01.19.1990 - Bidat Sahibi

01.19.1990 - Bidat Sahibi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Eba’llâhü en yakbele amele sahibi bid’atin, hattâ yedea bid’atehû.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Okumuş olduğum hadis-i şerif, Gümüşhaneli Hocamız cennet mekânın hadis kitaplarından derleyip cem ve telif eylemiş olduğu Ramûz el-Ehâdis kitabının 6. sayfasında ve bu sayfanın 5. hadisinden itibarendir. Hadis-i şeriflerin kaynaklarını, metinlerini merak edenler bilsinler.
Bu ilk hadis-i şerif de burada gelen.
Eba’llâhu en yakbele amele sâhibi bid’atin. Allah-u Teâla Hazretleri bid’at sahibinin yaptığı işleri kabul etmekten ibâ eder, yâni razı olmaz. İbâ etmek; ebâ-ibâen kabul etmemek, böyle bir şeye yanaşmamak, yapmamak demek.
Gel evlâdım, şu yemeği ye!
Hayır, yemem diyor, ibâ ediyor.
Gel şu işi yap!
Hayır yapmam diyor, ibâ ediyor. Bir şeyi yap dediğin zaman, yapmamaya ibâ etmek derler. Ebâ yebâ ibâen; yâni çekinmek, kabul etmemek, yanaşmamak, yapmamak mânâsına geliyor. Razı olmamak, o işi yapmaya yanaşmamak mânâsına geliyor.
Eba’llâhu. Allah razı olmaz, Allah yapmaz, Allah yanaşmaz, Allah kabul etmez. Neyi kabul etmez? Amele sahibi bidatin. Bidat sahibinin amelini kabul etmeye yanaşmaz Allah. Kabul etmez! Halbuki kabul edilsin diye yapıyor adam ibadeti, taati, değil mi?
Namazı niye kılıyoruz, orucu niye tutuyoruz, sadakayı niye veriyoruz? Cihadı niye yapıyoruz?
Peygamber Efendimiz diyor ki: “Allah yolunda cihad eden, kimin Allah yolunda, cihad ettiğini Allah bilir.” diyor. Yani bir şey yapıyorsun ama doğru mu yapıyorsun?
Fi sebili’llâh mı cihad ediyorsun, fi gayri sebîli’llah mı cihad ediyorsun?
Hepsi “Allah rızası için cihad yapıyoruz!” filan diyerek, “Allah-u ekber!” diyerek, “Yâ Allah!” diyerek kılıcı kuşanıp, saldırıp gidiyorlar ama kiminle çarpışıyorlar?
Bid’at sahibi amel işliyor. Yani namaz kılıyor, oruç tutuyor, sadaka veriyor, hayır yapıyor, hasenat yapıyor. Allah iba eder, onun amelini kabul etmeye. Yani yanaşmaz, razı olmaz, kabul etmez bir türlü. O yalvarır “Kabul et ya rabbi!” diye, Allah kabul etmez.
Ne zamana kadar?
Hattâ yedea bid’atehû. Bidatini bırakıncaya kadar. Bidati üzerindeyken amelini kabule etmez. Bak, hiç kabul etmez de demiyor. Erhame’r-râhimîn olduğundan, rabbimiz merhametlilerin en merhametlisi olduğundan dönerse kabul ederim demek gene. Islah olursa gene kabul ederim demek, ıslah olmazsa kabul etmem. Yanlış yolda olursa kabul etmem.
Bid’at ne demek?
Hep bid’at sözünü duyuyoruz, bid’at ne demek, biraz izah edelim.
Bid’at söz;, beda, bir şeyi yoktan ortaya koymak demek. Ortaya koymak, pattadak ortaya bir şey koymak. Hatta onun için, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin sıfatlarından bir tanesi:
Bedîü’s-semâvâti ve’l-ard. Semâların ve arzın yaratıcısı,yoktan ortaya koyuyor. Yoktan var edicisi. Şu gökleri, şu yerleri Allah-u Teâlâ Hazretleri, yoktan pattadak ortaya koydu.
Kün feyekûn.” Ol” dedi, oldu.
