29.12.1991 - Kaza ve Kader, Yolculuk Adabı

29.12.1991 - Kaza ve Kader, Yolculuk Adabı
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ erâda'llâhu infâze kadâihî ve kaderihî selebe zevi'l-ukûli ukûlehum hattâ yünfize fîhim kadâehû ve kaderehû fe izâ medâ emrühû redde ileyhim ukûlehum ve vakaeti'n-nedâmeh.
Hz. Enes radıyallahu anh'ten ve Hz. Ali Efendimiz' den rivayetle gelmiş. Konu, aşağı yukarı deminki konunun aynısı, aynı mânayı perçinleyecek. Burada da bilgi kazanacağız.
İzâ erâda'llâhu infâze kadâihî ve kaderihî. "Allah; kazasının, kaderinin infazını, yerine getirilmesini murad ettiği zaman."
Selebe zevi'l-ukûli ukûlehüm. "Akıl sahiplerinden akıllarını alır. Akıl sahiplerinin akıllarını selb eder."
Deli değil; akıllı, tedbirli, bilgili, görgülü, mütehassıs adam; onun aklını alır.
Hattâ yünfize fîhim kadâehû ve kaderehû. "Kazasını, kaderini onların üzerinde infaz edinceye, yerine getirinceye kadar akıllarını alır."
Fe izâ medâ emrühû. "İşi yerine gelip de hükmü geçince."
Redde ileyhim ukûlehüm. "Akıllarını geri ihsan eder."
Ve vakaati'n-nedâmeh. "Artık nedamet başlar, pişmanlık başlar."
Hay Allah, tüh be! Fırsatı kaçırdık!
Fırsatı kaçırmadın! Allah göstermedi, olmadı; nasip olmayınca olmuyor.
Kadâ ve kader. Kadâ "hükmetmek" demek. Mesela karşına iki kimse geldi; bir onu dinledin, bir bunu dinledin. "Sen haklısın, sen haksızsın." dedin; ikisi arasında hükmettin. Buna kadâ deniliyor. Bunu yapana da kâdî deniliyor. "Hükmeden, hâkim" mânası var.
Kader de "Bir şeyi, bir ölçüye göre yapmak, takdir etmek" mânasına gelir. Allah-u Teâlâ hazretleri "işleri şöyle olsun" diye buyurmuş, hükmetmiş o kazası. Mukadderatı takdir eylemiş; o da kaderi. Bunlar hakkında ilmihal kitaplarında, ilm-i kelam kitaplarında detaylı, çeşitli fikirler var. Allah'ın takdiri, Allah'ın hükmü, Allah'ın kazası, Allah'ın mukadderatı, kaderi, alın yazısı.
Türkçe' de buna "alnının yazısı" diyoruz. Bu belli. Bunun böyle olmasını, alın yazısında olması gerekli işi, olmasını murat ettiği zaman adam akıllı, tedbirli, uslu, her bakımdan tamam, münasip yetişmiş kimsenin bile o anda aklını alır, işinin hükmü gerçekleşinceye kadar mukadderat yerini buluncaya kadar. İş bittikten sonra aklı tekrar yerine gelir, hatırlar, aklı başına gelir. "Tüh" der, "vah" der, pişmanlık duyar. Allah öyle hükmetti de ondan böyle oldu.
Onun için olmuş şeye pişmanlığa vesaireye lüzum yok. Fırsatı kaçırdık, bilmem ne. Nasip değilmiş de ondan. Ama olacak şey için düşünürsün, taşınırsın, tedbirini alırsın; o sevap. Helâlinden kazanmak için o çalışmaları yaparsın.
Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-keder. "Kadere inanmış olan insan, kederden üzüntüden emin olur, üzülmez." demişler.
Neden?
Allah'ın hükmü böyleymiş, ne yapalım? Bak akıl da para etmiyor, tedbir de para etmiyor. Akıllının aklını o anda başka yere kaydırıyor veya alıyor. Gözü gören insanın gözünü, çareleri görmek konusunda kör ediyor, göstermiyor; Allahu Teâlâ hazretleri işini yapıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin buyruğu neyse o oluyor.
