29.12.1991 - Hidayet ve Dalalet

29.12.1991 - Hidayet ve Dalalet
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
İzâ erâda'llahu en yüzîğa abden. "Allah bir kulu sapıtmak, yoldan çıkarmak, ayağını kaydırmak, meylettirmek, yanlış yola meylettirmek dilerse murat ederse..."
A'ma aleyhi'l-hiyel. "Çareleri, tedbirleri ona göstermez. Gözlerini çarelere, tedbirlere karşı kör eder, çareyi göremez duruma düşürür."
O zaman o meyleder, sapar, şaşırır ve başına gelecek olan gelir.
Biliyoruz ki hiç şekkimiz, şüphemiz yok ki her şey Allah'tandır. Yaşatmak, öldürmek, zengin etmek, fakir etmek, hasta etmek, sıhhatli etmek, sapıtmak, hidayet vermek… Allah hem nâfi hem dârr; fayda da verir zarar da verir. Hem hâdî hem mudıll; dilerse hidayet verir, dilerse dalalete sevk eder; yani nasıl dilerse öyle yapar. Hiç kimsenin O'nun dilediğine karşı gelmeye, söz söylemeye, onu yaptırmamaya gücü yetmez. Hükmünü nasıl dilerse öyle yapar.
Tabi yef'alu'llâhu mâ yeşâü ve yef'alü mâ yurîd "Ne dilerse onu yapar. Neye hükmederse kendisi bilir." Lâ yüs'elü ammâ yef'alûn. "Yaptıklarından kimse O'na sorgu sual açamaz." Ve hüm yüs'ellûn. "Kullar sorgu suale maruzdur ama O'na kimse sorgu sual soramaz."
Bunları biliyoruz; istediğini yapar.
Peki niye bazı kullarını dalâlete sevk etmiş, bazı kullarını hidayete sevk etmiş? Burada kaderin sırrı nedir, bu işin esrarı nedir?
Ona da hidayet verseydi! Hepsi doğru yolda gitselerdi!
Bizim Allah'ı tanımaya imkânımız yoktur, yani Allah'ı tam mânasıyla tanımaya imkânımız yoktur. Mârifetullahtan, Allah'ı bilmekten ancak O'nun bildirdiği kadar birazcık bir şeyler bilir ama her şeyini anlayamaz. İşlerin bütün esrarını da bilemez. Allah'ı tanıyamadığı gibi fiillerinin de hepsini tam mânasıyla tanıyamaz.
Yalnız Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz ki Allah-u Teâlâ hazretleri Rahman’dır, Rahim’dir. Erhamü'r-râhimîn'dir. "Merhametlilerin en merhametlisidir."
Zalim değildir, kullarına zulmetmez yani adaletin hilafına haksızlık olarak bir şey yapmaz. Bunları çok net olarak Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz ki adalet sahibidir.
Hatta öyle adalet sahibidir ki "Allah âdil" demiyoruz; el-adl diyoruz. Mastarla tasvir etmek, çok mübalağa içindir. Adaletin ta kendisidir, adaletli iş yapar. Âdil, hafif kalır; adaletin tam kendisidir. Her işi tam adalet!
"Adalet olunca, zulüm olmayınca, haksızlık olmayınca her işin sebebi var." demek oluyor.
O zaman belayı bulan kendisi kaşınmıştır da ondan bulmuştur. Sapıtan sapıtmayı hak etmiştir, cehenneme gitmeye müstahak olmuştur da ondan Allah onu sapıtmıştır.
İmtihan dünyası. Biliyoruz ki Allah bizi imtihan olarak buraya gönderdi; herkes imtihan oluyor. Herkes imtihan olduğuna göre çalışır; imtihanı başarırsa kazanır, başaramazsa sapıtır. Tabi netice itibariyle sapıtması kendi kendine değil Allah'ın yaratmasıyla, Allah'ın hükmüyle oluyor. Çünkü "dur" dese her şeyi durdurur. Durdurmayıp da o işi o tarafa kaydırmasının sebebi adaleti dolayısıyladır.
