07.10.1990 - Nafile Oruç Tutmak, Halvet

07.10.1990 - Nafile Oruç Tutmak, Halvet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Eblû ecsâdeküm bi'l-cû'i ve'l-ataşi. "Vücutlarınızı aç durarak, susuz durarak yıpratın, eritin." Ve efnû lühûmeküm. "Ve fazla etlerinizi yok edin. Fazla kilolarınızı atın." Ve ezîbû şühûmeküm. "Vücutlarınızda birikmiş olan yağları da eritin."
Böyle yaparsanız...
Testebdilû lühûmen tayyibeten mahşüveten bi'l-miski ve'l-kâfûri fi'l-cenneti. "Bu vücutlarınıza mukabil, cennette Allah size hoş, güzel vücutlar verir; içi kâfurla, miskle, güzel kokulanmış vücutlara sahip olursunuz."
"Mis kokulu, kâfur kokulu çok güzel bedenlere, vücutlara sahip olursunuz." denmiş, oruç tavsiye edilmiş oluyor. Bu hadis-i şerifte; "Riyazet, riyazet-i beden" dediğimiz husus tavsiye edilmiş oluyor.
Niçin "Enes radıyallahu anh'ten yapılan bu rivayet, zayıf rivayet" dediği halde almış? Çünkü bir rivayet, rivayet tekniği bakımından zayıf olabilir ama mânası doğru olabilir. Müslümanların bunu bilmesi lazım, hadis dinleyen, okuyan insanların bilmesi lazım gelen bir husustur. Hadis zayıf olabilir. Zayıf olmasının veyahut daha başka bir illet ile malul olmasının sebebi, senediyle ilgili olabilir. Senedindeki şahısların evsafıyla ilgili olabilir. Daha hadis ilmine ait başka sebeplerle ilgili olabilir ama söz doğru olabilir.
Zayıf hadistir ama söz doğrudur ve ibadet ve taat konusunda zayıf hadisle amel edilir. O hadis-i şerifler; "Şunda sevap var, şunu şöyle yapın, şu şöyledir." denildiği zaman tutulur, kaide böyledir. Netice itibariyle insanı ibadete, hayra teşvik ediyor, o yüzden icra edilir; senedindeki zayıflığa bakılmaz.
Şimdi işin muhtevasına, bu rivayetteki emirlere gelelim.
Ne deniliyor?
"Bedenlerinizi açlıkla, susuzlukla yıpratın, fazla etlerinizi yok edin, fazla yağlarınızı eritin; o zaman cennette mis kokulu bir vücuda sahip olursunuz; miskle karıştırılmış, misk doldurulmuş, güzel kokular doldurulmuş, cennet miskleriyle doldurulmuş güzel bir vücuda sahip olursunuz." denmiş oluyor.
Bu mâna doğrudur, bu emir Kur'ân-ı Kerîm'de de vardır. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de de bize orucu emretmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in pek çok hadis-i şeriflerinde de emredilmiştir, doğrudur ve bunun yapılması hakikaten bize bu faydaları sağlar. Misaller:
Yâ eyyühe'llezîne âmenû kütibe aleykümü's-sıyâmü kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm le-alleküm tettekûn. "Ey iman edenler! Sizden önceki ümmetlere de emrolunmuş olduğu gibi, farz olarak yazılmış olduğu gibi size de oruç farz kılınmıştır, siz de Ramazan'da oruç tutun, o zaman takvaya sahip olursunuz, takvayı öğrenmiş olursunuz, muttaki kul olmuş olursunuz. Allah takva ehli kulları sever, çok mükâfatlara erdirir." diye Bakara suresinden emir…
Ondan sonra sabretmek, aç susuz durmak, Allah'a ibadet yolunda sabretmek...
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-gayri hisâb. "İşte öyle sabredenlere çok büyük ecir ve sevaplar; kayda, kitabete, hesaba, ölçüye sığmayacak kadar çok ecirler verileceğini" bildiriyor.
