03.02.1990 - Kıskançlık ve Haset, Gariplik ve Fesatlık Önleyenler, Cuma Günü
12.02.2026
32 dk 3 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hasan b. Ali radıyallahu anh rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor: ''İnsanın içindeki kıskançlık duygusu ve kin duygusu, düşmanlık duygusu ve haset duygusu insanın salih amellerini, hayratını, hasenatını yok eder, yer bitirir.'' Ateşin odunu yakıp kül ettiği, yiyip bitirdiği gibi bu iki duygu da insanın hayratını, hasenatını, sevaplarını ibadetlerini sildirtir, alır götürür. Demek ki karşımıza yine bir ahlâkî mesele çıkmış oldu: Ğıl ve haset. Haset, kıskanmak demek. Ğıl de insanın karşısındakine karşı düşmanlık, adavet duygusu.
İnsanların içinde böyle duygular olur, oluyor. Şimdi de var. İnsanlar birbirlerine düşüyorlar, gıybet ediyorlar, dedikodu ediyorlar. Birbirlerinin aleyhlerine çalışıyorlar, ayaklarının altına karpuz kabuğu koyuyorlar. Önüne eğiliyor, saygısından eğiliyor sanıyorsun, ayağının bastığı yere karpuz kabuğu koyuyor. Bir bastı mı ayağı kayıyor, küt kafası yere çarpıyor. Kafatası çatlıyor, kanıyor. Kötülük! İnsanların birbirlerine bu duygular içinde olması.
Mü'min haset etmeyecek. Mü'min öteki kardeşine karşı içinde kötü duygular taşımayacak. Hınç, kin, düşmanlık taşımayacak.
Ne taşıyacak?
Sevgi taşıyacak. ''Ama hocam, karşımdaki kötü bir insan, kusurlu bir insan.'' Tamam, gülü dikeniyle beraber seveceksin, öyle yaratmış. Bak gül ağacı güzel bir ağaç, güzel bir çalı, güzel bir bitki güzel bir çiçek. Kokusu güzel, rengi güzel. Dillere destan olmuş, edebiyata girmiş, şairlere ilham vermiş. Çok güzel bir çiçek ama dikeni var. İyi tutmazsan, dikkat etmezsen, avuçlarsan, sarılırsan ellerini yırtar. Gülün dikenleri hançer gibi ama gülü herkes seviyor. Gülü seven dikenine katlanır. Demek ki insanları da böyle düşüneceksin.
Gülün dikeni olduğu gibi insanların da kusurları, eksikleri vardır. Eksiğine kusuruna rağmen seveceksin. İslâm'ın emri budur. Fikirler farklı olabilir. Arap muasır şairlerinden birisi öyle söylemiş:
İhtilâfu'r-re'yi lâ yüfsidü fi'l-vüddi kadiyye. ''Fikir farkı sevgiyi bozmaz.'' ''Bozmamalı'' demek istiyor. Sen başka düşünüyorsun, ben başka düşünüyorum. Sen başka bir yerden yetişmişsin, ben başka bir yerden yetişmişim. Senin mesleğin şu, benimki bu. Olsun. Hepimizde aynı iman cevheri var. Hepimiz mü'miniz, hepimiz Allah'ın kuluyuz.
Hak-perestim arz-ı ihlâs ettiğim dergâh bir,
Bir nefes tevhîdden ayrılmadım, Allah bir, dediği gibi. Hepimiz Allah'a ibadet ediyoruz, Kâbe'ye dönüyoruz, Kur'an'ı baş tacı etmişiz, namaz kılıyoruz, hacca gidiyoruz, oruç tutuyoruz, Ramazan'da şenleniyoruz, neşeleniyoruz. Demek ki müşterek çok şeylerimiz var. Biz birbirimizin kardeşiyiz. Seveceğiz. Kusurlarımıza rağmen seveceğiz.
