sevap kazanmaya çalışıyorlar. O da yok, o da gitti. Çocukluk da gitti, o da gitti. Arada bir devre var; bu aradaki devrede de ömrün bir kısmı uyku ile geçiyor, o da gitti. Uykuda bir şey yok. Öteki kısmı da dünya için yaşayacağım diye, kazanacağım diye çalışma ile geçiyor. Onda da bir şey yok.
Ne kalıyor geriye?
Yani çok az, çok küçük bir miktar... İşte birazcık camiye gelebilmişsek, birazcık namaz kılabilmişsek, bir Ramazan'ı güzel ihya edebilmişsek, hacca gidebilmişsek... Bir kırıntı, yani böyle tuz biber gibi, azıcık ibadet kalıyor.
Allah bizi gafletten uyandırsın. Bu aziz ömrü, bu kıymetli ömrü, bu büyük ahiret saadetini kazanma vesilesi olan zamanı, imtihan sahasını gafil, cahil harcayıp, geçirip ahirete eli boş gidenlerden eylemesin.
Onun için insanın ilim öğrenmesi lazım. Gerçekleri bilmesi lazım.
İlim nedir? İlmin başı, Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmektir. En şereflisi, en kıymetlisi, en üstünü Allah'ı bilmek.
Allah'ı bilmiyor, Allah'ı tanımıyor; hiç kıymeti yok, cahil. Allah'ı bilmedikten sonra o insan cahildir. Çünkü kendisini cehenneme atıyor. Kendisinin cehenneme gitmesine sebep olacak bir durumda. Kendisine hayatı veren, kendisine nimetleri veren, kendisine sıhhati veren kaynağı tespit edememiş. Boş gelmiş, boş gidiyor. Bu dünyayı boşuna yaratıldı sanıyor. Dünyayı da anlayamamış, hayatı da anlayamamış, kendisine bu nimetlerin nereden, niçin, nasıl geldiğini, hiç hakkı olmadığı halde bu kadar lütfa niye mazhar olduğunu düşünmemiş. Demek ki cahil, yani hiçbir şeyi anlayamamış. Boşuna kafa gezdirmiş ortada...
İnsan bilecek. Allah'ı bilecek. Allah'ın emirlerini bilecek.
Allah'ı bildi mi ne olacak?
"Allah var, tamam."
Allah var ama Allah'ın senden istekleri var, sana yüklediği vazifeler var.
"Allah'a inandım."
İnandınsa Allah'ın emirlerini kabul et, uygula; yasaklarını kabul et, sakın.
Yasaklarından kaçınmıyorsun, emirlerini tutmuyorsun, huzuruna nasıl varacaksın? Nasıl ahirette başını dik tutabileceksin? "Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın." derse ne cevap vereceksin? " Gel bakalım, dikil karşıma; şu dünya hayatından hesap ver bana." diye el pençe divan mahkeme-i kübrâda ayakta dikildiğin zaman ne olacak? Hak sahipleri gelip senden hakları istedikleri zaman ne olacak?
Yani "Allah'ı biliyorum." demek neyi ifade ediyor?
Tamam, iyi maşallah, aferin, herkesin bildiği bir hakikati anlamışsın. Asıl anladıktan sonra iş başlıyor! Allah'ı bildin, tamam. Allah'ın senden ne istediğini de bil. Allah'ın sana ne vazifeler yüklediğini de bil. Sana ne nimetler verdiğini de bil. Allah'ın verdiği nimetleri bilmek de bir fazilet ve sevap. Bildin mi mükâfat alıyorsun.
"Bu sıhhati bana Allah verdi. Bu hadiseden beni Allah korudu. Bu nimeti bana Allah gönderdi."
Tamam, bunları anladığın zaman, yani şükrettiğin zaman, "elhamdülillah" dediğin zaman o onun karşılığı oluyor. Onun mükâfatını göreceksin. Sırf "elhamdülillah" dediğin için "Bunu bana Allah gönderdi." diye idrak ettiğin için mükâfat alacaksın. Anladığın için yani, aferin ki anlamışsın diye oradan mükâfat alacaksın. Bu bir.
