28.07.1991 - Yetimler, Cennet Ehli, Hak, Harama Bakmamak

28.07.1991 - Yetimler, Cennet Ehli, Hak, Harama Bakmamak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Üdnü minke'l-yetîme ve'msah re'sehû ve eclishü alâ hıvânike yelin kalbüke ve takdir alâ hâcetike.
Ebî Ümran'dan mürsel olarak Haraiti rivayet etmiş rahmetullahi aleyh.
Yetimlere iyi muamele etmek hakkında, Peygamber Efendimiz' in çok emirleri vardır, o emirlerden bir tanesi karşımızda.
Önce Peygamber Efendimiz' in ifadesini okuyalım:
Üdnü minke'l-yetîme. "Sen kendine yaklaştır, uzaklaştırma. Yetimi yakınına çek, kendine yaklaştır." Ve'msah re'sehû. "Başını okşa."
Zavallı işte, yetim kalmış.
Ve eclishü alâ hıvânike. "Onu sofrana oturt."
"Başını okşa, sofrana oturt."
Yetime böyle güzel muamele yaparsan ne olur?
Yelin kalbüke. "Kalbin yumuşar, incelir." Ve takdir alâ hâcetike. "Muradına erersin, Allah senin ihtiyaçlarını karşılar."
Bak buyur karşımıza bir manevi kanun daha çıktı.
Ben ihtiyacımı karşılamak için ne yapıyorum?
"Sabah yedi buçukta kalkıyorum otobüse biniyorum, memuriyetime gidiyorum, dükkanıma gidiyorum, dükkânı açıyorum. Sabahtan akşama kadar müşteri bekliyorum."
Mücadele, gürültü, patırtı, senetler, sepetler, paralar, ver al, bilmem ne, bir gürültü patırtı.
Niye bunlar?
"Geçim kavgası hocam. Kolay mı, evde çoluk çocuk var, yemek yiyecekler. Mecburuz, çalışacağız."
Herkes çalışıyor; harıl harıl bir faaliyet, bir kazanç. Kimisi tahammül edemiyor, haramdan kazanmaya kayıyor; bedavadan, beleşten, haramdan, uydurmadan, kaydırmadan, cebini doldurmaya bakıyor. Kimisi alnının teriyle terleyerek, çalışarak, sanatını icra ederek, kimisi rençberlik, ırgatlık yaparak para kazanmaya çalışıyor.
Bak Peygamber Efendimiz bir başka yol söylüyor:
"Sen yetimi kendini yaklaştır, başını okşa, sofrana oturt, kalbin yumuşar, kalp katılığın gider, Allah senin hacetini sana ihsan eder, muradına erersin, ihtiyacını görürsün." diyor.
Neden?
Sen yetime yardım edince, Allah'ın gelen lütfuna kapı açılıyor da ondan.
İnsana ihtiyacını veren de Allah değil mi?
Balıkçı oltasını denize atıyor, ne geleceğini söyleyebilir mi? Söyleyemez.
Bakalım oltasına hangi balık takılacak?
Takan kim? Allah.
Çok güzel, çok kıymetli bir balık gelse şıkır şıkır oynayacağı gelir.
"Aman, bu balığı bir sattım mı, şu kadar para alırım." diye sevinir.
Balığın oltaya takılmasını Allah nasip ediyorsa herkesin kısmetini de Allah veriyor, herkesin rızkını da Allah veriyor.
Hem de öyle veriyor ki rızka kanat veriyor, takır takır, kanat çırpa çırpa geliyor, hadi senin sofrana konuyor. Bıldırcın, Karadeniz'den uçuyor, uçuyor, ondan sonra gelip senin kucağına düşüyor. Sen de akşam bıldırcın kebabı yiyorsun, yağıyla pilav yapıyorsun, pilav kaşıklıyorsun, hoşaf höpürdetiyorsun.
Neden? Allah oradan kanat verdi de gönderdi.
"Nasipse gelir Hint'ten Yemen'den." deniliyor ya.