Kusurlarımızı düzeltmeye çalışacağız. Yumuşak yumuşak, tatlı tatlı; kendi babamız, kendi kardeşimiz, kendi yakınımız gibi görerek yumuşak yumuşak düzeltmeye çalışacağız. Kusuruna rağmen seveceğiz. Hz. İsa aleyhisselam ile sahabesi yolda gidiyorlarmış. O kenarda da bir hayvan ölmüş, kurumuş, kokmuş. Ölüsü uzun zaman durduğu için leşinin kokusu etrafa yayılıyor. Herkes burnunu kapatmış, başını bu tarafa çevirmiş, öyle geçmiş.
Hz. İsa ise şöyle buyurmuş: ''Ama dişleri ne kadar güzel, bembeyaz.'' Hani hayvan ölünce, dudağı kuruyup sıyrılınca dişleri ortaya çıkıyor ya. Kalsiyum olduğundan dişler bozulmaz. Demek öyle sıra sıra inci gibi dişleri varmış. İnsanın durumu bakışına göre değişiyor. ''Baktığınız zaman sevgi gözüyle bakarsanız güzellikleri görürsünüz. Düşmanlık gözüyle bakarsanız kötülükleri görürsünüz.'' demek oluyor.
İyi tarafı görmeye çalışın. Siz de biz de. Genel yapı olarak eğer kardeşlerimizin iyi taraflarını görmeye çalışırsak; ''Bak şöyledir, şöyledir ama iyidir. Öbür kusurlarını da Allah düzeltsin.'' dersek topluluk, muhabbetli bir topluluk olur. Ama kusur ararsak mutlaka her insanın bir kusuru olacağı için bir arkadaşımız bile kalmaz.
''Onun o kusuru var, bunun bu kusuru var. O geçen yıl şöyle yapmıştı, berikisi böyle laf söylemişti.'' derken insan ortada yapayalnız kalıverir. Sen kimseyi beğenmediğin gibi kimse de seni beğenmemeye başlar. Onun için sevmek lazım. Kusuru varsa söylemek lazım. İçinden kin tutmamak lazım. Bir Müslümanın bir Müslümana üç günden fazla dargın durması haram. Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.
İçki içmeyiz haram diye; rüşvet almayız, başkasının malına el uzatmayız ama bunları böyle yapan Müslümanlar; dargınlıktan vazgeçmiyorlar, gıybetten vazgeçmiyorlar. Kardeşini sevmemek doğru değil. İnsanın ibadetlerinin sevaplarını götürüyor, ecrini bırakmıyor ama onu yapmaktan vazgeçmiyorlar.
Demek ki bilmediğimiz yerlerden ne hatalar yapıyormuşuz da farkında değilmişiz. Sevaplarımız neden uçuyormuş, dualarımız neden kabul olmuyormuş, niye iki yakamız bir araya gelmiyormuş, neden bu memleketin hali böyle perişanmış anlaşılıyor. İçten seveceğiz, candan seveceğiz, herkesin iyiliğini isteyeceğiz, kimseye kin tutmayacağız, kimseye haset etmeyeceğiz.
Peygamber Efendimiz; ''İki şeye gıpta edilir.'' diyor. Bir; Allah bir adama zenginlik vermiş, parası çok, hayır yapıyor, fukaraya yardım ediyor, fukara babası, etrafındaki hayır işlerini destekliyor, her gelen ondan bir hayır alıyor. Cami yapımında yardımı olmuş, kurs yapımında yardımı olmuş; hayır babası. Öteki adam da uzaktan; ''Yahu, bu adam ne kadar iyi bir zengin mâşallah! Ah, benim de param olsa da ben de hayır yapsam. Gıpta ediyor ona, işte bu caiz. Ona haset etmek, ona gıpta etmek caiz. Neden? ''Benim de param olsa ben de yapsam.'' diye, iyi yolda haset ediyorsun.