Zalim olmadığından erhamü'r-râhimîn olduğundan, kulunun tövbe etmesini sevdiğinden, kabahat yine o imtihanı başaramayan kimsede oluyor. İnsan Allah'ın esmâü'l-hüsnâ'sını incelediği zaman bu çok net olarak anlaşılıyor.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Allah, kulunun tevbesinden son derecede memnun olur. Bir kul, yanlış yoldan doğru yola geldi mi çok sevinir. Sevincini anlatmak için Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
'Çölde susuz kalmış bir insanın, susuzluktan kurtulup bir su kaynağı bulup su içip de oh dediği, ölümden kurtulacağı zaman suyu bulduğu zamanki sevinci kadar sevinir.'"
Bir insanın yıllardır çoluk çocuğu olmamış, doktorlara gitmiş olmamış, olmamış, olmamış. Çare yok kısır filan denilirken hop bir çocuk vermiş Allah; o evladını nasıl sever.
Yani kısırın çocuk sahibi olduğu zamanki sevinci kadar, susuzluktan helak olacak insanın suyu bulduğu zamanki sevinci kadar, şaşırmış yolunu sapıtmış da çölde kaybolmuş, ormanda kaybolmuş, ölmek durumuna gelmiş bir insanın yol bulup da kurtulduğu zamanki sevinci kadar sevinir; böyle anlatıyor.
İnsanlar bu gibi durumlarda olağanüstü bir sevinçle sevinirler, bayram yaparlar; şapkasını atar, sevincinden zıplar. Susuzluğunu gidermek için suyun içine cup diye kendisini atar. Avucuyla içmek değil de bir dalar bir çıkar; çok sevinir. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte böyle buyuruyor.
Allahu efrahu min tevbeti'l-abdi mine'z-zamâni'l-vârit hadîs. Bu kadar çok insan bu gibi meselelerden sevinir; Allah da kulunun tevbesine sevinir, doğru yolu bulmasına sevinir.
Demek ki bir kul sapıtmışsa belayı bulmuşsa cezayı bulmuşsa -tabi yine yaptıran Allah ama- müstahak olmuştur da ondan. Bilmiyorum bu inceliği anlayabiliyor musunuz? Allah istemezse hiç kimse bir şeyi yapamaz; her şey durur, her şey yok olur. Tabi müsaade ettiğinden, imtihan dünyası olduğundan, kafir kafirliğini yapıyor, şeytan şeytanlığını yapıyor, mü'min mü'minliğini yapıyor. Fırsat vermiş; fırsat vermese yaptırmazsa yaptırmaz mı?
Yaptırmaz. Dilerse anında durdurur. Dilerse değiştirmez mi değiştirir ama böyle hükmetmiş böyle dilemiş, serbest bırakmış.
Erhamü'r-râhimîn olduğunu bildirmiş, tevvâbü'r-rahîm olduğunu bildirmiş, günahkâr da olsa tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceğini bildirmiş, dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmiş. Bakın âyet-i kerîmede buyuruyor ki;
Kul yâ ibâdiye'l-lezîne esrefû alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmeti'llâh. "Ey günahlara dalmak suretiyle kendisini tehlikelere celp etmiş olan, kendisinin başını belaya sokmasına sebep olmuş, kendisine zulmetmiş olan günahkâr kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin..." diyor.
Bir kere ümit kesmek haram oluyor. Ne kadar kusurlu olsa, hırsız olsa, arsız olsa, katil olsa, yüzsüz olsa döndüğü zaman kabul edeceğini bildirmiş. "Allah beni kabul etmez, kapısından içeriye almaz." diye ümitsizliğe düşmeyi de yasaklamış. Bu önemli, ayet bu. İnsanın "Beni affetmez." diye Allah'tan ümidini kesmesi yasak, haram. Errahamü'r-râhimîn olduğunu biliyoruz.