"Sen yetime güzel muamele edersen Allah da senin rızkını, ihtiyacını, kısmetini bol eder, gönderir." diyor Peygamber Efendimiz.
Kendisi nasıl yaptı?
Kendisi yetimlere çok güzel baktı, kendisi de yetimlerin şahıydı, kendisi de yetimdi. Peygamber Efendimiz kendisi de o acıları çekmiş de büyümüş.
Onun için;
Ene ve kâfilü'l-yetimi fi'l-cenneti. "Yetimi tekeffül eden, yetime bakan insanla ben, cennette bir aradayım." buyurdu.
Cennette Peygamber Efendimiz' le komşu olmak istiyorsan yetimi hor görme, yetimi yardımsız bırakma, yetimin ihtiyacını gör, yetime yardım et.
Herkesin ihtiyacı var. İhtiyarlıyor, yardıma ihtiyacı oluyor.
Bizim ihvanımızdan yaşlı birisi geldi;
"Evimin kirasını ver." dedi.
"Ben herkesin evinin kirasını verecek olsam benim hâlim ne olacak? Bir atımlık barutum var; oraya mı atayım, buraya mı atayım?"
Bugün bir kardeşimiz gelmiş; "Beni evimden çıkarıyorlar." diyor.
Ötekisi geldi;
"Rize'ye gideceğim, işte bilet param."
"Bilet paran varmış ya, biletin alınmış."
"Yolda taş mı yiyeceğim? Yemek parası lazım." diyor.
Yemek parası lazım, yetimin parası lazım, dulun parası lazım, açın doyurulması lazım, açığın barındırılması lazım, evsize ev lazım, kira veremeyene kira lazım; bırakın ben kaçayım buradan!
Çok zor!
Nasıl olacak?
Herkes etrafındaki insanı kollayacak. Herkes yardım edecek, herkes sevap kazanmanın çaresine bakacak. Etrafındaki insanlara bakacak.
Filanca insan, iyi bir insandı, bak geçen gün çok üzüldüm.
İhvanımızdan arada bizi ziyarete gelen yaşlı bir kadıncağız, Edirnekapı'da surların kovuğunda, bir yerde yaşıyormuş. Bizim bir arkadaşımız, bir gitmiş ki zavallı kadıncağız on beş gündür aç. İhtiyar, doksanına gelmiş.
İnsanoğlu, ne yapacak?
Bir iki gün açlıktan sonra, açlığını da unutuyor, muhterem kardeşlerim! Artık "Karnım acıktı." demiyor. Bir deri, bir kemik kalmış, yirmi beş kiloya inmiş zavallı, duygularını kaybetmiş, acayip oluyor insan.
Acımak lazım, insanın etrafındaki insanları kollaması lazım.
"Burada da şu kovukta da bir insan yaşıyor. Bir kedi değil, köpek değil, bir insan vardır." diye bakmak lazım.
Birbirimizi kollamamız gerekiyor. Düşmez kalkmaz bir Allah. Bugün zengin olan, yarın fakir olur. Bugün güçlü olan, yarın güçsüz olur, hasta olur. Akıllı olan, deli olur. Genç olan, yaşlı olur.
Sen iyilik yaparsan sana da Allah baktırtır, sana da iyilik edecek birisini bulur. Sen yetimi kollarsan Allah da senin ihtiyacını gideriyor. Vaat ediyor Peygamber Efendimiz, işaret ediyor:
"Bak sen böyle yaparsan Allah kalbine bir yumuşaklık verir. Çünkü kalbin katı olması münafıklık alametidir, kötü bir şeydir."
"Hocam, kalbim yumuşamıyor, zikrediyorum, zikrediyorum ağlayamıyorum. Vaaz dinliyorum, içime işlemiyor." Bak kalbin katı! Yumuşaması önemli. Kalp katı, çalışmıyor, yumuşaması lazım. Yumuşaması için ne yapacaksın? Sen merhamet edeceksin. Yetime merhamet edeceksin, dula merhamet edeceksin.