Bir de Allah birisine ilim vermiş; alim, Arapça biliyor, Kur'ân-ı Kerîm'i biliyor, hadis-i şerifleri biliyor, ahlâkın inceliklerini biliyor. Neyin sevap neyin günah olduğunu biliyor. Şeytana uymuyor, nefse uymuyor, hatalı yollara gitmiyor, amellerini yok edecek şeylerden kendisini korumasını biliyor. Dili tatlı, yolu güzel, hali güzel, çalışmaları faydalı; ''Ah, benim de ilmim olsa, ben de öyle olsam.'' diye ''Ona da gıpta edilir, ona da haset edilir.'' Tabi buna ''gıpta'' denir. Bu makbul, teşvik edici bir hal. ''Ben de iyilikleri yapayım.'' demesi güzel bir şey.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu çeşit güzel şeylere heveslenenlerden eylesin. Haset dediğimiz şey ne? Karşı tarafı kıskanmak. ''Onda da olmasın, onunki de elinden gitsin. Ben nasıl sürüm sürüm sürünüyorsam o da sürünsün.'' gibi menfi bir duygu. O iyi değil. Allah bizi hasetten, ğıll-u ğıştan, düşmanlıktan korusun. Kalbimizi kötü duygulardan temizlesin. Ahlâkımızı kötü huylardan ayırsın, bizi güzel ahlâka sahip eylesin. Güzel ahlâk ile insanlar arasında yaşayıp insanlara hizmet etmeyi, Ümmet-i Muhammed'e faydalı olmayı, Rabbimizin sevdiği, Peygamber Efendimiz' in beğendiği bir kul olmayı, sevdiği bir kul olarak huzuruna varmayı nasip eylesin.
El-Ğarîbü izâ merıda fe-nazara an yemînihî ve an şimâlihî ve min emâmihî ve min halfihî fe-lem yera ehaden ya'rifühû, yağfiru'l-lâhu lehû mâ tekaddeme min zenbihî.
Revâhu İbnü'n-Neccâr an İbni Abbâs radıyallahu anhümâ. ''İbn Neccar isimli hadis alimi rahmetullahi aleyh, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. Garibanlara ait bir hadis-i şerif. Türkçe' de garip kelimesini değişik bir anlamda da kullanırız, ''acayip'' mânasında kullanırız. ''Allah Allah! Garip bir hava, garip bir olay, garip bir adam.'' vesaire. Arapça' da ''garip'' ''gurbette olan, asıl vatanında olmayan, bilmediği insanların arasında kalmış olan'' demek.
Diyelim ki Erzurumlu kalkmış bizim Sapanca'ya gelmiş veyahut sizin İzmit'e gelmiş. Tanıdığı hiç kimse yok, garip. Kendisinin nasıl kıymetli bir insan olduğunu, nasıl alim, nasıl itibarlı insan olduğunu kimse bilmiyor. İşte yolculuk hali, gelmiş oraya düşmüş.
Tabi bugün yolculuklar çok kolaylaştı. Hatırlıyorum eskiden köyümüze, Çanakkale'ye giderken iki günümüz yolda geçerdi. Şimdi Türkiye'nin bir ucundan bir ucuna otobüsler her gün sefer yapıyorlar, uçaklar var, her türlü ulaşım imkânları var. Durum güzel. Çok eskiden de atlarla, develerle gidilirmiş. Tabi yola çıkan insanın erzakı biter, parası biter, yolda kalabilir. ''Belki kendi memleketinde zengindir ama yolda fakir düşer. Onun için ''Yerine kadar ulaşsın.'' diye yolda kalmış kimselere de zekât verilir.
''Yok işte, adamın bir şeyi kalmamış.'' diye verilebiliyor. İşte o zamanlar gariplik, gurbetlik, gurbette yolculuk zor olduğundan Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte buyuruyor ki; ''Vatanından uzaklara, diyar-ı gurbete düşmüş, vatanından cüda olmuş garibin birisi memleketine dönememiş, tanıdığı kimse yok, parası bitmiş, bir de üstüne hastalanmış.'' Ne olacak?