Ondan sonra da başka insanlara karşı görevlerin var. Bir kere, seni dünyaya getiren annene karşı, babana karşı; küçükken, güçsüzken sana bakmış olan, sana iyiliği dokunmuş insanlara karşı görevlerin var.
Sen şimdi bu dünyaya gelmişsin, şöyle bir memlekette yaşıyorsun; bu memleketi sana kim verdi?
Biz mesela derse oturduğumuz zaman dilimizin döndüğünce üzerimizde kimlerin hakları varsa anlatmaya, onların ruhlarına Fatihalar okumaya çalışıyoruz. Bu memleketi eğer bize dedelerimiz fethedip vermeseydi biz yersiz yurtsuz bir şey olacaktık. Tekerlekli arabalarda gezen, itilen kakılan insanlar olacaktık. Yersiz yurtsuz insanların ne kadar zor durumda olduklarını; vatansızların, topraksızların ne kadar sıkıntı çektiklerini görüyorsun. Dedelerimiz buraları bize vermişler; para ile almak mümkün değil, miras bırakmışlar. Bir nimet. Bize bu şeyleri bırakmışlar diye onlara elbette bir dua etmemiz lazım.
Hâsılı, insanın büyüklerine karşı vazifeleri var. Çevresine karşı görevleri var. Kendisinin ciğerparesi olan evlatlarına, yavrularına, akrabalarına, yakınlarına karşı görevleri var. Demek ki bu görevleri bilmesi lazım.
Benim acaba anneme karşı görevim ne?
"Banane ya! Kaç kilo süt vermiş, hesaplasın, faturasını göndersin, ödeyeyim."
Ya süt meselesi mi bu sadece?
Ankara'da öyle birisi vardı. Anası demiş k:
"Evladım ben seni emzirdim, büyüttüm."
"Kaç kilo sütse hesapla da parasını vereyim." demiş.
Sen onu küçükken söyleseydin ya, üç aylıkken söyleseydin ya! O zaman söyleyemezsin değil mi? Şimdi büyüdün, şimdi adam oldun, şimdi maaş sahibi oldun, şimdi geçim sahibi oldun; annesinden fatura istiyor. Yani "Çok dırlanma ya... Süt verdiysen süt, parasını öderim, olur biter..."
Annenin hakkı para ile ödenir mi? Babanın hakkı para ile ödenir mi? Bu büyüklerimizin hakkı, ecdadımızın hakkı para ile ödenir mi?
Bir ömür boyu çalışıyoruz da bir ev sahibi olamıyoruz, bir daire sahibi olamıyoruz. Koca bu memleketin sahibi nasıl olurduk biz? Onlar canlarını vermişler, "Allah Allah" diye Allah yolunda cihat etmişler, fethetmişler, "Al, sizin." demişler. Bu dağlar senin mi? Senin. Bu denizler, ovalar, göller senin mi? Senin, elhamdülillah.
Demek ki insanın bilmesi gereken çok şey var. İnsan öyle paldır küldür, lambur lumbur yürümemeli; kime karşı borcu olduğunu, kime karşı vazifesi olduğunu bilmeli.
Bu vazifelerin, bu borçların en büyüğü, hiç başkası ile mukayese edilmeyecek kadar büyüğü Allah'a karşı. Allah'ı bilecek. Allah'ın sevdiği işleri yapacak. Emrettiği şekilde hareket edecek. Çünkü ahirette O'nun huzuruna gideceğiz. O bizi sorguya suale çekecek.
"Ömrünü nasıl geçirdin? Gençliğini nerede harcadın? Sıhhatliyken neler yaptın? Paranı nereden kazandın, nereye harcadın?.."
Bir sürü sorgu sual olacak. Her anımızdan, her işimizden, her fiilimizden ahirette bir sevap veya soru veya ceza karşımıza gelecek.
Bunları bilmek lazım. Olduktan sonra, "Vay be, hay Allah, bu böyle miymiş? Tüh, ben bunun böyle olduğunu hiç bilmiyordum."; dön geri.
