07.01.1990 - Peygamber Efendimizin Oturuşu, Yemek Yemesi, Hutbe Okuması, Namazların Cemi, Kabağı Sevmesi

07.01.1990 - Peygamber Efendimizin Oturuşu, Yemek Yemesi, Hutbe Okuması, Namazların Cemi, Kabağı Sevmesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yeclisü alâ'l-ardi ve ye'külü alâ'l-ardi ve ya'tekilü'ş-şât ve yücîbü'd-da'vete'l-memlûk alâ hubzi'ş-şe'îr.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten Taberânî rivayet etmiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri toprağa otururdu."
Min ğayri hâil. "Örtü olmadan" kumun üstüne, toprağın üstüne otururdu. Minder, yastık beklemeden; döşek, sergi, koltuk beklemeden toprağın üstüne otururdu.
Efendimiz' in âdetlerini söylüyor ya. İkinci rivayete geçtik. İnsanların en üstünü peygamberler, peygamberlerin en üstünü bizim Peygamberimiz. Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem toprak üzerine otururdu, örtüsüz yaygısız otururdu.
Ve ye'külü ale'l-ardı. "Toprak üzerinde yerdi."
Masası yok muydu; altı koltuklu, sekiz koltuklu. Yanında güzel mobilyalardan, vitrinli yemek takımı yok muydu? Kanatlı kuyruklu mobilyaları? Yoktu, yoktu. Toprak üzerine otururdu ve toprakta yerdi.
Ve ya'tekılü'ş-şât. "Koyun sağardı."
Ayakları arasına alıp koyunu sağardı.
"Canım onu hizmetçiler yapsın; o elini bulaştırmasın, yorulmasın." Kendi işini kendi görmeyi severdi, kimseye yük olmayı istemezdi. Peygamberim diye etrafa caka satmazdı, fiyaka yapmazdı, emir yağdırmazdı.
"Herkes benim karşımda kul köle olacak, eğilecek, yatacak kalkacak." demezdi. Böyle yaşardı Peygamber Efendimiz.
Hatta müşrikler böyle bir peygamberi tasavvur edemiyorlar da "Peygamberse iki tarafında melekler dolaşmalı değil miydi?" diyorlar. Madem peygamber, illa bir saltanat olsun istiyorlar. Tantanalı, saltanatlı…
"İki tarafından melekler olmalı değil mi, müstesna bahçeleri olup da oralardan mânevî meyveler gelmeli değil mi?" diyorlar.
Senin benim gibi sade bir beşer olmanın içindeki ahlâk yüceliğinin güzelliğini göremiyorlar.
İnsanoğlu dış boyaya, yaldıza önem veriyor. Altın yaldız veya metalik boya, şöyle veya böyle dışı pırıl pırıl olacak. İnsan parlayan şeyleri seviyor. Yakutu da ondan seviyor, elması da altını da. Çünkü parlıyor, küflenmiyor. Altın küflenmediği için her zaman pırıl pırıl. Ne parlıyorsa onu seviyor; işi gücü dışı parlatmak, ayakkabıyı parlatmak, cilalamak vesaire.
Birisi nasihat istemiş de İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyh ne diyor?
"Sana altı nasihatim var. Birincisi; herkes dışını süslemeye bakar ama sen içini süsle, sen kalbini süsle, sen aklını süsle, sen ahlâkını süsle."
Allah-u Teâlâ hazretleri insanın elbisesine bakmaz; Merinos kumaşı mı, İngiliz kumaşı mı" ona bakmaz.
Nesine bakar? Kalbine, gönlüne, niyetine, içinin güzelliğine bakar. Onun için dağdaki çoban evliyâ olur, cenneti bulur; şehirdeki zengin cehennemin dibine yuvarlanır. Allah korusun!
Peki, Müslümanlardan zengin olanlar yok muydu? Vardı. Peygamber Efendimiz' in etrafındaki yakın sahabesinden, aşere-i mübeşşereden, cennetliklerden de zenginler vardı. Dünyaya meyletmemek, zühd sahibi olmak, "mal sahibi olmamak" mânasına değil; "mala köle olmamak, malın mülkün dünyanın esiri olmamak." mânasına.
Ebû Bekir es-Sıddîk zengindi, eşraftandı.