Sonra buyuruyor ki ve kâle rabbüküm üd'ûnî estecib leküm. "Bana dua edin, ben sizin duanızı kabul ederim."
Dua edin kabul ederim. "Buyur" diyor, "Ben sizin duanızı kabul edeceğim." diye, vaat ediyor; "Bana dua edin." diye teşvik ediyor, affedeceğini bildiriyor.
"Yâ Rabbi! Günahlıyız, yüzümüz yok."
"Günahlı da olsan ümidini kesme." diye ümit kesmeyi de yasaklıyor.
Manzarayı görüyorsunuz. Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerinden önümüze serilen manzaranın güzelliği ortaya çıkıyor. Bütün buna rağmen başka türlü oluyorsa, -Allah zalim olmadığından, zulmetmediğinden, erhamü'r-râhimîn olduğundan, âdil olduğundan, adaletli olduğundan, tam adaletli olduğundan- demek ki kul kul hak etmiş de cezasını ondan çekiyor, demektir.
Bunu söyledikten sonra hadis-i şerife geliyoruz:
"Allah bir kulun kaymasını, meylini, devrilmesini isterse..."
Yüzîğa "saptırmak" demek, "meylettirmek" demek. Doğru yoldan giderken sapıyor, meylediyor, yıkılıyor, şaşırıyor, yanlış iş yapıyor, günah işliyor; hepsi olabilir. Böyle dilediği zaman onun çareleri görmesini engeller, gözünü kör eder, görmez duruma getirir.
Bir arkadaşımız kaza geçirdi. "Sen inşaatta tecrübeli bir insansın, nasıl düştün merdiven boşluğuna?" dedim.
Merdiven boşluğuna düşmüş. Allah şifa versin, bir zarara uğramış.
"Hocam anladım ki Allah bir şeye hükmetti mi insanın gözünü kör edermiş, göstermezmiş. Bir aralıktan çıktım, bu tarafta banyo aralığına gidiyorum derken yanlışlıkla merdiven boşluğuna gitmişim, karanlıkta yere düştüm. Hatta inşaata ilk girdiğim zamanlar 'Buraya bir ışık yapın, bir görmeyen buraya düşer.' dedim, ondan sonra bildiğim halde yine düştüm." diyor.
Demek ki çok yalvaracağız bunlardan o çıkıyor muhterem kardeşlerim!
"Ben çaresini bulurum, bu işi hallederim, bir tedbir düşünürüm!"
Düşünürsün ama...
Tufan koptuğu zaman şakır şakır yağmur yağıyor. Nuh aleyhisselam gemisini yapmış, gemisini yaparken de herkes alay etmiş.
Küllemaerre aleyhi kavmun meleunminkavmihi sahirumihu.
Kavminden birtakım insanlar gemi yaparken yanından geçiyorlar, Nuh aleyhisselam ile alay ediyorlar. Önceden Allah vahy ediyor:
"Yâ Nuh! Gemi yap!"
Göl yok, nehir yok, deniz yok; bu karanın ortasında -Urfa'da, Diyarbakır'da neyse- burada gemi yapmanın âlemi ne? Deniz kenarı yok, deniz yok, bir şey yok.
Allah emretmiş, o da Allah'ın sevgili kulu. Allah her şeyi biliyor.
"Kulum gemi yap!"
"Baş üstüne!" demiş, gemi yapmaya başlamış. Kavminden bir topluluk oradan geçerken;
"Ne yapıyorsun ya Nuh?" diye sormuş.
"Gemi yapıyorum." demiş.
Kah kah kah, kih kih kih alay ediyorlar. Dalga geçiyorlar yeni tabir bu, modern tabir. Halk arasında alay ediyorlar ama sonra olay başlarına geliyor. Önceden Allah ona bildirmiş, tufan başlıyor, yağmur başlıyor. Oğluna diyor ki;
Yâ Büneyye'r-keb meanâ. "Gel sen de bizim gemimize bin, bak ben gemime her şeyi alıyorum, 'kurtulsunlar' diye hayvanları bile alıyorum, sen de gel evladım!"