Hakikaten fakir olan insanlar çok, gerçekten acımak lazım ama bir kısmı da "Hep benim canım yesin." istiyor.
"Biraz da şu kardeşim yesin." demiyor. Üç, dört müessese dolaşıyor, işini uyduruyor, cebini para dolduruyor; ondan sonra daha beşinciye gidiyor.
Beşinciye de sızlanacak; oradan da biraz para alacak.
Senin taraftaki de hiç kimseden bir şey istemiyor, on beş gün surun kovuğunda aç yatıyor da ondan sonra bulunuyor.
Ne kadar kötü bir şey, biz Müslümanlar için ne kadar ayıp! Hiçbir organizasyonumuz yok mu ya? Bu kadar öldük mü biz? İnsanların birbirleriyle hiç mi ilgisi kalmadı? Bu kadar bencilleşti mi?
Yok mu bizim orada organizasyonumuz? Yok mu bizim defterimiz kaydımız? Yok mu bir tanıyanımız, yok mu bir arayan soranımız?
İnsanlar birbirlerine lazım.
İnsan akşamüstü karnını doyurduğu zaman, karnı aç olanları düşünmeli. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." diyor Peygamber Efendimiz.
Komşusunu da düşünmeli, fakir semtleri de gezmeli, yetimleri de aramalı, bulmalı, hakiki fakirleri bulmalı.
Bazen fakirler nasıl olur?
Yahsebühümü'l-câhilü ağniyâe mine'tteaffüf.
İstemez bazı fakirler, çok onurlu olur, çok mazlum olur, çok masum olur, ölür de istemez; öylesini bulacaksın. Zengin sanırsın, üç gün yemek yememiştir.
Geçen senelerde buraya birisi geldi; "Üç gündür ağzıma lokma koymadım hocam." dedi.
Üç gün aç kalmak kolay değil.
"Yalan söylüyorsa..."
Söyleyen olabilir de bunların gerçek olanları da var. Tabi yalancıyı da bulmalı.
Buraya birisi gelmiş. Rahmetli Hüseyin Hoca sağdı, bana bir kâğıt gönderdi, Mühürlü, imzalı, Fatih Müftülüğünden bir kâğıt.
Ne bu? "Filanca camiye yardım."
Okudum ama tarih kısmı, isim kısmı kazıntılı, evrak tahribata uğramış. Hüseyin hocaya gönderdim:
"Bak böyle bir yazı geldi ama ne dersin, sen bir incele bunu." diye.
Hüseyin hoca adamın başına gidince adam sergisini bırakmış, savuşmuş, kaçmış. "Yakalanacağım polise teslim olacağım." diye, savışmış, kaçmış. Sahtekârı da var.
En iyisi yakın takip. Herkes yakın komşusunu takip ederse o zaman sahtekârlık da kalmaz. Bilmediği insan değil, bildiği insan. Hâlini, gecesini gündüzünü bildiği insan.
"Üç aydır bacasından duman tütmüyor, içeriye gelen giden yok, bu adamın durumu yok, her şeyini biliyoruz. Kirasını ödeyemiyor." filan diye, bildiği insana yardım ederse daha iyi olur.
Yardımınızı, yardımlarınızı hiç ihmal etmeyin. Verdikçe Allah size de verir.
Allâhümme a'tî münfikan halakâ ve a'tî mümsiken telefâ, diye melekler dua edermiş.
İnfak edene Allah daha fazlasını verir, cimrilik yapana da telefat verir.
Bakıyorsun mahsul, hepsi telef olmuş, adam bilmem kaç yüz balya ot kesmiş, biçmiş, balya hâline getirmiş. "Bu balyayı şu kadara satarsam şu kadar para alacağım." dediği sırada, bir yangın çıkmış, bütün balyaları yanmış.
Geçen gün anlattılar, neresi olduğunu unuttum; "Herhalde bir kusuru var ya zekatını vermedi ya Allah'ın hoşuna gitmeyecek bir şey yaptı." dedim.