O bakımdan insan olmuş şeye; "Allah'ın mukadderatı böyleymiş." der, müsterih olur, kedere düşmez. İnançlı insan kedere düşmez. "Allah'ın kaderi böyleymiş." der. İnsan işinde imtihan olur, eşinde imtihan olur, evliliğinden imtihan olur, çocuğundan imtihan olur, kendisi bir büyük laf söylemiştir oradan başına bir ceza gelir, bir bela gelir; bir imtihan olur.
Pür dikkat olacak insan ve bilecek ki her şey Allah'ın hükmüyledir, kazasıyla ve kaderiyledir. Edebe riayet edecek, Allah'a tevekkül edecek. Hata etmişse hemen istiğfar edecek, tevbe edecek. "Aman yâ Rabbi! Ben bu işte hata ettim, affet." diyecek.
Ebû Bekir Sıddık Efendimiz ne yaptı?
Kendisine bir hediye geldi, ağzına attı, sonra "Bu nereden geldi?" diye sordu. Anladı ki meşru bir gıda değil, iyi bir şey değil; hemen parmağıyla boğazını kurcaladı, kustu.
İnsan yediğini kusar mı?
"Bu midemde kalmasın." diye kustu.
"Yâ Rabbi! Ben bunu bilmeden yedim, hata olarak yedim ama çıkardım, eğer midemin kıyısında köşesinde böyle biraz emilmiş varsa -hani mide gıdaları emiyor ya- sen onu da affet." dedi.
"Ben çabuk çıkarmaya çalıştım ama biraz da emilmişi varsa ben onu bilmeden yaptım, affet yâ Rabbi!" dedi.
Bir insan bilerek bilmeyerek hata edebilir, hata ettiği zaman hemen; "Affet yâ Rabbi!" diyecek. "Tevbe yâ Rabbi!" diyecek; "Bundan sonra yapmayacağım." diyecek. Bir daha o günahı yapmamaya azmedecek.
Tevbe etti mi tövbeyi kabul ediyor, istiğfar eyledi mi, af diledi mi Allah affını kabul ediyor, dua etti mi duasını kabul ediyor. İşte bunlar bizim elimizde imkân. Elimizde ne imkânı var?
Tevbe imkânı var, istiğfar etme imkanı var, dua etme imkanı var.
Başka? Tevekkül var.
"Sana dayandım yâ Rabbi! Sana tevekkül ettim." diyecek. Yapacağı işte Allah'a dayanacak, korkmayacak.
Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol.
Mehmet Akif rahmetli üç kaide söylüyor. Allah'a dayan, Allah'a tevekkül et, sa'ye sarıl, vazifen ne ise koşturmaktan geri durma, tembel durma!
Birileri; "Bak biz burada evimizde duruyoruz, biz hiçbir şey yapmadan Allah kapımıza rızkı getiriyor, koyduruyor." demişler.
Evliyâullah onlara kızmış;
"Siz evliya olsanız, şu peygamberlerin hayatı gibi yaşarsınız, sahabe-i kiramın hayatı gibi yaşarsınız, onlar tembel durmadılar ki say ettiler, çalıştılar." demişler.
Sahabe-i kiramın hayatını hep okumamız lazım. Onların Müslümanlığı anlayışı çok güzel olduğundan, onlar Peygamber Efendimiz' in talebesi olduğundan, oradan yetişmiş olduklarından, hiç boş durmadılar, tembel durmadılar.
Hz. Ömer'in hâli ortada, Ebû Bekir Sıddık Efendimiz' in hâli ortada, hepsinin çalışmaları ortada. Civa gibi her birisi, cevval, çalışkan, atılgan, müteşebbis. Ayetleri okuyunca gözleri yaşaran, hemen anında tedbirini alan, koşturan, çalışan insanlar; kimisi vali, kimisi komutan, kimisi mücahit, kimisi asker ama hiç boş durmamışlar.
Allah'a dayan, sa'ye sarıl. "Allah'a dayan, gayret ve kuvvetle çalışmaya sarıl."
Hikmete ram ol. "Hikmete kendini teslim et, hikmeti kabul et, hikmetin kıymetini bil, hikmetin gösterdiği yolda yürü."
Hikmet ne demek?
