30.06.1991 - Peygamberler Hakkında

30.06.1991 - Peygamberler Hakkında
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin vefî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ala seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî vemen tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Emmâ bad:
İbn Abbas radıyallahu anh’ten rivayet edildiğine göre Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Peygamberler hakkında, vahiy hakkında bilgi vermiş; buyurmuşki;
إِنَّ مِنَ الأَنْبِيَاءِ مَنْ يَسْمَعُ الصَّوْتَ، فَيَكُونُ بِذٰلِكَ نَبِيًّا، وَكَانَ مِنْهُمْ مَنْ يَرَى فِي الْـمَنَامِ، فَيَكُونُ نَبِيًّا نَذِيرًا، وَكَانَ مَنْ يَبُتُّ فِي أُذُنِهِ وَقَلْبِهِ، فَيَكُونُ بِذٰلِكَ نَبِيًّا؛ وَإِنَّ جِبْرِيلَ يَأْتِينِي فَيُكَلِّمُنُي، كَمَا يَأْتِي أَحَدُكُمْ صَاحِبَهُ فَيُكَلِّمُهُ
İnnemine’l-enbiyâi menyesmeu’s-savte fe-yekûnü bi-zâlike nebiyyen ve kâne minhüm menyerâ fi’l-menâmi fe-yekûnü nebiyyen nezîran vekâne minhüm menyebüttü [yübessü olabilir, burada harekelemişler ama]fiüzünihî ve albihîfe-yekûnü, bi-zâlike nebiyyen ve inne Cibrîleye’tînî fe-yükellimünî kemâ ye’tî ehadüküm sahibehû fe-yükellimüh.
Sadaka Resûlulllah fî mâ kâl ev kemâkâl.
“Peygamberlerden öyle kimseler vardır ki bunlar sesi işitirler, böylece peygamber olurlar. Yine peygamberler içinde öyleleri vardı ki Allah’ın emirlerini rüyada alırdı, böylece peygamber ve nezîr, tehlikeleri önceden haber veren kişi olurdu. Onlar kalbine ve kulağına okunan, haber ilkâ edilen kimselerdir. Böylece peygamber olurlar. Cebrail aleyhisselam bana gelir, benimle konuşur;sizden birinize arkadaşının gelip de konuştuğu gibi.”
Bu birinci hadîs-i şerîf bizimle ilgili değil, peygamberlikle ilgili bir mesele ama Efendimiz’in bilgi vermesi, bu işin mahiyetini bilmek bakımından bizler içinde faydalı, önemli.
İbni Abbas radiyallahu anhüma’nın rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve selem şöyle diyor:
Amcası Hz. Abbas. Tabi amca, baba gibi muhteremdir. Peygamber Efendimizde amcasını çok sever, sayardı, çok itibar ederdi.
“Sen Efendimiz’in hürmet ettiği bir zât-ı muhteremsin.”diye, sahabe-i kiram, Hz. Abbas’ın elini öpmüşlerdir.
El öpmenin varlığına bu delil olmuş oluyor. Hani bazıları bazı konulara itiraz ediyorlar ya;“Ulemânın, meşâyihin, sâlihînin eli öpülür.” diye misal oluyor.
Onun oğlu Hz.Abdullah da, İbn Abbas diye tanınan, ismi Abdullah olan sahabi.Peygamber Efendimiz’in zamanında çok genç idi.Mübarek, yakışıklıymış;kara gözlü, kara kaşlı, uzun kirpikli, erkek güzeli, bir mübarek cemali, siması varmış. Efendimiz’e ve dedesi Abdülmuttalip hazretlerine benzermiş; sima olarak onları andıran bir torun. Çok da dikkatli, edepli, terbiyeli ve ilme yatkın bir yaradılışı olduğundan, Efendimiz’in yanından ayrılmamış,hadîs-i şerîfleri dinlemiş, Kur’ân-ı Kerîm’deki bilgisiyle temayüz etmiş.
Tefsire dair rivayetleri toplandığı zaman; İbni Abbas Tefsiri denilecek bir eser meydana gelmiş oluyor. Fakih; dinimizin inceliklerine âşina ve vâkıf olan bir güzide sahabe. Onun rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar:
İnne mine’l-enbiyâi men yesme’u’s-savte fe-yekûnü bi-zâlike nebiyyen.“Peygamberlerden öyle kimseler vardır ki bunlar sesi işitirler, böylece Peygamber olurlar.”