Allah zahmetini çektirmiş, biçtirmiş biçtirmiş, balya yapmış; ondan sonra yakmış. Tarlada yapsaydı; öyle yapmamış da biçtirdikten sonra yakmış. Var bir kusuru ya zekâtını vermedi ya bir haram karıştırdı.
Fakültedeki derslerde talebeye okuturduk:
"Eski zamanın birinde bir sütçü vardı, sütüne su katardı." diyor eski bir kitap.
"O kattığı sular büyüdü, büyüdü, büyüdü. Bir gün bir sel geldi, bütün sürüsünü aldı, sürükledi, götürdü. Sürüsüz kaldı.
Neden? Sütüne su kattığı için."
Sanki sütün içine kattığı sular sel oldu da koyunları onlar aldı. O helalinden kazansaydı sütüne su katmasaydı, helal malını harama çevirmeseydi, Allah onun malını korurdu.
Yine bizim arkadaşlarımızdan rahmetli bir patikçi Süleyman Efendi vardı. Dürüst adam. Yüzü gülmez, asık da değil ama ciddi adam. Hoşuma giderdi.
Namaz vakti geldi mi kapısını kapatır, hemen namaza giderdi. Müşteri gelse kaşlarını çatardı, "namazdan sonra" derdi.
"Aman ustam etme, eyleme, işim var, şu terliği sat bana da ondan sonra."
"Namazdan sonra" derdi, bitti.
Başka bir cevap yok; "namazdan sonra…"
Kapatırdı, kilidini asardı, namazını kılar giderdi. Kapalıçarşı’da yangın çıkmış, meşhur yangın, yüzlerce dükkân yandı.
Demişler ki:
"Süleyman Efendi, Kapalıçarşı yanıyor."
"Sahibi bilir. Ben malımın zekâtını verdim, sahibi bilir."
Malın mülkün sahibi kim? Mâlikü'l-mülk kim? Allah.
"Sahibi bilir, isterse yakar, isterse yakmaz."
Onun için hayrınızı, hasenatınızı çokça yapın muhterem kardeşlerim!
Ednâ ehli'l-cenneti menzileten ellezî lehû semânûne elfe hâdimin ve'snetâni ve seb'ûne zevceten, tünsabü lehû kubbetün min lü'lüin ve zebercedin ve yâkûtin kemâ beyne'l-câbiyeti ilâ san'âe.
Ebu Saîd el-Hudrî hazretlerinden, İmam Tirmizî vesaire hadis âlimleri rivayet etmişler.
Ehl-i cenneti ballandırıyor, bize ehl-i cennetin mükâfatlarını anlatıyor.
Neden?
"Siz de ehl-i cennet olmaya rağbet edin." diye.
İnsan ehl-i cehennem mi olmak ister ehli cennet mi olmak ister?
Sorulur mu? Elbette ehl-i cennet olmak ister.
Neden?
Ednâ ehli'l-cenneti menzileten. "Cennet ehlinin makam ve mevki bakımından en aşağı olanına" bile ne verilirmiş bakalım?
En aşağı rütbeli cennet ehlinin lehû semânûne elfi hâdimin. "Seksen bin hizmetçisi varmış."
Saltanata bak, keyfe bak; seksen bin tane hizmetçi.
Ve'snetâni ve seb'ûne zevceten. "Yetmiş iki tane hurisi varmış, zevcesi varmış."
En aşağısının.
Kubbetün min lü'lüin ve zebercedin ve yâkûtin. "Bu zât-ı muhtereme cennet çadırlarından öyle bir çadır kurulurmuş ki, incili, zebercetli, yakutlu, kıymetli taşlarla süslenmiş. Öyle bir çadır, şahane otağ kurulurmuş ki." Kemâ beyne'l-câbiyeti ilâ san'âe. "Câbiye şehriyle, Yemen'deki San'a şehri arasındaki kadar sahaya öyle bir cennet otağı kurulurmuş."
