03.05.1990 - Şeytan Tek Kişiyle Uğraşır, Zikir Yapmayan, Şirk
19.10.2025
26 dk 23 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
“Şeytan bir kişi oldu mu buna heveslenir, saldırır ve aldatmaya girer, geçer, üzerinde işlem yapmaya başlar. Kulun üstüne çullanır, musallat olur. İki kişi oldu mu yine musallat olur. Ama üç kişi ve daha ziyade oldu mu onlara heves edemez, yanına yanaşamaz.”
“Üç Müslüman bir arada oldu mu şeytan onları aldatmaya güç yetiremez, sokulamaz, çekinir, gelemez.” diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Muhterem kardeşlerim! Buradan çıkarıyoruz ki; tek tek kalmayacağız, en aşağı üç kişi olmamız lazım. En aşağı üç kişilik gruplar hâlinde olmamız lazım. Seyahate çıkacaksak da öyle. Peygamber Efendimiz tek başına seyahate çıkmayı tavsiye etmemiş. İki arkadaş daha bul, üç kişi seyahat et. Mahalleden iki candan arkadaş daha bul, onlarla beraber toplantı yap.
Bana İstanbul’da bir kardeş geldi, ağlıyor... Yaşlı adam, emekli, işçiymiş... “Hocam ben filanca şehirdeydim, orada benim yaşlı bir hocam vardı, zeytin ağaçlarının altında onunla ne güzel dinî sohbetler yapardık, tesbihler çekerdik... Maneviyatım canlıydı, gece yatardım, ne rüyalar görürdüm; Kâbe’yi ziyaret ederdim, zemzem suları içerdim, göklerde uçardım, feyz alırdım, sefa duyardım, zevk duyardım... Şimdi geldim İstanbul’a; kimsem yok, kahveye gitmem, tanıdığım kimse de yok, ziyaret de yapmıyorum. Şimdi benim hâlim ne olacak? Tesbih çekiyorum ama feyz de alamıyorum.” diyor. Adam; “Feyz de alamıyorum diyor.” ağlıyor. Yani eski tattığı şeyleri kaybetmiş.
Ben de acıdım, muhterem kardeşlerim!
Kardeşlerime, sizlere de tavsiye ediyorum; yalnız durmayın! Bu hadis-i şerifte de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tavsiye ediyor. İnsanın gıdası dertleşmek, yardımlaşmak; bunlar fevkalâde önemli gıdalar. Onun için her birinize hadis-i şeriflerden tavsiyem; şeytanın size musallat olmamasını istiyorsanız, mutlu olmak istiyorsanız, dertsiz olmak istiyorsanız bir grup kurun, mahallenizde bir muhabbetli grup teşkil edin. Başka arkadaşları da çağrın; “Haftanın şu günleri biz toplanıyoruz.” deyin. Açın hadis kitaplarını, açın ayetleri, tefsir kitaplarını, dinî mecmualardan açın, hafta boyu gazetelerden gördüğünüz, kesip biriktirdiğiniz [yazılardan] okuyun, çay için, sohbet edin, hâl hatır sorun, dağılın. Ziyaretin bir sevabı var, sohbetin bir sevabı var, ilmin bir sevabı var, sayısız da manevi faydaları var... Bir de şeytandan kurtulmak var.
Şeytan bir kişi oldu mu saldırır. Nasıl saldırır?
Bu adam tesbih çekse bile vesvese verir, yine saldırır. Onu aldatmaya çalışır. “Hadi sen evliyâ oldun, artık bundan sonra namaz kılma. Kemâle erdikten sonra... Bunlar kemâle erinceye kadardı... Ne lüzum var?” diye aldatmaya çalışır. Veyahut tek başına ibadetle pek başı hoş olmayan bir insansa günaha heves ettirir; “Hadi tek başınasın, şu günahı yap, şu günahı işle!” diye kancayı takar, günah işletinceye kadar uğraşır.