Hz. Osman-ı Zinnûreyn çok zengindi, varlıklı vâridatlı insandı. Aşere-i mübeşşereden. Peygamber Efendimiz ona iki kızını vermiş; birisi vefat edince öteki kızını da vermiş. Onun için zinnûreyn deniliyor; "iki nura sahip olmuş" demek. Resûlullah Efendimiz' in bir kızıyla nikâhlanmış, Resûlullah Efendimiz' e damat olmuş. O vefat edince; "Sen ağlama! Benim kaç tane kızım olsa hepsini sana veririm." diyor Efendimiz ve öteki kızını da ona nikahlıyor. Çok zengindi. 100 tane deve Şam'dan mal, erzak yükletmiş, getiriyor. Tüccar; parası var, imkânı var, sermayesi var. Geldiler;
"Yâ Osman! Kervanın geliyormuş, duyduk. Ne kadar masraf ettiysen yüzde yüz kâr verelim, bize devret." dediler.
"Yok, ben daha çok kârla satacağım." dedi.
Sonra bir başkası geldi;
"Yüze iki yüz kâr veriyorum. Ne kadar masraf ettiysen sana onun iki-üç katını vereceğim. Böyle daha fazla kâr et." dedi.
"Hayır, ben daha fazla kâr etmeyi düşünüyorum." dedi, onu da reddetti. Sonra o yüz deve Medine-i Müneverre'ye gelince… Millet açlıktan kırılmış, kıtlıktan yılmış, evlerinde erzak kalmamış. Ne fiyat koysa satılır. On misli fiyat koysa büyük kâr eder. Onun için öteki tüccarlar teklif ediyorlar. Açıkgöz ya uyanık ya daha kervan gelmeden teklif ediyorlar. "Yâ Osman bize devret; sen keyfine, rahatına bak. Biz sana yüzde yüz kâr verelim, yüzde iki yüz, üç yüz, dört yüz kâr verelim." diyorlar.
"Hayır! Ben daha kârlı satacağım." diyor. Acaba on misline mi, bin misline mi satacak!
Tüm malları ortaya yığıyor, Medine'nin fukarasına dağıtıyor. Tüm develeri kesiyor, etlerini fukaraya dağıtıyor. Zaten Medine köy, nüfuslar şimdiki gibi patlamış büyük nüfuslar değil. 100 deve. Az mı 100 deve? Her birisi kesildiği zaman eti var, budu var, kaburgası var. 100 deveyi kurban ediyor; iki taraflı 100 deve yükünü de tasadduk ediyor. Hz. Osman zengin ama paranın, dünyanın esiri değil; Allah yolunda verebiliyor.
İnsan dünyanın esiri olduğu zaman mahvoluyor. Onun için büyükler şöyle demişler:
Ed-Dünyâ bahrun amîkun kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Dünya engin, derin bir denizdir, insanların çoğu bunun içinde boğulur."
Girer; dipsiz, engin olduğundan, kenarı sahili olmadığından ortasında boğulur, ölür.
Neden? Dünyalığa gark oldu; para, pul, şöhret, imkân. Çekil oradan! O geliyor. Binsin arabasına. Şoför buradan koşuyor, kapıyı açacak, patron geliyor.
Oyuncak mı şaka mı? Kapı açılıyor. Bel iki kat bükülüyor, kapı kapanıyor. Şaşaa, debdebe, dünyada misli emsali görülmemiş, son model araba.
Türkiye'den de giyinilir miymiş? Hadi Avrupa'ya, yallah!
Türkiye'nin gıdaları da yenir miymiş? Hadi oradan eritme peynirleri gelsin, filancalar gelsin, vesaire.
İşte bu da yaşam tarzı ama insan dünyada boğulunca, âhireti unutunca sonra burnundan fitil fitil geliyor.
Çavuşesku ne oldu?
Herhalde biz insanlar unutuyoruz da Allah her sene başka bir misal çıkarıyor karşımıza. Şah'ın nasıl gümbür gümbür gümbürdediğini gördü millet. İran Şahı nasıl gümbür gümbür yuvarlandı, gitti. Saltanatı, heykelleri vardı; paldır küldür çektiler. Bir zamanlar bu heykellerin önünde ne merasimler ne komik manzaralar oluyordu, hepsi devrildi.
Hangi şey doğru? İnsanın vicdanına hitap eden, kalbine, imanına hitap eden, polisi müfettişi insanın kalbine yerleştiren rejim güzel, İslâm güzel!