"Her şeyi yerli yerinde; akla, basirete, dine, ilme, irfana, Allah'ın rızasına uygun yapmak" demek. Hadise de "hikmet" derler, akıllıca yapılan şeye de "hikmet" derler.
İzâ erâda'llâhu kabda rûhi abdin bi ardın ceale lehû bihâ hâceh.
Gümüşhaneli Hocamız, burada da uzun kaynaklar göstermiş. Buhârî'de var, daha birçok yerlerde var; kaynakları göstermiş, veyahut Gurve radıyallahu anh'ten veyahut Culdup veya Cündep radıyallahu anh'ten, üç tane râvîden rivayet edilmiş.
İza erâda'llâhu kabda rûhi abdin. "Allah celle celalühû bir kulunun ruhunu kabzetmeyi, yani ölümünü murad ettiyse."
"Ruhunu kabzetmek" ne demek?
"Ver bakalım ruhunu, yaşadığın yeter." demek, "canını almak" demek.
"Allah bir kulunun ruhunu kabzetmeyi murat etti mi."
Bi ardın. "Filanca yerde ölsün, diye murat etti mi."
"Kütahya'da ölsün, Konya'da ölsün, İzmir'de ölsün, Hicaz'da ölsün…"
"Ölümünü nerede murat etmişse..."
Ceale lehû bihâ hâceh. "O kimseye, o toprakta bir iş çıkarır."
Sebep olur; adam durup dururken kalkar, oraya gider, orada olur.
Bazen gazetelerde böyle çok ibretli şeyleri yazıyorlar. Fırtınadan, İzmit'ten Gölcük'e giden gemi batmıştı. Yüzlerce insan boğulmuştu. O gemide bizim kardeşlerimizden de boğulanlar olmuş, Allah rahmet eylesin. Yüzmek sayesinde kurtulan ihvanımızdan da bazı kimseler olmuş.
Allah kimisinin yaşamasını murat ediyor, kurtarıyor. Hatta o, birisini de kurtarmış; kendisi yüzmüş, birisini de kurtarmış. Bazen böyle oluyor bazen de ölmesi gerekiyor. Kader. Mukadder olan da ölüyor.
Birisi gemiye girmiş, oturmuş. Geminin kalkmasına on dakika var. "Aman" demiş "On dakika var. Hemen gideyim; şuradaki kırtasiyeciden kalem, defter alayım. Hoca ders verdi, onu yapmam lazım, dosya kâğıdı alayım." Neyse, gemiden çıkmış. Çabucak almış, daha beş dakika varken geri dönmüş. Kaptan "izdiham fazla" diye vaktinden evvel gemiyi kaldırmış.
Kenarda tepiniyor; "Çantam içeride kaldı, vapura binemedim!" Yahu bak, Allah seni ayırdı. Senin kaderin yaşamakmış. Geminin içine oturmuşken Allah seni dışarıya çıkardı, sen burada tepiniyorsun. Girip de boğulacak mısın?
Allah seni ayırıyor. Kimisi de en son anda geliyor. Tam geminin bağları çözülürken, "Aman dur memur bey" filan en son anda gemiye atlıyor. "Oh, iyi kaçırmadım." diye seviniyor, filan.
Ne gemiyi kaçırmaması, eceline gidiyorsun işte! Allah senin canını orada almayı murat etmiş; işte bu da hayatın, ölümün esrarı.
Adam Konya'ya alışverişe gidiyor veya Mevlânâ hazretlerini ziyarete gidiyor, vefat ediyor. Veyahut hicaza gidiyor, Umre' ye gidiyor innâ li'llâh ve innâ ileyhi râciûn bakıyorsun, vefat haberi geliyor. Nasip; Allah öyle murat etmiş oluyor.
Şimdi bir insanın rızkı, eceli, nerede öleceği, bu Allah'ın hep bildiği, yazdığı kader, mukadderat, alının yazısı. Hindistan'da ölmeyi murat etmişse Hindistan'dan bir davet çıkar, oraya gider.