Nedir bunun malzemesi, neredeydi bunun malzemesi? Hangi fabrikadan çıktı bunun tuğlası, çimentosu, kumu, kireci? Yok öyle bir şey, Bedîü’s-semâvâti ve’l-ard. Yeri göğü Allah bed’ eyledi, yani hop, yoktan var eyledi. Kudretiyle halk eyledi demek bedi, ayın ile; yoktan var eden demek. Hâlik demek, ama yoktan var ettiği için bed’i manasına.
Şimdi bid’at da ne demek?
Dinde yeri olmayan, aslı olmayan bir şeyi adamın birisinin pattadak ortaya çıkartması demek.
Yahu, bu işi neden yapıyorsun?
Valla bilmem, aklıma esti, kafama geldi, işkembe-i kübradan pattadak ortaya koydum. Buna bid’at derler. Bu, itikadda olur, amelde olur. Yâni Kuran’da olmayan, hadis-i şerifte olmayan bir şey çıkartıyor adam, bir şey söylüyor. Buna itikadda bid’at, inançta bid’at derler.
Bazen de amelde bidat olur. Yani Rasûlüllah’ın yapmadığı, Sahabe-i Kiram’ın yapmadığı, Kuran’ın yazmadığı, Sünnet-i Seniyye’de bulunmayan bir şeyi ,yapmaya kalkışıyor insan, ona da amelde bidat derler.
Bunun en tehlikelisi itikadda olan bidattir. Yani inanç yanlış oluyor, yanlış bir inanç ortaya konulmuş oluyor. En tehlikelisi odur. Ameldeki bid’at da gene tehlikelidir. Yani zahmet çeker insan, boşuna zahmet çeker. Ter döker, boşuna ter döker. Cihad eder, haybeye gider. Hani bir tekerleme vardır, söz vardır,
Ne şehit oldu ne gazi; Haybeye gitti Niyazi. Derler.
Çocuklar söyler bunu mahallede, kendi aralarında böyle konuşurlar. Haybe boş demek. Haybeye gider, yani zarara. Haybeye gitti Niyazi. Ne şehid oldu, ne gazi oldu, ne bir işe yaradı; haybeye gitti. Neden? Bid’atla olunca öyle olur. Meselâ bu tekerleme hatırınızda kalsın.
Onun için her şeyimizi bir asla, esasa dayalı yapmamız lazım. Esasa uydurarak yapmamız lazım.
Şimdi ben Peygamber Efendimiz’in hadis-i şerifini okuyorum.
Neden okuyorsun hoca efendi, Peygamber Efendimiz’in hadis-i şerifini?
Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâla Hazretleri buyurur ki:
Kul in küntüm tuhibbûna’llâhe fettebiûnî yuhbibkümü’llâh.
Eğer Allah’ı seviyorsanız; bana uyun ki, Allah da sizi sevsin diye bildi Ey Rasulum dedi.
Demek ki Allah’ın bizi sevmesinin şartı nedir?
Rasûlüllah’a uymaktır.
Kem alât ile kemâlât olmaz! demişler.Yâni kem, kötü aletler ile büyük, kâmil, olgun sanat eserleri ortaya konulmaz. Sen alırsın eline testereyi, keseceksin; testere yamuktur, bozuktur, birisi bozmuştur, kalitesiz testeredir; gırç gırç kesersin, bakarsın böyle dalgalı kesilmiş. Neden? Kem alet ile, kemâlât olmadığı için.
Ama asıl ustanın çırağına bile hiç el sürdürmediği bir testere vardır, gözü gibi baktığı testeresi vardır. “Getir benim o testeremi!” deyip onu getirttiği zaman, baş tarafından gırç gırç biraz yuvasını yapıp da harç hurç, harç hurç bir kestin mi, bakarsın cetvelle kesilmiş gibi çıkmış. Çentik cetvelle bir güzel çizgi çizemezsin, olmaz. Bozuk pergelle düzgün daire çizemezsin. Yarısına kadar çizilir, bir kayar, ondan sonra bozulur, hay Allah, sil, yeniden yap, bilmem ne…
Kem alet ile kemâlât olmaz. Yanlış yol ile, yanlış bilgiyle, yanlış din ile Allah’ın yolu bulunmaz.
Allah’ın yolunun delili kimdir, kılavuzu kimdir?
Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem Efendimizdir. Rasûlüllah’ı bulacaksın, Rasûlüllah’ın eteğine yapışacaksın;
Medet yâ Rasûlallah, aman yâ Rasûlallah! diyeceksin, Rasûlüllah’a tabi olacaksın, o zaman olur. Rasûlüllah’a tabi olmadığın zaman yolu şaşırırsın.
Neye tapıyorlar, nasıl tapıyorlar, nasıl oluyor? Mısır’da da tapmışlar, eski Mısır’da da tapmışlar. Hatta Hz. Musa’nın firavundan kurtardığı, Mısır’dan çıkarıp halas eylediği kavim, yolda bıldırcın etiyle beslenen, bulutlarla gölgelenen, kudret helvasıyla taamlandırılan kavim, ondan sonra dediler ki;
Yâ mûsâ ic’al lenâ ilâhen kemâ lehüm âliheh.
Gördüler böyle putlara tapan bir kavmin yanlarından geçiyorlardı, onları gördüler; Oh ne güzel, putlara tapılıyor dediler. Cahillik çok fena bir şey.
Ya Mûsa, bize de bir ilah yap da, biz de tapınalım! dediler. Bak ne kadar saçma şey.
Mûsâ aleyhisselam, Tur Dağı’na münâcaata çıktı, vahiyleri almaya çıktı, Allah’ın emirlerini telakki etmeye çıktı. Samirî isimli şahıs onların altınlarını, bileziklerini, kolyelerini, gerdanlıklarını topladı, eritti; bir buzağı yaptı.
Ve ahrece lehüm iclen ceseden lehû huvâr.
Hem de böğüren bir buzağı yaptı. İçini boşluk yapmış, bir yerinden hava girip öbür tarafından çıkarken böüü diye de böğürüyormuş yani, altından bir buzağı.
Ve ahrece lehüm iclen ceseden lehû huvâr. Huvâr, böğürmek demek. Böğürme sesi çıkartabilecek kadar sanatkârane bir şey yaptı yani. E şimdi tapılır mıydı yani böyle bir şeye? Mûsa aleyhisselam’ı görmüş bir ümmet tapmalı mıydı öyle bir şeye? Taptı.
Yani bunu her zaman söylüyorum, Allah yardım etmezse; şu insanın akıl dediği şey var ya şu kafasında, sarhoşun da aklı var. Sarhoş da kendine göre bir mantıkla meyhaneye gidiyor, bir de meth ediyor. Oh, sen edebiyat kitaplarını aç da gazel hakkındaki medhiyeleri bir topla bakalım!
Sâkî getir ol şarabı! bilmem ne filan.
Erguvan renkli şarapmış, bilmem neymiş filan; şöyleymiş sefası, böyleymiş meyhanenin keyfi, bilmem nesi.
Methiyeler yazıyorlar utanmadan arlanmadan. Sarhoşluk veren şeyi, sıhhati bozan şeyi, karaciğeri siroz eden şeyi, insanın midesini delen şeyi.
Ayyaş oluyor insan, alkolik oluyor, bizim ayyaş dediğimize alkolik diyorlar şimdi, sonra kolonya içmeye başlamış. Saklamışlar içmesin bu mereti diye, kolonyayı bulamayınca boyalı ispirto içmeye başlamış. Onu saklayınca gaz yağı içmeye başlamış. Deli divane adam.
Neden? Delirtiyor bu! Bu alkoliklik, delilik! Bir çeşit delilik.
Hocam, bira? Bira da alkolikliğin kapısı, başlangıcı. Buradan girersen öbür taraftan çıkar.
Müslümanlık, Elhamdülillâh neyi söylemişse o doğru çıktı. Biz Elhamdülillâh kabul ettik.
Amennâ bi’llâh, ve bimâ câe min indi’llâh. Allah’a inandık, Allah bize ne gönderdiyse hepsine inanmışız biz; toptan, temiz. İmzamızı attık biz. Amennâ bi-rasûli’llâh. Peygamber Efendimize de inandık, ne getirdiyse ona da imzamızı attık. Rasûlüllahın sözü de haktır, gerçektir. Peygamber Efendimiz’e birisi geldi:
Aman midem ağrıyor, bağırsaklarım bozuk, kıvranıyorum, fena hastayım.
Bal şerbeti iç! dedi. Fena bir ishal olmuş, gidecek adam yani. fena durumda. Bal şerbeti iç dedi Peygamber Efendimiz. İçti, geldi, dedi ki:
Ya Rasûlüllah içtim, geçmedi hastalık.
