05.07.1992 - Niyet, Abdestin Önemi, Müminin Feraseti, Namaz, Zikir

05.07.1992 - Niyet, Abdestin Önemi, Müminin Feraseti, Namaz, Zikir
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ temennâ ehadüküm fe'l-yenzur mâ yetemennâ ve innehû lâ yedrî mâ yubtebûlehû min ümmiyyetih.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Sizden biriniz bir şey temenni ettiği, dilediği, istediği zaman ne temenni ettiğine şöyle bir baksın, dikkat etsin, kendisini kontrol etsin.
Çünkü bu temennisinden kendisine ne yazıldığını bilmiyor. Hayır da şer de yazılabilir; onun için dikkat etsin. "Sadece temenni ediyorum." diye kalmasın çünkü bundan kendisine bir vebal gelebilir, bir ceza tahakkuk edebilir. Ne temenni ettiğini, arzuladığını, istediğini, neye ümit bağladığını, neyi yapmak gayesine düştüğünü, kendi aklından kendisini kontrol etsin. Çünkü İslâm'da niyet çok önemlidir ve bir insan bir iyi şeye niyet ederse niyet ettiği şeyi yapamazsa bile sevap kazanır. İyi şeyden sevap kazanır. Bazen de yapmadığı halde söylediği yanlış şeylerden, temenni ettiği yanlış şeylerden dolayı da bir ceza, bela ve günah kendisine yazılabilir. O bakımdan insanın temennilerine de dikkat etmesi lazım. İsteklerine arzularına dikkat etmesi lazım.
Mesela "Ah param olsa ben o parayı harcamasını nasıl bilirdim. Şuralarda, şöyle böyle zevklerde bir harcardım ki herkes parmak ısırırdı."
Temenni ediyor ama temenni ettiği şey yanlışsa günah yazılır. İyi şeyi temenni ederse iyi şeyi temenni etmekten dolayı sevap yazılır. O halde insanın düşüncesine, temennilerine, arzularına dönük bir kontrolü olması lazım. Kendisine dikkat etmesi lazım, hâkim olması lazım.
Bazen sohbetlerde kardeşlerimizin sözlerine dikkat ediyorum, kimisi "şaka" diye yapıyor. Bu işin şakası ciddisi olmaz, söz ağızdan çıktı mı insan sözün esiri olur; ağzından çıkan sözün kendisine vebali olur. Mutlaka kendi kendimizi kontrol etmeye kendimizi alıştıralım. Temennilerimizi bile kontrolden geçirelim.
"Yanlış ve günah olan bir şeyi yapmıyorum ki canım işte, sadece şakacıktan temenni ettim."
Olmaz! Temenni bile etmeyelim. Efendimiz öyle emrediyor; "Kişi ne temenni ettiğine baksın; çünkü ne yazıldığını bilmiyor. Bakarsın günah yazılır. Günah yazılmasın, dikkat etsin." diye tavsiye ediyor. Biz de kendimize bu kontrolü temin edelim, sağlayalım.
Selman radıyallahu anh'ten.
İzâ teveddaa'l-abdü tehâttü anhü zünûbühû kemâ tehâtte veraku hâzihi'ş-şecere.
Efendimiz kısaca abdestin faziletini ifade sadedinde şöyle buyurmuş:
"Kul abdest aldığı zaman günahları şu ağacın yapraklarının kuruyup döküldüğü gibi kendisinden dökülür."
Bir ağaç göstermiş;
"Şu ağacın yaprakları sonbaharda nasıl dökülüyor?"
Rüzgâr estiği zaman kuruyor; takır takır yere dökülüyor, çöpçüler süpürüyor.
"Şu ağacın yapraklarının döküldüğü gibi abdest aldığı zaman kulun günahları dökülür." Bu, bir.
Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâeddin] Hocamız niye aynı konudaki hadis-i şerifleri peş peşe sıralıyor?
"Konunun önemi iyice zihinlere nakşolsun." diye.
Geçelim arkasındaki hadis-i şerife:
İzâ tevadda'l-abdü.
Tevaddaa tevaddu. Vudû, Arapça' da "abdest" demek. Abdest kelimesi de bize Farsça' dan gelmiş, -âb "su" demek dest "el" demek- "elini ayağını suyla yıkamak" mânasına geliyor. O Farsça. Arapçası vudû.
Abdestli misin? Vudu'n var mı?