Şimdi ben coğrafya kitaplarında görüyordum Avustralya'yı ne param yeter ne aklımın köşesinden geçer Avustralya'ya gitmek. Oradaki arkadaşlarımız bizi çağırdılar; "Aman hocam, konferans var, üniversitede eğitim var, seminer var." Gelemem, edemem, kalkıyor gidiyor insan. Yani eceli oradaysa; "Esat Hoca Avustralya'ya gitti, işte vefatı oradaymış." diyecekler, öyle olacak. Ama hayat, nasip varsa buraya geliyor insan, tekrar burada yaşamış olabiliyor.
Allah cümlemizi sevdiği bir kul olarak, sevdiği bir işi yaparken, hayır üzerindeyken, canımızı alsın. Allah saklasın, kumarhanede kumar oynarken fenalaşmış, ölmüş veya umumhanede ölmüş; Allah saklasın! Veyahut sarhoş meyhanede içerken çatlamış! Bunlar da bir ölüm işte.
Bir de güzel yolda, Kâbe yolunda, cami içinde, abdestliyken, oruçluyken, Kur'ân okurken ölmek nasip olsun. Bizim bir arkadaşımızın babası Kâbe'de hatim okurken, hatim sürerken ölmüş. Bir fenalaşmış; -altı saatte bir hatim indirebiliyormuş, hızlı okuyabiliyormuş- okurken, hatmi tamamlarken gitmiş.
Bundan sonraki hadis-i şerif:
İzâ erâde ehadüküm en yezhebe ile'l-halâi ve ükîmeti's-salâtü fe'l-yezheb ile'l-halâi.
Bu da Ahmed b. Hanbel'den, Ebû Dâvûd'tan, Beyhâkî'den ve diğer kaynaklardan, Abdullah İbni'l-Erkâm radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.
İzâ erâde ehadüküm. "Sizden biriniz isterse."
En yezhebe ile'l-halâi. "Helaya gitmek isterse."
Eski yazı Arapça' da Helâ hı harfiyle yazılıyor.
Helâ ne demek? Hela yani "yüz numara." Şimdi "tuvalet" diyoruz.
Aslında ne demek? "Boşluk" demek.
Mele "kalabalık yer" demek.
Mesela burası mele, şu anda insanlarla dolu olduğundan caminin içi, mele. Eğer hiç kimse olmayan tenha bir yer olsa, oraya da halâ derler, "tenha yer" demek. "Kimsenin olmadığı yer" demek. Sözü güzel söylemişler; "Tenha yere gitti." Doğrudan doğruya asıl adıyla söylemiyorlar, kibarca söylüyorlar, halâ "Tenha yere gitti." veya daha başka bir güzel söylem yerleşmiş; mesela "Abdest bozmaya gidiyor."
Demek ki mübarekler devamlı abdestli geziyor. Malum yüznumaraya gittiği zaman abdesti bozulacak.
"Ahmet Efendi nereye gitti? Göremiyorum. Az önce buradaydı."
"Abdest bozmaya gitti."
Abdesti var; affedersiniz "Çiş etmeye gitti." filan demiyor, kibar bir tarzda söylüyor.
Sizden biriniz helaya, tenhaya gitmek isterse maksat büyük veya küçük abdest bozmak demek; bu, aslında abdest bozmak.
Ve ukîmeti's-salâh. "Namazın da kameti getirildi."
Ne olacak şimdi?
Müezzin Allahu ekber Allahu ekber demeye başladı, sen de yüznumaraya gitmek istiyordun; sıkışıklık vardı ki ihtiyaç vardı ki ihtiyacını görmek için oraya gitmek istiyordun.
Ne yapacaksın şimdi?
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifindeki tavsiyesi şöyle:
"Yüz numaraya git, işini gör."
"Vakit çıkma tehlikesi yoksa." diye burada bir de izah vermiş. "Menduptur." demiş; bu sünnet-i seniyeye daha uygundur.
Muhterem kardeşlerim! İnsan namazı nasıl kılacak?
Huzur içinde kılacak. Aşağısı sıkışmış, karnı şişmiş, gaz var vesaire…
"Ya şu namaz da bitse de hoca selam verse de pabucumu kapsam da yüznumaraya gitsem..."
Olmaz. Rahat olacak, huzurlu olacak. Aklı başka bir yerde olmayacak.
