16.09.1990 - Hicretin Fazileti, Alimlerin Önemi, Müslümanların Düşmanları

16.09.1990 - Hicretin Fazileti, Alimlerin Önemi, Müslümanların Düşmanları
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ebu Saîd el-Hudrî hazretleri rivayet eylemiş. İbn Abdilberr'de, Ahmed b Hanbel'de, Ebu Dâvûd'da, Beyhakî'de mevcut.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri muhacirlerin fukarasına müjde vermiş:
Ebşirû. "Müjdelenin, sizlere müjdeler olsun, ne mutlu sizlere, beşaret olsun sizlere!" Yâ ma'şere sa'âlîki'l-muhâcirine. "Ey muhacirlerin fukarası topluluğu!"
Muhacirler; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in etrafında toplanmak, onun eşsiz feyzinden istifade etmek için diyarlarını, kabilelerini, şehirlerini, mallarını, ailelerini, akrabalarını terk ettiler. Medine-i Münevvere' ye geldiler, Efendimiz' in etrafında toplandılar.
Hicret emrolunmuştu; Peygamber Efendimiz emretmişti hem İslâm'ın öğrenilmesi için şarttı hem Müslümanlar o kaldıkları yerlerde eza cefa görüyorlardı, burada derlenip toparlanmaları lazımdı hem de Müslümanların belli bir yerde bir güç oluşturması lazımdı; hicret emredilmişti. Onun için bu mübarekler de Resûlullah Efendimiz' in işareti üzerine, Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri sebebiyle hicret ettiler.
Kur'ân-ı Kerîm'de ayet-i kerimeler var; eğer bir insan bulunduğu beldede baskı görür, İslâm'ı yaşayamaz, Allah'ın farzlarını yerine getiremez, ibadetlerini ifa edemez de suçlu ve günahkâr olarak ölürse onun başına neler gelecek?
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne'llezîne teveffâhümü'l-melâiketü zâlimî enfüsihim kâlû fîme küntüm kâlû künnâ müstad'afîne fi'l-ardi kâlû e lem tekün ardu'llahi vâsiaten fe-tühâcirû fîhâ fe-ülâike me'vâhüm cehennem ve sâet masirâ.
Cezalarının, barınak yerlerinin, gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildiren ayet-i kerime. İlle'l-müstad'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildâni. İstisnası var; "Şu şu şu masum ve mazlum olanlar müstesna." Gücü yetmiyor, çocuktur, zayıftır ve sair… "Bunlar müstesna" diye de istisnası var. Hicret etmesi lazım.
Ve men yühâcir fî sebîli'llâhi yecid fi'l-ardı murâgamen kesîran veseaten. "Kim hicret ederse Allah'ın yardımına, lütfuna ve genişliğe mazhar olur." diye de müjdeler var. Hicret ettiler ama tarla taşınmaz ki ev taşınmaz ki. Medine'ye geldiler, yoksuldular, fakirdiler, sıkıntıda idiler. Belki kendi kavmi arasında izzetli, itibarlı ve zengindi ama orada fakir oldular.
Eski yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye hicret etmiş bir kimse bilirim ki bizim akrabamızın dükkânında hamal olarak çalışırdı. Adam tarlaları, köşkleri olup da işçiler çalıştıran bir ağayken Türkiye'ye gelmiş, hamal olarak geçimini temin ediyordu.
Allah insanı böyle genişlikten darlığa düşürmesin, çok zor. Sıkıntılara uğratmasın. Zaten alışkın olan insan, eskiden beri fakir olan insan için çok büyük değişiklik değil ama böyle bir sebeple hicret etmiş olan bir insan gittiği yerde çok sıkıntı çeker, canına tak eder.
İnsanın karnı tokken, ağrısı yokken, keyfi yerindeyken, hava güzelken, güneşlikken, meyvelikken, önü, sofrası doluyken Müslümanlık kolaydır. Ama yaralanmışsın; ölüm tehlikesi, açlık, kıtlık, sefer var, terlemişsin, yorulmuşsun, karşına çeşitli sıkıntılar, başına çeşitli üzücü hadiseler gelmiş, arkadaşlarla problemler var, vesaire…
İşte asıl imtihan o zaman meydana çıkıyor. O zaman Müslüman kalmak, o zaman Müslümanlığa yine candan bağlı olmak, o zaman yine Allah'ın yolunda fütur getirmeden yürümek has Müslümanların işi; vefalı, dayanıklı Müslümanların, cefakeş insanların işi. Zor bir şey ama sevabı büyük.