Tevaddaa da "elini yüzünü yıkayıp abdest almak" demek.
İzâ tevaddaa'l-abdü fe-ahsene'l-vudûe sümme kâme ile's-salâti fe-etemme rükûahâ ve sücûdühâ ve'l-kırâati fîhâ kâlet hafizake'llâh kemâ hafizatenî sümme us'ide bihâ ile's-semâi ve lehâ dav'ün ve nûrun ve fütıhet lehâ ebvâbü's-semâi hattâ yentehî ila'l-lâhi azze ve celle fe-teşfeu li-sâhibihâ ve izâ dîu vüdûehâ ve rükûahâ ve sücûdehâ ve'l-kırâete fîhâ kâlet lehü's-salâtü day'ake'l-lâhu kemâ day'atenî sümme as'adü bihâ ile's-semâi ve aleyhâ zulmetün ve ğulikat ebvâbü's-semâi sümme tüleffü's-sevâbü'l-halkı sümme tadribü bihâ vechü .
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
Bir kul abdest alma işlemini eksiksiz kusursuz güzel yaptı, sonra kalkıp namaz kılmaya başladı ve rükûsunu, secdesini tamam olarak yaptı ve namazın içindeki kıraati de güzelce okudu mu?
Okudu.
Namaz da o kendisini kılan kimseye;
"Allah seni korusun! Sen beni nasıl koruduysan muhafaza ettiysen zayi etmediysen eksik bırakmadıysan tam yaptıysan bana riayet ettiysen Allah da seni korusun, sana riayet etsin, seni mahfuz eylesin, hıfz-u himaye etsin." diye dua eder.
Sonra bu namaz; ışık saçarak nurlu bir şekilde, melekler tarafından göğe yükseltilir. Işıyarak gökyüzüne doğru çıkar, gider ve bu ibadete semaların kapıları açılır.
Ama kul böyle yapmaz da abdestini güzel almazsa eksik alırsa azalarını yıkamaz, eksik yıkar, atlar, boş bırakır, kuru bırakır, acele eder, kusurlu yaparsa secdeyi, namazda okumayı, kıraati tam yapmazsa, rükûda secdede, kıraatte acele ederse…
Bazen birisini ön tarafa imamlığa sürüyorsun, harfleri anlayamıyorsun. Böyle yaparsa bu sefer namaz darılır;
"Allah seni zayi etsin, kaybetsin Allah seni! Beni mahvettiğin gibi, zayi ettiğin gibi eksik kusurlu bıraktığın gibi Allah da seni zayi etsin!" diye beddua eder.
Melekler bu ibadeti gökyüzüne götürmek isterler ama bu namaz üzerinde zulmet, karanlıklar, karalar olarak göğe doğru çıkar ve semanın kapıları ona kapanır. Dergâh-ı izzete yol vermezler. Eski elbisenin buruşturulduğu, dürüldüğü, kâğıdın kartopu gibi yapılıp uzaktan sepete atıldığı gibi bu namaz katlanır, buruşturulur.
Efendimiz elbiseye benzetiyor. Eski elbisenin buruşturulup toplandığı gibi bu namaz da derlenir toplanır bükülür; "Al kıldığın namazı!" diye bu namazı kılan adamın yüzüne çarpılır.
Übâde hazretleri rivayet etmiş, Taberânî'nin kitabında var, daha başka kitaplarda da var.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Benzer konularda çok hadis-i şerif var. Namaz insana dua ediyor, beddua ediyor. Kur'ân-ı Kerîm insana dua ediyor, beddua edebiliyor. Acayip işler bunlar! Bir şahsiyet-i maneviyesi oluyor ve dua ediyor.
Kur'ân-ı Kerîm, kabirde insana yoldaş oluyor. Hem de nasıl bir yoldaş? Kabirde bir insan suretinde, güzel, sevimli, sempatik bir arkadaş geliyor.
"Sen kimsin? Seni çok sevdim. 'Burada yalnız kalacağım' diye korkuyordum, hoş geldin, içimi rahatlattın, şu karanlık yerde senin arkadaş olman hoşuma gitti. Demek ki yalnız değilmişim, korkum geçti. Kimsin sen?"
"Ben senin okuduğun Mülk suresiyim."
Allah Allah! Sübhanallah! Hadisleri tenkit edecek değiliz, hadislerden bir şey öğreneceğiz. Allah celle celalüh namazlara, ibadetlere, surelere böyle şahsiyet-i maneviyeler veriyor, şefaat ediyorlar, beddua ediyorlar.