Onun için salih arkadaş edinin, salih dost edinin, hakiki Müslümanlardan arkadaş edinin. Çok önemli! Bir Müslüman Allah rızası için bir arkadaş edindi mi, Allah ona cennette yüksek bir derece verir, derecesini öyle yükseltir ki başka bir ibadetle cennette o dereceyi kazanması mümkün olmaz. Onun için yeni arkadaş edinin.
Şu camide diyelim ki alt kat, üst kat 2 bin 5 bin kişisiniz, her biriniz beşer kişilik [grup] kursanız; “Arkadaşlar grup kurduk. -Başka bir şey de demiyorum.- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği din kitaplarını okuyalım.” Yeter. Çünkü Buhârî var, Riyâzü’s-sâlihîn var, daha başka eserler var. Onları okusanız yeter, muhterem kardeşlerim! Hani bazı kimseler der ki; “Aman bir gruba, sapık bir zümreye filan kapılanmayalım. Yanlış yola [sapmayalım.]” diye düşünebilir, korkabilir. Endişeleri, korkuları kabul ediyorum. Koskoca devletin [kurumu;] herkesin gözü önünde, yanlış bir şey yapsalar bin yerden hücum olur. O güzel kitapları okuyun. Onların neşrettiği kitapları alın, okuyun. Göreceksiniz ki oradaki ayetlerden, hadislerden de fayda olacak. O bakımdan şu grupları kurun, şeytan size sokulamasın. “Üç kişi oldu mu sokulmaz.” diyor. En aşağı üç kişi olun, muhterem kardeşlerim.
Şeytanın biraz daha tasvirini yapayım. Başka hadisleri okuyayım. Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şerifte buyurmuş ki;
Eş-Şeytânu mültakimun kalbe ibni Âdeme. Fe-izâ zekera’llâhe hanese indehû ve izâ nesiya’llâhe iltekame kalbehû.
Enes radıyallahu anh’ten.
Şeytan büyük düşmandır, muhterem kardeşlerim. Şu hapislere girenlerin hapse girmelerinin sebebi, o günahkârların, o şaki olanların şekavet durumuna düşmesinin sebebi, cehenneme düşüp yananların yanmasının sebebi şeytandır. Büyük düşmandır. Şeytan, Âdemoğlunun en büyük düşmanıdır. Ne yapar?
Şeytan, insanoğlunun gönlünü bir lokmada yutmak ister. Gönlünü elde etmek, fethetmek ister; gönlüne sahip olmak ister.
Fe-izâ zekera’llâhe hanese indehû. “Kul Allah’ı zikrettiği zaman şeytan onun gönlüne musallat olamaz, sahip çıkamaz, elde edemez.”
Zikrettiği zaman gönlünü ele geçiremez, istila edemez. Allah’ın zikrini unuttuğu zaman dişlerini geçirir. O zaman hâkimiyetini kurar.
Demek ki şeytandan korunmanın bir çaresi de neymiş?
Zikre devam etmekmiş.
Bir çaresi; arkadaş grubu içinde olmak, salih arkadaşlarla bir grup teşkil etmek. Bunu hepiniz sağlayacaksınız. Kendinize salih arkadaş seçeceksiniz, onlarla grup teşkil edeceksiniz.
Bir de kalbinizi şeytan fethetmesin, istila etmesin diye [zikredeceksiniz.] Düşman bizim güzel diyarlarımızı istila etsin, ele geçirsin, ister miyiz? İstemeyiz. Gönlümüzü şeytanın istila etmemesi için zikredeceğiz. Peygamber Efendimiz söylüyor.
Bazıları zikrin dinî bir vazife olduğunu bilmez. “Bunu duyarız, dervişler çekiyormuş.” der. Ama birçok kimse bunun bir dinî vazife olduğunu bilmiyor, ayette ve hadiste geçtiğini bilmiyor.