"Hocam! İslâm güzel olsaydı Müslümanlar güzel olurdu." Doğru! Görülmesi lazımdı. Herkesin, İslâm'ın güzelliğini Müslümanların üzerinde görmesi lazımdı. İşte burada karşımıza bir vebal daha çıkıyor: İyi Müslüman değiliz! Bize bakıp da Müslüman olacaklar da kaçıyor.
"Bunlar Müslüman mı? Beni bu dine mi çağırıyorsun? Bunlar gibi mi olacağım?" deyip dönüp gidiyor.
Neden? İyi Müslüman değiliz de ondan. Güzel Müslüman değiliz, güzel ahlâklı değiliz de başkalarının İslâm'a gelmesini bile engelliyoruz.
Benim tanıdığım bir profesör Amerika'da ihtisas yapmış. "Hoca benim ahlâkımdan Müslüman olacaktı." diyor. Sevgisinden, saygısından, ahlâkındaki dürüstlüğünden Müslüman olacaktı diyor. Öyle olmamız lazım. Millet bizi görünce;
"Allah Allah! Dünyada hâlâ böyle insanlar var mıymış; bu kadar dürüst, bu kadar hilesiz, bu kadar temiz, güleç yüzlü, tatlı dilli, iyi niyetli, kötülüğe iyilikle muamele eden var mıymış?" demesi lazım. Öyle değil! İslâm ne diyorsa -işte kitaplar burada- Müslümanlar tam onun aksini yapıyor. Kitaplarımız bunları söylüyor, Efendimiz bunlara hiç iltifat etmemiş.
Acaba imkânı yok muydu? Melek, Cebrail aleyhisselam geliyor;
"Yâ Resûlallah! Allahu Teâlâ hazretleri sana selam söylüyor. Dilersen Mekke'nin iki tarafında şu gördüğün dağları Allah senin için altın yapacak." diyor.
"İstemem" diyor.
"Hükümdar bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında muhayyersin, hangisini istiyorsan tercih et, Allah onu yapacak."
"İstemem." diyor.
Saltanatlı hükümdar bir peygamber olmayı istemiyor. Saltanatlı, hükümdar peygamberler de var. Süleyman aleyhisselam'ın saltanatı dillere destan. Cinler, insanlar emrinde. Sabâ melikesi Belkıs'ın sarayını ışınlama yoluyla -artık ne yolla ise ben ışınlama diyorum millet onu anlar- getirmiş. Saba melikesi Yemen'den yola çıkmış; aylarca süren seyahatten sonra Süleyman aleyhisselam'ın ülkesine geliyor. Süleyman aleyhisselam "Kim o gelmeden onun tahtını buraya getirir?" diyor etrafındaki sahabesine; -tabi onlar da Süleyman peygamberin sahabesi-
Cinlerden bir tanesi; "Ben, sen yerinden kalkmadan onu getiririm." diyor.
İlim sahibi olan insanlardan bir tanesi de;
"Gözün açılıp kapanıncaya kadar ben onu getiririm yâ Süleyman!" diyor.
Fe-lammâ reâhü müstekirren indehû. "Bir de bakıyor ki taht yanında duruyor."
Hakikaten göz kapayıp açıncaya kadar tahtı getirmiş; evliyâ. Rivayetlerde bunu yapan kimse için sadrazamı, veziri diyorlar. Tahtı oraya koyuyorlar. Tuttuğun zaman taht işte; hayal değil, oyun değil. Tahtı bu tarafa getiriyor.
Nasıl getirir? Canım Amerikan filmlerini seyredersen anlarsın. Hiç uzay yolu filmi görmedin mi? Orada olanları hiç yadsımıyorsun, garipsemiyorsun. Demek ki eskiden de böyle garip şeyler olmuş. Tahtı getirtiyor. Sabâ melikesi Belkıs, uzun yolculuklardan sonra saraya geliyor, kabul olunuyor. Süleyman aleyhisselam soruyor:
E hâkezâ arşuk. "Memleketindeki, aylar ötesi uzak mesafedeki sarayındaki tahtın böyle miydi?" Kâlet ke-ennehûhü. "Sanki ta kendisi!" diyor.
Tabi ta kendisi; oraya getirdi. O mucizeleri, kerametleri görünce, Süleyman aleyhisselam'ın mucizelerini, ashabının kerametlerini görünce Saba melikesi Belkıs da iman ediyor; putperest iken, müşrik iken imana geliyor.
