15.12.1991 - Allah Bir İdareciyi Mükafatlandırmayı veya Cezalandırmayı Dilerse

15.12.1991 - Allah Bir İdareciyi Mükafatlandırmayı veya Cezalandırmayı Dilerse
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ erâdallahu bi'l-emîri hayran ce'ale lehû vezîra sıdkın. İn nesiye zekkerehû ve in zekere e'anehû ve izâ erâde bihi gayre zalike ce'ale lehû vezîra sûin in nesiye lem yüzekkirhu ve in zekere lem yu'inhu.
Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Okuduğunuz hadis-i şeriflerin yeri, Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 28. sayfasıdır. Bu sayfanın birinci hadis-i şerifinden itibaren anlatmaya devam ediyoruz. Metnini az önce okumuş olduğumuz hadis-i şerifi Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz cennet mekân radıyallahu anha rivayet eylemiş. Kütüb-i Sitte'den Ebû Dâvud'un, İmam Beyhakî'nin, İbn Hibban'ın vesair, Mevâhibü'l-ledünniyye sahibinin hadis kitaplarında kaydedilmiş bir hadis-i şerif bu. Allah-u âlem, bu kaynaklar bunun sıhhatini gösteren deliller oluyor.
Buyuruyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
İzâ erâdallahu bi'l-emîri hayran. "Allah (cc.) ve amme nevâluh hazretleri bir komutanın, bir başkanın, emirin, idarecinin hayrını murat ederse…"
Yani bu hayra ersin, mükafata erdireyim şunu, lütfuma mazhar edeyim diye murat ederse…
Ce'ale lehû vezîra sıdkın. "Ona dürüst doğru sözlü, doğru özlü bir vezir nasip eder. Bir yardımcı nasip eder." İn nesiye zekkerehû. "Ve eğer bu emir unutursa yapılacak hayırlı, güzel şeyleri atlarsa, anlayamazsa, kaçırırsa, düşünemezse, bu hayırlı, dürüst vezir ona hatırlatır."
Hani şu güzel bir iş vardı yapacaktık ya, unuttunuz galiba, filan hatırlatır.
Ve in zekere e'anehû. "Eğer unutmamışsa, hatırımda, zaten yapacaktım, tamam, yapacağım, unutmamış olduğu işin de icrasında, sonuca ulaştırılmasında, başarılmasında yardımcı olur."
Emirin hayrını istedi mi Allah böyle bir adam nasip eder ona. Unuttuğu hayırları hatırlatır, hatırında olan şeyleri de güzelce yapılmasına, ortaya konulmasına destek olur. Yardımcı olur, yükünü hafifletir. İşini kolaylaştırır, işinde ona muazzam bir yardım, güç kaynağı olur. Allah'ın lütfu bu. O emirin hayrını istiyorsa…
Ve izâ erâde bihî gayre zalike. "Eğer bir emirin hayrını istemezse Allah, şerrini isterse, şerre uğramasını, başının belaya uğramasını, derde girmesini, nahoş durumlarla karşılaşmasını dilerse." Ce'ale lehû vezîra sûin. "O zaman ona bir kötü vezir nasip eder. Berbat bir adamı ona vezir nasip eder." İn nesiye lem yüzekkirhu. "Atladığı, hatırlamadığı hayırları, hatırına gelse bile bu vezir hiç söylemez ona." İyi, iyi, unutsun, uyusun, diye hiç hatırlatmaz. Gitti o hayırlı iş, yapılmaz. Ve in zekere lem yu'inhu. "Hatırlarsa da yapılmasına destek olmaz, olur gibi görünür ama destek olmaz."
Muhterem kardeşlerim!
"Emir" ne demek Arapça' da?
"Emir", feîl vezninde, âmir sözünün daha kuvvetli şeklidir. Âmir "emreden" demek, yani "Bu benim âmirimdir." diyoruz.
Bir memur; "Şu benim âmirim." yani üstüm diyor.
"Bana emir veren kimse."
Emir de "bu işi çok yapan, salahiyeti çok olan kimse" demek.
Emir, sadece askerî hükümdar mânasına gelmez. Sadece "askerî komutan" diye tercüme etsek tam karşılamaz. Tam "komutan" demek değil. Komutan mânasına da gelir, başka işlerin başındaki de emir olur.