Camiye girdiniz, imam Allahu ekber dedi, rükûya vardı. Eyvah rekât kaçıyor; patır kütür patır kütür yarış yapar gibi güp güp güp güp zemin tahta ise cemaat olduğu yerde sallanıyor.
Peygamber Efendimiz; "Böyle yapma." diyor.
"Vakar ve sekine ile yürü, sakin sakin yürü, yetiştiğin kadarını imamla kılarsın, yetişemediğini ödersin, arkasından, imam selam verdikten sonra tamamlarsın."
Peygamber Efendimiz; "Rekâtı kaçırmayacağım." diye gayrı ciddi bir telaşı uygun görmüyor.
Vakit var, durum müsait, ezan okunmuş, kamet getiriliyor, adamda tuvalet ihtiyacı var.
Ne yapacak?
Mendup olan; tuvalete gidecek, sıkıntıyı giderecek. Çünkü sıkıntıyla abdest sıkışıklığıyla namaz kılmak mekruh, doğru değil.
Tabi işin doğrusu nedir?
Daha namaz vakti girmeden önce bu sıkışıklığı gidermek. Güzelce abdest almak. Hele hele ezandan önce camiye gelen insanların mükâfatı çok fazla oluyor.
Ezan okunduğunda geldiği zaman mükâfatı onun altında oluyor; en sonunda geldiği zaman artık sadece cemaat sevabı almış olur.
Bir büyük zât demiş ki; "Benim mescidime sakalar gelmesin!"
"Hamallar da gelmesin!"
Hadi, meslek ayrımı yapıyor!
Hep zenginler mi gelsin?
Avcılar da gelmesin!
Allah Allah!
"Ne demek bu?" demişler.
"Hocam, bazı meslek erbabını sevmiyorsun, onlar gelmesin diye, cemaatte ayrım mı yapıyorsun?" demişler.
"Hayır!" demiş. "'Saka' dediğim küçük abdeste sıkışmış, yanında su taşıyan kimsedir."
Eskiden çeşmelerden suyu doldurup da getiriyorlardı; evlerde musluk yoktu, terkos yoktu. Su geliyor ya, su taşıyor ya; "Sakalar gelmesin." diyor.
Ne o öyle?
Namaz mı kılıyor?
Ama aklı tuvalette.
Sonra hamallar gelmesin; hakeza yine "Büyük abdesti olanlar gelmesin." demek istiyor.
Sonra avcılar gelmesin.
Allahu ekber diyor, namaza duruyor, gözü fıldır fıldır dönüyor; o tarafta, bu tarafta, şu tarafta. Kuş mu arıyorsun, vuracak mısın? Elinde çifte mi var, nişan mı alacaksın? Ne oluyor, avcı mısın sen? Av mı arıyorsun?
"Böyle yapmasın." demek istemiş.
Namaz Allah'ın huzurunda durmaktır. Ciddi bir ibadettir. "Bu gibi hafiflikler olmasın." diye söylemiş. Bir kitapta okumuştum veyahut duymuştum.
İzâ erâde ehadüküm seferen fe'l-yusellim alâ ihvânihî fe-inna'llâhe yezîdühû bi-da'vetihim hayrâ.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem buyuruyor ki:
İzâ erâde ehadüküm seferen. "Sizden biriniz yolculuk isterse sefere çıkmak isterse."
Fe'l-yüsellim alâ ihvânihî. "Kardeşlerine selam versin."
"es-Selâmü aleyküm Allah'a ısmarladık, ben yolculuğa çıkıyorum." filan diye bir vedalaşma, bir hâl hatır sorma yapsın.
Fe-inna'llâhe yezîdühû bi-da'vetihim hayrâ. "Çünkü onların duasına, Allah onun hayrını artırır. O yolculukta karşılaşacağı hayırları arttırır. Hayrını arttırır."
Kardeşlerinin duasını almış oluyor. Davet burada "dua" mânasında.
O selam verdiği, konuştuğu kardeşlerine seferini söylediği için Allah hayırlı yolculuk versin, sıhhat afiyet üzere olasın, Allah elem keder göstermesin, Allah işlerini rast getirsin." diye karşısındaki de bir şeyler söyleyecek.
"Onların duası hürmetine Allah onun hayrını arttırır, onun için selam versin." diye bildiriyor.