Kâle se-âvî ilâ cebelin ya'simunî mine'l-mâ.
"Gelmem, ben bir dağın tepesine çıkarım; o dağın yükseğinde olmam, beni selden korur!"
Kâle lâ âsıme'l-yevme min emri'llâh.
"Bugün Allah'ın hükmünden kurtuluş yok..."
"Seni ne dağ kurtarır ne tepe kurtarır, hiçbir şey kurtaramaz evladım!" diyor.
"Allah'ın hükmü geldi mi, ben tedbir alırım, çare düşünürüm, dağa tırmanırım şu işi yaparım, bu işi yaparım, polise müracaat ederim, paramı kullanırım, aklımı kullanırım, çizmemi ayağıma geçiririm…"
Hiçbir şey yapamazsın!
Allah dilemediği zaman hiçbir şey yapamazsın. Çünkü Allah göstermez. Yanlış gösterir; gözü görmez bazen. Mesela Peygamber Efendimiz' e ve ashabına düşmanların sayısını az göstermiş; düşmanlara da Müslümanları çok göstermiş.
Bir hikmeti var; "O hikmet yerini bulsun" diye, "Kimse öbür taraftan korkmasın, bu çalışma çarpışma olsun, Allah'ın kaderi yerini bulsun." diye.
Şimdi bunlar işin esrarengiz tarafları.
Her şeyi yapan Allah mı? Yaptıran Allah mı? Amennâ ve saddaknâ.
Hiç şek şüphe yok. Allah'ın emri olmadan, hakkın emri olmadan sanma bir çöp deprenir. Hakkın emri olmazsa bir çöp kıpırdamaz. Her şey Allah'ın emriyle, hükmüyle, bilgisiyle, dilemesiyle, müsaade etmesiyle oluyor. Yoksa hiçbir şey olmaz! Bir şeyin olmasını diledi mi o kimseye çareleri göstermez.
Hiyel "hile" kelimesinin çoğulu, "çare" demek. Çareleri görmekten gözünü kör eder, göremez duruma getirir.
Ne yapacağız?
Bu kanunu anladık, bu ilâhî bir kanun. Demek ki Allah bir şeyi takdir etti mi olacak; gören göz görmez olur ama o iş mutlaka olur.
Ne yapacağız?
Daima Allah'a tevekkül edeceğiz, Allah'a dayanacağız, işimizi Allah'a havale edeceğiz, Allah'a sığınacağız, Allah'tan isteyeceğiz; başka hiçbir çaresi yok.
Bak Kur'ân-ı Kerîm'den Fâtiha'dan öğrendiğimiz şeyi her gün mihrapta, seccadede okuyoruz:
İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. "Ancak sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Başka hiçbir şeye kulluk etmeyiz; ancak senden yardım dileriz." diyoruz.
"Ancak, sadece ve sadece senden" diyoruz. Bunu hayatımıza da indireceğiz.
Ortağın malını çaldı, sana bir oyun oynadı, mahkemeye müracaat ettin, o daha baskın çıktı, yalancı şahitler getirdi, senin şahitlerini tehdit etti. Diyeceksin ki "Yâ Rabbi! Bu beni yendi. Bu hilelerle, bu dünya hayatının düzenbazlıklarıyla, oyunlarıyla beni yendi. Ben sana tevekkül ettim yâ Rabbi! Sana dayandım yâ Rabbi! Sen benim vekilimsin."
Ondan sonra rahatla bakalım.
Azîzün zü'ntikâm olan Allah, gör bak o zalimden intikamını nasıl alacak.
Zalimlere bir gün dedirir Hz. Mevlâ
Tallâhi lekad âseraka'llâhu aleynâ.
Zalimi bir gün mutlaka pişman eder, mutlaka süründürür. Ev yıkanın hanesini viran eder, can yakanın canını yakar. Muhakkak bir gün o zulmünün cezasını "İnsanlara da ibret olsun." diye gösterir. "Düşmez kalkmaz bir Allah" demişler.