Mesela devlet başkanı İslâm'da emîrü'l-mü'minîn, mü'minlerin emiri.
Ne demek?
Emir "salahiyet, buyruk, son söz kendisinde olan kimse" demek. Peki sular idaresinin başına birisi getirilse ne olacak? O da emirdir. Canım bu asker değil, sivil, rütbesi yok. Olsun, mademki emretme salahiyeti var, ona emir denir. İdareci demek oluyor. En yüksek idareci sultandır.
Belki ondan daha yükseği eğer Müslüman milletler, aklı başında olup da birleşmişlerse halifedir. Tüm ümmetin, Peygamber Efendimiz' in vekili olarak başkanı halife. Halife ne demek? Arkasına gelmiş, ona halef olmuş demek. Kimin halifesi? Resûlullah'ın. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in halifesi. Ebû Bekr-i Sıddık, Ömerü'l-Fâruk, Osmânu zinnûreyn, Alli-yyü Murtaza, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin efendilerimiz, Zübeyir b. Avvam, Peygamber Efendimiz' den sonra ümmet bunları kendisine başkan seçti. Peygamber Efendimiz' in peygamberlik vasfı kendisiyle beraber bitti. Hâtemü'n-nebiyyîn Peygamber Efendimiz, peygamberlerin sonuncusu. Sonu ve hâtemi ve hâtimi. Hâtem "mühür" demek, hâtim "mühürleyen" demek. Hem sonu, onunla bu iş mühürleniyor kapanıyor bitiyor, arkasından başka bir şey yok hem de en son bu işi mühürleyen bizzat kendisi. Hâtem de olur, hâtim mânasında da kelimeyi kullanmak caiz. Peygamber Efendimiz' den sonra peygamber yok.
Men lâ nebiyye ba'dehû.
Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan ahir zamana kadar, dünya bozuluncaya kadar, hükmü cinnin ve insin üzerine olan Muhammed-i Mustafa (sas.) Efendimiz. Ama insanlar Peygamber Efendimiz' den sonra kıyamet kopuncaya kadar yaşayacağı için yönetim mecburiyeti var. İnsanlar yönetilecek. Bu yönetilme işi İslâmî ölçüde nasıl olur? Müslümanlar camiye bile geldikleri zaman birisini öne imam seçiyorlar, o Allah-u Ekber deyince namaza duruyorlar. Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah deyince selam veriyorlar, tâbi oluyorlar. Koskoca bir cami, on bin kişi, yirmi bin kişi, imamın iki dudağı arasında Allah-u Ekber dedi mi rükû ediyorlar, secde ediyorlar, kalkıyorlar, selam veriyorlar, namaza duruyorlar, namazdan çıkıyorlar, bir söz ne kadar güzel.
İslâm ne kadar büyük bir düzen, nizam, intizam sahibi, ne güzel bir din. Başka bir yerde görülen bir şey değil bu. Çöllere, köylere, dağlara, kabilelere İslâm nizam getirmiş. İntizam getirmiş, düzgünlük getirmiş.
Va'tesimû bi-hablillâhi cemî'an ve lâ teferrakû. "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılmayın."
Ve tezhebe rîhukum. "Sonra gücünüz, kuvvetiniz, saffetiniz biter."
Düşmanların maskarası olursunuz. Kedinin yumakla oynadığı gibi düşmanlar sizinle alay eder gibi oynarlar, ezerler, Allah'ın emri böyle, Kur-ân-ı Kerîm'in emri böyle.