Allah’ı zikredeceksin. Çeşitli zikirleri yapacaksın ki şeytan kalbine hücum edip de onu istila edemesin. [Şeytan] gönlünü, içini kaplamasın, istila etmesin diye zikredeceksin. Allah Allah diyeceksin. Lâ ilâhe illallah diyeceksin. Sübhanallah diyeceksin. Elhamdülillah diyeceksin. Öteki zikirleri söyleyeceksin.
En kolayı ve en sevaplısı Allah demektir. Çok da kolaydır. İnsan bir alıştı mı kalbi kendi kendine başlar artık... Çalışmaya başladı mı; Allah Allah Allah... Bakarsın kendi kendine gidiyor. Sen konuşursun, o Allah diyor. İş yaparsın, Allah diyor. O zaman o çok kıymetli bir mertebedir, çok güzel bir haldir. Öyle olan insanın yanına şeytan hiç yanaşamaz.
Onun için zikri de tavsiye ediyorum. Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Zikirden gafil olmayın. Kalbinizi zikirle meşgul edin. Ağzınız kapalı dursa bile kalbiniz Allah desin.
“Nasıl diyecek hocam?”
Böyle kendi kendine başını eğdiğin zaman nasıl düşünüyorsun? Neler düşünüyorsun? “Bakkala gideceğim, şunu alacağım, yarın şuraya gideceğim, şu işi yapacağım...” diyorsun. Onun gibi kalbinden düşünürsün; Allah Allah Allah... diye. Düşündükçe o da zikirdir ve zikrin kıymetlisidir. Kalbiniz zikirle meşgul oldu mu şeytan size musallat olamayacak. Şeytandan korunma çaresini [söylemiş] oluyorum.
Koyunun kurdu olduğu gibi insanoğlunun kurdu da şeytandır. Koyunun kurdu olan, o dağlarda uluyan aç kurt ne yapar?
Ye’huzu’ş-şâte’ş-şâzzete ve’l-kâsiyete ve’n-nâhiyete. “Ayrılmış olan kuzuyu yer.” Sürüye gelemez; çoban var, köpek var, bekçi var. Sürünün yanına gelemez. Şâzzete diyor, yani sürüden ayrılmış olan koyunu parçalar. Ve’l-kâsiyete. “Bekçilerden uzaklaşmış olan.” Ve’n-nâhiyete. “Bir kenara gitmiş, orada otlamaya dalmış...” Sürü uzaklaşmış gitmiş, o uzakta kalmış. Ana sürüden uzaklara gitmiş, ayrılmış, bir kenarda oyalanmış kopmuş olan kuzuyu, koyunu kurdun parçaladığı gibi şeytan da kendi başına kalmış olan Müslümanı avlar. Şeytan canavar, insanın kurdu; avlar.
Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki;
Fe-aleyküm bi’l-cemâati. “O halde size topluluğu, cemaati tavsiye ederim.”
Cemaatten kopmayın, bir.
Ve’l-ülfeti. “Ülfeti tavsiye ederim.”
Dostluk, ahbaplık, konuşmak, düşmek kalkmak, tatlı dilli güleç yüzlü geçim... “İnsanlarla beraber olmayı tavsiye ederim.”
Ve’l-âmmeti. “Umumun, herkesin, bütün Müslümanların tutturduğu o güzel yolu bırakmamayı, tenhalara çekilmemeyi, topluluktan ayrılmamayı tavsiye ederim.”
Ve’l-mesâcidi. “Mescitleri tavsiye ederim.”