Git bir daha iç, Allah yalan söylemez.” dedi.
Fîhi şifâün li’n-nâs demedi mi Kur’an-ı Kerim’de asel için, bal için?
Kur’an-ı Kerim’de arının yaptığı balı anlatırken; onun bir ibret olduğunu, arıya nasıl ilham verdiğini Allah’ın, nasıl böyle çiçekleri dolaşıp, balı topladığını anlatırken, Fîhi şifâun li’n-nâs diye balı medh etmedi mi? Medhetti. Amenna ve saddakna. Balın içinde şifa var.
Git, bir daha iç dedi. Bir daha iç, Allah yalan söylemez dedi. Bir daha içti, gene geldi:
Gene geçmedi yâ Rasûlüllah!
Git bir daha iç dedi. Üçüncüde geldi;
Geçti dedi. Tabii ya, dur bakalım, bir tesir müddeti var. Elbette, bir tesir müddeti var. Ama nasıl söylüyor Peygamber Efendimiz:
Allah yalan söylemez. Vaadi haktır, Fîhi şifâun li’n-nâs. İçinde şifa var bunun! demişse, şifa vardır diyor.
Çünkü biz öyle inanmışız da, kimileri 1400 yıl sonra anlıyor bu işi. İslam gelmiş 1400 yıl sonra anlıyor.
Fransalı bir profesör öyle diyor: İlim dediğimiz şey bile yanılıyor, sonra yanlışını düzeltiyor. Bir yanlış teori ortaya çıkıyor, bir başka alim “Hayır, bu doğru değil, şurasında hata var.” diye tashih ediyor, düzeltiyor. Bunu biliyoruz ilim kitaplarında, bunun böyle olduğunu biliyoruz.
Diyor ki:
20. Yüzyıl’da öğrendiğimiz şeyleri bu mübarek kitap 14 asır önce söylemiş. O halde bu kitaba nasıl inanmayız?” diyor. “Nasıl yalan diyebiliriz, nasıl yanlış diyebiliriz, inanmamız lazım! diyor. Fransız kendisi. Fransız, öteki Fransızlara böyle anlatıyor:
Siz bu Kuran’a dil uzatıyorsunuz, bu Kuran’ı uydurma diyorsunuz, bu Peygambere dil uzatıyorsunuz. Bak, 1400 yıl önceden söylediği şeyi ilim şimdi anlıyor. İlmin bile yeni öğrendiği şeyi önceden söylüyor diye inanmamız lâzım! diyor. Kendisi Müslüman oluyor, başkalarına da Müslüman olmayı anlatıyor. Elhamdülillâh bizim dinimiz böyle…
Allah-u Teâlâ Hazretleri demek ki bize, Rasûlüllah’ı göndermiş ve Rasûlüllah’a da vahiy indirmiş ki:
El-yevme ekmeltü leküm dineküm. Bugün size dininizi ikmal ettim, kemâle erdirdim. Ve etmemtü aleyküm ni’metî Size olan nimetimin, hiç eksiği kusuru kalmadı. Hepsini tamam ettim. Cümle nimetimi size bahş ettim.
Ve radîtü lekümü’l-islâme dînen. Sizin müslüman olarak,İslam dininde olmanıza razıyım.Başka bi dine razı değilim dedi.
İmzasını, Kur’an-ı Kerim attı, Peygamber Efendimiz’i tasdik etti. Peygamber Efendimiz de bütün bu şeyleri bize anlattı, anlatılmayan bir şey kalmadı. Dinin gerçekleri anlatıldı.
Onun için Rasûlüllah’a uyan felâh bulur, kurtulur. Kendi kafasına giden çok şaşırır.
Biz, Rasûlüllah’ın sünnetine tabiyiz. Mutasavvıfız ama Rasûlüllah’ın sünnetine tabi olduğumuz için mutasavvıfız. Rasûlüllah Efendimiz; erbabı tasavvufun şahı olduğundan, hayatı, dervişliğin en a’lâsı olduğundan öyleyiz. Yani biz Rasûlüllah’a ittibâ hevesindeyiz, gayretindeyiz. Karınca kararınca, onu yapmaya çalışıyoruz. Tam yapamıyoruz; eksiğimiz, kusurumuz çok ama yolumuz o, gayemiz o... Bu da onun isbatı...