İslâm'a tâbi değiller. İçki içirmek istesen ölür içmez. Şimdi bu camiin içinde, başka camilerde, başka ülkelerde bir Müslümana gel buraya iç şu içkiyi, içmem, neden, haram. O da haram, gıybet de haram, Müslümanları üzersin, Müslümanların toplumuna zararı verirsin… Onlar haram değil mi? Allah razı gelir mi ona? Gelmez. Bir Müslümanın bir Müslümana üç günden ziyade dargın kalması olmaz, diyor Peygamber Efendimiz. Helal olmaz haram olur. Helal olmazsa haram olur. Haram. Aynı camide insanlar birbirleriyle konuşmaz, camiye geliyor Allah'tan rahmet umuyor. Dargın, haram işliyor, camiye geliyor haram işlemeye devam ediyor. Haram işleyerek Allah'ın huzuruna çıkıyor. Ben senin buyruğunu tutmamakta devam ediyorum. Alluh-u Ekber. Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu…
Geçen gün Afrika'yı okuyorum. Senegalliler bizi çok seviyormuş, bizi sevmez, bizi görseler sevmezler, iyi görmemişler. Ama dedelerimizin namı oraya gittiği için bizi seviyorlar Türkiyelileri. Hiç kimsenin yüzlerine bakmadığı, Avrupalıların, Amerikalıların gelip de kabileleri basıp da insanları esir aldıkları, boyunlarına halka geçirip haraç mezat sattıkları, Amerika'ya götürüp tarlalarda köpek diye hitap ederek, "gel köpek git köpek" hitap böyle, hitap ederek tarlalarda çalıştırdıkları kuntakintelerin ülkesi. Hiç kimse itibar etmezken yüzleri siyah saçları kıvırcık, hor, aşağı ırk, aşağılık insanlar diye kimse itibar etmezken insaniyetlerinden, medeniyetlerinden dolayı dedelerimizi sevmişler. Irk farkı gözetmiyor, renk farkı gözetmiyor, insanı kardeş biliyor, iyilik yapıyor, mazlumun yardımcısı oluyor, mazlumun yanında destekçi oluyor. Ondan sevmişler. Dünyanın neresinde zulüm varsa dedelerimiz karşısına çıkmış, neresinde mazlum varsa onun elinden tutmuş, neresinde yardıma muhtaç insan varsa yardım etmiş. Neden? Dünyanın insanlarının mazlumiyetinden kendilerini sorumlu saymışlar, çalışmışlar. Kadrini bilen bilmiş, seven sevmiş, kadrini bilmeyen aleyhinde konuşmuş gıybet etmiş, kötülemiş, aleyhinde yazmış, çizmiş ama
Fe tezhebe rîhukum buyuruyor Kur'ân-ı Kerîm. Feriniz kaçar, gücünüz kuvvetin kalmaz, mum gibi sönersiniz, sönük olursunuz, bir şey yapamazsınız. "Güçlü olanın mahmileri her yerde, himayet yeni çıktı." diyor Ziya Paşa. Yani bir insan zayıf oldu mu haklı da olsa; "Âciz olanın ketmolunur hakk-ı sarihi." Âciz olanın sarih olan hakkı saklanır, verilmez ama mahmileri her yerde himayet yeni çıktı. Zaten itibarlı olan, zaten ensesi kalın kerli ferli olan insanları her yerde alkışlamak, himaye etmek, baş tacı etmek…
Müslümanın huyu nedir? Mazluma yardım etmektir, zayıfa yardım etmektir. Çıkıyor Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz, halife seçilmiş, hutbesinde diyor ki:
"Sizin içinizden birisi mazlum duruma düşerse, haksızlığa uğrarsa benim nazarımda sanki en itibarlı insanmış gibi, ben onun yanında yer alırım. O benim nazarımda en kıymetliniz, en kuvvetliniz gibidir. Ve bir en kıymetli itibarlı adamınız diyelim ki kabile reisi veya zengin veya aşiret başkanı veya ağa veya paşa, neyse yani… O zaman da olan haksızlık yapmışsa benim nazarımda en âciz insan gibi demektir, yani ezerim onu." diyor.
Onun mevkiine, makamına filan bakmam ezerim onu. Benim halifelik anlayışım bu diyor. Ama doğru, Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz doğru söylüyor elbette. Çünkü mazlumun yardımcısı Allah (cc.), elbette mazlum en kuvvetli. Zalimin düşmanı Allah, elbette en âciz o, en aptal o, doğru söylüyor, dinen, imanen sözü, iman gözüyle baktığın zaman, gönül gözüyle baktığın zaman hakikatin ta kendisi.