Seksen bin tane hizmetçi, yetmiş iki tane huri, cennet zevcesi… Cennet ehlinin en aşağısında olanı böyle nimetlere mazhar oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize bi-gayri hisâb cennetine girmeyi nasip eylesin. Şu nimetleri görmeyi nasip eylesin, hadisini okuduğumuz gibi, "Biz bunu duymuştuk." diye, orada da gözümüzle görmeyi ihsan eylesin.
Âmin, âmin, âmin.
Eddû ilâ külli zî hakkin hakkahû ve'l-veledü li'l-firâşi ve li'l-âhiri'l-hacerü ve men tevellâ ğayra mevâlîhi evi'ddeâ ilâ ğayri ebîhi ve aleyhi la'netu'llâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. Lâ yukbelü minhü sarfün ve lâ adlün.
Ebû Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Efendimiz bizlere veyahut yöneticilere, hakimlere, işin başında olan kimselere emrediyor.
Eddû ilâ külli zî hakkin hakkahû. "Her hak sahibine hakkını verin."
Hâkim mi oldun, kadı mı oldun, hukuk fakültesini mi bitirdin, haktan hukuktan yana bir mesleğin mi var, bir yöneticiliğin mi var, bir gücün kuvvetin, idareciliğin mi var?
Var. "Öyleyse her hak sahibine hakkını eksiksiz ver. Hiç kimsenin hakkını eksik etme, hiç kimseye gadretme, hakkını tam ver." diye emrediyor.
Bu hepimiz için geçerli bu. Her hak sahibine hakkını vermek, hepimiz için bir emirdir.
Sonra nasihatine devam ediyor.
Peygamberimiz, bu hadis-i şerifinde hukuk meselelerini anlatmaya çalışıyor.
Ve'l-veledü li'l-firâşi. "Doğan çocuk, nikahlı kocaya aittir."
Kaytarmak yok, inkâr etmek yok. Tamam, karısından doğmuş, evli bunlar, nikahlı; çocuk o babanın.
Neden böyle söylüyor?
Çeşitli dünyevi ihtilaflar olur, adam karısından şüphelenir; "Bu benim değil." der, işler karmakarışık olur, kuru iddiadan dolayı düzen bozulur.
Kuru iddiaya itibar etmiyoruz. Hukuk netliktir.
Çocuk nikâh sahibinindir, yatak kiminse o yatağın sahibi olanındır, biter. "Mirasta muamele öyle yürür." diye bildiriyor.
Ve men tevellâ ğayra mevâlîhi.
Allah bizi adaletten insaftan, dürüstlükten, helalden ayırmasın.
Eddû hakka'l-mecâlisi zikra'llâhi kesîren ve erşidü's-sebîle ve ğuddu'l-ebsâr. "Bir rivayette de zikru'llâhi kesîren yerine üzküru'llâhe kesîren rivayeti de varmış, şerhte gösteriliyor.
O öteki fiillere uygun oluyor, öteki fiiller emir olduğundan, bu da emir olmaya daha uygun oluyor.
Sehl b. Huneyf radıyallahu anh'ten Taberânî'nin rivayet ettiğine göre Efendimiz ne buyurmuş?
Eddû hakka'l-mecâlisi buyurmuş. "Meclislerin hakkını eda edin."
Meclis ne demek? "İnsanların oturumları" demek, oturum "meclis" demek.
Burada bu toplantımız nedir? Bir meclistir.
Ne meclisi bu? Büyük Millet Meclisi mi?
Hayır, hadis meclisi, biz burada hadis okuyoruz, dini bahisler konuşuyoruz, dini bahislerin konuşulduğu bir meclistir bu. İnsanlar başka yerlerde de toplanır, muhtelif toplantı yerlerinde toplanabilirler. Ama Efendimiz diyor ki:
"Her toplantı yerinin, her meclisin hakkını eda edin. Her meclisin hakkı var, o hakkını ödeyin."