Demek ki orucun kendisi Kur'ân-ı Kerîm'de var, hadis-i şeriflerde Efendimiz tavsiye etmiş, kendisi tutmuş. Tam bu hadis-i şerifte söylenilen şekilde yaşamış. Karnına taş bağlamış; mübarek karnı acımış da aç durmaktan karnına taş bağlamış. "Midesinin acısı dinsin." diye sıcak taş bağlamış. Birisi; "Yâ Resûlallah! Kaç gündür yemek yemedim, karnım aç, bak istersen." diye şöyle örtülerini kaldırıp da karnına taş bağlamış durumunu gösterince, Efendimiz tebessüm etmiş, o da karnını açmış, göstermiş, "İşte benim de durumum seninki gibi." demiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evde bir şey depo etmezdi, saklamazdı, geleni fukaraya verirdi, gündüz gelirse akşama bırakmazdı. Gece gelirse sabaha bırakmazdı, hemen, anında dağıtırdı. Olursa kendisi ölçülü miktarda yerdi, olduğu halde bazı günlerde oruç tutardı. Olmadığı zaman da "Zaten oruca niyetliydim." derdi; mübarek, orucu çokça tutardı. Ashabına da orucu tavsiye etmiştir.
Muhterem kardeşlerim! Biz orucu niye tutuyoruz? Önümüzde yiyecek, içecek imkân var, niye kendi kendimize yasaklıyoruz? Dinimizde bu emir niye var olmuş?
İrademizi kuvvetlendirmek için. Bir şeye sahip olduğumuz hâlde onu kullanmamayı öğrenmek için. Nefsimiz bir şeyi istediği, canımız bir şeyi çektiği halde onu yapmamayı öğrenmemiz için farz kılınmış; bununla öğreniliyor. İnsan bir şey isteyebilir, istesin, istediği halde yapmamayı da öğrenecek.
Çocuk her şeyi ister, anasının eteğine yapışır; "Anne bana simit al." Simidi alır, "Anne bana kâğıt, keten helva al. Anne bana macun al, anne bana horoz şekeri al, anne bana dondurma al..." Akşama kadar çocuğun arzuları bitmez. Dükkâna girer; "Şundan istiyorum, bundan istiyorum." der. Oyuncakçı dükkânına girer, oyuncaklara yapışır, almak ister "Bırak evladım." dersin, dinletemezsin. Arzuların sonu yok. İnsan büyüdüğü zaman arzular da büyüyor, ejderha gibi oluyor, günahlara da sürüklüyor. İnsan içinden bir şey ister; o isteğini yerine getirmek için günaha sapar, harama sapar; hırsızlık yapar, günah işler, zina eder. Allah saklasın. İnsanın nefsinin arzularını yenmeyi öğrenmesi lazım. Bu çok önemli bir hakikat!
İçinizden arzular geliyor ya bu arzulara hâkim olmayı öğreneceksiniz. "Kafamın tası attı, sigortam patladı, falanca adamın kafasını kıracağım. Çekilin önümden, tutmayın beni!" Herkes yakasından tutuyor, ceketi bir tarafta kalıyor; bıraksalar dövecek.
Niye? Sinirlendi.
Olmaz, ölçüyü kaçırmayacak!
El-Kastu fi'l-gadabi ve'r-rıdâ. "Kızdığı zaman da gazap ettiği zaman da ölçüyü kaçırmayacak, dengeli hareket olacak, sakin olacak."
Derya gibi vakur bir şekilde duracak, sakin olacak. Tehevvüre kapılmayacak, birden patlamayacak. Bu da bir eğitim işidir, büyük bir eğitim işidir.
Kitaplarda okuyorsunuz, filmlerde görüyorsunuz, televizyonlarda seyrediyorsunuz; mesela Uzakdoğu medeniyetlerinde bir ruhsal eğitim meselesi var, sporları bile farklı. Karate, judo vesaire. Kendilerinin inançlarına uygun bir spor geliştirmişler. "Sakin durmak, kızmamak, sporun bir gereğidir." deniliyor, "centilmenlik" deniliyor, kavga edilmemesi gerekiyor.
Muhterem kardeşlerim! İnsan bu nefsine hâkim olmazsa, bütün günahlar oradan çıktığı için bu nefsi yenmeye alışacağız. Doktorlar geliyor, insanın koluna bir iğne batırıyorlar, bir ilaç sıkıyorlar, yanıyor insan; "Aman, yandım Allah!" diyor, ovuşturuyor. Okullar bir gün tatil oluyor. Kolu şişiyor, hasta yatıyor.