İsteseydi, Peygamber Efendimiz 'e Süleyman aleyhisselam gibi bir peygamber olma teklif olunmuştu, istemiyor. Dünyayı istememiş; toprak üstünde oturmuş, toprak üstünde yemek yemiş, koyun sağmış.
Ve yücîbü'd-da'vete'l-memlûk. "Tevazuan kölenin davetine bile icabet edip gidermiş."
"Sen kimsin be! Otur oturduğun yerde. Allah Allah! Medine'de zengin adam mı kalmadı? Eşraftan insan mı kalmadı? Sen ki kölesin bir hukukun yok, bir şeyin yok, paran yoktur, pulun yoktur, evin gecekondudan beterdir." demezdi.
Bu zamanın insanları böyle diyebilir. Şöyle bir bakar, burun kıvırır. Millet selamını bile almıyor. "Es-Selâmu aleyküm" deyince selamını almıyor. Şöyle bir bakıyor giyimini, kuşamını beğenmezse homurdanıyor, selamını bile almıyor.
Ama Peygamber Efendimiz köle de kendisini çağırsa alâ hubzi'ş-şaîr arpa ekmeği yemeğe de çağırsa giderdi.
"Yâ Resûlullah! Başka bir şey yok ki."
Hani et, kebap, kızartma, baklava, kaymak, börek çörek? Yok böyle şeyler, arpa ekmeği var. Kara renkli güneşte de Suudi Arabistan'ın sıcağında da katı olur, belki ısırırken gıcır gıcır dişleri gıcırdayacak, takır takır koparacak.
"Peygamber Efendimiz, bir köle kendisini arpa ekmeğine çağırsa giderdi." Öyle mütevazı idi, öyle gönül yapıcıydı.
Ya bizler? Bizler; gönül yıkma şampiyonu, kalp kırma şampiyonu. Evimizde bir harp, iş yerimizde bir harp, sosyal hayatımızda bir harp.
Biz nereden geldik? Nasıl Müslümanız? Bu ahlâkı nasıl aldık? Bu kirler içimize nasıl sızdı? Bu ziftler, bu katranlar etrafımıza nasıl birikti?
"Düşmanlar yaptı." Senin aklın yok muydu? Tabi düşmanlar yapacak.
Peygamber Efendimiz' in zamanında düşman yok muydu? Vardı. Bugün de var, ileride de olacak.
Neden? Burası imtihan dünyası olduğu için. Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:
Velev şâe rabbüke le-âmene men fî'l-ardi küllühüm cemîâ. "Rabbin dileseydi yeryüzü cennet gibi olurdu, insanların hepsi toptan iman ederlerdi."
İmtihan dünyası olduğundan serbest bırakmış. Kur'an'ı inkâr ediyor, Peygamber Efendimiz' e dil uzatıyor, İslâm'a çatıyor; küfrü, zinayı, edepsizliği, ahlâksızlığı meth ediyor. Mü'min de orada eza çekiyor. Allah'ın sevgili kulları ızdırapta; Allah'ın düşmanları, firavunlar, nemrutlar saltanatlı. Dünya malına değmez de ondan. Dünyanın saltanatının kıymeti yok da Allah ondan onlara vermiş; zengin, paralı pullu, uzun masalar, üstü şamdanlarla donatılmış, gümüş takımlar, altın kaşıklar, hizmetçiler, merasimler, üniformalar, valslar, musikiler, şaşaalar, ışıklar! Değmez!
Ve in küllü zâlike lemmâ metâu'l-hayâti'd-dünyâ. "Hepsi dünya hayatının geçici süsleri, ziynetleri."
İnsanı aldatmak, gözden düşürmek için. Çavuşesku'nun sarayını, mallarını gösterdiler, resimlerini gazetelerde yayınladılar. Bak ne saltanatlı!
Bizimkiler daha mı aşağı? Bırakalım. Zenginlerimiz daha mı aşağı, orta hallerimiz daha mı aşağı?