Tabi yolculuğa çıkmanın âdâbı vardır, incelikleri vardır. Her şeyin adabı vardır.
Et-Turuku küllühâ âdâbün.
Adaba riayet etmek… Selâmın adabı vardır, arkadaşlığın adabı vardır, yolculuğun adabı vardır; yemek yemenin, oturmanın, konuşmanın, nikâhlanmanın, zifafın, evlenmenin, çocuk yetiştirmenin adabı vardır.
Allah razı olsun, eski müftülerden -Çarşamba Müftüsü- bir mübarek zât Mecmaü'l-Âdâb demiş, bu İslâmî edepleri bir kitapta toplamış; ben o kitabı çok severim.
Yemek yemek nasıl olacak? Eve girmek nasıl olacak? İşe başlamak nasıl olacak? Dükkânı açmak nasıl olacak?
Dükkânımız her sabah besmeleyle açılır. Bismillâhirrahmânirrahîm diyecek, sağ ayağıyla girecek, dua edecek... İşte her şeyin bir adabı var.
Sefere çıkan insan da tabi mümkünse birkaç arkadaş bulacak, öyle yola çıkacak. İki üç arkadaşla çıkacak. Bir kişiyle gidenin başına birçok tehlike gelebilir, iki kişi ile gitmek de kâfi değil; en aşağı üç kişiyle gidecek. Tabi "sefer" dediğimiz en aşağı üç günlük mesafe. Namazı iki rekât kılmasına sebep olacak mesafe. Yolda arkadaşla olacak.
Er-Refîk sümme't-tarîk.
Önce yol arkadaşını tespit edecek, ondan sonra yola çıkacak.
El-Cârü kable'd-dâr.
Ev almadan evvel komşuyu düşünecek.
"Ben burada bahçeli, güzel, havuzlu, iki katlı, yeşillik, manzarası güzel, parası kelepir bir ev alıyorum."
Komşuların nasıl? Etraf nasıl? Hain mi, zalim mi? Müslim mi kâfir mi? İyi mi, kötü mü? Ayyaş mı, sarhoş mu? Namuslu mu, namussuz mu?
"Önce komşu" demişler; bu hadis-i şeriflerde de var, büyüklerimizin tavsiyesi. "Evden önce komşu, yoldan evvel yol arkadaşı" demişler; iyi bir arkadaş seçecek.
Dua ederek evden yola çıkacak, bismi'llâhi ve bi'llâhi tevekkeltü ala'llâh "Allah'ın adıyla yola çıkıyorum." diyecek, "Allah'a dayandım, Allah'a tevekkül ettim." diyecek. Gitmeden evvel yolda da, arkadaşlarına "Selamun aleyküm, Allah'a ısmarladık ben bir sefere çıkıyorum." diyecek. Onlar da ona dua edecekler; öyle çıkacak. Yolculuğun adabı bu.
Tabi hac yolculuğu ise bir de "Ben hacca gidiyorum, hakkını helal et, borcum varsa öde." diye helalleşmesi uygun olur. Hatta bazı insanlar hac yolculuğunun helal para ile olması dolayısıyla, "kendi kazançlarında şüphe varsa" diye, bir arkadaşlarına giderlermiş, "Bana borç ver." derlermiş, borç parayla işlerini görürlermiş. Çünkü borç para helaldir. Borçlanıyor; kendi parasıyla borcunu ödüyor ama borç parasıyla hacca gidiyor. "O temiz para olsun." diye inceliklerine dikkat ederlermiş.
Allah-u Teala Hazretleri cümlenizden razı olsun. Cümlenizi Peygamber Efendimiz’ in sevgisine, şefaatine, iltifatına nail eylesin. Peygamber Efendimiz’ in has ümmeti olmanızı nasip eylesin. Dünya ve ahiretin her türlü tehlikelerinden koruyup her türlü hayrına erdirdiği kullarından eylesin. Firdevs-i Âlâ’ da Peygamber-i Zîşanımıza cümlenizi komşu eylesin. Cennet nimetleriyle mütena’im eylesin.
03.03.1990 -
Fakirlik, Allaha İnanmayanlar,
03.02.1990 -
Kıskançlık ve Haset,