Bu adamın veya bu çocuğun koluna bu iğneyi niye batırdınız?
"İşte çocuk bununla aşı olmuş oluyor, hastalığa karşı direnç kazanıyor, 'asıl hastalığa tutulmasın' diye yaptık." diyorlar. Küçük, hafif bir mikrop veriyorlar, vücut onu yenmeyi öğreniyor, ötekileri rahatlıkla yeniyor, hastalığa tutulmuyor. Çiçek aşısı yapıyorlar, cırt cırt cırt üç çizgi çiziyorlar, orası biraz şişiyor; ondan sonra çocuk, çiçek hastalığına tutulmuyor.
"Çiçek hastalığından ne olacak hocam? Zaten adı bile güzel, çiçek hastalığı; ne olacak?"
Ne olacak deme. Orta Çağ'da Avrupa'da bir şehre geldi mi şehri söndürürmüş. Ahalisinin üçte birini, üçte ikisini öldürürmüş. Çiçek salgını kırar geçirirmiş. Dedelerimiz, hacı ninelerimiz, mahallenin yaşlı başlı, ağzı dualı teyzeleri köşe başlarında cırt cırt aşı yaparlarmış, bizim memleketlerde hiç çiçek salgını olmazmış. Kafkasya'da, bizim bu Türkiye'de, Osmanlı diyarlarında böyle yapılırmış. Çiçek hastalığından, çiçek salgınından Avrupa'da o adamların, yüzleri çopur yara olurmuş, pislikten ölür giderlermiş. Neden sonra Müslümanlardan bunun aşısını öğrenmişler de yapmaya başlamışlar.
Ne yapıyor çiçek aşısı?
Kolunu birkaç yerden çiziyor, vücut oradan mikrobu tanıyor, onu yenmeyi öğreniyor ve o büyük hastalığa tutulmuyor. İşte bunun gibi insanın manevi bakımdan da iradesinin kuvvetli olması, günahlar karşısında gevşememesi, erimemesi, günaha meyletmemesi lazım; sevaplı şeyden de yüksünmemesi, kaçınmaması lazım.
"Sabah namazına kalk."
"Uykumu alamıyorum, başımı kaldıramıyorum, sonra kılarım."
Olmaz! Uykuyu yeneceksin, namaza kalkacaksın. Çünkü Allah'ın emri, bu vakitte kılınması lazım. O da bir irade işi. Ezanı duyduktan sonra uykuyu bölüp de kalkıp namaz kılmak bir irade işi. Haramı görüp de ona kapılmamak, kendisini tutmak bir irade işi. İşte bu irade eğitimini yapacağız, yapacaksınız; Müslümanların bir vazifesi bu. Bu vazifeyi yapmadığı zaman şeytan Müslümanı kandırıyor. Nefsi Müslümanı kandırıyor, günahlara bulaştırıyor. O günahlara bulaşmamak için nefsi açlığa, susuzluğa tâbi tutuyoruz. Nefis aç susuz kalınca günahlara bakacak hâli kalmıyor. "Karnımı bir doyursam başka bir şey istemem." diyor, çünkü midesi boş.
Midesi boş olunca böyle oluyor. Dedelerimiz "aç ayı bile oynamaz" demişler. Hayvancağızın keyfi yok. Burnuna halka da taksan tef de vursan ne yapsan oynamıyor.
Neden?
Karnı aç. Önce bir karnı doyacak. Onun gibi demek ki nefsi aç susuz bıraktığın zaman, riyazet, perhiz yaptığın zaman, Allah'ın emri olan orucu tuttuğun, israftan korunduğun zaman nefsini zayıflatmış oluyorsun, iradeni kuvvetlendirmiş oluyorsun. İraden kuvvetleniyor.
Biz her yıl bir ay kampa gireriz.
Nerede kampa girersiniz? Her yerde gireriz. Müslümanlar dünyanın her yerinde bir ay kampa girerler, askerî eğitim yaparlar.
Ne eğitimi yaparlar?