Ona karışmam. Kimseye dil uzatmam, kimseye karışmam ama aşikâr, dine aykırı bir şey görürsem onu da söylerim.
Mü’minin ana vazifesi nedir?
Rasûlüllah’a uymaktır.
Hocam, ben Kuran’a uyarım, başka şey tanımam!
Olmaz. Kuran’ı da Rasûlüllah getirdi. Kuran’a uysan bile, başka şey tanımam desen bile gelirsin gelirsin gelirsin, bir ayet okursun, “Rasûlüllah’a tabi ol!” der sana, Kuran’ın emri, mecbursun, o zaman gene Rasûlüllah’a tabi olmaya.
Yani sırf Kuran’a tabi olsan, tamam kabul. Sen sırf Kuran’ı kabul edecek misin? Edeceğim. Hiçbir ayetine itiraz etmeyecek misin? Etmeyeceğim. Tamam, kabul o zaman. Sırf Kuran’a tâbî ol, kâfi… Kuran’a inan, kâfi. Çünkü, Kur’an-ı Kerim seni Rasûlüllah’a da götürür, tasavvufa da getirir, zikre de getirir, ta benim yanıma getirir. Başka hiç çaren kalmaz. Sen sadece Kuran’ı kabul et, kâfi.
Tam bizim çizgimize gelirsin, çünkü biz, Elhamdülillah o yoldayız.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi, Peygamber Efendimiz’in sünneti yolundan ayırmasın... Bid’atlara düşürmesin. Uydurma şeylerin peşine takmasın.Her şeyin özüne, aslına, esasına vakıf olup, onu öğrenip onu yapmayı nasib etsin.
Onun için hepinize diyorum ki, teklif ediyorum; küçük çocuklara, gençlere de teklif ediyorum: Bir şeyi öğrendiğiniz zaman senediyle, deliliyle öğrenin!
Namaz kılıyoruz, neden? Kuran’da ayet var. Hadis okuyoruz, neden? Neden diye sorun hep: Kendinize sorun, alimlerinize sorun. Neden şu şöyle, neden bu böyle diye hep sorun, her şey hadise dayansın, her şey ayete dayansın, her hüküm, bir esasa dayansın.
O zaman her şey güzel olur, çünkü Allah için veren, Allah için alan, Allah için seven, Allah için buğz eden kimse, imanı tamamlamıştır, o cennete gider. Her şeyi Allah için yapma durumu böyle kolaylanmış olur. Ezberleyin, öğrenin! Her şeyin kaynağını öğrenin, delilini öğrenin.
Biz biraz bedavacı bir nesiliz çünkü her şeyi hazır bulduk kitaplarda, halbuki Peygamber Efendimiz’in sahabesi ve ondan sonra gelen tabiin ve ondan sonra gelen alimler her şeyin aslını sorarlardı. Bid’at olmasın diye, uydurma olmasın, yanlış olmasın diye her şeyin aslını, esasını sorup, öğrenip, belleyip öyle ezberlerlerdi. Kuran’ı ezberlerlerdi, hadisi ezberlerlerdi. Şunu şöyle yapıyorum, çünkü Rasûlüllah şöyle buyurdu derlerdi. Peygamber Efendimiz’in bir hadisini duydukları an, bir daha bırakmazlardı.
Abdullah ibn-i Mes’ud ölüm döşeğinde yatmış, hasta, perişan, Hz. Osman radıyallahu anh ziyaretine geliyor, diyor ki:
Es-selamü aleyküm! Soruyor hâlini. Mâ teştekî. Şikâyetin nedir; derdin, hastalığın nedir?
O da, Kulağım ağrıyor, karnım sancıyor, kalbim çarpıyor filan demiyor. Neden? İslâm o kadar ince bir din, o kadar yüce bir din ki her şeyi Allah takdir ettiği için, şikâyet olmasın diye söylemiyor. Kitmânü’l-musîbet yani musibeti saklamak da bir mertliktir, sevaplı bir şeydir. Söylemiyor yani, şuram ağrıyor filan demiyor da diyor ki, şikâyetin nedir diye sorunca:
Zünûbî. Günahlarım, günahlarımdan şikayetçiyim diyor. Oradan istediğin kadar şikâyet et:
Nefsimden şikayetçiyim ya Rabbi, günahımdan şikayetçiyim ya Rabbi. Hatalarımdan şikayetçiyim, ömrümü yolunda geçiremedim ya Rabbi, el aman bu nefsin elinden, illallah bu nefisten, bu şeytandan bıktım. O şikâyeti yapabilirsin, o serbest ama Allah’ın takdirine rızası olacak, ona karşı şikâyeti olmayacak. Böyle cevap verdi.