Kim kalacak? Herkes gidecek! Onun için çare Allah'a dayanmak.
Ve men yetevekkel ala'llahi fe hüve hasbüh. "Kim Allah'a dayanırsa..."
Ne olur?
Ne olacağı meçhul mü? Meçhul değil.
Fe hüve hasbüh. "Allah ona kâfidir, yeter."
O'nun kâfi olduğunu görür.
Hasbühû "Allah ona kâfidir, yeter."
Onun için bir insan Allah'a tevekkül etti mi kimse onun sırtını yere getiremez; Allah yardım eder. Allah öyle umulmadık yerlerde, öyle umulmadık şekilde, öyle bir anda yardım eder ki...
Bak müşrikler geldiler, Müslümanları daraltacaklar. Bir fırtına çıkarıyor, göz gözü görmüyor; feleklerini şaşırtıyor. Fırtınayı çıkaran Allah. Bir başka savaşta Müslümanlar susuz tarafta kaldılar, su yok, abdest alamıyorlar. Yıkanmaları gerekiyor, su içmeleri lazım; şakır şakır yağmur yağdı. Yağdıran Allah, estiren Allah, kolaylaştıran Allah, zorlaştıran Allah!
Bir insan bunu bilirse iyi Müslüman olur. İşte bunu bilmek tam Müslümanlık. Bir insan Allah'a dayanırsa, yaptığı her işi "Allah sevsin." diye, "Razı olsun." diye yaparsa, yapmayacağını da yine "Allah razı olsun." diye "Allah kızmasın." diye yapmazsa, verdiğini Allah için verir, sevdiğini Allah için sever, kızdığına Allah için kızar, söyleyeceğini Allah için söylerse kâmil Müslüman olmuş olur.
Kalbi pırıl pırıl, dobra dobra, tertemiz; her işi rahat. Öyle kıvrım kıvrım, eğri büğrü, yalan dolan, yanar döner, iki yüzlü, münafık değil.
Allah onun hakkından gelir.
Bazen de gelmiyor.
Görüyoruz, bakıyoruz. Canım sen de Allah'ın sevgili kulu değilsin ki senin de bin bir türlü hatan var, belki Allah onu sana senin hatandan dolayı musallat etti; bir de o tarafı var.
"Ben istedim de olmadı!"
Belki de sen bir zamanlar Allah'ın istemediği öyle işler yaptın ki Allah sana ceza olarak bu olayı başına getirdi. Şimdi "Kaldır yâ Rabbi!" diyorsun ama ceza gelmiş. Polis gelmiş cezayı yazıyor.
"Yâ Rabbi! Ceza verme." diyorsun ama zaten sen suçu işlemişsin, polis gelmiş artık cezayı yazıyor; bitti. Ama o anda da Allah dilerse yine yardım eder. "Polis cezayı yazıyor." derken aklıma geldi.
Ankara'da, pazarın kenarında, iki kamyonun arasında bir boşluk yer buldum, arabayı park ettim, içeriye girdim. Eve misafir gelecek, pazara gittim, üç beş kilo elma, üç beş kilo portakal aldım; misafire ikram edeceğim. Arabanın başına geldim; polis ceza yazıyor.
"İki üç dakika oldu, trafiği engellemiyorum. Önümde kamyon var, arkamda kamyon var, kimseye bir zararım yok, uzun boylu da kalmış değilim. İçerdeki dükkanlardan iki file erzak aldım, geldim." dedim.
"Yok yazacağım." dedi.
O da bana çok dokundu.
Zaten mahdut maaşlı oluyorum. İnsan memur oluyor, bin bir türlü sıkıntısı oluyor. Bir de böyle haksızlık.
Peki, bu kamyonlara niye ceza yazmıyorsun?
Bu kamyonlar, o dükkânlarla alakalı. İyi ama sokak herkesin, benim de sokağım.