Her yerde bir kardeşimiz zulme uğruyor ama biz burada sıcakta oturduğumuzdan acı duymuyoruz. Teller bize bağlı olmadığı için sinirleri koparsa, ilgi şey yaparsa, ayağa felç gelirse, iğne batırsan da duymaz, hareket de etmez, elini kaldırmak ister kaldıramaz, parmağını kıpırdatmak ister kıpırdamaz, neden? Sinirler felç oldu, çalışmıyor, ondan. Bağ olmayınca oradaki acıyı duymuyoruz, kaç kişi öldü, kaç kişi hapiste, kaç kişinin malları yağmalandı, kaç kişi köyünden kovuldu bilmiyoruz. Hz. Ebû Bekr-i Sıddık gibi, Hulefâ-i Râşidîn gibi. Yok! Derece derece, bölge bölge, makam makam, iş iş, çeşitli emirlerde olur. Şeye varıncaya kadar, yani en küçük bir dairenin başkanına varıncaya kadar. O da emirdir. Söz onundur, şey yapacak, bilmem anlatabildim mi?
Allah bir emirin hayrını murat ederse, şerrini murat ederse… Allah ne zaman hayrını murat eder bir emirin? Ne zaman şerrini murat eder? Emir, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için çalışırsa Allah ona yardım eder. Emir, getirildiği vazifede hizmetle memur olduğu insanlara hıyanet etmek isterse o zaman Allah'ın yardımı ondan kesilir. Allah ona ceza verir.
Ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. "Ben kullarıma zulmetmem!" buyuruyor Rabbü'l-âlemîn. Erhamu'r-râhimîn, yani merhametlilerin en merhametlisi, affedicilerin en affedicisi, lütfu en çok olan Rabbü'l-âlemîn kullarına zulmetmez. Emir raydan çıktı mı, ahlâkını bozdu mu, menfaatini düşünmeye başladı mı, getirildiği vazifeyi suistimal etmeye başladı mı, halka hıyanet etmeye başladı mı, hainlik etmeye başladı mı, Allah'ın tevfîki çekilir. Allah o zaman onu sevmez. O zaman onu tepetakla etmek için belalar yağdırmaya başlar. Emir, Allah'a sığındı mı, aman ya Rabbi dedi mi, alnı secdeye geldi mi, niyeti iyi oldu mu, Ümmet-i Muhammed'e hizmet etmeyi amaçladı mı, vazifesini güzel yapmaya gücü yettiğince, mehmâ-emken diyor, gayret etti mi o zaman Allah ona yardımcı olur ve destekçi olur. O zaman onun hayrını murat eder.
Bu, Allah'ın hayrını murat etmesi, şerrini murat etmesi kulun kulluğuna karşı bir durumdur. Bizim için de öyledir. Sizler ve bizler için de öyledir. Senin Allah yanında merteben nasıl olduğunu anlamak istiyorsan, senin yanında Allah'ın mertebesi nasıl onu ölçün bakalım. Sen Allah için bir fedakârlık yapabiliyor musun? Allah için gözyaşı dökebiliyor musun? Allah için mal verebiliyor musun? Allah için can verecek durumda mısın? Allah'ın emirlerini tutmakta şevk ve gayretli misin? Allah'ın yasaklarından kaçmakta dikkatli misin? Tamam, Allah seni seviyor demektir. Sen Allah'ı seviyorsan, sen Allah'ı seversen o seni sevmez mi? Sever. Sen Allah'ı zikredersen o seni bırakır mı? O seni daha çok zikreder. Daha hayırlı bir şekilde zikreder. Sen bir karış gitsen o bir kulaç gelir, bir arşın gelir, çok daha büyük lütfeder.
Onun için;
Ene inde zanni abdî bî. "Kulum bana nasıl bir tavır takınmışsa ben öyleyim." diyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri. Takındığı tavra göre ettiğini bulur, ektiğini biçer, yaptığının karşılığını görür. Niyetinin karşılığını görür. Niyeti iyiyse iyilik bulur, niyeti kötüyse cezaya uğrar.