Şikâyetin ne?
Günahlarım.
Vemâ teştehî. Ne arzu ediyor, canın ne çekiyor? Hani alıvereyim sana, kebap istiyorsan kebap getireyim. Tatlı istiyorsan tatlı getireyim.” Hastanın canı bir şey çeker ya. Ne istiyorsun diye sorunca, canın ne çekiyor diye sorunca, dedi ki:
Rahmete rabbî. Rabbimin rahmetini canım çekiyor, onu istiyorum. dedi. Yani maddi bir şey istemiyor. Baklava, börek, hacı baba baklavası filan demiyor. Ne diyor? Allah’ın rahmetini istiyorum diyor.
Pekiyi, Hel âmuru leke bi-tabîb. Sana bir doktor emredeyim, getirteyim mi? Herhalde halife o zaman Hz. Osman, sana bir doktor getirteyim mi, gelsin, baksın? Lâ hâcete lî fihi. Benim ona ihtiyacım yok dedi! Ve’t-tabîbü emradanî. Beni tabipler tabibi hastalandırdı. Benim doktora ihtiyacım yok, benim doktorum bana bu hastalığı verdi dedi.
Hastalık da bir şifadır. Hastalık da bir sevap kazanma vesilesidir. Hastalığın sonunda ölecek ama cennete gideceği için, o da onu seviyor yani, az kaldı cennete gitmeme diye hevesleniyor. Allah gözünden perdeleri kaldırıyor, gösteriyor. Onun için şey yapmadı yani, doktora ihtiyaç yok dedi. Asıl benim doktorum beni hastalandırdı; benim hastalığımı, keyfimi, hâlimi biliyor. Benim bu hastalığım sonu şifa, demek istiyor yani. Asıl büyük bayram demek istiyor yani çünkü bir insan hakkının rahmetine kavuştu mu asıl bayramı o zaman yapacak. Bayramların bayramı olacak o.
Pekiyi, sana biraz para vereyim mi? dedi.
Ona da ihtiyacım yok! dedi. Ölen adam parayı ne yapsın? Ehl-i dünya paranın peşinde koşuyor ama o para peşinde değil. İstemem dedi.
Pekiyi, senden sonra çoluk çocuğuna kalır, kızlarına kalır.
Sen, benim kızlarım ben öldükten sonra fakir mi kalacak sanıyorsun yâ Osman? dedi. Fakir mi kalacak sanıyorsun, sen benim kızlarım?
Bunlar para biriktirmezler, bankada hesapları yok, malları yok, mülkleri yok yani fakir kalabileceğini düşünebilir ama;
“Sen benim kızlarımı fakir kalacak mı sandın ya Osman”? “Ben kendi kızlarıma Vâkıa Sûresi’ni ezberlettim” dedi. Bak nereye bağlıyor lafı. Yani Sûre-i Vâkıa’yı kızlarıma ezberlettim dedi.
Neden ezberletmiş:
Kim Sûre-i Vâkıa’yı ezbere bilirse asla fakirlik ve yoksulluk çekmez! buyurmuş Peygamber Efendimiz. Yani paraya ihtiyacım yok diyor. Hz. Osman para vermek istiyor, o almıyor.
Neden?
Ben kızlarıma, Sûre-i Vâkıa’yı ezberlettim. Nasıl olsa fakir olmayacaklar! diyor.
İmana bak, cevaba bak yani. Hiç bizim mantıklarımıza uyuyor mu? Hiç uymuyor ama, iman o.