Nefsi yenme eğitimi yaparlar, nefsine hâkim olma eğitimi yaparlar. Sigara içenler sigarayı bırakır. Kötü alışkanlıkları olanlar kötü alışkanlıkları bırakır. Bazılarının içkili lokantası oluyor, Ramazan'da kapatıyor. Hiç satmasa daha iyi ama Ramazan'da herkes bir değişmeye giriyor. Onun için bu hadis-i şerifin muhtevası doğrudur. Tasavvufta da bir insanın olgun bir insan olması esas ya, kâmil insan olacak, insan-ı kâmil olacak. Yarım yamalak Müslüman oldu mu olmaz. Camide bile kavga eder. İmam müezzinle kavga eder, komşu komşuyla kavga eder. Hacı hacıyla kavga eder.
Neden?
Olgun olmadığı zaman böyle olur. Nefisler kabardığı, şeytan kışkırttığı zaman insanlar birbirlerine giriyor. Olgun insan olması lazım. Olgun insan olmak için de terbiyecilerimiz, büyük mutasavvıflar, büyük alimlerimiz iki esas yol koymuşlar:
Bir; ruhu kuvvetlendirmek yolu. Ruh kuvvetlendi mi canı kötülükleri istemez. Küçüklüğünden beri istemez.
Peygamber Efendimiz hiç kötülüğe bulaşmamış, neden?
Ruhu kuvvetli, Allah onun ruhunu kuvvetli yaratmış; Resûlullah Efendimiz peygamber olmadan önce de hiç fenalık yapmamış, hiç harama meyletmemiş. Yusuf aleyhisselam'ın da macerasını biliyorsunuz; o da öyle. Ruh kuvvetli oldu mu insan süflî emellere tenezzül etmiyor, yapmıyor. Ruh zayıf oldu mu yapılıyor. İradesi ruhu zayıf; kanıveriyor, aldanıveriyor, kızıveriyor, yapıveriyor; bu bir. Ruh kuvvetlendirmenin yolu imanı kuvvetlendirmek için zikre kuvvet vermek. Zikirle sevap kazanarak ruhu kuvvetlendirerek iyi insan olmak; bu bir yol, bu bizim yolumuz. Bizim asıl tercih ettiğimiz, hocalarımızdan gördüğümüz yol bu.
Bir de riyazet yolu var. Perhiz yapacak, sıkıntılara girecek, halvetlere girecek.
Halvet ne demek?
Kırk gün ışıksız, tenha, sakin bir hücrede, bir yerde, kendisini ibadete verecek. Bir ay geçecek, on gün daha geçecek, kolay bir şey değil. Tıraş olmayacak, dışarı çıkmayacak, ancak farz olan Cuma namazını kılmaya çıkabilir. Öteki vakitlerde hiç kimseyle konuşmayacak, sırf ibadetle meşgul olacak, bütün aklını, fikrini Allah'ın rızasına teksif edecek, mârifetullahı tahsile gayret edecek. Kolay değil. Kırk gün riyazet.
"Allah rızası için kırk gün bir ibadete kendisini tahsis eden kimselerin gönüllerinden dillerine rahmet ve hikmet pınarları şarıl şarıl akmaya başlar." diyor.
"Arif kimse olur. Sözü tatlı, hikmetli, güzel olur." demek. Bu da bir riyazet yolu. Seyahat edecek, aç duracak, susuz duracak, halvet terbiyesi görecek.
Mesela İznikli, meşhur Eşrefoğlu Rûmî hazretleri Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin yolunda kalkmış, ta Hama şehrine kadar ailesiyle, o yollarda, tozlara bulana bulana gitmiş, Hama şehrinde Sadeddîn-i Hamavî hazretlerinin şöhretini, büyük alim olduğunu duymuş, gitmiş ona teslim olmuş. "Peki evladım, hoş geldin, hadi gel bakalım halvete gir." demiş, onu kırk gün bir halvete sokmuş. Kırk gün ibadet etmiş. "Acaba çocuklar ne oldu, hanım ne oldu? Ne yediler ne içtiler?" diye düşünmemiş. Kırk gün ibadetten çıktıktan sonra; "Maşaallah evladım, çok güzel, Allah feyzini ziyade etsin, çok iyi, çok iyi, hadi bir daha gir." demiş. Kırk günün arkasından kırk gün daha girmiş, etti seksen gün. Oradan da çıkmış. "Maşaallah, pek güzel, çok iyi, hadi evladım bir kere daha gir." 120 gün. 120 gün dört ay eder.