Dönemezsin ki. Hayat geriye doğru çalışmaz ki. Ahirete gittikten sonra insan dünyaya tekrar dönmez ki. Ahirette pişman olduğun zaman o pişmanlık fayda vermez ki... Onun için bu dünyadayken öğrenecek. Bu dünyadayken gözünü açacak.
Onun için ilim en önemli şey oluyor. Öğrenmek en önemli oluyor. "Benim vazifem ne?", düşüneceksin, tefekkür edeceksin. Hem öğreneceksin, bu bir. Hem de bildiğini öğreteceksin.
"Bir öğrendim; yetti artık, bitti. Bana hoca da lazım değil..."
Vur bir tekme gitsin hocaya.
"Hoca da lazım değil. Öğreneceğim kadar öğrendim. Tamam, bitti."
Olmaz.
Çünkü Peygamber Efendimiz lâ hayra fîhim diyor; "Hiçbir hayır yok."
Yani öğrendiysen bir kere hocana sonsuz saygı duyman lazım. Hocanın hakkı ödenmez. Babanın hakkı da ödenmez. Ananın hakkı da ödenmez. Hocanın hakkı hepsinden de önde gelir! Onun için ona saygı göstereceksin, seveceksin, riayet edeceksin, hürmet edeceksin, izzet edeceksin, hizmet edeceksin.
Ondan sonra o hürmet ve izzete rağmen biliyorsan bildiğini öğreteceksin. Bilgin eksikse öğrenmeye devam edeceksin. Ya beşikten mezara kadar öğreneceksin, devamlı bir öğrenci olacaksın; ya da bildiğini artık sağa sola satmaya, anlatmaya başlayacaksın.
Bir tane kelime bilsen, hanımına söyleyemez misin?
En âciz insan bile hanımı ile konuşur veya hanımsan efendisi ile konuşur.
"Hiç kimsenin yanına çıkamaz, çok utangaçtır, iki sözü bir araya getiremez, dili dönmez, aklı ermez. İşte ne yapayım..."
Hayır, böyle bir insan bile hiç olmazsa ailesi ile konuşabilir, hanımı ile konuşur. Hanımı kendisi ile konuşur. Çocukları ile konuşabilir. Dilinin döndüğü kadar, "Benim aklımın erdiğine göre evlatlarım, hoca efendiden şöyle duydum, kitapta şöyle okudum, Kur'an'da böyle buyuruluyormuş; şöyle yapmamız lazım." diye söyleyecek. Konuşa konuşa... Etrafına anlatacak, komşusuna anlatacak, kendisine "merhaba" diyen, yakınlık gösteren, gelen insanlara anlatacak.
Bir taraftan talebe olup bir taraftan hoca olmak da mümkün. Buradan alırsın, öbür tarafa verirsin. Toptancıdan toptan malı alıyorsun, müşteriye perakende olarak satıyorsun; bu da mümkün. Dükkânın sahibi hep satıcı mıdır? Toptancının karşısında müşteridir, perakende müşterinin karşısında dükkân sahibidir, satıcıdır. İki aradadır.
Onun için en güzeli, madem ilimsiz hiçbir fayda yokmuş hem öğrenmeye devam edeceğiz hem de öğrendiğimizi öğretmeye devam edeceğiz.
"Hocam ben şimdi kitabı nereden bulayım?"
Emin olun, bilgi o kadar çok ki şimdi...
Eskiden düşünüyorum da... Papirüs kağıtlarının nasıl yapıldığını anlatıyorlar. Nil'in kenarındaki sazlar toplanıyor, yan yana diziliyor, üstünden merdane geçiriliyor, yapıştırılıyor, sazdan kâğıt yapılıyor. Üstüne tek tek yazılar yazılacak... Yani bir sayfanın ne kadar kıymeti var. İlim eskiden ne kadar zormuş ne kadar güçmüş.