"Yâ Rabbi! Ben bu işe razı değilim." dedim. Neyse ceza makbuzunu verdi; "Şimdi mi ödeyeceksin?" dedi, "Yanımda param yok." Dedim, "Falanca daireye götür, öde." dedi. Makbuzu cebime koydum. Ödemeyi unuttum; üç gün mü geçti, beş gün mü geçti yedi gün mü geçti bilmiyorum. Ödeyeceğim aslında, korkuyorum çünkü ödemezsem cezası katlanıyor onu da biliyorum. Ama Allah unutturdu. Bak işte gözünü kör edermiş; aklımdan hileleri geçirtmez filan.
Ben cezayı ödemeyi unuttum. Neden sonra yine aynı yere alışverişe gittim, aynı polisle karşılaştım, polisi görünce ceza aklıma geldi. Eyvah! O akşama kadar onu ödemem lazımdı, ödemedim. Kâğıdı çıkardım; "Geçen gün ceza yazmıştınız, ben bunu ödeyemedim. Şimdi ne olacak?" dedim. Yine çare soruyorum; yani o gün de ödeyemedim. Yüzüme hışımla baktı. "Sen bunu ödemedin mi?" dedi. "Ödeyemedim, ne yapayım?" dedim. "Dün akşam bunların hükmü geçti." dedi, kâğıdı yırttı, attı.
Demek ki Allah, haksızlığa uğradığım için yazılmış cezayı bile de dilerse ödettirmiyor. Unutturuyor; "Ödeme kulum; ben onu akşam polis amirlerine hallettiririm." Bir umumi af çıkarttırıyor; nasıl oldu onu da bilmiyorum.
Muhterem kardeşim! Sen Allah'a dayan, Allah'a tevekkül et, Allah işini rast getirir. Allah'ın sevmediği bir duruma düşersen, Allah'la inatlaşırsan, zıtlaşırsan, günahlara dalarsan o zaman tabi cezanı belanı bulursun; gelenler O'ndan gelir. O zaman tabi o ceza yürüyünceye kadar da gık dememen lazım gelir.
Bunlar manevi kanunlar. Bunları matematik kitabında fizik kitabında kimya kitabında bulamazsın; bunu mü'minler bilir. Kafirler de bilmez bu işi. Mü'minler bilir, bilen bilir, bilen Allah'a dayanır. Allah'a dayananı Allah korur.
Peygamber Efendimiz; o azıcık bir mü'min grubuyken, kâfirler kendilerine eza cefa ederken, düşmanlar hücum ettiği zaman elini kaldırıp "Yâ Rabbi!" diye dua ederken, arkasından örtüsü düştü. O kadar candan dua etti. Bak Allah duaları kabul ediyor.
Birinci Murad, Murad-ı Hüvandigâr askeri almış, Kosova harbine gitmiş. Yunanistan üzerinden ta Balkanlar'da Kosova'ya gelmiş. Karşısına bu Sırp ordusundan, şuradan buradan toplama kocaman bir ordu çıkmış. Eyvah, ne yapacak şimdi? Kendisinin adeti az, karşı tarafın adeti kaç misli fazla. Ne yapacak şimdi?
"Yâ Rabbi! Şu ordu burada yenilirse bir daha bu diyarlarda lâ ilâhe illallah diyen insan kalmaz. Sana ibadet edilmez, puta ibadet edilir. Sayısı az olmasına rağmen, ben razıyım, ben bu can derdinde değilim, canım feda olsun, yeter ki sen ordumu galip eyle." diye dua etmiş.
Kosova harbini kazanıyor. Tahtına oturmuş. Esirler filan konuşulurken, müzakere edilirken, bir esir; "Padişahla konuşacağım." diye geliyor, "Konuşuyorum." derken yerinden fırlıyor, aniden gizli yerinden hançerini çıkarıp yaralıyor, şehit olmasına sebep oluyor.
Ama ne oluyor?