Dört ay camide, tenhada bir kenara çekil, ibadetle taatle meşgul ol!
Ondan sonra işte Eşrefoğlu Rûmî hazretleri olmuş; harika, müstesna, muazzam bir şahsiyet sahibi olmuş.
İşte bu nefsi tepelemek için böyle şeyler gerekiyor. Vücudu beslememek gerekiyor, nefsi zayıflatmak gerekiyor, fazla yağları eritmek gerekiyor. Sıhhate de uygun. Fazla etleri eritmek gerekiyor, oruç tutmak gerekiyor, nefse muhalefet etmek gerekiyor. O zaman Allah cennete sokar, cennette de insanın vücudu mis kokar.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize de sevdiği ibadetleri nasip etsin. Nefsi yenmemizi öğretsin, nefsi yenecek gücü kuvveti bize ihsan etsin. Her işimizi Allah'ın rızasına uygun yapacak zihniyete bizi sahip eylesin. Günahları sevdirmesin, meylettirmesin, haramlara bulaştırmasın. Sevaplı şeyleri meşakkatli olsa da severek yapalım. Allah yolunda, Allah'ın rızasını kazanmak için ecir ve sevap kazanmak için malımızla canımızla hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacak bir ruh kuvvetine Rabbimiz bizi sahip eylesin.
Bizim büyüklerimiz savaşa giderlermiş.
Nasıl giderlermiş?
Şehit olmak arzusuyla giderlermiş. "Rabbim bana şehitlik mertebesini nasip etse" diye, dua ede ede giderlermiş. El açıp dua ede ede giderlermiş. O şehitlik aşkıyla savaşırlarmış. Düşmana hücum ederken Allah Allah diye hücum ederlermiş. Bağrına ok saplandığı zaman, kanarken eşhedü en lâ ilâhe illallah diye inlerlermiş. Kılıç darbeleri sağına soluna indikçe, sağı solu al kanlara bulandıkça, ellerindeki sancağı yere bırakmazlarmış. "Yeter ki lâ ilâhe illallah sancağı yere düşmesin." derlermiş.
Bu kuvvet nereden alınıyor?
İşte o ibadetten, o imandan, o aşktan, o şevkten alınıyor.
Allah bize de malımızla, canımızla Allah yolunda en güzel tarzda, en fedakârca, en hasbî tarzda, hasbeten lillah sevabını sırf Allah'tan bekleyerek çalışmayı, ömrümüzü geçirmeyi nasip etsin.
Nefsin peşinden koşmak ne kadar acı, şeytana uymak ne kadar zavallı bir durum ne kadar gülünç bir durum! Şeytan Allah'a âsi olmuş, diklenmiş, "Ben kullarını aldatacağım." demiş. Geliyor seni aldatıyor sen de o mel'un şeytana uyuyorsun, Allah'a âsi oluyorsun. Ne kadar ters bir durum!
Allah bizi şeytana uydurmasın. Nefse esir etmesin; bir de bu dünyanın fâni zevklerine aldananlardan etmesin.
Dünya tatlıdır, zevklidir, süslüdür, güzeldir; dünyalık sıcaktır, hoştur. Para çok cazibelidir, çok güzeldir; mevki makam güzeldir, alkış itibar güzeldir.
Bunların hepsi güzel ama faydası yok. Faydası olan; Allah yolunda yürümek, haramlardan uzak durmak, zor da olsa sevaplı işleri yapmak.
Dikkat edilirse İslâm bize hep zor şeyleri emrediyor:
"Çıkar, paranın bir miktarını Allah yolunda ver." diyor.
"Neden vereyim, benim param. Haramdan da kazanmadım, helâl kazandım, işçilik yaptım, ter döktüm."
"Olsun. O para senin kendi paran, kabul ediyorum ama sen yine de bunun şu kadarını Allah rızası için şu fakir kardeşine ver." diyor. Çıkarıp vereceksin.