Hepimizin evi saltanatlı. Saltanatsız ev varsa göstersin bir tane. "Fakirim" diye inim inim inleyenin evine gitsek, malı sahabenin 15 tanesinin malından, mülkünden fazladır. Akşam yiyorlardı, üç gün yemiyorlardı. Böyle her gün sabah, öğle, akşam yemek yiyemiyorlardı. Giyimleri yoktu, örtüleri yoktu. Adam örtünüyordu, camiye geliyordu, namaz kılıyordu, koşarak eve gidiyordu; kadın da sabah namazının vakti geçmeden o örtüye bürünüp sabah namazını kılıyordu. Örtü yoktu, yatak yoktu, yastık yoktu, yiyecek yoktu, içecek yoktu, imkân yoktu, air condition yoktu. Evin içinde şırıl şırıl akan sular yoktu, çarşı pazar yoktu; fırın, kasap, süpermarket yoktu. Vardı ama her aradığını bulmak mümkün değildi. Mesela adamın birisinin keyfi gelecek de bir deve kesecek de, oraya asacak da, okkayla satacak.
Şimdi her şey var.
"Tavuğun budunu mu istersin?"
"Evet, sadece budunu isterim."
"Böyle düz mü vereyim, yoksa biftek gibi ezdire ezdire yaydırayım mı?"
"Yaydır!"
Ondan sonra pat pat pat, tak tak tak... Bu böyle güzel kızartılır. Tamam.
Tavuk eti yeter mi? Yetmez.
"Hocam! Bu salatasız gitmez." Yanına salata, tamam.
Salatanın içine sadece marul yeter mi? Yetmez. Kırmızı lahana, limon, havuç rendesi, turp rendesi üstüne garnitür, turpun girintili çıkıntılı kesilip süslenmesi… Önden çorba, arkasından dolma, arkasından börek, arkasından zeytinyağlı, arkasından tatlı, arkasından tuzlu, arkasından bilmem ne.
"Midem ağrıyor."
Tamam, onun da kolayı var; maden suyu, gazoz, Amerika'dan gelmiş ilaçlar, vesaireler. İşte bunları aldın mı hazmedersin; böyle gidiyor. Böyle gidiyoruz, böyle yapıyoruz.
İmam Gazzâlî; "Paranız pulunuz olsa bile çocuğunuza arada yemek vermeyin, biraz açlığı tatsın. Birazcık mahrumiyetin ne olduğunu anlasın, aç kalmanın nasıl bir duygu olduğunu sezsin." diyor.
Yetişme bakımından. Allah verdiği zaman da "Çok şükür yâ Rabbi! Bize ne nimetler vermişsin. Biz sahabenin ayağının çamuru olamayız, tozu olamayız ama onlardan yüz misli güzel bir ömür sürüyoruz. Yâ Rabbi! Ne nimetler vermişsin." diye şükretmek düşüyor.
Allah çok vermiş; bolluk var. Memleketimiz güzel, iklimi güzel, her türlü imkânı var. Çok verilince hem yemeli hem şükretmeli hem de hayır yapmalı. İsrafa düşmeden bunu yaparsak Allah-u Teâlâ hazretleri razı olur.
Buradan Efendimiz' in tevazuunu anladık; süssüzlüğünü, sadeliğini, dış cilaya önem vermediğini, dünyaya kapılmadığını anladık. Biz de bu prensipleri hayatımıza geçirmeye, sindirmeye çalışmalıyız. Her şey bir akla, bir mantığa dayanmalı, lüzumsuz şey olmamalı. Hem faydasız şeyle vakit geçirmemeliyiz hem de ona masraf etmemeliyiz. İnşaallah biz de bu prensiplere göre Resûlullah'ın hayatına bakarak, onu kendimize örnek alalım.
Çok şaşırmışız, çok uzak düşmüşüz; sahabe Müslümanlığından, Asr-ı Saadet Müslümanlığından çok ters durumlara gelmişiz. Müslüman olduğumuzdan arada biraz fark oluyor fakat eskilerle mukayese edilirse, kitaptaki rivayetlere bakılırsa, İslâm da içimizde sağlam değil.
Yanlış yolda olanları doğru yola hidayet eylesin. Bunlar yabancılar değil, bunlar bizim kardeşlerimiz, akrabamız, soyadları bazen bizim gibidir, bize benziyordur. Bunlar bizim çocuklarımız, dostlarımız, vatandaşlarımız, dindaşlarımız.