Şimdi insan evindeki takvimin arkasındaki ayetleri, hadisleri okusa yeter. Takvimin arkasındaki ayeti okusa, hadisi okusa, tekrar okusa, tekrar okusa, tekrar okusa, hatırına iyice yerleştirse bir senede 360 tane ayet, 360 tane hadis öğrenmiş olacak. İlim bu devirde kolay, yani imkân var. Öğrenecek, öğrendiğini de "Dur, ben bu öğrendiğimi bir uygulayayım, birisine bir satayım." diye gidecek, bir yerde söyleyecek; vapurda mı söyler, otobüste mi söyler, trende mi söyler, çarşıda mı söyler, lafı denk getirecek, şıp onu söyleyecek. İşte hem öğrenmenin sevabını aldı hem öğretmenin sevabını aldı.
Bu çeşit öğrenme basit bir öğrenme. İnsan iyi niyetli oldu mu bu da insana fayda verir. Ama düşman bir memlekete saldırdığı zaman halkın tek tük tabanca çatlatmasıyla, patlatmasıyla düşman defolmaz.
Ne gerekiyor?
Düzenli ordu gerekiyor. Yani telsizi olacak, uçağı olacak, vapuru olacak, tankı olacak, cephanesi olacak, sevkiyatı olacak, haberleşmesi olacak. Böyle yığın halinde karmakarışık çete usulü değil de düzenli ordusu olacak. İşte ilim de düzenli olursa cahillik öyle yenilir. Düzenli olmadığı zaman tabii tek tük, işte böyle çat pat bir şey olur.
İnsan bilmezse, yalan yanlış bir şeyi tasdik ederse veya yalan yanlış bir şeyi düşünmeden söylerse, Allah saklasın, cehennemin uçurumuna yuvarlanıp gidiverir.
Cahillik düzenli bir bilgi ile yenilir. Onun için Peygamber Efendimiz; el-âlimü ve'l-müteallimu demiş, yani "bilgin ve öğrenci" demiş. Bu kelimeler biraz devamlılık ifade ediyor. Hem öğreten devamlı öğretecek hem öğrenen metotlu, devamlı öğrenecek. Yani bir kitabı olacak, filanca ilmi bitirecek. Fıkıh ilmini, tefsir ilmini, ferâiz ilmini, hadis ilmini, kelam, akâid ilmini bitirdi. Hah, o zaman derli toplu, nereden sorarsan sor, adam derya gibi maşallah, her derde deva, ne güzel sözler söylüyor, konuştuğu zaman insanın içi açılıyor, gül bahçesine girmiş gibi oluyor, mest oluyor.
Neden? Metotlu bilgi öğrendi.
Kitaplar devrilmiş, üst üste yığılmış;
"İşte bu bana babamdan, dedemden kalma kitaplar."
Ne var bunun içinde?
"Ne bileyim hocam, yani ne kaldırabilirim ne ayırabilirim ne anlayabilirim. İşte bu odaya tıktık bunları, yarısı küflendi, yarısını fare yedi. İşte bu kitaplar."
E olmadı işte. Yani bilgiler derli toplu değil. Halbuki bilgiler raflara yerleştirilecek, yeri belli olacak; işte tefsir kitapları, işte hadis kitapları, işte tarih kitapları, işte falanca ilimden kitaplar. İşte falanca alimin en güzel eseri, ciltleri de tamam, fihristi de var; istediğin mevzuyu aç, bul. Ne kadar güzel.
Demek ki metotlu olmasını tercih edeceğiz.
İlim öğreneceğiz. En basiti, başka insanlarda hiçbir hayır olmadığı için takvim yaprağının arkasını bile okusak, günlük gazeteyi bile okusak, mecmuayı bile okusak, beğendiğimiz bir yazı olduğu zaman keseceğiz, cebimize katlayıp koyacağız; öğreneceğiz ve başkasına öğreteceğiz. En basiti bu. Ama ilmimizin faydalı olması için metotlu öğreneceğiz. Bir ilmi bitireceğiz, bitirinceye kadar sabredeceğiz. Bir hocaya devam edeceğiz.
"Oh, elhamdülillah o ilmi öğrendim."