Bu hadis-i şerifte Peygamberimiz diyor ki:
"Ey muhacirlerin fakirleri topluluğu!"
Ma'şer, "topluluk" demek.
"Ey o fakirler topluluğu, size müjdeler olsun, müjdelenin, Allah'ın size büyük mükâfatları var. Bilesiniz ki müjdeler olsun ki ileride sevinecek durumunuz var!" demiş oluyor.
Ne ile müjdeliyor?
Bi'n-nûri't-tâmmi yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde eksiksiz, tam bir nura mazhar olacaksınız, pırıl bir nuraniyete sahip olacaksınız."
İnsanların nura ihtiyacı olan o günde sizi ihata eden bir nura; önünüzden, sağınızdan, sizi aydınlatan bir nura sahip olacaksınız.
Nûruhüm yes'â beyne eydîhim ve bi-eymânihim, ayet-i kerimesinde bildirilen o nur.
Pırıl pırıl nuraniyet içinde olacaksınız; zulmette, sıkıntıda değil. Rûz-ı mahşerde, kıyamet gününde tam, eksiksiz bir nura kavuşacaksınız.
Tedhulûne'l-cennete kable ağniyâi'n-nâs. "İnsanların zenginlerinden, varlıklılarından daha erken cennete gireceksiniz. Daha önceden gireceksiniz."
Bi-nısfi yevmin. "Ahiret günleriyle yarım gün -daha erken gireceksiniz.-"
Ve hüve ke-elfi senetin mimma te'uddûn. "Ahiretin senesi, ahiretin günü bin sene gibi olduğundan bizim bu zaman birimine göre beş yüz yıl evvel cennete gireceksiniz." denmiş oluyor.
Cennete daha erken gireceksiniz. Neden?
Burada dininiz, imanınız ve Allah yolundaki fedakârlığınız, çektiğiniz sıkıntılar için Allah sizi ötekilerden daha önce cennete sokacak, iltifat-ı Rahmâniye size daha evvel erecek; böylece bu sıkıntıların çekilmesinden dolayı orada o mükâfatı alınca sevineceksiniz.
Bu muhacir fakirlerin zenginlerden ne kadar evvel cennete girdiğine dair başka rivayetler de var. Mesela bir rivayette de;
Fukarâü'l-muhacirîne yesbekûne'l-ağniyâi yevme'l-kıyâmeti ile'l-cenneti bi-erba'îne harîfen. "Kırk bahar, kırk yıl daha evvel girecekler." buyrulur.
Alimler bunu şöyle izah etmişler: "Fakirlerin sabır durumlarına, iman kuvvetlerine göre girişleri muhtelif olacak." Kimisi o kadar, kimisi bu kadar zamanda girecek.
Peygamber Efendimiz' in zamanında ilk önce müşrikler muhalefet ettiler. Hâlbuki akrabalarıydı, hemşerileriydi; Peygamber Efendimiz' i seviyorlardı, sayıyorlardı, ona itimat ediyorlardı, Muhammed el-Emin diyorlardı, "güvenilen, itimatlı Muhammed" diye adı, lakabı el-Emin’e çıkmıştı. Herkes emanetini getirir Resûlullah Efendimiz' e verirdi, "Al bu altın kesem sende dursun, al param sende kalsın." diye herkes ona verirdi. Kendisini severlerdi, sayarlardı. İhtilaf olduğu zaman hakem tayin ederlerdi. Hacerü'l-esved'in yerine konulması hikâyesini belki bilirsiniz, duymuşsunuzdur belki duymamışsınızdır.