"Nedir o hak?" diye sordukları zaman diyor ki;
Zikra'llâhi kesîren. "Allah'ı çok zikredeceksiniz. Allah'ı çok zikrediniz."
Demek ki meclislerin hakkı neymiş?
Allah'ın zikredilmesiymiş. Bir meclis ki orada Allah zikredilmiyor, orada Resûlullah'a salât-u selâm getirilmiyor, o meclis?
Meclis nasıl olacak?
Zikirli olacak; hem de zikrullâhi kesîren, "Çok, çok zikredilecek."
Din ilmi hep zikirdir; ayetler, hadisler, fıkıh kitapları, bahisler, bunları okuduğumuz zaman hep zikretmiş oluyoruz. Şu bizim meclisimiz tepeden tırnağa zikir meclisidir.
Biz bu kitapları kapatsaydık, elimize tesbihleri alsaydık; lâ ilâhe illallah diye başlasaydık, yer gök hoplasaydı, zıplasaydı, iki saat zikretseydik; işte bu onun gibidir, onun gibidir sevaplıdır.
Hatta bu daha sevaplıdır çünkü ilim öğreniliyor. Bu da zikir meclisidir, daha sevaplıdır; çünkü hadis öğreniyorsun, Efendimiz' in nasihatlerini öğreniyorsun. O bakımdan daha kıymetli oluyor.
Demek ki meclislerin hakkı neymiş? Zikretmek…
"Zikredin, çok zikredin!" diyor, Efendimiz.
Tabi bu meclisler camide olursa camide oturursun, koca bir salon olursa salonda oturursun ama ya yoksa o zaman insanlar yol kenarlarında oturur. Bakarsınız hasırı sermişler, çardağın altında oturmuşlar. Gölge, püfür püfür esiyor. Oturmuşlar çadırın ön tarafını ve arka tarafını kaldırmışlar, oradan gelen rüzgâr buradan çıkıyor, oh! Terimiz biraz hafifledi.
İşte bir meclis oluyor, değil mi? Yol kenarına kurmuşlar, oturmuşlar; meclis oluyor.
Şimdiki zamanda nasıl oluyor?
Sandalyeleri diziyorlar, bacak bacak üstüne atıyorlar, bacaklar boyuna sallanıyor, şimdi de yol kenarında böyle meclisler kuruluyor.
Peygamber Efendimiz ne diyor? Her meclisin, her oturumun borcunu eda edin.
Nedir borcu? Allah'ı çok zikretmek.
Sonra ne tavsiye ediyor?
Ve erşedü's-sebîle. "Yol tarif edin." diyor.
İnsanlar yol kenarına oturmuş ya, gözümüzün önüne getirelim. Suudi Arabistan'ı düşünelim, Hicaz diyarını düşünelim. Zaman tünelinden Efendimiz' in çağına şöyle seyahat edelim. O zaman büyük bina yok, evler küçük, hurma dallarından. Tabi ya mecliste oturacak ya meclisin dışında bir yerde, yol kenarında oturacak.
Mecliste ne yapması lazım?
Allah'ı çok zikretmesi lazım. Boş konuşmaması, günah konuşmaması, gıybet, dedikodu yapmaması, çok zikretmesi lazım.
Ve erşedü's-sebîle. "Sorana da yol gösterin."
Birisi geçiyor; "es-Selâmü aleyküm ağalar, paşalar, ben filanca köye gidecektim, nereden gidilir?"
"Tamam, şu tepeden sağ tarafa dönersin, önüne iki tane yol çıktığı zaman, sola dönersin, vadiden indikten sonra karşına bir taşlık, kayalık yer gelir, oradan dönersin, tamam."
Yolu bilmeyen insana, yolu da tarif edin. "Madem oraya oturmuşsunuz, gelene gidene bir faydanız olsun." diyor Efendimiz.
Ondan sonra bir de ne buyuruyor?
Ve ğuddu'l-ebsâr. Dad harfiyle.
Ne demek? "Gözlerinizi de kapayın, gözlerinize de sahip olun." demek.