İslâm'ın ve Müslümanların yardıma çok ihtiyacı var. Bu yardımın en önemli cephesi eğitim cephesidir. Anlatılacak, öğretilecek, insanlar Müslüman olacak. İslâm'ın prensipleriyle gayri İslâmî olan prensiplerin mukayesesi yapılacak; "Senin böyle olman lazım." diye yol gösterilecek. O yol gösterildiği zaman tesirli olur. Yol gösterme, en önemli irşat. En önemli çalışma tebliğ. Hakk'ı tebliğ etmek en önemli çalışma.
"Hocam söyledim, söyledim -mermerin üzerine su damladığı zaman bile oyuyor- ama bu taş bağırlı adamlara derdimi anlatamadım, dinlemediler."
Olabilir. Senin vazifen tebliğ etmektir, yılma devam et. Sen tebliğ ettikçe sevap kazanıyorsun, tesirsiz olduğunu da sanma. Çünkü bir halı bile ilmik ilmik, kaç bin tane ilmikten örülüyor. Sen bir söz söylersin, bir tesir olur, bir daha söylersin bir tesir daha olur; kolay değil. Bir halının altı ayda dokunduğunu; bir ipek halının bir senede, iki senede dokunduğunu biliyoruz. Bir insanın da gönlü böyle ilmik ilmik dokunacak, nokta nokta kurtulacak, kirler silinecek, iyi insan olacak.
Onun için çok çalışmak lazım. Özellikle eğitim müesseselerine, eğitime yönelmemiz lazım. Millette bir aşk var şevk var, cami yaptırıyor. Tabii cami güzel. Kur'an kursu yapıyor, elbette Kur'an kursu da güzel, Kur'ân-ı Kerîm öğrenilecek. Yeterli değil, kâfi değil. Eğitime yönelecek. Dergi çıkartacak, gazete çıkartacak, televizyona hâkim olacak, video yapacak, gerçekleri anlatacak;
Ta ki Rabbinin huzuruna vardığı zaman; "Yâ Rabbi! Ben gece gündüz insanları, kardeşlerimi hak yola davet ettim. Şu çalışmayı yaptım, bu çalışmayı yaptım." diyecek. Onu demeye hakkı olacak.
Kâne yeclisü izâ saîde'l-minbere hattâ yefruğâ'l-müezzinü sümme yekûmü fe-yahtubü sümme yeclisü fe-lâ yetekellemü sümme yekûmu fe-yahtubü.
Ebu Dâvud, İbn Ömer radıyallahu anhumâ'dan rivayet etmiş. Konu değişti. Peygamber Efendimiz' in hutbeyi nasıl okuduğuna dair bir rivayet karşımıza geldi.
Peygamber Efendimiz minbere çıktığı zaman ne yapardı? Minbere çıkardı otururdu. Ne zamana kadar?
Hattâ yefruga'l müezzinü. "Müezzin ezan okumaktan fâriğ oluncaya kadar, okumayı bitirinceye kadar."
O oraya çıkardı, müezzin ezana başlardı, ezan okunurdu. O zamana kadar otururdu. Sonra kalkardı, hutbesini îrâd ederdi. Sonra hutbesini bitirirdi, otururdu. Demek ki birinci hutbe bitince otururdu, konuşmadan otururdu; sonra tekrar kalkardı, hutbeye devam ederdi. İşte biz de bu rivayetlerden nâşi, bu sebepten cuma günü hutbe nasıl okunuyor? Kalkıyoruz, imam minbere çıkıyor, oturuyor; müezzin ezan okuyor, ondan sonra kalkıyor, hutbeye başlıyor. Bitirdikten sonra oturuyor tekrar ikinci hutbeye başlıyor, iniyor. Demek sünnet-i seniyye böyle rivayet edilmiş, kitaplar yazmış, hocalar da Peygamber Efendimiz' in yaptığı şekli aynen devam ettiriyorlar. İnşaallah her şeyimiz de böyle aynen o tarzda devam etmek şeklinde olacak.
Peygamber Efendimiz' in minberi böyle değildi; küçücük, birkaç basamaklık bir şeydi. İlk önce bir kütüktü, sonra birkaç basamaklı bir minber yaptılar. Şimdi caminin tavanına değecek kadar kocaman minberler yapıyorlar. Getiriyorlar, mihraba yanaştırıyorlar; saf ikiye bölünüyor. İmamın arkasında minberin yanına kadar saf duruyor; sol tarafı geniş, sağ tarafı dar. Ondan sonra ötekiler de minberin öbür tarafına geliyorlar, o taraftan devam ediyorlar; saf bölünüyor. Önceden böyle değildi. Safın bölünmesi doğru değil. Peygamber Efendimiz "Mescidin direkleri arasında bile saf tutmayın." diyor. Saf sağlam olacak, bütün olacak.