Muhterem kardeşlerim! Allah celle celâlühû, bize dinlerin en güzelini nasip etmiş. Dinimizin içinde de ibadetlerin en güzelini ihsan etmiştir. Bizim dinimizde başka dinlerde olmayan çok büyük mükemmellikler vardır. Allah’ın büyük nimetlerinden biri de mescitlerimizdir. Çok büyük nimettir. Bak, şu mescitte ne kadar insan toplanıyor. Başka yerlerde bu kadar insanı nasıl toplayabilirdin? Toplayamazdın. İnsan mescitlerde toplanıyor. İbadet, vaaz, hutbe, bayram, nikâh maksadıyla, çeşitli sebeplerle mescitler bizi topluyor. Elhamdülillah. Bir araya geliyoruz.
Herkesin gittiği yoldan gitmeyip kendi başına tek bir burnunun doğrultusunda gitmektir.
Mescidin zıttı nedir?
Mescide gelmeyip ibadete taate iştirak etmeyip -belki kılıyorsa- evinde kılmaktır. Bu bile doğru değil.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem evinde namaz kılanlara bile kızıyordu. Hatta bir keresinde buyurdu ki:
“Canım ne istiyor biliyor musunuz? Şu benim namaz kıldığım mihraba birisini vazifelendireyim. ‘Sen namazı kıldır.’ diyeyim. Onu orada vazifeyi yapsın diye nöbetçi bırakayım. Elime cayır cayır yanan bir meşale, bir çıra alayım. Camiye gelmeyip de evde namaz kılanların her birinin evlerini gideyim tutuşturayım, cayır cayır yakayım diye, öyle istiyorum!”
Onun için camiye geleceğiz. Camileri böyle güzel yapacağız. Büyük yapacağız. Konforlu yapacağız. Üşümeyecek gibi yapacağız. Oturduğumuz zaman rahat edecek gibi yapacağız. Kenarında köşesinde sohbet odası yapacağız. Kitap okuyacağımız yerleri olacak. Cami bizim cemaatimizin, cemiyetimizin merkezi olacak.
Eski İslâm şehirleri kurulduğu zaman; Müslümanlar Arap yarımadasından çıktı, diyarları fethettiler; ne yapıyorlardı?
Bir şehir kuruyorlardı. Merkezi; cami. Çünkü devlet adamları camiye gidiyor. Vali de camiye gidiyor. Herkes camiye gidiyor idi. Tüccar da esnaf da müşteri de halk da camiye geliyordu. Ve her şey camide bitiyor idi.
Onun için, biz de tekrar Peygamber Efendimiz’ in bu tavsiyesine döneceğiz. Efendimiz bize neyi tavsiye ediyor?
“Sürüden ayrılan koyunlar, kuzular gibi olmayın. İnsanoğlunun kurdu olan şeytan sizi parça parça parçalar. Kanınızı döker. Etinizi yer. Onun için cemaate gelin. Onun için ülfet edin. Onun için insanlarla arkadaşlıktan kesilmeyin. Onun için topluluktan ayrılmayın. Onun için mescitlere gelin.” buyuruyor.
Mescitlere geleceğiz!
Bir insanın mescitte kıldığı namaz evinde kıldığı namazdan 27 kat daha sevaplıdır. Ayrıca mescide gelinceye kadar her attığı adımdan bir sevap kazanır, bir günahı silinir, bir derecesi artar. Ayrıca bu mescitte mevcut olan Allah’ın bir sevgili kulu hürmetine ibadetleri kabul olur. Ayrıca mescitte ilim irfan öğrenir. Çünkü Müslümanların mescitleri, sadece ibadet edilip de kapısı kapanılan binalar değildir. Müslümanların mescitleri ilim irfan merkezidir.
Biz de burada çıkmışız, Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şeriflerini okuyoruz. Sosyolojik bakımdan, toplumsal bakımdan, toplumun gelişmesi bakımından en önemli kaideleri koyuyoruz, onları okuyoruz, onları öğretmiş oluyoruz. Başka bir yerde bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Alman, bir Rus, bir Endonezyalı, bir Japon veya bir Hintli bunları nerede öğrenecek? Öğrenemez. Öğreninceye kadar göbeği çatlar. Devlet halka onları öğreteceğim diye ne kadar uğraşması gerekir... Elhamdülillah, bizim mescitlerimiz ilim irfan yuvasıdır, üniversitedir, manevi mekteplerdir.