Sel sularından dolayı Kâbe-i Müşerrefe' nin duvarları çatladığı için duvarlarını aşağı indirip yeniden bina ettikleri sırada Hacerü'l-esved'in tamirden sonra yerine konulması bahis konusu olunca ihtilaf başladı. Dediler ki "Bizim kabile en büyük kabile olduğundan bu taşı bizim koymamız lazım." Ötekisi, "Ne münasebet bizim kabile daha büyüktür. Bizim koymamız lazımdır." dedi. Herkes Hacerü'l-esved'i o mübarek yere koymanın şerefine sahip olmak istiyordu. Baktılar iş sarpa sardı, kavga çıkacak, iş çözümlenemeyecek, dediler ki "Mescid-i Haram'ın kapısından ilk giren şahsı hakem tayin edelim; o ne derse onu yapalım."
Kimin geleceğini bilmiyorlar, döndüler, kapıya bakmaya başladılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çıktı, geldi. Güneş gibi çıktı geldi kapıdan; Allah gönderiyor. Ondan sonra hepsi memnun oldular, tamam "Muhammed el-Emin" geliyor, güvenilir, kimseye gadretmez, haksızlık etmez, hükmü güzel, sözü güzel, yüzü güzel, hâli güzel, güzeller güzeli, insanların en şereflisi zât-ı muhterem…
Kim ne diyecek? Seviyorlar.
Peygamber Efendimiz bakın nasıl hükmetti?
Yere bir örtü yaydırdı Hacerü'l-esved'i üstüne koydurdu; herkesi örtünün bir tarafından tutturdu, örtüyle taşı kaldırttı, taşı kendisi yerine koydu. Ona layıktı; onun koyması lazımdı.
Hepsi güzel!
Bütün buluşları, hükmü, her şeyi güzel. Böyle bir insandı fakat buna rağmen haksız oldukları hâlde müşrikler Resûlullah Efendimiz' e karşı çıktı.
Neden?
Menfaat. Bir, insanların menfaatleri. İkincisi insanoğlunun alıştığı şeyi bırakmakta çektiği zorluk. Alışmış olduğu bir şeyi kolay bırakamıyor, bozuk düzen de gitse, ağır aksak da gitse alıştığı şeyi düzeltmeye kalktığın zaman kıyametler kopuyor. Hatta Mehdi'yle ilgili hadis-i şerif de gelecek. Kâbe-i Müşerrefe' de Mehdî çıktığı zaman insanları kendisine çağırdığı zaman Müslümanlar diyeceklermiş ki "Sen bizim dinimizi, usulümüzü bozuyorsun." Allah'ın Mehdi'si geldiği zaman bile ona itiraz edeceklermiş.
Neden?
İnsanlar alışmış oldukları düzeni doğru sanıyorlar, değiştirmek isteyen kimsenin görüşüne muhalefet ediyorlar.
Dediler ki:
"Bizim düzenimizi değiştirme. Sana ne istiyorsan verelim. En hasepli, nesepli, itibarlı kızlarımızı sana nikâhlayalım, seni kendimize başkan yapalım, sana mal mülk, imkân verelim; bizim şu Kâbe'mize dokunma, putlarımıza, Arap kabilelerinin burayı ziyaret etmesine, panayırımıza vesairemize karışma."
Düzenlerini değiştirtmek istemediler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem dedi ki:
"Bir elime güneşi verseniz, bir elime kameri ayı -yapamazsınız ya- bu davadan vazgeçmem!"
Neden?
"Allah'ın emri, ben bunu söyleyeceğim, doğruyu söyleyeceğim, doğruyu ikame edeceğim, batılı ayaklar altına alacağım, sereceğim, yok edeceğim. Hak gelecek batıl gidecek, iman gelecek, küfür gidecek. Cezîretü'l-Arap'ta, Arap yarımadasında, Allah'tan gayrıya tapınmak kalmayacak; silinecek, şirk küfür oradan çıkacak. Vazgeçmem, bu davayı devam ettiririm." dedi.