Ben onlara Sûre-i Vâkıa’yı ezberlettim, onun için onlar fakirlik çekmez diyor. Neden öyle diyor? Rasûlüllah yalan söylemez, onu biliyor da ondan. Madem Rasûlüllah hadis-i şerifinde öyle buyurmuş, madem o da kendi kulağıyla duymuş, Rasûlüllah’tan, tamam. Kızına, Sûre-i Vakıa’yı ezberletmiş, şey yapmıyor. Tasa çekmiyor yani. Ben öldükten sonra kızlarım açıkta kalacak, öksüz kalacak, malsız mülksüz kalacak diye korkmuyor yani.
Şimdi asıl benim söylemek istediğim noktaya geliyor iş. Diyor ki râvi:
Ben Abdullah İbn-i Mes’ud’la Hz. Osman bu meseleleri konuşurken onların yanındaydım, bunları duydum ya, duyduğum günden itibaren ben de Sûre-i Vâkıa’yı ezberledim ve her akşam okumayı hiç ihmal etmedim diyor.
Buyur, işte bak. Müminin hâli nasılmış. Duyduğu şeyi uygulamak, tatbik etmekmiş. Biz de öğrendiğimiz hadis-i şerifleri tatbik edeceğiz. Dinimizin aslını, özünü bozmayacağız ve Efendimizin hadis-i şeriflerine öylece tabi olacağız.
Evinizde hadis kitabı var mı, yok mu? Vardır. Belki siz bilmezsiniz, belki isimlerini bilmezsiniz. Hepinizin evinde Buhari’nin hadisi vardır, muhakkak. Sahihi Buhari mutlaka vardır. Okudunuz mu? Hiçbiriniz okumamışsınızdır, biliyorum. Hiçbiriniz okumamışsınızdır. O yaldızlı yaldızlı ciltler orada durur.
Bir güzel kitaplık almışsınızdır; kütüphane ama alengirli böyle süslü, işlemeli, oymalı filan. Düz kütüphane değil, camekânlı mamekanlı, misafir odasının şeyi almışsınızdır, kocaman. İçine yaldızlı kitap verin bana demişsinizdir kitapçıya gidip, ciltleri çok yaldızlı olsun böyle, pırıl pırıl parlasın diye onları oraya koymuşsunuzdur, kiliti üstünden kilitlemişsinizdir. Okumazsınız. Okumayız, millet olarak yani.
Millet olarak maalesef okumayız. Maalesef, hadis-i şerifler kütüphanemizde durur. Tefsir kitapları kütüphanemizde durur. Biz de televizyonun başına geçer halkımız, onunla vakit geçirir. Oturur, gazete okur, onunla vakit geçirir. Malayani sohbetle vakit geçirir. Oyunla vakit geçirir. Kahvede vakit geçirir. O kitaplar orada durur, o Kur’an-ı Kerim çivide asılı durur, o çocuklar kendi hâline, o kadınlar kendi bildiğine; aile perişan, çocuk perişan, cemiyet perişan, adam perişan; vebal altında böyle bir şey geçer gider.
Okuyacağız bunları, Rasûlüllah’ın hadislerini okuyacağız. Kur’an-ı Kerim’in tefsirini okuyacağız ve kendimizi tehlikelerden koruyacağız, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışacağız.
Bid’atlardan uzak olacağız. Kendi bildiğine bir şey yapıyorum sanırsın.
Ramazan’da , kırk bir tane mum aldım, götürdüm, Eyüp Sultan kabristanında her mezarın üzerine bir mum diktim.
Ne olacak?
Kim söyledi sana mum dik, diye? Mum dikme adeti var mı İslam’da? İstediğin kadar mum dik.
Efendim Helvacı Baba’nın kabri etrafında yedi defa dolaştım. Ondan sonra da beş kilo helva dağıttım.
Kim söyledi sana? Mezarın etrafında dönmek diye bir şeyi kim söyledi sana? Kabul değil, bid’at, uydurma. Bid’atı kabul etmez ki Allah? Neye göre yapıyorsun? Olmaz, her şeyi ayete dayandıracaksın, hadise dayandıracaksın. Okuyacaksın, uygulayacaksın. Ha, benim şu işim yanlışmış diyeceksin.
İmam duruyor akşam namazının arkasından mihrapta, Huva’llâhu’llezî’yi okuyor. Neden?
Kim Huva’llâhu’llezî’yi üç defa, Eûzü bi’llâhi’s-semî’l-alîmi mine’ş-şeytâni’r-racîm dedikten sonra, Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’rrahîm diye okursa, yetmiş bin melek kendisine istiğfar eder sabaha kadar. Sabah okursa, akşama kadar yetmiş bin melek istiğfar eder.