Hadi bakalım yatsı vaktinde, sabah vaktinde, teheccüd vaktinde kalk namaz kıl. Hadi işi bırak, ikindi vaktinde camiye gel.
Bir arkadaşımız anlatıyor: "Hocam, vasıtalar zamanla gaye hâline geliyor." diyor. "Şurada İslâmî çalışma yapacağım, derken, adam beri tarafta namazı kaçırıyor." diyor.
Namaz kaçmaz! Namaz, Allah'ın belli vakitte Müslümanlara emretmiş olduğu farz olduğundan, her şey bir tarafta durur, o iş durur sen burada namazı kılarsın. Dükkânı kapatırsın, camiye koşarsın. Hayya ale's-salâh deyince camiye koşarsın.
"Ne olacak müşteri?"
Müşteri kapıda beklesin. Rızkı insana Allah gönderiyor; ibadette hiç ihmal olmaması gerekiyor.
Allah bizi bu dünyanın fani lezzetlerine aldananlardan, kapılananlardan, ahireti unutanlardan etmesin. Bu şaşkınlığa düşürmesin. Bir de bizim görmediğimiz ama bizi gören ve bizi aldatmak için gece gündüz çalışan şeytanın şerrinden bizi korusun. Bizi ona aldanmış insan durumuna düşürmesin. Bir de içimizde nefsimiz var; rahatı, keyfi, yemeyi, içmeyi, baklavayı, böreği, evlenmeyi, eğlenceyi sever. O nefse de uyarsak mahvoluruz, en büyük düşmanımız içimizdeki düşman. İçimizdeki düşman olan nefse de uymamayı nasip etsin.
Peki, kime uyacağız?
İşte Resûlullah! Ona uy, Resûlullah'a tâbi ol! Bak kendisi ne diyor? Ömrünü nasıl geçirmiş? Kendisi ömrü boyunca bir buğday ekmeğiyle doya doya karnını doyurmadı.
Biz?
Biz tıka basa doyurmazsak rahat edemiyoruz. Bir yemek yiyoruz, bir daha yiyoruz, bir daha yiyoruz, bir daha yiyoruz; bir de üstüne tatlı yiyoruz. Bir de üstüne çay, bir de çayın yanında bilmem ne, bir de arkasından meyve, bir de bilmem ne. Misafir olarak evinde durdukça adam mutfakta ne varsa taşıyor, sen de yiyorsun, alışkınsın. Hepimiz böyle bol yemeye alışmışız.
Halbuki büyüklerimiz diyor ki üç öğün yemek yemek bile sonradan çıktı, önceden yoktu, Tanzimat'tan sonra çıktı, Avrupalılardan geldi. Bir sabah, bir de akşam yerlermiş. Saat on civarında bir tarhana çorbasıyla filan bir yemek; ondan sonra bir de akşam yemeği. Bu öğle yemeği sonradan çıkmış. Sonra bir sofrada birkaç çeşit, bu da bid'at, bu da sonradan çıkmış. Bir çeşit yiyip, bir aş yiyip kalkacak. Öyle alim kimseler varmış ki hayatlarını okudum da hayret ettim. Bir tanesi ömründe hiç katı yiyecek yememiş. "Niye yemiyorsun?" demişler, "Çiğnemek vakit alıyor." demiş, hüp içecek, ondan sonra oturacak kitabının başına, ders çalışacak, yazacak, çizecek, ilim öğrenecek. Ömürlerini öyle geçirmişler.
Sabahleyin elimde Zâdü'l-me'âd vardı. Muazzam bir kitap! Her sayfasında ne kadar tahkikat, tetkikat, ne kadar incelemeler yapmış, hadis-i şerifleri birbirleriyle karşılaştırmış, her mezhebin kanaatlerini incelemiş! Ömürlerini hiç boşa geçirmemişler.
Ya biz?
Biz ömrümüzü boşa geçirmek için para bile veriyoruz. Biz, bu yirminci yüzyılın Müslümanı, biz bu zamane Müslümanları ömrü geçirmek için para harcayan Müslümanlarız.
Nasıl para harcıyoruz?
Allah bizi cezasına, kahrına uğratmasın; lütfuyla terbiye etsin. Adamcağızlar mübarekler "Ağzımızı çiğnemekle meşgul edince vakit geçiyor." diye sulu meşrubat içip öyle ömür geçirmişler; biz de yılları geçiriyoruz.