Biz Allah'ın âlemlerini, âlemlerin kanunlarını bilemiyoruz. Efendimiz' in bildirdiğinden gözümüzü açarsak açarız, anlayan anlıyor. Mesela evliyâullahtan birisine soruyorlar:
"Hocam! Şu söz hadis-i şerif midir?
"Değildir."
Ümmî adam, hiç okumamış, mektep medrese görmemiş.
Başka bir sözü soruyorlar:
"Hadis-i şerif midir."
Evet, hadis-i şeriftir."
Maksat imtihan etmek değil mi?
Bir başka söz tertipliyorlar, yarısı hadis-i şerif yarısı hadis-i şerif değil. Karıştırıyorlar, karma okuyorlar.
"Hocam! Bu hadis-i şerif midir?"
Doğru değil; ama hocanın hocalığını, ârifliğini, evliyalığını denemek istiyorlar.
"Şurasına kadar hadis-i şerif, sonrası hadis-i şerif değil." diyor.
Biliyor. Ümmî.
"Hocam! Nereden biliyorsun?" diyorlar?
"Siz hadis-i şerifi söylerken ağzınızdan bir yeşil nur çıkıyor, anlıyorum. Hadis olmadığı zaman çıkmıyor; o tarafın hadis olmadığını anlıyorum."
Allah ona öyle bildiriyor.
Muhterem kardeşlerim! Size tıbbî bir izahat vereyim. Biz etrafımızı görüyoruz, ışığı görüyoruz.
Nasıl görüyoruz?
Gözümüze ışık geliyor, mercekten geçiyor, gözün arkasındaki hassas tabakaya bu görüntü düşüyor; o kadar.
Duvara görüntü düştü; sonra ne oluyor?
Ondan sonra o duvardaki sinir uçları; buraya düşen ışıklardan aldıkları uyarıları beyne götürüyorlar, sinirler oradan tel gibi elektrik alıyor, bu irkilmeyi beyne götürüyorlar. Bir elektrik uyarısı.
Beynimiz bu ışığı görüyor mu?
Görmüyor. Işıktan hiç haberi yok ama o sinyallerden "Dışarıda şu kadar insan var, bu kadar kafa var, bu kadar ışık var, ağaç var, çiçek var." diye beyin her şeyi görüyor.
Halbuki beyne gelen nedir? Her taraftan beyne gelen elektrik sinyalidir.
Muhterem kardeşlerim!
Burnumuzdan, elimizden, parmak ucumuzdan, ayağımızdan, kulağımızdan, gözümüzden, koklama duygumuzdan, tatma duygumuzdan beyne gelen nedir?
Hepsi bir duvarda bitiyor; oradan öteye elektrik sinyali gidiyor, ama Allah beynimize dışarıdaki olayları gösteriyor, ışıkları gösteriyor, tatları anlattırıyor. Beyin her şeyi sırf sinyallerin dilinden anlıyor, dışarıyı yorumluyor ve böyle görüyor.
Kudrete bak!
Tebâreka'l-lâhu ahsenü'l-hâlikîn.
Muazzam sanat, muazzam mühendislik! Mühendisler kurban olsun! Muazzam bir iş! Allah-u Teâlâ hazretlerinin elektrik sinyallerine şu beyinde yaptırdığı işlere bak.
Onun için insanın ilmi, irfanı arttıkça imanı kale gibi oluyor, çelik gibi oluyor. Atom bombasının sarsamayacağı çelik gibi oluyor.
Neden? Görüyor, işlerin mükemmelliğini görüyor, iç yüzünü alim adam daha iyi anlıyor.
Işık nereden gelir nereye gider? Cahil adam düşünür mü hiç? Gözün içinde mercek mi var? Arka tarafında sinir mi var?
Beyin nedir, bilmez. Bunu doktorlar biliyor ama alim olan, doktor olan bilince Allah'a sevgisi, bağlılığı, saygısı, inancı daha kuvvetleniyor. Demek ki insanın inancı eksikse bilgisi, irfanı, yorumlaması noksan oluyor, dikkat etmiyor, olayları kaçırıyor.
Polis bile parmak izlerini değerlendiriyor, katili buluyor da insan bu koca koca delilleri görmüyor. Gözünün önüne gelen koca koca kâinatın her olayı birer delil; ama onları görmüyor, anlayamıyor.