El-Ğarîbu izâ marıda. ''Gurbetteki zavallı, biçare, kimsesiz bir de hastalandı mı!'' Fe-nazara an yemînihî ve an şimâlihî. ''Şöyle sağına, soluna, önüne, arkasına baktı mı!'' Niye bakıyor? ''Bir tanıdık var mı?'' diye bakıyor, çare arıyor, tutunacak dal arıyor ama yok. O zaman; Fe-lem yera ehaden ya'rifühû. ''Tanıdığı hiçbir kimseyi göremedi mi onun o hali var ya, o kırgınlığı, o üzüntüsü var ya!''
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabadan gayri dediği gibi şairin, ''Benim için kimse yanıp yakılmıyor kendi iç ateşimden başka, kapımı kimse açmıyor sabah rüzgârından başka.'' ''Öyle garip hale geldi mi; Allah, onun o üzgün hali üzerine onu affeder, günahlarının hepsini bağışlar.'' buyuruyor.
Üzüldü, kimsesiz kaldı, boynu büküldü; onun için. Tabi bu garip hali, gariplik hali, gurbet hali mazlum bir hal olduğundan Müslümanların da garip kimselere, gurbetteki kimselere, yolcu kimselere yardım etmesi çok gelişmiştir. Sevap olduğundan ''Tanrı misafiri'' diye onları evlerine misafir ederler. Köylerde misafirhaneler olur; köyün ağası veya zengini alır, evine getirir, yemekler ikram eder, rahatını temin eder.
Bir de manevi gariplik, gurbetlik hali vardır. Onların da bazıları şunlar: Mesela Kur'ân-ı Kerîm, kendisinin okunmadığı bir evde gariptir, gurbettedir, boynu büküktür. Allah'ın kitabıdır, evde, kütüphanede duruyor ama ev halkı okumuyor. Kur'ân-ı Kerîm'in boynu büküktür, mahzundur, orada garibandır. Gurbetteki insan gibi, o mazlum insan gibidir. Bir alim ki oturduğu beldedeki kişiler onun kadrini, kıymetini, ilmini, irfanını bilmiyorlar, kendisinden istifade etmiyorlar, ona gerektiği şekilde sevgi ve saygı göstermiyorlar, o da orada gariptir. Neden? Yahu, aranızda bir cevher var, bir büyük alim var; kıymetini bilmiyorsunuz. Zavallıdır. O oradan iter, bu buradan bağırır, ötekisi söz dinlemez. Onların maskarası olmuş gibidir, eza cefa görür; ona bakar üzülür, buna bakar üzülür. Yani kıymetini bilmeyen insanların arasında alim gariptir. Okunulmadığı evde Kur'ân-ı Kerîm gariptir. Ne kadar namuslu ne kadar hünerli ne kadar saygıdeğer bir kimse olduğunun farkında olmayan bir kocanın elinde saliha bir hatun gariptir.
İşte kaderin sevkiyle bir adamla evlenmiş, adam -Allah ıslah eylesin- kadın çok mübarek bir kadın, evliya gibi bir kadın. Adam onu dövüyor, eziyor. Kumarda, içkide, dışarıda. İşte bu kadıncağız orada gariptir, boynu büküktür, zavallıdır. Bunun aksi de olur. Adam salihtir, iyi niyetlidir, tatlı dillidir ama.
İşte böyle bir adam da böyle bir kadının elinde gariptir. İyi bir kadın da kötü bir adamın elinde gariptir. İyi bir alim de kötü bir muhitte, ortamda, kötü bir halkın arasında gariptir. Kur'ân-ı Kerîm de okunmadığı evde gariptir. Böyle bazı garip haller vardır.