Niye getirdin bu minberi buraya dâhil ettin? "Vallahi bilmem işte, öyle gördük. Süleymaniye Camii'nde öyle, Fatih Camii'nde öyle. Bak dikkat et; Süleymaniye Camii'nde imamın arkasında yüksek bir yer var. 15x15 yüksek bir yer var. Hatta o, bazı yerlerde parmaklıklıdır. "Cemaat az olduğu zaman orada namaz kılınsın." diye yapılmış. Oraya ondan koyulmuş. Onun için minberleri, camilerle ölçü olarak safı bölmeyecek şekilde yapılmış.
Adapazarı'nda güzel bir şey var; altı oyuk yapıyorlar, saf devam ediyor. Köprü gibi altından devam ediyor. İnşaallah içinizde cami yapacaklar çıkarsa, -Allah hayırlı helal para versin, hayırlı hizmetler nasip etsin minberi kenara koymak lazım, bir de ölçüsüne uygun yapmak lazım. Benzin istasyonlarında namaz kılmaya giriyoruz. Küçücük bir oda namazgâh, kocaman bir minber. Buna lüzum yok; orada üç basamaklı küçücük bir şey olsa yeter. Fazla bir şeye lüzum yok. Millet bilmiyor. Vazifelerin ne olduğunu, yapılan işlerin sebebini unuttuğu ve taklîden yaptığı için her şeyi ölçüsüz yapıyor.
Kâne yecmeü beyne'z-zuhri ve'l asri ve'l mağribe ve'l-işâe fi's-seferi. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yolculukta öğle ile ikindinin, akşam ile yatsının beraber kılınmasını, cem'ini yapardı."
Yolcu, öğleyi öğle vaktinde ikindi ile beraber kılar; buna cem-i takdim derler. Yani ikindiyi vaktinden evvel getiriyor, öğlenin arkasından kılıyor. Veya ikindi vakti geliyor, öğleyi kılmamış; ikindi vaktinin içinde öğle ile ikindiyi kılıyor. Akşamın vaktinde akşamla yatsıyı kılıyor veya yatsının vaktinde akşamla yatsıyı kılıyor. Bizim Hanefî mezhebimizde bu ancak ihramlı iken Arafat'ta Müzdelife'de olur. Bizim büyüklerimiz, mezhep imamlarımız ona karar vermişler, "başka zamanda uygun değil" demişler. Şâfiîler ve diğer mezhep imamları; "Olabilir ama terk-i evlâdır, ayrı ayrı kılsa daha iyidir." demişler. Bizim büyüklerimiz; "Hiçbir namaz vaktinde öteki namaz kılınmaz ancak haccın menâsikinin zorluğundan dolayı o günlere mahsus öyle yapmak lazımdır." diyor. O öteki mezheplerde. Tabi Arafat'ta kılınmayacak; "Arafat'ta öğle ile ikindi beraber kılınacak." Onun da şartları var. "Müzdelife'de de akşam ile yatsı beraber kılınacak." Karar öyle.
Kâne yecmeu beyne'l harbuzi ve'r-rutab. "Peygamber Efendimiz kavunun karpuzun yanı sıra hurma yemeyi de severdi."
Birisi suludur serindir, ötekisi tatlıdır. İkisini böyle severmiş, bir ondan bir ondan beraberce yermiş.
Kâne yuhibbu en yeliyehü'l-muhâcirûne ve'l-ensâru fî's-salâti li-yahfazû anhü. "Muhacirler ve Ensar ‘ondan bilgi alsınlar, usul öğrensinler, okunan duaları ezberlesinler’ diye Peygamber Efendimiz' in yanında namaz kılmaya can atarlardı."
"Yakınına ben gitsem, onunla beraber kılsam da ben de duysam." diye heveslenirlerdi. Bu, Peygamber Efendimiz' in hoşuna giderdi. Muhacirlerin ve Ensar'ın namazın inceliklerini, sûrelerini erkânını öğrenmek için namazda böyle yanına toplanmaya çalışmasından memnun olurdu. "İlme rağbet ediyorlar." diye severdi, hoşuna giderdi, beğenirdi, memnun olurdu, teşvik ederdi.