Ondan sonra ötekisi, ondan sonra ötekisi... Ne kadar güzel.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize ilmi sevdirsin. Bize ilmi öğrenme aşkı, şevki versin. Ömrümüzü alim olarak, müteallim olarak rızası yolunda hayırlı bir şekilde geçirmeyi bizlere nasip eylesin.
Tabii ilmin de afetleri vardır. Nasıl mesela tarladaki mahsulün afeti oluyor, sel geliyor, başka bir felaket geliyor, mahsul heba oluyor, helak oluyor.
İlmin afetleri nelerdir? Alimin afetleri nelerdir? Bazı afetleri vardır.
Enes radıyallahu anh'ten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
El-Âlimü izâ erâde bi-ilmihî vechallâhi hâbehû küllü şey'in ve izâ erâde bihî en yüksire'l-künûze hâbe min külli şey'in. "Alim ilmi ile Allah'ın rızasını kazanmayı düşünürse heybetli bir insan olur, muhteşem bir insan olur; herkes ondan korkar."
"Aman hoca efendi geliyor, alim efendi geliyor."
Herkes korkar. Sarığıyla, ak sakalıyla, haşmetli, muhteşem; herkes tir tir titrer. Görünce bir hâl olur, bir sözünü iki etmezler.
"Ama ilmini satıp talebeden para alıp öğrendiği şeyleri dünyalık kazanmaya sarf ederse..." Hâbe min külli şey'in. "O zaman -serçe yüreği gibi- ürkek olur, her şeyden korkar."
"Aman onu söyleme. Aman bunu söyleme. Aman idare-i kelam eyle. Aman uygun fetva söyle. Aman efendim şöyle yap, böyle yap..."
Yazıklar olsun! Tüh be! Sen kuş tüyü müsün? Ne biçim adamsın? Hakkı söylemezsin... Ne yapalım işte, korkuyor.
Bizim arkadaşlardan bir tanesi Malezya'ya, Kuala Lumpur'a gitmiş. Oranın rektörü Londra'dan arkadaşıymış. Rektör talebe ile camide namaz kılıyormuş. Hem de bir namaz kılıyormuş, bir daha kılıyormuş, bir daha kılıyormuş, bir daha kılıyormuş... Talebe kaç grup olursa her grubun gönlü olsun diye birinde farz olarak kendisi kıldırıyormuş, ötekileri de nafile olarak yine kılıyormuş.
Neden? Diyormuş ki:
"Talebe hocasının nasıl olduğunu görecek, ona göre istikametini çizecek."
Çünkü etrafında Budistler var, öküze tapanlar var, bir sürü inançlar var. Etraf karmakarışık. O orada talebesine örnek oluyor.
Ne demiş büyüklerimiz?
En-Nâsü alâ sülûki mülûkihim. "İnsanlar başlarındaki başbuğların gidişine doğru giderler."
Onun peşinden giderler. Büyükler iyi yola giderse küçükler de onun arkasından gelir. Sürünün başındaki şu tarafa giderse arkasından o artık "Yahu oraya gitme, ben buraya gideceğim." diyemez, sürü onun arkasından gider. Onun için büyüklerin sorumlulukları fazladır ve sevapları fazladır.
Peygamber Efendimiz Bizans imparatoru Heraklius'a mektup gönderdi de dedi ki;
Eslim teslem. Yü'tikâllahu ecreke merreteyni. "Ey Heraklius, Müslüman ol da saadete, selâmete er. Allah sana ecrini iki misli versin."
Hem kendin Müslüman olduğun için sevap kazan hem de senin peşinden Müslüman olan, senin Müslüman olman dolayısıyla İslâm'ı kabul eden insanların ecri sana gelsin.
O kabul eder gibi oldu; etrafındaki komutanlar itiraz edince "Yok yok..." dedi, lafı çevirdi. "Sizi imtihan etmek için söyledim." dedi, yapamadı. Yani o sevabı kazanamadı.