Onun için mescide geleceğiz. Topluluğa geleceğiz. Arkadaşlarla ilgiyi kesmeyeceğiz. Keseni kendi hâline bırakmayacağız. “Şeytan bunu parçalamasın.” diye başına gideceğiz. Onu mescide alıştıracağız. “Niye gelmiyorsun?” diyeceğiz. “Hasta mısın?” diyeceğiz. “Derdin mi var?” diyeceğiz. Derdi varsa derdine çare bulacağız. Küsmüşse barıştıracağız. Mescide gelecek. Topluluğa gelecek. Ülfet edecek. Sohbet edecek. Bunların hepsinin büyük sevabı var.
Ve iyyâküm ve’ş-şiâbe diyor Peygamber Efendimiz; “Şiâb’dan sakının.”
Şiâb ne demek? “Dağların arasındaki girinti vadiler” demek.
Suudi Arabistan’a, Mekke’ye gitmiş olanlar bilirler. Binlerce dağ vardır. Kayalık vardır, tepelik vardır. İki dağın arasında vadicikler vardır, girintiler vardır. Oralarda yağmurlardan yüzyıllar boyu toprak birikmiştir. Vadinin tabanı biraz topraklıktır, biraz sulaktır. Sular oraya gelir. İşte orada hurma ağacı vardır, yeşillik vardır. Belki su vardır, kuyu vardır. Zevkini sefasını isteyen insanlar ne yaparlar?
Vadi aralarında safalı, sayfiye yerlerden, güzel yerlerden bir yere çekilip keyfine bakar. Ona ne diyor Peygamber Efendimiz?
“Sakının bu işten! Topluluktan ayrılmaktan sakının! Bir kenara çekilmekten sakının! Cemaate gelin, camiye gelin!” diyor, aziz ve muhterem kardeşlerim.
Onun için, topluluğu ganimet bilin.
Peygamber Efendimiz’ in bir hadis-i şerifi var: “Şehirdekiler badiyedekilerden cennete 500 yıl evvel girecek.”
Neden? Şehirde cami var, Cuma var, ilim var, irfan var diye.
Dağın başında, mezrada, yaylada, böyle tenha yerlerde oturanlardan şehirlerde oturanlar 500 yıl evvel cennete girecek.
Dinimiz böyle; her şey makul, her şey güzel; topluluk, ilim irfan, ülfet kardeşlik dini. Onun için bu işe de çok dikkat edin! Şeytan sizi bir köşede kıstırıp parçalamasın. Bekçisiz bulup tenha bulup sizi kurtların koyunları parçaladığı gibi parçalamasın, aziz ve muhterem kardeşlerim.
Bir hadîs-i şerîf daha okuyacağım.
Eş-Şirkü ahfâ fî ümmetî min debîbi’n-nemli ala’s-safâ fi’l-leyleti’z-zalmâi ve ednâhu en tuhibbe alâ şey’in mine’l-cevri ev en tubgida alâ şey’in mine’l-adli. Ve heli’d-dînü ille’l-hubbu fillâhi ve’l-bugdu fillâhi? Kâle teâlâ: İn küntüm tuhibbûna’llâhe fe’ttebiûnî yuhbibkümu’llâhu.
Hz. Âişe anamız, cennet-mekân, Allah şefaatine erdirsin; bizim hanımlarımızı, analarımızı, kızlarımızı da onun gibi dindar eylesin. Peygamber Efendimiz’ den o rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz buyurmuşlar ki;
Eş-Şirkü ahfâ fî ümmeti min debîbi’n-nemli ala’s-safâfi’l-leyleti’z-zalmâi.
Allah Allah... Hem Ümmet-i Muhammed’den olacak hem şirk olacak. Gizli bir şirk. “Daha gizlidir.” Nereden?