Kâne yuhıbbü'd-dübbâ' "Yemekler arasında kabağı severdi."
Arapça ‘da yaktîn denilen, dubbâ' denilen, Türkçe' de kabak dediğimiz yiyecek. Oraların kabağı artık ne cins kabaksa Efendimiz onu severmiş. İbn Hacer; "Ben böyle bir şeyi gördüm" diye rivayet etmiş. Zemahşerî; "Ben ne cins olduğunu bilmiyorum." demiş. Efendimiz oraya mahsus olan o kabak cinsinden yiyeceği severmiş, severek yermiş.
Kâne yuhibbü't-teyâmüne mestetâa fî tuhûrihî ve tene'ulihî ve tereccülihî ve fî şe'nihî küllihî.
Hz. Âişe validemiz radıyallahu teâlâ anhâ'dan tüm sahih hadis kaynaklarında rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîf.
"Peygamber Efendimiz gücünün yettiği her şeyi sağ eliyle yapmayı severdi. Sağı, sağ tarafı ilk önce kullanmayı severdi. Sağ el, sağ ayak; bunu severdi, bundan memnunluk duyardı, hoşlanırdı. Böyle yapmaya çalışırdı."
Mesela nelerde?
Fî tuhûrihî. "Temizlenirken, abdest alırken"
"Önce sağ elimizi, sonra sol elimizi yıkıyoruz." gibi. "Önce sağ ayak, sonra sol ayak."
Ve tene'ulihî. "Ayakkabı giyerken." Besmele ile önce sağ ayağını giymek.
Ve tereccülihî. "Saçlarını taramakta."
Onda da ilk önce sağdan başlıyor. Her şeyin sağdan olmasını severdi.
Ve fî şe'nihî küllihî. "Her işinde sağı kullanmayı severdi."
Bu hayırlı, temiz, mübarek işlerde, güzel şeylerde böyle; onlarda sağı severdi. Burada yemeği zikretmemiş ama yemek de sağ elle yenilecek. Bazı şeylerde de sol elini kullanırdı mesela temizlenme, taharetlenme.
Mescitten çıkacağı zaman sol ayağı ile çıkardı. Çünkü en güzel yeri bırakıyor. Mescit dünyanın en güzel yeridir.
Neden? Allah-u Teâlâ hazretleri şu dünyaya değer vermez sevmez, rahmetle nazar etmez, ancak kendisine ibadet edilen mescitler, ibadethâneler müstesna. Allah'ın en sevdiği yerler.
Yeryüzünün en güzel yeri neresi? Boğaziçi, Rio de Janerio, İstanbul, Sydney, Canberra veyahut filanca sahil, filanca hoş manzaralı yer, Akdeniz'in bilmem hangi safalı yeri.
Değil, değil, değil!
Neresi? Mescitler!
Allah'ın -celle celâlühû' ve amme nevâlühû ve lâ ilâhe ğayruh- yeryüzünde en sevdiği yerler mescitler.
Neden? Orada kendisine ibadet ediliyor. Orada kendisine inanan, mü'min kullar var. Orada Allah'ın varlığı, birliği icra olunuyor, tazim olunuyor. O bakımdan Peygamber Efendimiz mescitten çıkarken sol ayağı ile çıkıyor. Girerken sağ ayağı ile giriyor, çıkarken sol ayağı ile çıkıyor.
Yüznumaraya girerken sol ayağı ile giriyor, çıkarken sağ ayağı ile çıkıyor. Demek ki hayırlı, güzel şeyleri sağ eliyle yapmayı severdi. Sol eliyle yapmayı sevmezdi. Öteki süflî dediğimiz cinsten işleri de sol el ve sol ayakla yapmayı tercih ediyordu. Bir şey giyerken de daima sağdan başlıyordu.
Onun muallimi Allah celle celâlüh olduğu için her yaptığı şey güzeldir.
Allah bizi, ona en güzel tarzda ittibâ edenlerden eylesin. İnsanların sapıttığı, şaşırdığı, İslâm'ı unuttuğu şu zamanda sünnetini uygulayanlardan, insanlara duyuranlardan, böylece şehit sevabı kazananlardan olmayı cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Cennette Habîbullah'a, Resûlullah'a bizleri komşu eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele.
07.10.1990 -
Nafile Oruç Tutmak,
05.07.1990 -
Hac, Bayramın Dördüncü