Bir de Peygamber Efendimiz' in gariplikle ilgili bir sözünü hatırlatmak isterim, şöyle diyor: Bedee'l-İslâmü ğarîben ve se-yeûdü ğarîba. ''İslâm; gariban olarak, diyar-ı gurbetteymiş gibi boynu bükük olarak, kimsesiz olarak, yardımcısız olarak, tanışıksız tanıdıksız desteksiz olarak başladı, bir zaman sonra yine o hale gelecek.'' Yayılacak, cümle cihan halkı İslâm'ı tanıyacak ama tekrar gariban haline dönecek. Yani işlerin ters gideceğini, sonunda Müslümanların yine gariban kalacağını bildiriyor ve arkasından buyuruyor ki: Fe-tûbâ li'l-ğurabâ. ''Ne mutlu öyle gariplere ne mutlu öyle boynu bükük garibanlara.'' Ve me'l-ğurabâü yâ Resûlalah. ''Yâ Resûlallah! Böyle methedilen, ‘ne mutlu' dediğin garipler kim?'' Ellezîne yuslihûne mâ efsede'n-nâsü. ''İnsanların bozdukları, fitne fesat karıştırdıkları şeyleri düzeltmeye çalışanlardır.'' buyuruyor. Toplum bozulmuş; herkes fesada günaha gidiyor, herkes haramda, yanlış yolda; bunlar da düzeltmeye, ıslah etmeye, iyi etmeye, Allah'ın rızasına uygun çizgiye getirmeye çalışıyorlar. Ama kim dinler, kim anlar? Bir de bunlara kızıyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm'de ne buyruluyor?
Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fi'l-ardi kâlû innemâ nahnü muslihûn. ''Bu gibi adamlara ‘Yahu yeryüzünü fesada vermeyin, ortalığı karıştırmayın, fitne fesat çıkartmayın.' dersin, denilir. Onlar;'' İnnemâ nahnü muslihûn. ''Biz ıslah edicileriz.'' derler. Hem fesat çıkarıyorlar hem de ''Islah edicileriz.'' diyorlar. Halbuki fesat çıkaranların, bütün fitnelerin başı bizzat kendileridir.
Bugün de zaman zaman benzer şeylerle karşılaşıyorsunuz. Bakıyorsunuz en ahlâksız adam alkışlanıyor, en ahlâklı insan horlanıyor. En temiz ahlâkî kaideler çiğneniyor, adeta reklam ediliyor. Peygamber Efendimiz; ''İslâm'ın böyle garip hale düştüğü, gariban hale geldiği, kimsesiz kaldığı zamanda insanların bozdukları şeyleri düzeltmeye, ıslah etmeye çalışanlara ne mutlu!'' diyor.
Allah bizi, cümle cihan halkı bozulsa bile bozulmayanlardan eylesin. Çevremiz dejenere olsa bile dejenere olmayanlardan eylesin. Küfre düşmeyenlerden eylesin. Bizi de evlatlarımızı da ailelerimizi dostlarımızı da hep sevdiği razı olduğu kullardan eylesin. Evlatlarımızı, zürriyetlerimizi de bizden sonra imandan ayırmasın, küfre düşürmesin, irtidat ettirmesin, kâfir duruma getirmesin. İzzetten sonra zillete uğratmasın. Hürriyetten sonra esarete düşürmesin. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi, zürriyetlerimizi ve bütün Müslümanları aziz eylesin, hür eylesin, salih eylesin mesut bahtiyar eylesin!
El-Guslü yevme'l-cumuati vâcibün alâ külli muhtelimin ve en yestenne ve en yemesse tîben in vecede.
Revâhu'ş-şeyhân an Ebî Saîd radıyallahu anh.
Bu hadis-i şerif de Cuma ile ilgili geldi. Geçen hafta da böyle Cuma ile ilgili bir hadis-i şerif gelmişti. Bir hikmeti var. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: ''cuma günü tepeden tırnağa yıkanıp gusül abdesti almak; camiye gelecek âkil ve bâliğ her kişi için, her erkek Müslüman için bir vazifedir.''