Müşrikler muhalefet ettiler; onlar bitmeden başka muhalifler çıktı, Yahudiler muhalefet ettiler, münafıklar muhalefet ettiler. İçlerinde imanları da yok, vaziyetten de memnun değiller, çeşitli şekillerde zarara uğramışlar, muhalifler, kinlerini, hınçlarını içlerinde saklıyorlar. İttifak ettiler. Sonra Hristiyanlar karşı çıktılar. Müslümanlar bu âna gelinceye kadar şu benim konuştuğum, sizin dinlediğiniz şu âna gelinceye kadar Allah'ın hak yolu olduğu hâlde, doğru yol olduğu hâlde Rabbimiz Teâlâ hazretleri;
Ve radîtü lekümü'l-İslâme dînâ. "Ey kullarım! Ben size din olarak İslâm'ı seçtim, İslâm'a razıyım, başka dine razı değilim!" dediği hâlde, Allah'a inandığını iddia eden din mensupları bile bizim bu dinimize düşmanlık edegelmişlerdir. Hatta en büyük düşmanlığı onlar yaparlar.
Le-tecidenne eşedde'n-nâsi adâveten li'l-lezîne âmenü'l-yehûde ve'llezîne eşrekû. "-Ey Resûlüm! - Mü'minlere en şiddetli düşmanlık edecek kimseler olarak Yahudileri ve müşrikleri göreceksin, bulacaksın; muhakkak öyle olacak. Onların ne kadar düşmanlıklar yapacağını göreceksin." diye ayet-i kerimede bildiriliyor.
Peki Yahudilerin peygamberi Musa aleyhisselam değil mi? Musa aleyhisselam.
Öteki peygamberler, bizim Kur'ân-ı Kerîm'de kabul ettiğimiz, itibar ettiğimiz, çocuklarımıza isimlerini koyduğumuz peygamberler değil mi?
Kabul ediyoruz, biliyoruz. Bozulmamış nüshası için "Tevrat, hak kitaptır." diye söylüyoruz, bu Yahudilerin düşmanlığı ne?
Menfaat, rekabet, hırs, kin vesaire çeşitli faktörler…
Peki bu Hristiyanların?
O Hristiyanlar da Hristiyan değil ki müşrik! Puta tapıyor, dini çığırından çıkarmış, kitabı bozmuş; onun için düşmanlığı hâlâ devam ediyor.
Biz şimdi, şu yirminci yüzyılda putperestlerden mi düşmanlık görüyoruz?
Hayır. Müslümanların gördüğü en büyük düşmanlık Ehl-i Kitap’tan; Hristiyanlardan ve Yahudilerden. Yahudiler bir hançer gibi İslâm âleminin bağrına saplanmış, Hristiyanlar bir kıskaç gibi Müslümanların iki tarafında; sıkıştırıp yok etmek arzusunda. Var güçleriyle çalışıyorlar; uçaklar, tanklar, hileler, desiseler, oyunlar…
Peki, Müslümanlar ne yapıyor?
Müslümanları da Allah ıslah etsin, Allah lütfuyla ıslah etsin. Kahrıyla değil, lütfuyla, keremiyle ıslah etsin. Müslümanlar daha beter durumda. Mehmet Akif merhum demiş ki;
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Toplu olsak belki bir şey olmayacak ama içimizde çatlaklar, ihtilaflar, rekabetler, husumetler, çekişmeler, çatışmalar var. Bir öküz için bir otlak için iki köy birbirine silahlı saldırıya geçer; "Şu otlak senin bu otlak benim." diye harp ederler. Bir öküz için, bir hak için böyle kıyametler kopar. Müslümanların hâli perişan, hudutlar parçalanmış. Koskoca Osmanlı Devlet-i Aliyye'si parçalanmış, bir sürü küçük devlet çıkmış, on altı tane devlet kurulmuş; her birisi ayrı telden çalıyor, ayrı havada.
Düşmanlar gitti yine birleşsenize!
Hayır, birleşmez, kavga, gürültü. Hâlbuki Allah birbirine kardeş yaratmış, birbirine de ihtiyaçları var. Bizim petrole ihtiyacımız var; onun suya ihtiyacı var vesaire, çeşitli yönlerden birbirimizle kardeş geçinmek zorundayız. Bu diyarlarda Hristiyanlar olsaydı onlar burada bir ortak pazar kurarlardı. Her şeyi beraberce götürürlerdi, hallederlerdi. Biz ihtilaf etmişiz, düşmana da mâni olamamışız; o bizim üçüncü mukaddes şehrimiz Kudüs-ü Şerif elimizden çıkmış, oralara yabancılar gelmiş, yerleşmiş. Şimdi de bir başka ihtilaf çıkmış; gayrimüslim askerler ve Yahudiler "Mukaddes beldeleri kollayacağız." diye çizmeleriyle çiğniyorlar.