O halde yorumlamada bir terbiye noksanlığı var. Bir insanın olaylara bilimsel açıdan bakıp olayları bilimsel yönden değerlendirip kıymetini anlama kabiliyeti olması lazım.
"Hocam buyur, kırmızı renkli bir taş."
İyi buyur bu da bir taş; ama bunun hangisi elmas hangisi cam?
Ben hocayım; bunun yakut olanıyla cam olanını ayırt edemem, ama kuyumcu gözüne bir küçük büyüteç takıyor, yakından bir inceliyor, "Tamam, bu yüzüğün taşı yakuttur." diyor, anlıyor. Erbabı anlıyor da cahil anlamıyor.
Cahil olduğu, anlamadığı için dedesinden kalma kıymetli yakut yüzüğü götürüp olmadık fiyata satıyor. Onun için her şeyi yorumlamayı bilmek, kıymetini anlamak, eline geçen parçanın antika değerini, kuyumcu değerini, cevahir bedestenindeki değerini görebilmek lazım. Anlayamazsa pırlantaları, yakutları, zümrütleri, incileri, kaçırır; her şeyi dümdüz taş gibi görür. Taş ama bu kıymetli taş, ötekisi kaldırım taşı; ikisi arasında çok fark var.
İnsan bu yorumlamaları yapacak bir zihin terbiyesine ermeli. "Niye bu böyle oldu?" diye soru sormalı, cevabını aramalı. Bulunca da takdir edebilmeli; "Bu güzel yahu bunda büyük bir sanat var." diyebilmeli.
Parmaklarımızı oynatıyoruz. Parmakla tutmak, yazmak, konuşmak ve düşünmek işinin ne olağanüstü bir olay ne harika ne muazzam bir iş olduğunu hiç kimse bilmez.
Neden? Bedava!
Bedava olduğundan bilmiyor. Anasından babasından gelmiş, bedava olduğundan kıymetini bilmiyor.
İlk defa bir sanayi sergisine gitmiştim. Teknolojinin büyük buluşu atom reaktöründe, bir şişenin içindeki suyu ötekisine boşaltmak için bir suni el yapmışlar. Adam iki buçuk metre kalınlığındaki radyasyon geçmeyen şeyin ötesindeki atom radyasyonlu maddeyi şöyle tutturtuyor, boşalttırıyor. Kargacık burgacık aletle, uzantılı kolları eklemleri vesaireleri, tam eller gibi de yapamıyor ama işte zar zor biraz tutuyor. "Onu ona boşaltabiliyor." diye sanayi sergisinde "büyük başarı" diye göstermişlerdi.
Bunun âlâsı bende var. Bedavadan âlâsı var; tutuyorum, anlıyorum, yazıyorum, dokunduğum zaman seziyorum. Öyle âmâ insanlar var ki dokununca görüyor, anlıyor. Yüzünü eliyle bir yokluyor, şıp diye anlıyor.
Bizim burada âmâ bir hafız vardı. Allah rahmet eylesin. Beş vakit namaza gelirdi. Evine gitmiş, kapıdan girmiş, anlamış ki evde hırsız var. İki gözü âmâ. Kendisi babayiğit de… Kapıyı kapatmış, hırsızı yakalamış. İki gözü gören hırsız, iki gözü görmeyen hafıza yakalanıyor. Bu büyük bir şey! Allah'ın insana verdiği büyük kabiliyetler var.
Allah; namaza da Kur'ân-ı Kerîm'e de sure-i celîleye de kabiliyet verir. Hatta eller, ayaklar insanın aleyhinde şahitlik yapacak. Ahirette günahkârın eli; "Hırsızlığı ben yaptım, uzandım, aldım." diyecek. Ayağı; "Ben o yasak yere yürüdüm, vardım." diyecek. Sahibi inkâr etse bile onlar şahitlik edecek.
Lime şehidtüm aleynâ.
Adam kendi uzuvlarına çatıyor:
"Niye benim aleyhime şahitlik yaptın?"
Orası Mahkeme-i Kübra da ondan.
Entekana'llahü'llezî entaka külle şey'. "Her şeyi konuşturmaya kudret-i külliyyesi olan âlemlerin Rabbi beni konuşturdu." diyor.
"Konuşmamak benim elimde mi, Allah konuşturunca konuşmamak mümkün mü?" demek istiyor.
Susturunca konuşmak mümkün mü?