Peygamber ne demek?
Peygamber sözü, Farsça bir söz. Peygam, “haber” demek, ber,gürden mastarından emir. Peygamber, mürekkep bir kelime; “haber getiren kişi”mânasına geliyor. “Allahu Teâlâ hazretlerinin nezd-i ilâhîsinden, insanlara haber getiren, vazifeli kul” demek oluyor; Farsça.
Arapçası da nebî. Nebe,“haber” demektir, nebî de; “kendisine haber verilip de bu haberi getirmek, kendisinin mesleği ve vazifesi olan kimse”demek oluyor. İkisi birbirine, mânaca mutabık olmuş oluyor.
Peygamberler; Allah’ın emirlerini, yasaklarını kullara bildirmekle vazifeli kullar.
Bazısı vardır ki; sadece sesi duyar, es-savt diyor. Sesi duyar, böylece Peygamber olur; onun mertebesi, derecesi, durumu:
Sesi duyar, ilâhî vahyin sesini duyar, böylece peygamber olur. Peygamberlerin ilâhî emirleri alma şekilleri var. Bir ses duyar; o sesin ilâhî bir emir olduğu âşikâr,mâlum, anlaşılır bir şekilde; o da oradan insanlara tevdî eder. Böylece Peygamber olur.
Ve kâne minhüm.“Yine peygamberler içinde öyleleri vardı ki.”Men yerâ fi’l-menâmi fe-yekûnü bi-zâlike nebiyyen nezîran.“Rüyada görürdü.”
Allah’ın emirlerini rüyada alırdı, rüya halindeyken alırdı; böylece Peygamber ve nezir olurdu.
Nezir de,“tehlikeleri önceden haber veren kişi” demek. Münzir mânasına,inzar eden, korkutan;“Bak! Şöyle şöyle yaparsanız, başınıza şu haller gelir.” gibi ihtar eden, ihtarlı haberi, tehlikeleri,önceden haber veren kimse, demek.
Peygamberler “beşîr ve nezîr” olarak gönderilmişlerdir.
“Cennet vardır, mükâfât vardır. Salih kullara, âhirette saadet, vardır.” diye Allah’ın lütfunu müjdelerler; o yönden beşîr’dirler.
Birde;“Edepsiz kulların cezası vardır. Azap vardır, ikab vardır, hesap vardır, cehennem vardır; ayağınızı denk alın.” tarzında vazifeleri, tehlikeleri ihbar etmek olur; o zamanda nezîr olur.
Demek ki bazı kimselerede, Allah’ın emirleri rüyada ihsan olunuyormuş. Onlar da bunları ,tevdî ediyorlar. Böylece peygamberlikleri rüya yoluyla aldıkları bilgilerle oluyor. Tabi peygamberlerin rüyaları, bizim rüyalarımıza benzemez; bunu da belirtmek lazım.
Peygamberlerin rüyaları, aynen tahakkuk eder, rüyalarına beşerî durumlar karışmaz ve Peygamber Efendimiz’in de rüyaları felâk-ı subh gibi, sabahın aydınlığı gibi, aynen çıkardı. Bir şey gördü mü ertesi gün aynen çıkardı. Peygamber rüyası, sıradan bir rüya değil.
Yusuf aleyhisselam’ın rüyasını biliyorsunuz.
Dedi ki;
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ
Yâ ebetî innî raeytü ehade aşera kevkeben ve’ş-şemse ve’l-kamere raeytühüm lî sâcidîn.[1]
Peygamberlik henüz kendisine tevdî edilmemişken, Yusuf aleyhisselam rüya gördü. Gördüğü rüyayı babası, Yakup aleyhisselam’a anlattı.Yakup aleyhisselamo rüyayı hemen anladı.
لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ
Lâ taksus rü’yâke alâ ihvetike fe-yekîdû leke keydâ.[2]“Aman evladım,bunu kardeşlerine anlatma, sana bir oyun ederler” diye ihtar etti.
Sonra o rüya, aynen zuhura geldi, tahakkuk etti. Tabi peygamberlerin halleri; lalettayin, sıradan beşerin halleri gibi değildir.
“Böylece peygamber olurlar.”diyor,Peygamber Efendimiz.
Vekâneminhüm men yübessü fi üzünihî vekalbihî.“Kalbine ve kulağına okunan, haber ilkâ edilen kimselerdir.”