Ne yapacak? Mecliste gözümüz kapalı mı sohbet edeceğiz?
Hayır, yol kenarına oturmuşsunuz, gölgeleniyorsunuz, sefalanıyorsunuz, meclis kurmuşsunuz, sohbet ediyorsunuz, bir kere gelen geçen bir yol sorarsa ona tarif edin, ikincisi de "Haremler geçiyorsa namahremler geçiyorsa onlara da bakmayın." demek.
Kadınlar da geçiyor. O zaman gözünü kapatacak, başını çevirecek; onlara da bakmayacak.
Meclislerin hakkı neymiş?
Allah' çok zikretmekmiş; oradan geçen bir kimse yol sorarsa iz sorarsa yol tarif etmekmiş. Gelen geçene de göz dikip bakmamakmış.
Resmî geçit mi yapılıyor? Geleni geçeni seyrediyorsun. Seyretmek de yok, gözüne de sahip olacaksın.
Adam ailesiyle geçiyordur. Devesini almıştır, yanında hanımı vardır, gidiyorlardır veya eşeğine binmiştir, gidiyordur veyahut tek kadın geçiyordur, kız geçiyordur. Bakılmayacak. İnsanlar gözlerine de sahip olacak. Meclislerin hakkı bunlarmış.
Gelen geçene yardımcı olmak ve kimseye bakmamak.
Bu kimseye bakmamak çok önemli muhterem kardeşlerim, sevgili kardeşlerim!
Etrafa çok bakmak… Bu göz, Müslümanın mertebesini aşağı düşürüyor.
Onun için muhterem kardeşlerim, aziz kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, gözlere sahip olmak, bu zamanın en mühim işi, sizin en mühim işiniz.
Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yahfezû fürûcehüm, buyurdu Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de.
Dedik ya, Kur'ân-ı Kerîm'in emrine uyacağız.
Allah ne diyor?
"Ey Resulüm! Mü'minlere haber ver, söyle, bildir, emret ki gözlerini kapatsınlar, haramlara bakmasınlar." diyor.
Var mı içinizde bir babayiğit çıkıp da "Ben bakmıyorum." diyebilen?
Bakmayacaksın, gözünün içine giriyor. Bu tarafa çeviriyorsun, oradan geliyor; o tarafa çeviriyorsun, buradan geliyor. Başını eğiyorsun, direğe tosluyorsun. Zor bir şey! Ama gözünüze sahip olun.
"Tamam, hocam, erkekler bakmasın, kadınlara zaten ben de kızıyorum, bizim adam arada sırada baktığı zaman tepemin tası atıyor. Allah senden razı olsun, iyi ki söyledin hocam."
"Yok, öyle kısa değil iş; kadınlar da bakmayacak."
Ve kul li'l mü'minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfazne fürûcehünne.
İmanın nuru gider, tasavvufun şevki gider, keyfi gider, zevki gider. Dervişliğin, hafızlığın "ha"sı gide "fız"ı kalır. Onun için bizim bu zamanımızın bu acayip asrın en mühim işlerinden biri siz dervişler, mü'minler için, iyi mü'min olmaya niyetli insanlar için gözlerine sahip olmak. Olamıyorsunuz, olamayınca haliniz harap, işiniz zor. Gözünüze sahip olacaksınız, ahlakınız güzel olacak, kale gibi sağlam olacaksınız, Allah'ın yolunda yürüyeceksiniz, şeytana uymayacaksınız, nefse uymayacaksınız ki; Allah'ın sevdiği kullar olup huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varabilesiniz. Rabbimiz cümlemizi affeylesin, cümlemize manevi kuvvet ihsan eylesin. Günahlardan çekilme, kaçınma, korunma nasip eylesin. Sevaplı işleri işlemeye gayret versin, himmet versin. Yolunda daim, zikrinde kaim eylesin. Dünyada ahirette sevdiği kul eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
03.02.1990 -
Gönül Zenginliği
02.12.1990 -
Fakirlere Yardım Etmek,