Dua yerini buluyor:
"Bu ordu galip olsun da benim canım feda olsun!" dedi ya, öyle yapıyor. Belki öyle demeseydi, "Yâ Rabbi! Senin gayb hazinelerin sonsuz, kudretin sonsuz hem ordum galip olsun hem ben de yaşayayım." deseydi, belki o da olurdu. Ama o canını feda etmiş; Allah da ona şehitliği vermiş. Şehitlik. Fena bir şey değil! Hesapsız cennete giriyor.
Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselam ile buluşuyor. Hızır aleyhisselam diyor ki "Bak mademki benimle ilmi ledün öğrenmek istiyorsun, tamam yanımda bulun ama bana soru sormayacaksın."
Hel ettebiuke alâ en tu'allimeni mimmâ ullimte rüşdâ.
"Allah'ın sana öğrettiği o manevi ilimleri ilmi ledünn'ü ben bilmiyorum. Sana tabi olsam, yanında gezsem, sana talebelik etsem, bana öğretir misin?"
"Tamam, gel öğreteyim. Çünkü Allah'ın emri öyle. Öğreteyim ama bana soru sorma, hesap sorma, 'Bunu niye yaptın?' diye yaptığım işe itiraz etme." diyor. Hızır aleyhisselam, Musa aleyhisselam'a böyle diyor.
Bir gemiye biniyorlar, Hızır aleyhisselam gemiyi deliyor; gır gır gır, çat çat çat balta ile neyse gemiyi su alacak hale getiriyor, zedeliyor. Musa aleyhisselam dayanamıyor:
"Ya biz bu gemiye bindik, ne diye deliyorsun bunu mübarek?" diyor, itiraz ediyor. O zaman yüzüne bakıyor;
"Hani sen bana hiç itiraz etmeyecektin, hiç gık demeyecektin, tâbi olacaktın, edebinle duracaktın; bak itiraz ettin!"
"Peki" diyor, "Unuttum, kusura bakma."
Bir yere gidiyorlar, kimse bunları misafir etmiyor, yüzlerine bakmıyor. İnsan Kur'an'ı okursa ne ibretler var. Hızır aleyhisselam ile ulu'l-azm peygamberlerden Musa aleyhisselam bir köye geliyor, bir kasabaya geliyor da kasaba ahalisi bunların kıymetini anlamıyor; hiç kimse evine davet edip bir yemek vermiyor. Aç kalıyorlar.
Şu insanlara bak! Gelen misafirlerin kadrini kıymetini bilemiyorlar. Bu da Allah'ın bir hikmeti tabi. Yine Allah'ın, yine Allah'ın takdiri. Orada bir eğri duvar varmış, "Gel şunu düzeltelim, tamir edelim." diyor. Duvarı düzeltiyorlar, tamir ediyorlar. Tabi Musa aleyhisselam'ın karnı aç, yemek yememişler, kimse misafir etmemiş, bedavadan bir ikramda bulunmamışlar.
"İsteseydin, bu duvarı düzelttik diye karşılığında bir ücret isterdin. Alnımızın teriyle, açlığımız giderdi."
"Hani sen hiç itiraz etmeyecektin, laf karıştırmayacaktın?"
Yine hata etmiş oluyor.
Söz sözü açıyor; muhterem kardeşlerim!
Evliyâullahtan birisi, hacca gidiyormuş. Bir mescide gelmiş, oturmuş, ibadet ediyor. Tabi mola veriyor, hacca kasaba kasaba gidiliyor ya. Yedi gün o mescitte oturmuş da kimse misafir etmemiş, "Nereden geldin? Necisin mübarek?" dememiş, yedi gün oturmuş. Tabi yemek yemeyince, tuvalet ihtiyacı filan da olmuyor; ne tahammüllü adamlar!
Dervişlik öyle. "İnsan üç dört günlük açlığa dayanamazsa derviş olamaz!" demiş bazı kitaplarda. Yedi gün gık demiyor, bir şey istemiyor. Biliyor ki Allah'ın imtihanı. Hak yolda. Allah'ın misafiri bu, hacca giden insan, hac yolunda.
Allah'a dayanmış, kuldan ister mi?