Bir kardeşimiz dayanamamış, bana bir mektup yazmış:
"Hocam, biz ne biçim Müslümanız! Bizim İslâm diyarlarını, hacca gittiğimiz diyarları gayrimüslimler çiğnesin reva mı? Oraları koruyacaksak biz korusak ya. Hadi siz önder olun, koruyalım." diyor.
Pekâlâ, hadi buyurun gidelim, koruyalım! Ama o kadar uzağız ki o noktadan, o kadar uzağız ki o kadar uzağız ki…
1949'da İtalyanlar Libya'dan ayrıldığı zaman Libya parlamentosu; "Biz eskiden Osmanlılara bağlıydık; yine Türkiye'yle birleşelim." diye düşünmüşler. Ben Libya'ya gittiğim zaman orada duydum bunları, inceledim, gördüm.
Bizimkiler hiç! "Canım çöl bizim neyimize lazım, kum sadece!"
Çok kızıyorum bizim ormancılara, içinizde bilenler varsa gitsin, Allah rızası için ikaz etsinler, söylesinler!
"Ormansız vatan, vatan değildir!"
Ne olacak? Satalım mı? Ormansız vatan, vatan değilmiş. Böyle laf mı olur? Ormanlısı da vatan ormansızı da vatan, çölü de vatan, taşı da vatan, toprağı da vatan; her şeyi de vatan! Ne biçim saçma bir laf! Bir de levha asmışlar; "Ormansız vatan, vatan değildir."
Çöl, kum ne yapacaksın? "Ver İngiliz'e gitsin."
Kuveyt'i öyle vermişiz, Bahreyn'i öyle vermişiz. Cahillik!
Peki, cahiller var da alimler hiç yok muydu?
Muhterem kardeşlerim! Bir yerde alimlerin sözü hâkim olmazsa felaket böyle peş peşe gelir. Alimlerin etrafında insanlar toplanmazsa:
Fe mâzâ ba'de'l-hakkı ille'd-dalâl.
Alimler olmazsa, sen de alime razı olmazsan, sözüne tâbi olmazsan, onu başına getirmezsen, o zaman cahillerin emri altında kalırsın; vatan, mal, mülk, can, namus, ırz, her şey gider. "Allah'a giden yolu öğreneyim." diye, "Allah'ın emirlerini öğreneyim." diye Allah'ın emrine en agâh olan, en aşina olan kimseyi bulacaksın, eteğine yapışacaksın, ayrılmayacaksın. Bilmiyor ki millet! Her kafadan bir ses çıkıyor, bir curcunadır gidiyor.
Bira içilebilir mi içilemez mi? Bazıları "İçilebilir. diyor.
Kadınlar açık mı olmalı kapalı mı olmalı?
“Kalbi temiz olursa yeter.” diyor.
Peki, kalbinin temizliğini nereden bileceğiz?
"Sen benim kalbime bak." diyor, görünmediğini biliyor, "Sen benim kalbime bak, benim kalbim temiz." diyor. Senin kalbin temiz filan değil. Senin kalbin temiz olsaydı Allah'a muti olurdun, Allah'a itaatli kul olurdun. Değil mi ki sen Allah'a âsisin, senin kalbin temiz değil. Senin kalbin kapkara, senin kalbin fitne fesat!
Neden?
Sen Allah'a tâbi olmamışsın. Sonra ben senin bir günlük hayatını takip etsem neler yaparsın sen! Flört edersin, şöyle yaparsın, böyle yaparsın.
Ne temizliği, kimi kandırıyorsun? Sizin hayatınızı biz bilmiyor muyuz? Kalbi temizmiş! İçki içersin, adam aldatırsın, yalan söylersin, rüşvet yersin, her şeyi yaparsın. Kalbi temizmiş; kaçmak için bahane!
Çeşitli düşmanlarımız olmuş, onları anlatıyordum; müşrikler, Ehl-i Kitap, zahirî düşmanlar olarak, hasımlar, rakipler…
Sonra?