Böyle bir işin başına getirilmiş bir adam iyi niyetliyse, Allah ona iyi arkadaşlar nasip eder. Dürüst, namuslu, özü doğru, sözü doğru, vezîre sıdkın, sıdk, yani doğruluk iki şeyde olur; sözde doğruluk, hiç yalan söylemiyor dobra dobra, gerçekleri âdilâne bir şekilde konuşuyor. Bir de özde olur, özde doğruluk, yani hıyanet etmemek, kalleşlik yapmamak, arkadaşlığı bozucu, dostluğa uygun olmayan iş yapmamak. Böyle bir arkadaş nasip eder.
Vezir ne demek onu da izah edelim. Vizr "yük" demek, vezir de "yükü yüklenen" demek. Sorumluluğun bir kısmını yüklenen demek, yani emirin başında, omzunda yük var, bu yükü yüklenen, yükünü hafifleten, yardımcı olana vezir derler. Neden? Emirin vizrini, yükünü yükleniyor. Onun için vezir denilmiştir ona. Bir yardımcı demek yani, bakan müsteşarı gibi. Müdür-müdür yardımcısı gibi, vali-vali muavini gibi, muavin de yardımcı demek biliyorsunuz.
Bir yardımcı nasip eder, yani vezir diye şey anlamayın, ille başında kavuğu olan, şurasında sorgucu olan, belinde kuşağı olan şalvarlı bir insan hatıra geliyor, Osmanlı vezirleri akla geliyor. Öyle demek değil, yani vizr-ü vebalini, sorumluluk yükünü taşımakta ona ortak olan kimse demek. Onun için ille böyle bizim anladığımız tarihî mânasıyla vezir olması şartı yok, sular idaresi müdürüyse muavini veziridir onun. Arapçasını izah edelim diye söylüyorum. Bir başkanın Allah hayrını murat etti mi ona doğru sözlü, doğru özlü, dürüst bir yardımcı nasip eder demek. İlle birisi sultan olacak ötekisi de vezir olacak hepsi kuşak giyecek, şalvar giyecek, pala takacaklar, kavukları olacak, sorguçları olacak mânasında değil.
Unutursa hatırlatır. İn nesiye zekkerehû. Zekkere, yüzekkiru, tezkîr burada tef'îl bâbında hatırlatmak demek. Bak efendim şöyle yapacaktık, filanca yere gidecektik, filanca işin yapılması lazımdı bugün, gelir hatırlatır, hayırları yaptırır. Namazınız geçiyor efendim, gidelim, filan diye en basiti ibadeti ihmal ettirmemek. Ondan sonra hayırları yaptırmak. Ve in zekere, zekere de hatırlamak demek. Oraya bazı yanlış harekeler konulmuştur, Arapçasını takip edenler bilsin zekere bu, sülâsî sîgasından. Hatırlarsa, e'ânehû, o zaman da ona yardım eder hatırladığı şeye, sabahleyin geldi müdürün, başkanın hatırında o gün yapılacak iş, telaşlı telaşlı geldi ötekisi de zaten her türlü hazırlığı yapmış ya, arabaya atlayıp filanca yere gidip filanca işi yapacaktık. "Efendim ben arabayı hazırladım, merak etmeyin, ekibi de hazır ettim. Efendim filanca yere de telefon ettim, filanca işi de toparladım." Allah senden razı olsun ya, sen işin yarısını bitirmişsin maşaallah, neden? Emiri, Allah seviyor, başkana, yardımcısını onun işini kolaylaştıracak kimse nasip etmiş. Bak hemen her şeyi hatırladığı şeyi yapmakta yardım ediyor.
Eğer hayrını murat etmezse, kötülüğünü murat ederse neden? Çünkü adamın huyu kötü hâli kötü, cezaya müstehak olmuş, niyeti kötü, kalbi kötü o da bir şey, o zaman da kötü bir arkadaş olur. Halkın şikâyeti gelir, hatırlatmaz. İşler yanlış yapılır ikaz etmez, eyvallah çeker, el pençe divan durur, pohpohlar filan, hatırlamazsa hiç hatırlatmaz, hatırlarsa da yapılmasına hiç destek olmaz. Peki efendim, tamam der, not alıyorum efendim der, yapmaz. Şimdi birçok yerde biz bunu biliyoruz, gidiyor başkan, yanında muaviniyle geziyorlar, teftişi yapıyorlar, şu şöyle yapılsın, bu böyle yapılsın, not al, telefon et filan diye emirler yağdırıyor. Peki efendim, yazıyorum efendim, tamam efendim, evet efendim, münasiptir efendim, ondan sonra hiçbir şey yok. Ne çare, bunun çaresi nedir?