Evliyâullah! İstemiyor, mescitte oturuyor.
İmtihan yedi gün sürüyor. Yedi gün sabah kahvaltı yok, öğle yemeği yok, akşam yok. Bir gün geçiyor, iki gün geçiyor; bir hafta yemek yemiyor. "Şu kadar süre aç kalıyorlarmış." diye Hint fakirlerini överler. Onlar bu mübarek evliyâullahın ayağının tozu olamaz. Yedi günden sonra Allah bir tanesinin aklına getirtiyor; "Ya mübarek! Sen yedi gündür buradasın, kalkmıyorsun, boyuna ibadet ediyorsun, karnın aç değil mi?" diye soruyor, yemek getiriyor da o zaman yiyor.
Dönelim Hızır aleyhisselam ile Musa aleyhisselam'ın kıssasına. İkinci itirazı da yaptı. İkinci itirazdan sonra "Bak yine itiraz ettin!" deyince Hızır aleyhisselam; "Eğer bundan sonra bir daha itiraz edersem bu iş bitsin, talebelik sona ersin." diyor. Tabi yine itiraz ediyor, yapılan bir şeye razı olamıyor; "Niye böyle yapıyorsun?" diye soruyor. Artık üçüncüde Hızır aleyhisselam ile beraberlik bitiyor, ortadan kalkıyor, devam etmiyor.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde;
"Eğer 'Bundan sonra bir daha dersen aramızdaki ahbaplık bitsin.' diye şart koşmasaydı, daha nice arkadaşlık ederdi, nice ibretler görürdü." Diyor.
Murad-ı Hüdavendigâr hazretlerine dönelim; Allah rahmet eylesin, şefaatine erdirsin. Şehit tabi, "Ordum galip olsun da canım feda olsun." demiş. "Benim maksadım canımı kurtarmak değil, 'Ordum yenilirse ben de ölürüm.' diye değil, canım feda olsun, yeter ki İslâm ordusu galebe çalsın." diye şart koşmuş. Öyle şart koşmasaydı, belki yaşardı da daha başka hizmetler de yapardı. Şehit edilmiş büyük bir zât; zaten şehit olması gösteriyor.
İnsanlar bazen öyle yapıyorlar. Geçenlerde bir arkadaş böyle bir şart koşmuş. Dükkânına gittik, "Nasılsın?" dedik. O da "Nasılsın?" deyince tabi kardeşi olduğumuz için sıkıntılarını dertlerini biraz açtı, konuştuk.
"Yâ Rabbi!" demiş, "Sen bana nimet ver; zenginlik ve ikram ver, ben de senin yolunda, Allah yolunda, fîsebilillah hayrımı hasenatımı yapacağım; yapmazsam al elimden." demiş.
Sen kime karşı cömertlik yapıyorsun?
Sen kulsun, o rabbü'l-âlemin; sen fakirsin o zenginler zengini! "Ver yâ Rabbi!" de, "Hayır yaptırmayı nasip et." de, "Yapmazsam da alma." de. "Yapmazsam al." deyince olmuyor. "Sen kendin istemişsin." dedim. Tabi sıkıntılar ve sebeplerden yapamayınca, buradan da sıkıntı patlamış, neyse. Bunların hepsi insana birer ibret ve ders.
Bu hadis-i şerifleri okuttukça şunu anlıyoruz ki bize mekteplerde öğretilen ve etrafımızda gördüğümüz hayat başka, manevi hayat başka. Bu manevi hayat, burası, başka bir âlem. Bunun başka bir esrarı var.
İnsan Allah'a tevekkül etti mi Allah yardım ediyor. Ben yaparım ederim sandığı zaman da ayağı takılıyor; başı beladan, sıkıntılardan kurtulmuyor. Allah'tan gayrıdan isteyince eline bir şey geçmiyor. Allah'tan isteyince muradına eriyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.02.1990 -
Kıskançlık ve Haset,
03.02.1990 -
Gönül Zenginliği