Yıkandığı zaman ne olur?
On günlük günahları silinir, günahlardan da arınır. Onun için Cuma guslünü tavsiye ediyor, bir.
Başka neyi tavsiye ediyor?
Ve en yestenne. ''Dişlerini fırçalayıp misvaklamayı'' tavsiye ediyor. İslâm'a bakın; 1400 yıl önceden ne kadar ince temizlik kaidelerini ortaya koymuş. Efendimiz her hafta cuma günü yıkanmayı nasıl sıkı sıkıya tavsiye ediyor. Dişleri fırçalamayı, misvaklamayı nasıl tavsiye ediyor.
Ve en yemesse tîben in vecede. ''Bulursa bir de güzel koku sürmeyi'' nasıl tavsiye ediyor.
Bunlar neden? Muhterem kardeşlerim!
Müslümanlar cuma günü toplanıyorlar. Çok güzel bir ibadet, çok önemli bir ibadet. Herkes kendi evinde ibadet edebilir ama İslâm toplum dini olduğu için cuma günü Müslümanların toplanmasını emrediyor, farz. Cuma günü Müslümanlar bir araya gelecek, toplanacaklar; güzel. Ama toplandığı zaman insan derbeder olamaz. Temiz elbisesini giyecek, tepeden tırnağa yıkanacak. Perşembe gününden tırnaklarını kesmiş olacak. Dişler fırçalanacak, tepeden tırnağa yıkanılacak, temiz elbiseler giyilecek, güzel kokular sürünülecek. Çünkü topluluğun içine gidiyorsun.
İslâm topluluk dini; cami pırıl olacak, tertemiz olacak. Camiye girdiğin zaman şu tarafı koklayacaksın sümbül kokacak, bu tarafı koklayacaksın gül kokacak, ileri gideceksin amber kokacak öbür tarafa gidecek mis kokacak.
Düşünebiliyor musunuz? Cuma günü herkes Resûlullah Efendimiz' in yaptığı gibi yapsa nasıl olur? Biz ne yapıyoruz?
İş elbisesiyle camiye geliyoruz. Adam eski yün çorabını Erzurum'da ayağına giymiş, onunla burada camiye geliyor, arkasındaki adam, ''Yandım Allah!'' çekiyor, o kokudan mahvoluyor. Mübarek! Bunu ayakkabının içinde bırak. Dışarıda ayağını güzelce, tertemiz, gıcır gıcır yıka, ondan sonra içeri gel. Çorapsız namaz kılmanın bir mahzuru yok. Bu pis çorapları giymeye lüzum yok. Eskiden çok zordu; çoraplar yamanırdı. Şimdi öyle bir şeye lüzum yok. Birkaç tane çorap alırsın, kirlendikçe yıkarsın. Bak İslâm temizliğe ne kadar dikkat ediyor? Bu hadis-i şerifte; ''Topluluğun içine çıkarken nasıl olmamız lazımmış?'' onu görüyoruz.
''Ağzımız, dişimiz temiz olacak.'' diyor Peygamber Efendimiz; ''Soğan sarımsak yiyen camiye gelmesin.'' diyor. Soğan ve sarımsak haram değil ama güzel kokmadığı için başkalarını rahatsız ediyor. ''Hocam, ‘Peygamber Efendimiz soğan sarımsak yiyen camiye gelmesin.' demiş de sigaradan bahsetmemiş, ben gelebilirim.'' Ama sen bir bilsen sigara içmeyen insanın o sigara kokusundan burnunun direği nasıl kırılır. Tiryaki adam fosur fosur içe içe tepeden tırnağa tütün kokar. Yanındaki adam mahvolur. Trenle, otobüsle yolculuk yapıp eve geldiğimde ceketimi çıkarıp asarken ceketime sinen kokudan ev halkı rahatsız olurdu.