Büyüklerin sevabı çok fazla. Onun için bir insan bir yerde müdürse, amirse, fabrikatörse, başkansa o ötekilere örnek olacak. Farz olan ibadette riya, gösteriş olmaz çünkü Allah'ın emridir, yapılması lazım. Başkası da "Ha, bana da farzdı, ben de kılmamıştım, hadi ben de kılıvereyim." diye örnek alacağı için onu aşikâre yapmak lazım.
Otobüs şoförüne gidiyorsun, diyorsun ki:
"Namazım geçiyor, şurada bir duruver de beş dakika şu namazı kılayım. Şu çeşme başında bir abdest alayım, bir namaz kılayım."
"Peki ağabey." diyor, Allah razı olsun, otobüsü kenara çekiyor; iniyorsun, şakır şakır abdest alıyorsun, namaz kılacaksın; arkandan bakıyorsun, 15 kişi daha peyda olmuş, "Biz de kılacağız." diyorlar.
Peki ben söylemeseydim ne olacaktı namaz?
Kazaya kalacaktı. Ben şoföre söylemeseydim -utanıyorlar, söylemiyorlar- kazaya kalacaktı, evde kılacaklardı. Ama söyleyince o zaman hepsi geliyor, beraber kılıyor.
Demek ki bazı şeyleri aşikâre yapmak lazım ki başkaları da unutanlar da hatırlasın, onlar da yapsın. Nafile ibadetlerini gizli yap, sessiz yap, kimse bilmeden yap, gösteriş olmasın diye yap; ama farz ibadetleri yine gösteriş duygusu olmadan aşikâre yapmak lazım ki öteki insanlar da ibret alsınlar.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! İlim öğreneceğiz. İlim öğrenmeyi devamlı yapacağız. Hiçbir şey yapamazsak, takvim yaprağını öğreneceğiz. Hiçbir şey bilmezsek, gazetedeki bazı güzel haberleri keseceğiz, onları okuyacağız, öğreneceğiz. Öğrendiğimizi de başkalarına anlatacağız. Anlata anlata, dinleyip anlata, dinleyip anlata insan bayağı bir sevap kazanır, bayağı bir merhale alır.
İlim adamı eğer Allah'ın rızasını düşünürse heybetli olur, herkes ondan korkar. Eğer malı mülkü arttırmak, cebini doldurmak için yaparsa o zaman korkak ve ürkek olur, Allah indinde de makbul olmaz. Çünkü Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
El-Âlimu ve'l-ilmu ve'l-amelu fi'l-cenneti. "Alim de cennettedir, ilmin kendisi de cennettedir, amel de cennettedir." Fe-izâ lem ya'meli'l-âlimu bimâ ya'lem. "Alim bildiğiyle amel etmez ise." Kâne'l-ilmu ve'l-amelu fi'l-cenneti ve kâne âlimu fi'n-nâr. "O zaman amel ve ilim cennete girer de alim cehenneme girer."
Burada manevi birtakım şeylerin de cennete gireceği bildiriliyor. Yani ilim de cennete girecek, amel de cennete girecek.
Amel ne demek?
"Uygulama" demek. Bildiğini uygulamaya "amel etmek" derler. Mesela sen biliyorsun ki Allah "Namaz kılın." buyurmuş, hem de "Namazı dosdoğru kılın." buyurmuş.
Ekımu's-salâh; "Namazı dosdoğru kılın; eğri büğrü, paldır küldür, tavuğun yerden yem topladığı gibi secde edip edip kalkmayın; usulüne uygun kılın."
Ekımu's-salâh, "Namazı ikame edin." buyurmuş.
Tamam, bunu duydu. Bu ilimdir. Bilmek ilimdir. Duydu; namaz kılmak farzmış, öğrendi.
Herkese mi farz? Herkese farz.
Kadınlara da mı farz? Kadınlara da farz.
Âkil ve bâliğ olan her Müslüman namaz kılacak. Tamam, bu bilgidir işte; buna "ilim" derler. Bilmeye "ilim" derler.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin.
Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.09.1992 -
Hikmet
11.03.1990 -
Berat Kandili, İskenderpaşa