E Hocam, bir Eûzü bi’llâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm desem, okusam, olmaz mı?
Olmaz” Hadis-i şerifte üç defa, Eûzü bi’llâhi’s-semî’l-alîmi mine’ş-şeytâni’r-racîm dediği için, üç defa söyleyeceksin.
Madem öyleymiş, beş defa söylesem olmaz mı? Hayır, beş defa da olmaz; üç defa söyleyeceksin! Ne iki defa, ne bir defa, ne dört defa söyleyeceksin; üç defa söyleyeceksin! Yani Rasûlüllah’a uyacaksın. Azsa az, çoksa çok.
Hocam o öyle demiş, ben de iki ayet evvelinden alayım!
İki ayetin evvelinden alma, o zaman beş ayet oku sure-i Haşr’ın sonundan derdi. Öyle demiyor. Sure-i Haşr’ın sonundaki üç ayeti oku diyor.
Lev enzelnâ’dan başlayayım?
Lüzum yok.
Yâ eyyühe’llezîne âmenû itteku’llahe veltenzur’dan başlayayım?
Hayır, Huva’llâhu’llezî’den başla!
Neden?
Rasûlüllah’a tam uymuş olmak için.
Dinde miktarı değiştirmek yok, ilave yok. İhtiyat, eklemek, çıkarmak, bir şey yok. Herkes ihtiyat için bir gün eklerse, otuz günlük Ramazan çıkar atmış güne. Her gün ihtiyat olarak veya keyif olarak bir gün kısarsa, otuz günlük Ramazan iner üç güne. Öyle şey olmaz.
Her şey Rasûlüllah’ın ağzından çıktığı gibi olacak.
Ümmetin bozulduğu zamanda Peygamber Efendimizin sünnetine uyana ,Allah, yüz şehit sevabı veriyor. Şehit sevapları kazanılıyor.
Onun için onun peşindeyiz, onu yapacağız. Okuyacağız, uygulayacağız. Dinleyeceğiz, uygulayacağız ve inşallah Rasûlüllah’ın şefaatine nail olacağız, Allah’ın rızasına vasıl olacağız. Bunu hiç unutmayın!
Bir de fıkra anlatayım: Bursa’nın valisi emretmiş, yeni açılan bir yolun iki tarafını, şuradan şu türbeye kadar iki tarafını ağaçlandırın diye emretmiş. Adamları, vali paşa emretti diye iki tarafı ağaçlandırmışlar. O da, faytonuna binmiş; Osmanlı zamanında, elinde bastonu, başında fesi, kurulmuş faytona, dıgıdık dıgıdık yeni yoldan şöyle faytonla gitmiş türbenin yanına kadar, iki tarafa şöyle bakınarak. Tamam, ağaçlar dikilmiş. İki tarafı ağaçlıklı olmuş yolun.
Bakmış, türbeden öbür tarafa doğru da ağaçlar gene dikilmiş, oraya kadar devam ediyor. Türbeden sonra da dediği yerden öbür tarafa da.
Bu ağaçları sökün! demiş.
Efendim dikilmiş ağaç sökülür mü, bilmem ne filan demişler.
Bana bakın! demiş. Bugün bir bahane bulup benim sözümden fazlasını yapan, yarın bir başka bahane bulur benim sözümden azını yapar. Ben, sözümü tam tutturmak istiyorum, benim dediğimi tam yapacaksınız demiş. Şuraya kadar dedim, oraya kadar yapın. Yarın öbür gün de türbeye kadar derim, ağaç kalmadı dersiniz, yarı yolda bırakırsınız. Böyle şey yok, tam yapacaksınız! demiş.
O da hoşuma gidiyor benim. Tam yapmak, her şeyi eksiksiz yapmak, tam sünnete uygun olarak yapmak, hatırımızdan hiç çıkmasın. Her şeyi ona göre yapalım! Allah’ın rızasına vasıl olalım; Rasûlüllah’ın sevdiği, razı olduğu ümmet olalım.
24.11.1991 -
Müslüman Yumuşak Olmalı
22.12.1991 -
Misafirlik, Misafirin Rızkı