Demek ki İslâm âdâb-ı muaşeretinde, topluluğa saygıdan dolayı insan temiz gelecek. Huzû zîneteküm inde külli mescidin. ''Hangi mescide giderseniz gidin -sadece Kâbe'ye değil sadece Peygamber Efendimiz' in mescidine değil hangi mescide giderseniz gidin o ibadethaneler Allah'ın evi sayılır- temiz elbiseyle gidin.'' İzmit valisi seni çağırsa bir değişmek istemez misin?
''Aman Hanım bizim lacivert elbiseleri, damatlıkları çıkar, şu bayramlık ayakkabıları bir siliver. Güzel çoraplar ver, temiz mendil ver.''
''Efendi, ne oldu hayrola?''
''Vali hazretleri çağırmış da bir şey konuşacak galiba.'' diye nasıl hazırlanıyorsun, nasıl güzel giyiniyorsun. Onun için Müslüman camiye gelirken böyle olacak.
Tabi bunların hepsinin arkasında İslâm'ın temizliği var. Bir de insanın insana saygı duyması, ona iyi duygular aşılaması meselesi var. Muhterem kardeşlerim, buna çok dikkat edelim. Birbirimize saygı gösterelim. Biliyor musunuz, Peygamber Efendimiz; ''Ev sahibinin misafire güzel giyinerek çıkması misafire ikramıdır.'' diyor. Pijamayla çıkıyoruz, saç baş dağınık çıkıyoruz. Tıraşsız, hapishane kaçkını gibi çıkıyoruz. Hayır, misafire güzel elbise giyeceksin, o da bir ikram. ''Buyur çikolata, buyur şeker!'' dediğin gibi senin güzel bir kıyafetle çıkman da ikram. Güleç yüz göstermen de ikram. Uğurlarken onunla beraber kapıya kadar çıkmak; ''Allah razı olsun, yine bekleriz. Hizmetimizde kusur varsa affedin.'' demek, gönlünü almak da ikram. ''Misafiri seveni Allah sever. Misafiri sevmeyene, istemeyene Allah buğz eder, gazap eder.''
Misafir kıymetli, Müslüman kardeşler kıymetli. Camideki insanı memnun etmeye çalışacaksın. Eline bir tane esans şişesi al. Hem kendin sürün hem yanındaki kardeşine ikram et, o da sevinsin, ''Allah razı olsun.'' desin ama güzel bir koku al! Bazıları bayağı latif oluyor, güzel oluyor, insan süründüğü zaman çok memnun oluyor. Önem vermek lazım. Dinimizde güzel koku, taranmak, dişleri fırçalamak, temiz elbise giymek çok önemli. Bunların hepsi güzel. İslâm gösterişi pek sevmez. Bu gösteriş değil. Bu, karşındaki insana sevgi ve saygının bir işaretidir. Onun için hepimiz inşallah İslâm'ın ana yapısını, fikir yapısını iyi kavrayalım. Giyimimize kuşamımıza dikkat edelim.
Adam şöyle sana bakıyor, bana bakıyor eğer bizde güzel bir tavır görmezse İslâm'a da kızıyor. Bizimle beraber İslâm'a da kızıyor. Eğer biz, İslâm'ı temsil ettiğimizi düşünerek tavrımızla halimizle güzel davransak çok iyi olur. İslâm'a karşı güzel bir tanıtım olur.
Bursa'ya ilk gittiğim senelerde hayran kaldığım bir şey olmuştu, herkese de söylemiştim. Yaşlı başlı, sakallı hacı amca otobüste oturuyor. Otobüs durakta duruyor, içeriye bir kadın giriyor. –Orada kadınların örtülü olmasına da hayran kalmıştım- veya bir kız giriyor belli ki öğrenci; ''Gel kızım, şuraya otur.'' diye yaşlı adam kalkıp onu oturtuyor. Bu hacı amcaya hürmet sağlam. Bu, İslâm için güzel bir tanıtım, güzel bir propaganda.