Min debîbi’n-nemli. “Karıncanın -dep dep dep- yürümesinden, ayak atmasından.” Ala’s-safâ. “Bir yalçın kara kayanın üzerinde yürümesinden.” Fi’l-leyleti’z-zalmâi. “Karanlık bir gecede.”
“Benim ümmetimin içindeki şirk, [karanlık bir gecede] bir kara taşın üzerinde bir kara karıncanın yürümesinden daha gizlidir.”
Allah Allah... Ümmet-i Muhammed puta tapmaz. Elbette aya, güneşe tapmaz. Eski ümmetlerin yaptıkları gibi yapmaz. Mısırlılar öküze tapmışlar. Kureyşliler elleriyle yaptıkları putlara tapmışlar. Babilliler yıldızlara, aya, güneşe tapmışlar. Yunanlılar Zeus’e tapmışlar, şarap tanrısına tapmışlar, aşk tanrısına tapmışlar. Türlü rezaletler olmuş...
“Benim ümmetimin içinde şirk, karanlık gecede kara taşın üzerinde kara karıncanın yürümesinden daha gizlidir.” diyor Peygamber Efendimiz. Şirk, müşriklik, Ümmet-i Muhammed’in içinde. Sübhanallah!
Nasıl izah ediyor?
Buyuruyor ki;
Ve ednâhu. “Bu şirkin en aşağı mertebesi.” En tuhibbe alâ şey’in mine’l-cevri. “Senin zulümden, cevirden olan bir şeyi sevmendir.”
Şirktir bu. Böyle diyor Peygamber Efendimiz. Zulüm, haksızlık; sen de seviyorsun, beğeniyorsun. En tuhibbe alâ şey’in mine’l-cevri. Zulüm olduğunu bile bile seviyorsun. İşte o şirktir.
Neden?
Allah “Onu sevmeyin, yapmayın.” dedi; sen onu seviyorsun. İşte şirk. Buyur bakalım... Sen Allah’ın istediğini yapmadın, başka bir mahlukun ortaya koyduğu bir şeyi beğeniyorsun. Allah’ın beğendiğini beğenmiyorsun; Allah’ın hükmüne karşı ortak koşuyorsun, şirk koşuyorsun, başka şeyi beğeniyorsun. İşte şirk! Hem de “en aşağısı” diyor.
Ev en tubgida alâ şey’in mine’l-adli. “Veyahut da adaletten olan bir şeye buğzetmendir.”
“Böyle şey olur mu?!” demendir.
Allah adalet olsun diye bunu böyle emretmiş. Sen ona kızıyorsun, istemiyorsun. Allah’ın hükmüne karşı geliyorsun. İşte o da şirk. Allah’ın adalet olarak koyduğu bir hükmü beğenmiyorsun, ona buğzediyorsun, içinden kızıyorsun, köpürüyorsun. O şirk. Allah’ın sevmediği zulüm, cevir olan bir şeyi seviyorsun, istiyorsun. İşte o da şirk.
Muhterem kardeşlerim! Bak, nasıl ince bizim dinimiz. Birçok insan, “Ben müslümanım elhamdülillah, ehl-i tevhidim; müşrik değilim, kâfir değilim.” diyor; ama Allah’ın sevdiğini sevmiyorsa, Allah’ın koyduğu [hükme] razı olamıyorsa o zaman gizli bir şirk içinde, hastalık var demek oluyor.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Ve heli’d-dînü ille’l-hubbu fillâhi ve’l-bugdu fillâhi? “Din, Allah için sevmekten, Allah için buğzetmekten başka bir şey midir zaten?”
Din nedir? Dinin özünü nasıl tarif ediyor?
Bir şeyi Allah için sevmek, öteki başka kötü bir şeye de Allah için buğzetmektir. “Dini bundan başka bir şey mi sanıyorsunuz?” diyor.