İçimizdeki düşmanlar; nefis. Nefis en büyük düşman. İşte bizi bu hâle düşüren nefis. Günahlara düşüren nefis, içkiye alıştıran nefis, kumarda çoluk çocuğun rızkını darmadağın savurtturan nefis, rüşveti aldıran nefis, harama baktıran nefis.
Nefis en büyük düşman!
A'dâ aduvvüke, "En büyük düşmanın, nefsin." Bunun da ıslah edilmesi lazım, bunun da düşmanlığının engellenmesi lazım. Öyle bir kancayı takıyor ki insana; "Gel, şu namaza gitme!" "Gideceğim." diyorsun, kancayı bırakmıyor bir türlü; "Evde kıl." diyor. "Camiye gitmem lazım." diyorsun, "Canım evde kılıver." diyor. "Camiye gitmek daha çok sevaplı." diyorsun, başka bir şey söylüyor.
İçinde iki kişi konuşuyor gibi bir mücadele. Sen de sanki dışarıdan üçüncü bir şahıs gibi dinliyorsun.
"Kalkma yataktan!"
"Ya kalkacağım, Allah emretmiş. Bak hayya alessalâh diyor, es-salâtü hayrun mine'n-nevm diyor."
Neden sabah ezanına bir de bu cümle eklenmiş?
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah...
Peki neden bir de es-salâtü hayrun mine'n-nevm deniliyor?
"Namaz uyumaktan daha hayırlıdır. Uyumayın ey Müslümanlar! Kalkın da namaza gelin!" diyor. Müezzinler bağırıyor. Fatih camiinin hoparlörleri güzel, müezzini güzel, sedası güzel, edası güzel, elini kulağına koydu mu yeri göğü çınlatıyor, duymayan kalmıyor:
Es-Salâtü hayrun minne'n-nevm. "Namaz uykudan daha hayırlı, kalk!"
İçindeki düşman diyor ki: "Kalkma!" Niye? "Terlisin, üşürsün. Kalkma, yorgunsun, iki buçukta yattın, onun için uykunu alamadın, hasta olursun, yarın işe gidemezsin, eğlencen yarım kalır, sıhhatin bozulur." Zorlayıp kalkıyorsun yataktan bu kez de "Camiye gitme, burada kılıver, bitir." diyor. "Yok, camide sevap daha fazla." diyorsun "Canım şimdi orada iş uzayacak." Zorluyorsun, camiye gidiyorsun, camide; "Hoca selam verir vermez hemen arka kapıdan kaç." diyor.
"Yok, duaların sevabı var. Onları kazanayım."
"Canım işte yürürken edersin duayı." diyor.
Oturursan;
"Peki hadi madem oturdun; Hüvallahüllezî okunduktan sonra kalk, kaç. İşraka kadar bekleme. İşraka kadar beklersen şu kadar vakit geçecek. Bak gözlerinden uyku akıyor." diyor.
"Yok, o sünnetmiş, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş, sevabı çok." diye, Müslümanlar o işrakı kılıyor. Ama fire vere vere, zar zor.
Neden?
İnsanın içinde bir nefsi var. Kancayı taktı mı, sert bir pazarlık yapıyor insanla ya hayrı yaptırmayacak ya da yaptırırsa kıt kıt, en az nasıl olacaksa öyle yaptırıyor.
Bir şeytan var; melun, Allah'ın lanetine uğramış, rahmetinden tard erilmiş, huzurundan kovulmuş, Allah'a âsi olmuş:
Ene hayrun minhü halaktenî min nârin ve halaktehû min tîn.
"Ben ondan daha hayırlıyım." demiş, Âdem aleyhisselam'a secde etmemiş.
Bu şeytan dost edinilir mi? Anamızı babamızı cennetten çıkarmış, yolumuzu feleğimizi şaşırtıp Allah'a âsi getirip günahlara girmemize, cehenneme düşmemize çalışıyor.
Şeytan dost edinilir mi, şeytanın sözü dinlenilir mi, şeytan veli edinilir mi?
Nefsin arzularına kendisini koyuveriyor; selin üzerindeki kuru yaprak misali sürüklenip gidiyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
16.09.1990 -
Mehdi, Dalkavukluk
09.02.1992 -
Hastalık