Bakın adamlar reklama, propagandaya o kadar önem veriyorlar ki mizansen hazırlıyorlar, sahneyi hazırlıyorlar, Papa bir çocuğu kucağına almışken yanağını öperken resim çekiyorlar. Neden? Papa'yı şirin gösterecek.
Avrupalılar Müslümanları gösterirken nasıl gösteriyor biliyor musunuz?
Müslümanları bir camide namaz kılarken gösteriyor, bir de kurban kesilmiş kanları yere akarken gösteriyor.
''Müslümanlar işte böyle kan dökerler, can yakarlar.'' demek istiyor. Peki, gel buraya, sen Almanya'da hiç hayvan kesmiyor musun? Sizde kasap dükkânı yok mu? Siz et yemez misiniz? Yer, yemez olur mu hiç! İnsanoğlunun yaratılışı. Hem et yer insanoğlu hem ot yer. Hem etobur hem otobur. İkisi de insanoğlunda var. Hem balık tutarız hem kuş tutarız hem kuzu yeriz hem daha başka şeyler yeriz. Alman da yer, Amerikalı da yer. Bu gayet normal bir şey ama Müslümanı kötü gösterecek ya kurbanın kanını gösteriyor. ''Zihninde ikisi yan yana gelsin.'' diye ondan sonra camiyi gösteriyor. Kendi Papasını hoş ve sempatik göstermek için bir güler yüzlü pozunu çekiyor, bir çocuğu kucaklamasının resmini çekiyor, öyle gösteriyor.
İyi güzel ama Azerbaycan'daki kardeşlerimizin ezildiğine niye gık demedin? Gel bakalım buraya, şimdi yakalandın işte. O insan değil mi? İnsan ama Müslüman. Onlar öldürülebilir. Onlar ezilebilir, tankların altına döşenebilir, asılabilir! Binlercesi ölse ziyanı yok! Ama İngilizlerden bir eroinman, Fransızlardan bir terörist, Almanlardan bir kışkırtıcı bölücü bir şey yapsa bütün dünya ayağa kalkar, onun kurtarılması için kanunları zorlar. Kanunları, adaleti yıkacak iş yapar.
Peygamber Efendimiz ne diyor?
''Vallahi Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsa onu bile cezalandırırım.'' diyor. İslâm'ın adalet anlayışına bak.
Onun için gerçeği olduğu gibi görmek, gerçekleri iyi değerlendirmek lazım. Ama bizim İslâm'ı temsil ettiğimizi bilerek oyunlara da gelmememiz lazım; temiz, pak, kibar, sabırlı olmamız lazım. Kötülüğe iyilikle mukabele etmemiz, tatlı dilli olmamız, yardım sever olmamız lazım. Adam bizi görsün, bizi sevsin, İslâm'a girsin. Bizim bir doktor, profesör kardeşimiz Amerika’da ihtisas yapmıştı. Hocası onun yüzünden Müslüman olacak gibi olmuş. Ahlakının güzelliğinden… Öyle olmalıyız. Gittiğimiz her yerde İslam’ı güzel temsil etmeliyiz.
Neden? İşte Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şerifleri.
Camiye gelirken yıkanacak, dişlerini bile fırçalayacak, ağzı kokmayacak, tertemiz olacak, güzel kokuları sürünmüş olacak, temiz ve pak olacak.
Allah-u Teala hazretleri İslam’ın inceliklerini anlamayı, uygulamayı; İslam’ı sevdirecek, güzel temsil edecek Müslümanlar olmayı cümlemize nasip eylesin. Böylece de sevap kazanmamızı nasip eylesin. Mutlu, temiz, pak, huzurlu, ahlâklı, sevimli, sevaplı, kârlı, ibadetli, taatli, nurlu, feyizli ömürler sürmemizi; huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı nasip eylesin.