Emir durumunda olan insanlar, içinizde idareci, başkan varsa, emir durumunda olanlar varsa emirlerinizi kopyalı şeylere yazacaksınız. Yazacaksınız, vereceksiniz ama bir kopyası sizde duracak. İyi idareciliğin önemli noktalarından birisi verdiği emrin yapılıp yapılmadığının takibidir. Bir emir verdin, he he, tamam tamam, oldu oldu, dediler, yaptılar yapmadılar. Ertesi gün soruyorsun bu iş oldu mu? Olmadı. Ya bir mim koyuyorsun, bu haylaz tembel bir muavin. Başka bir iş oluyor bir daha soruyorsun gene yapmamış. Efendim işte hık da mık da bilmem ne de bahane filan, sen söylediğin zaman şaşırıyor, unutmamış müdür ben onu o kadar işin arasında unuttu sanıyordum, onu unutmamış filan. Bir iki, üçüncü de hani kovboylar tabancayı çekip atı öldürüyorlar ya, bir diyor, iki diyor, üçüncü de at üç defa tökezleyince çekiyor tabancayı huy edindi tökezlemeyi güm güm öldürüyor atı. Başka at buluyor kendisine, muavin de bir tökezler iki tökezler üç tökezler ha bundan hayır olmayacak, o zaman iyi bir hayırlı insan getirir. Vezîr-i sıdk olur, sadakatli, dürüst bir arkadaş olur, böyle aksamalar olmaz.
Muhterem kardeşlerim! Bizim din büyüklerimiz evliyâullah, ecdadımız, büyüklerimiz devlet görevi almaktan çok çekinmişler. Herhangi bir görevi kendileri isteyip almaktan çekinmişler. Neden? Başkanlık tatlı gibi görünür ama çok veballidir. Çünkü Allah sorar. Peygamber Efendimiz (sas.) buyuruyor ki; "On kişi kadar ve daha fazla bir insana başkan olmuş emir olmuş bir kimse mahşer günü, hesabın görüldüğü Mahkeme-i Kübra’ya eli başına, ensesine bağlanmış olarak getirilir." Vietnam esirleri gibi eli ensesine bağlanmış olarak getirilir. Neden? On veya daha fazla kişinin başkanıydı bu adam. Elleri bağlı olarak geliyor, suçlu olarak geliyor. Evvela başkan diye. Makama, mahkemeye elleri bağlı olarak gelir. "Eğer muhakeme edildiği zaman emirlik vazifesini güzel yapmışsa bağları çözülür, kurtulur. Eğer vazifesini güzel yapmamış ise bağları üzerine ilave bağlar bağlanır, cehenneme atılır." diyor Peygamber Efendimiz.
Emirlik çok veballi bir iştir. Büyük sorumluluğu vardır ve arzu edilecek, istenilecek bir şey değildir. Neden? Bakan oldu, müdür oldu, başkan oldu, sorumluluk aldı, komutan oldu. Yaparsa ne âlâ, yapamazsa tüm o işin bütün vebali ondan sorulacak. Çok ağır bir şey. Onun için biraz da acımak lazım, bir adam bakan mı oldu, vah vah vah, Allah yardımcısı olsun, vah zavallı. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn. Milletvekili mi oldu, vah vah vah, eh Allah yardımcısı olsun da eh inşallah kurtulur, filan demek lazım. Neden? Bir milletin sorumluluğunu alıyor. Milyonların sorumluluğunu alıyor. Şuraya fabrika kuralım; e kuralım. Santral kuralım; Pekâlâ kuralım, ondan sonra yok kurmayalım, Pekâlâ kurmayalım kaç milyon gitti? İşte üç yüz milyar beş yüz milyar. Kimin cebinden gitti? Fukaranın, köylünün, yetimin, dulun, halkın, işçinin, esnafın parası gitti.
E şimdi onlar ne olacak? Onların hepsinin bir hesabı olacak. Allah celle celâlüh soracak;
"Gel bakalım kulum." diyecek.