Doğrusu başka bir şey sanıyorduk. Biz dini namaz sanıyorduk. Biz dini oruç sanıyorduk. Biz dini zekât sanıyorduk. Ama burada Peygamber Efendimiz bambaşka bir şey söyledi. Bu imtihanda bu elekten kaç kişi geçer? Allah için sevecek, Allah için buğzedecek; sevgisini, zevkini, isteğini, kızgınlığını bu hâle ayarlayabilmiş kaç tane has Müslüman var?
Gönlümüzü terbiye edeceğiz. Allah için seveceğiz. Allah için buğzedeceğiz. Allah’ın koyduğu şeyleri seveceğiz, Allah’ın yasakladığı şeyleri sevmeyeceğiz. Yüzüne bakmayacağız. Dönüp de bakasımız gelmeyecek. Elimizi uzatasımız gelmeyecek. Tadına bakasımız gelmeyecek. Öyle olmamız lazım.
Öyle olmadığı zaman has Müslüman olmuyor; müşrik oluyor, Allah’ın hükmünün karşısında bir başkasının hükmünü eş değer koymuş oluyor, onu tercih etmiş oluyor. Hadi bakalım, buyur; şirk oluyor, şirk koşmak oluyor. Çok gizli bir şey, çok ince bir mâna.
Şöyle bir ölçecek olursak, bu süzgeçten, bu imtihandan kaç tane Müslüman geçer, bilmiyorum.
Allah bizi has müslüman etsin!
Çok kusurlarımız var. Biz kendimizi iyi Müslüman sanıyoruz; ama incelense, şöyle bir tahkik edilse, işin içinde neler neler çıkıyor, neler giriyor...
Gönlümüz, kalbimiz Allah’ı sevecek. Ve Allah’ın hükmünü sevecek.
Sa’d b. Ebî Vakkas radıyallahu anh, cennetlik sahabeden birisi. Peygamber Efendimiz; “O kişi cennettedir.” diye hayattayken müjdelemiş. Sa’d b. Ebî Vakkas. Hem de duası makbul bir kimseymiş. Kime dua etse duası olurmuş. “Şöyle yap yâ Rabbi!” Öyle oluyor. “Böyle yap yâ Rabbi! Kurtar yâ Rabbi! Şifa ver yâ Rabbi!..” Ne dese duası makbul. Peygamber Efendimiz’ in sahabesi, evliyadan kat kat yüksek. Aşere-i mübeşşereden, cennetle müjdelenmiş kimse.
Sa’d b. Ebî Vakkas’ın gözlerine körlük inmiş. Ömrünün bir devresinde gözleri görmez olmuş. Gözleri görmüyor. Birisi ona akıl öğretmek istemiş, demiş ki:
“Ya Sa’d, biz senin duanın makbul olduğunu tecrübe ettik. Mücerret biliyoruz ki senin duan makbuldür. Kendine dua etsene, Allah gözünün nurunu versin, tekrar gözün görmeye başlasın. Dua etsene, körlükten kurtulsan. Dua etsene kendine...”
Muhterem kardeşlerim!
Şöyle cevap vermiş: “Ben Allah’ın takdirini gözümün nurundan daha çok severim!”
İnsan Allah’ı sevecek. Allah’ın ahkâmını sevecek. Allah’ın Kur’an’ını sevecek. Allah’ın Resûlünü sevecek. Allah’ın emrini sevecek. Allah’ın yasağını sevecek, benimseyecek. “Tamam, yasaklamış, yapmayacağım.” Emrini sevecek. “Tamam, emretmiş, başım üstüne. Madem emretmiş; ‘öl’ dediği yerde ölürüm, ‘kal’ dediği yerde kalırım.” diyecek. Müslüman bu şuura erecek.
Kur’an’ı sadece öpüp başa koymak kâfi değil; ahkâmına uyacak.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.