Bir de şu vakitten sonra emeklisin, tamam.
"Emekli adam" ne demektir? "Sandalyeye oturan, bacak sallayan adam" demektir.
Olur mu?
Emeklilik ölümle olacak. İnsan ölünce dünya hayatından emekli oluyor. Ahirette emeklerini Allah verecek. İnsan boyuna çalışacak. Daima çalışması lazım geliyor. Demek ki cemiyetimiz çok yanlış zihniyetlere bulaşmış. Dedelerimiz, ecdadımız böyle değilken çok yanlış şeylere bulaşmışız. Aman aldanmayalım, başka zihniyetlere sapmayalım, ana gayemizi unutmayalım, İmanımızın gereği olan yaşayış tarzını unutmayalım. Hep Rabbimizin rızasına uygun hareket etmeye çalışalım. Şu nefse de yüz vermeyelim.
İnsanın midesi aç kaldıkça kalbi nurlanır. Oruç tuttukça sevabı artar. Allah razı olur, maneviyatı gelişir, Allah'ın sevgili kulu olur, evliyası olur.
"Hocam, Ramazan gelmeden sen şimdi bize orucu tavsiye ettin."
Siz umumiyetle bilgili Müslüman kardeşlerimsiniz ama bu söylediklerim kayda alınıyor, hiç bilmeyenler de dinliyorlar, memnun oluyorlar, öğrenmiş oluyorlar; onlar için söyleyeyim:
Müslüman sadece Ramazan'da oruç tutmaz. Ramazan'da oruç tutmak farz. Mecburiyet! Onu tutmadığı zaman cezaya uğrar, günaha girmiş olur ama Ramazan'ın dışında da oruçlar vardır. Peygamber Efendimiz tavsiye etmiştir; Recep'te oruç vardır, Şaban'da oruç vardır, her ayın ortasında on üç, on dört, on beşinde Arabî ayların, mehtaplı gecelerin gündüzlerinde oruç vardır. Pazartesi perşembe orucu vardır. Herhangi bir zamanda istediğin zaman oruç tutabilirsin, mesela yarın pazartesidir, pazartesi günü oruç tutmak sünnettir, tutuver, o sevabı kaçırma. Veyahut "salı da tutacağım" tamam, tutabilirsin. "Eski borçlarımı ödeyeyim" ödeyebilirsin. "Belki Ramazan orucu tuttuğum zamanlarda cahillik zamanımda kefareti gerektirecek suç da işlemişimdir, bu iki ay da bir oruç tutayım da kefaret orucu yerine geçsin" tamam.
İşte böyle oruçlar da vardır.
Dinimizde bunlara ne deniliyor?
Fazilet bâbında yapılan ibadetlere nevâfil deniliyor. Nafile ibadetleri, nevâfili yapa yapa insan kurb-ı nevâfile nail olur.
Kurb-u nevâfil ne demek?
İnsan nafile ibadetleri yapa yapa Allah'ın sevgili kulu olur, Allah'a yakın kul olur. Çünkü farz olanı yapıyor. Farz olanı yapınca borçtan kurtuluyor ama mecburi olmayan ibadetleri yapınca Allah'ın rızasını kazanıyor, Allah'ın sevgili kulu oluyor. O bakımdan vücudunuz, mideniz, durumunuz müsaitse bu ibadetleri kaçırmayın. Ramazan dışında da oruçlar tutulur. Hele pazartesi perşembe oruçlarını mutlaka tutun. Arabî ayları takip edin. Arabî ayların başında, ortasında, sonunda oruç tutun. Arabî ayların ortasında on üçünde, on dördünde, on beşinde oruç tutun; mehtaplı gecelerin gündüzlerinde oruç tutun. Recep ayı geldiği zaman oruç tutun, Muharrem ayı geldiği zaman oruç tutun. Kendinizi oruca biraz alıştırın; böylece vücudunuz ahirette mis kokulu bir vücut olsun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
11.03.1990 -
Berat Kandili, İskenderpaşa
07.01.1990 -
Peygamber Efendimizin Oturuşu,