"Keşke ben reisicumhur olmasaydım, keşke ben bakan olmasaydım, keşke ben milletvekili olmasaydım, ben müdür olmasaydım."
Hz. Ömer ne diyor?
"Keşke, insan olmasaydım. Keşke, çayırda biten ot olsaydım." diyor.
İnsan oldun mu vebali var.
İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardi ve'l-cibâli fe-ebeyne en-yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insân. "Dağlar kabul etmemiş sorumluluğu, semalar kabul etmemiş, yeryüzü sorumluluğu kabul etmemiş, şu insanoğlu kabul etmiş sorumluluğu."
Hz. Ömer sorumluluğun şuurunda, yeni tabirle bilincinde, sorumluluğun ne kadar ağır olduğunu biliyor, mü'min insan, cennetlik insan, keşke anam beni doğurmasaydı, demiş. Keşke Hz. Ömer olmasaydım, doğmasaydım, keşke ot olsaydım, sorumluluk yok, ot bitiyor, sararıyor, yok oluyor. Ot olsaydı bir şey yok ama insan olunca sorumluluk var. Sorumluluk olunca mahkeme var. Mahkeme olunca başarılı idarecilik yapmamış olan insan için ceza var muhterem kardeşlerim. Onun için, idarecilerinize acıyın, diyor Peygamber Efendimiz. Doğru dua ediniz onlara, diyor. Allah ıslah etsin, Allah yardımcıları olsun, Allah hayrı göstersin, hakkı göstersin.
Onun için Hocamıza rahmetullahi aleyh birkaç kişi sormuşlar, efendim seçimlere katılalım mı? Girelim mi çalışmalara, gidin demiş. Seçimler bitmiş, gelmişler, işte ne oldu, seçilemedik. Ne oldu, seçilemedik. Ne oldu, seçildi falanca. Eskiden, yıllarca önce, demiş; "Seçilenler bir kurban keserse seçilmeyenler iki kurban kesecek, elhamdülillah ya Rabbi seçilmedim hem vazifemi yaptım hem de sorumluluk bana gelmedi. Allah ötekilere yardım etsin. İki tane kurban, şükür kurbanı, ya Rabbi çok şükür ki seçilmedim." diye.
Bir Müslüman onun için vazifeye talip olmaz. Talep edilir kendisinden, şu hizmeti yap. Yapamam, eksiğim, kusurum vardır, âcizim. Benden daha güzelce yapacak filanca kardeşim var. Yok, biz ölçtük, biçtik, konuştuk seni uygun görüyoruz. Ya etmeyin, acıyın bana, kıymayın. Yok, sen yapacaksın. Pekâlâ o zaman. Allah yardımcım olsun. Bismillahirrahmanirrahim.
Babam, Allah razı olsun, beni, Ankara'ya İlahiyat Fakültesi'ne, asistanlık imtihanını kazandım, gönderirken dedi ki; "Evladım her sabah evinden çıkarken, işine giderken aç elini on defa
Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente'l-Vehhâb, ayetini oku. Dua bu.
Rabbenâ. 'Ey Rabbimiz!' Lâ tüziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ. 'Hidayete erdirdikten sonra kalbimizi tekrar bozdurup da saptırma, imandan, hidayetten sonra kalbimizi bozdurtma, saptırtma. ' Ve heb lenâ min ledünke rahmeten. 'O gaip hazinelerinden lütf-u kereminden, ind-i İlâhî'nden bize rahmetini ihsan eyle. ' İnneke ente'l-Vehhâb. 'Biliyorum ki ya Rabbi, şekkim şüphem yok ki Vehhâb'sın, lütfedicisin, bahşedicisin, ikram edicisin, ya Rabbi rahmetini ihsan eyle, beni doğru yoldan şaşırtma.' demiş oluyor insan. Bunu on defa oku da öyle git. Allah razı olsun. Doğru yoldan ayrılma, hiç kimseye eyvallah deme, Allah'ın emri neyse onu yap diye böyle gönderdi.