Her şey O'nun kudretinde. Bunu anladığı zaman insan kâinatın esrarını çözer, kulluğun zevkine varır, Halik’ını bulur ve evliya olur.
Daha ne istiyorsun? Allah'ın, kâinatın sahibinin dostu olmaktan güzel bir şey var mı?
Kâinatın sahibi celle celalüh, Rabbü'l-âlemîn hazretleri seni seviyor, koruyor. Senin sırtın yere gelir mi?
Abdest ve namaz niye bu kadar önemli?
Muhterem kardeşlerim! İnsanların vazifesi Allah'ı bulmak! Hayatın mânası ve gayesi bu! Allah'ı bulmak, Allah'tan kopmamak, Allah'a âsi olmamak, Allah'a itaat etmek, Allah'ı unutmamak...
Ve lâ tekûnû ke'l-lezîne nesu'l-lâh. "Sakın Allah'ı unutanlar gibi olmayın."
Allah, unutmamayı, hatırda tutmayı emrediyor. Unutmamak lazım.
Unutmamanın şekli nedir?
Unutmamanın şekli namazdır. Günde beş defa Allah'ın huzuruna çıkıyorsun, ibadet ediyorsun. Beş defa uyarı. Günde beş defa hatırlandı mı, bayağı kuvvetli bir hatırlatma olur.
Arada ne olacak?
Namazların arasındaki zamanlarda da zikir var. Allah, lâ ilâhe illallah dersin, o zaman da hatırlama devam eder. Daima zikr-ü fikirde, sevapta, kazançta bir insan olursun.
Namaz bir insan için fevkalâde önemli. Allah onun için emretmiş. Angarya değil.
Zaten biz Allah'a ne yapabiliriz?
Zaten her şeyi bize O veriyor. Maaşımız, varlığımız, hayatımız, rızkımız, sağlığımız, sıhhatimiz O'ndan. Biz Allah'a ne yapabiliriz? Hiçbir şey yapamayız. Biz Allah'a el açarız, sadece isteriz; "Daha ver, yâ Rabbi!"
İşimiz istemek, dua. İsteriz, bir de "Emretmiş." diye ibadet ediyoruz.
Yoksa bu ibadetten ne olacak?
Birisi sana gelse;
"Hacı Bey! Ben şurada dört defa eğileceğim, kalkacağım, çıkar bana beş bin lira ver." dese;
"Hadi oradan! Sen kimi kandırıyorsun? Herkes iner kalkar, git işine." dersin.
"Haylaz! Çalış da biraz alnının teriyle para kazan." dersin.
Burada bizim yaptığımız nedir?
Dört defa eğilip kalkıyoruz, ondan sonra Allah'tan olmadık şeyler istiyoruz:
"Cenneti ver yâ Rabbi! Köşkler ver yâ Rabbi!"
Bu, bunun bedeli mi? Değil.
Biz bu ibadetleri "Allah emretmiş" olduğu için yapıyoruz. Yoksa biz kendimiz kaç para ederiz ki bizden çıkan şey bir para etsin. Hepsi âciz naçiz kullardır, Allah'ın kullarıdır. İbadete kudreti de aklı da fikri de imanı da zaten O veriyor; ibadet de kul da kulun yaptığı şeyler de O'nun.
Bir insanın kölesi olsa; "Bahçede çalıştırıyorsun." diye bahçenin mahsulü kölenin mi? Elma da bahçe de köle de senin.
Biz Allah'ın kullarıyız, yani köleleriyiz, her şeyimiz O'nun. Bizim O'ndan bir şey istemeye hakkımız yok.
Biz namazı niye kılıyoruz? "Allah emretti." diye.
İstemeye hakkımız yok ama niye istiyoruz? "İsteyin, demiş." diye.
Peygamber Efendimiz;
"Dua ibadettir." diyor.
ed-Duâü hüve'l-ibâdetü. Hem de öyle kuvvetli söylüyor ki; "Dua ibadetin ta kendisidir."
Allah, "Bana dua edin." demiş.
Fe-kâle Rabbükümü'd'ûnî estecib lekum. "Bana dua edin!"
"Baş üstüne!" diyoruz, ondan yapıyoruz; yoksa yüzümüz yok. Huzuruna çıkamayız, arka taraflara saklanırız, kaçarız, yüzümüz kara. Yüzümüz yok ama emrettiği için ibadet olduğundan huzuruna çıkıyoruz, dua ediyoruz. Eksiğimiz çok, suçumuz çok, boynumuz bükük, yüzümüz kara elimiz boş; her şey O'nun. O'nun rahmetinden, lütfundan oluyor.