O zaman kendisine teveccüh olursa, bir kimse sen gel ille bu işi yap, o da yapamam, mazeretim var, filanca kimse daha iyidir, yok ille sen yapacaksın. Allah o zaman yardımcı olur. Peygamber Efendimiz' e birisi geldi dedi ki; "Ya Resûlallah beni filanca işe tayin et." Efendimiz buyurdu ki; "Biz iş isteyene iş vermeyiz, istediğimize veririz." Çünkü kendisinin istemesi tevfîkât-ı Samedâniyye'nin gelmemesi sebebidir. Kendisinin istenmesi, matlup olması, kendisine bu işi yapacaksın diye gitmesi berekettir. Hayırdır. İstemiyor ama teveccüh ediyor hizmet. O zaman bismillahirrahmanirrahim der, ya Rabbi yardım eyle, hakkı göster ya Rabbi, hakka uydur ya Rabbi, der, o zaman çok güzel hizmet yapar. Hiç ummadığın bir insan, ya bu aptal, saf, bu bizim sınıfın en arka sıralarında otururdu, tembeldi, bilgisi azdı, bilmem sessiz sedasızdı, işte derslerde başarısı orta ama Allah'a sığındı mı en büyük başarıyı o şey yapar. Sınıfın en cin fikirlisi, en zekisi, süper zekâsı Allah'a güvenmezse zekasına güvenirse öyle işler, haltlar karıştırır ki rezil olur. Âleme rezil olur, çok yanlış işler yapabilir.
Onun için Allah'a sığınalım daima her işimizde. Hepimizde az çok bir sorumluluk vardır, hepimiz az çok bir emirliğe bulaşmışızdır, nasıl bulaşmışızdır? Ailemiz vardır, çoluk çocuğumuz vardır, bir işyerimiz vardır, çıraklarımız vardır. Çalış burada, ben Cuma'ya gidiyorum, hadi bakalım şu parçaları hazırla. Ben Cuma'dan gelinceye kadar bu işler bitecek. Tamam mı diyor, kendisi Cuma'ya gidiyor. Peki bu çıraklar ne olacak? Bu kalfalar ne olacak? Çalışsın. Öyle şey olur mu? Onların Cuma kılmak mecburiyeti yok mu? Var. O vazifeyi onlara verdin, Cuma'ya göndertmedin; sorumluluk, vebal senin. "Tezgâhtar çalışsın, işçi çalışsın." diyorsun ama vebal senin. Onun için Allah bize göz açıklığı, kalp uyanıklığı versin.
Her işi Allah'ın rızasına uygun yapmamızı nasip etsin, rızasına uygun olmayan şeylerde de birbirimizi ikaz edelim. Kardeşim ben senin şu işini hatalı görüyorum, ahiretin bakımından tehlikeli görüyorum, sen şunu şöyle yapsan daha iyi olur diye birbirimizi de Allah rızası için ikaz edelim. Çünkü Müslümanın öteki Müslümanın üzerindeki vazifelerinden bir tanesi samimi olarak, açık kalplilikle, böyle hakkı söylemektir. Bir vazife budur yani. Hiç söylemiyor, filanca adam çok iyi bir arkadaş. Aman lokum gibi, şeker gibi, ağzı var dili yok, ara bakalım ağzı neresinde, burası burnu, burası gözü ağzı yok, konuşmuyor, hiç sesi sedası çıkmıyor, hiç tenkit etmiyor, ne güzel arkadaş. Hayır. Hiç konuşmuyorsa o arkadaş iyi arkadaş değildir. Hakkı söyleyecek, icabında tenkit edecek. Sizi tenkit eden arkadaşlarınız samimiyse ondan hiç gocunmayın. Hiç ona kızmayın. Hatta memnun olun, bak dobra dobra hiç kimsenin söylemediği şeyi söyledi, diye. Tenkidi yaparken de sevgiyle yapın. Kızgınlıkla değil de hırçınlıkla, batıracağım diye, ayıbını ortaya dökeceğim diye, yırtığını yakaladım, parmağımı takacağım, cart diye büyüteceğim diye yaparsanız olmaz. Nefsaniyet olur o zaman, mücadele olur, o tarzda değil; severek…
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
01.03.1990 -
İmamların Değeri, Ahir
09.02.1991 -
Müslümanı Öldürenlerin Durumu,