Bu ibadetlerinin hepsinin çok faydası, çok sevabı var. Allah, faydalı olduğundan emretmiş; bir de "Kullarım yapsın." diye mükâfat vaat etmiş. Ama faydası zaten bizim. Bizim faydamız olan şeyi emretmiş, yapıyoruz. Allah bir de mükâfat veriyor. Rabbimizin rahmeti bol, engin, hazineleri sonsuz, ihsanı geniş.
Bu beş vakit namaz üç vakte inse olmaz mı?
Olmaz, az gelir. Bu beş vakit, tam yerli yerinde. Eğer başka türlüsü hayırlı olsaydı Allah onu emrederdi.
Ne güzel! Beş vakit sabah kalkıyorsun, erken vakitte abdest alıyorsun. Sıhhate, akla, mantığa, iş hayatına, kalkınmaya, refaha, her şeye uygun. Kalkıyorsun, tertemiz yıkanıyorsun canlanıyorsun, Allah'a ibadet edip işine öyle gidiyorsun.
Her sabah dükkânımız besmeleyle açılır. Ne güzel, öğle vakti geliyor, karnın acıktığı zamanda namaz vakti. Gidiyorsun Rabbine, bir daha ibadet, arz-ı ubudiyet ediyorsun:
"Ben senin kulunum yâ Rabbi! Sen benim Rabbimsin, sana hamd olsun, şükürler olsun."
Hamd-u senalar ediyorsun, huzuruna bir varıp işine dönüyorsun.
İkindi vakti işler karışık, şu dünya işleri dursun. "Sana hamd ederim, seni tesbih ederim, sen ekbersin, en büyük sensin yâ Rabbi!" diye Allah'ın huzuruna tekrar gidiyorsun.
İkindide böyle yapıyorsun. Güneş batarken ortalığa bir hüzün çöküyor, bir karanlık çöküyor; tekrar Allah'ın huzuruna gidiyorsun, hamd ediyorsun, şükrediyorsun. Yatma vakti geliyor, artık takatin kalmamış, yorulmuşsun.
Uyuyacaksın, seni kim koruyacak?
Allah koruyacak. Zelzeleden, yılandan, çıyandan o koruyacak. Birisini bir böcek mi yılan mı soktu da Peygamber Efendimiz; "Şu duayı okusaydın." sokmazdı.
Eûzü bi-kelimâti'l-lâhi tâmmeti ve esmâihî küllehâ min şerri mâ halaka ve zeraa ve berea.
Başka dualar da var; "Bunu okusaydı sokamazdı." buyuruyor.
Sahabeden bir grup bir obaya gittiler, çölde adamlar onları misafir etmedi. Mübarekler ne yapsınlar? Allah Resulünün sahabesi bunlar, mübarek insanlar. Kenara yatıp uyudular ama sen Allah'ın Resulünün sahabesini misafir etmezsen rahat eder misin?
Kabilenin reisini bilek gibi kalın zehirli bir yılan soktu. Başladı vücudu şişmeye; davul gibi olacak, patlayacak ölecek.
Neden?
Sen misin sahabeyi misafir etmeyen? Allah yılanına emretti, git şu herif-i nâşerîfi ısır, hakla, canına oku. Anlasın! O zaman cariyenin birisi burnunu kapayarak, örtünerek geldi:
"Kabilemizin reisini zehirli yılan soktu. Kabile reisimiz ölecek. Tedavi etmesini bilen var mı?"
Mübareklerden bir tanesi çıktı; "Ben biliyorum." dedi. Gitti, Kur'ân-ı Kerîm okudu.
Ne okudu? Fatiha suresini okudu, adamın şişen vücudu indi, hastalığı geçti, ayağa kalktı.
Neden?
O sahabenin diline, o Kur'ân-ı Kerîm'e şifayı veren Allah. İhlâsla okudu. Ondan sonra kabile reisi koyunlar, neler neler hediyeler etti. E mübarek, bunu önceden yapsaydın yılan da sokmazdı, başın da derde girmezdi. Ama işte; o da bir terbiye.
Namaz niyaz ibadet taat kulluk böyle kıymetli.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
01.01.1993 -
Musibetlere Sabır, Evlilikte
05.07.1992 -
Abdest, Namaz, Abdest