Gönlüne doğuyor, kulağına geliyor. Ortada bir ses olmasa bile, gönlüne tulû ediyor. Öylece haber-i ilâhîyi alıyorlar ve anlatıyorlar.
Fe-yekûnü bi-zâlike nebiyyen.“Peygamberlikleri böyle oluyor.”
“Peygamber Efendimiz bunları anlattı, anlattı; ondan sonra kendisine gelince şöyle dedi:”
Ve inne Cibrîle ye’tînî.“Cebrail aleyhisselam bana gelir.”Fe-yükellimünî.“Benimle konuşur.”Kemâ ye’tî ehadeküm sâhibühû fe-yükellimühû.“Sizden birinize arkadaşının gelip de konuştuğu gibi.”
Bu; vahyin gelişinin en âşikâr, en bâriz,-Allahuâlem-enyüksek, en şerefli şekli, derecesi ki Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz’in mübarek gözüne, Cebrail aleyhisselam görünür ve bir insan şeklinde, bir arkadaşının insana gelip de konuştuğu tarzda konuşarak, Peygamber Efendimiz vahy-i ilâhî’yigayet ayan beyan alırdı.
Mâlum, Hira mağarasında uzlet ve ibadet ile meşgul olduğu zamanda, dönerken ufku kaplayan şekilde, nereye baksa gözünü dolduran bir tecellî tarzında, Cebrail aleyhisselam’ı görmüştü. Muhtelif şekillerde görmüştü. Sidretü’l müntehâ’da ve daha başka birkaç mahalde, aslî sureti ile kanatlarıyla hilkat-i hakîki’si ile gördü.
Bazı kerelerde kendisine, Cebrail aleyhisselam, bazı mâruf zâtların şeklinde görünerek gelirdi. Mesela Dıhyetü’l-Kelbî isimli sahabeye benzer tarzda geldiği olurdu.
Hz. Ömer radıyallahu anh’ten rivayet edilen, sahih kitaplarımızda bulunan,meşhur bir hadîs-i şerîf var.
Biliyorsunuz Hz.Ömer radıyallahu anh, Efendimiz’in hep yanında bulunan,Aşere-i Mübeşşere’den bir mübarek zât.
Diyor ki;
“Bir gün Peygamber Efendimiz’in yanına beyazlar giymiş, bir zât geldi. Ama bizim tanıdığımız bir kimse değil. Beldeden olsa tanıyacağız, bu beldenin ahalisinden değil,-Zaten beldelerin nüfusları ne kadar,küçük yerlerde herkes birbirini bilir.-üzerinde bembeyaz bir elbise var.
Madem bu beldeden değil, dışarıdan sefer ile yolculuk yaparak buraya gelmiş olması lazım, fakat üzerinde de sefer tozu, toprağı, eseri, yorgunluğu, alameti de yok. Hem bembeyaz elbise giymiş hem üzerinde yolculuk alameti yok.
-O kadar yoldan, çöllerden, güneşin altından gelecek geçecek bir insan da böyle kalacak; bembeyaz rengi kapkaraya döner.-
Ama Peygamber Efendimiz'in yanına bembeyaz bir elbiseyle geldi, yanaştı, samimi bir şekilde, dizi dizine değecek gibi oturdu.
Yâ Resûlallah, ahbirnî me’l-îmân, me’l-islam, ve me’l-ihsân.“Yâ Resûlallah!İman nedir, İslâm nedir, ihsan nedir?” diye sordu.
Efendimiz de maruf, her birinin bildiği cevaplarını verdikten sonra,o zât saddakte,“Doğru söylüyorsun.” dedi.
Bizde şaşırdık;“Allah Allah, bu ne biçim zât-ı muhterem ki geliyor,Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem’e dizi değecek kadar, yakın oturuyor.Ondan sonra bir şey öğrenmek için soru soruyor, gibi de değil,cevabı alınca da;“Doğru söyledin.” diye tasdik ediyor.
Bu ne biçim soru, bu ne biçim cevap veriş, bu ne biçim tavır, bu ne biçim muamele! Herkes şaşırdı.
“Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu.
Men mes’ûlü anhü bi-aleme mine’s-sâil. “Soruyu soranla, soru sorulan bu konuda,bilgi bakımından farklı değil, durumları aynı” diye cevap verdi Peygamber Efendimiz.
“Allah bilir.”demek istiyor.
Allahu Teâlâ hazretlerinin ilm-i ilâhîsinde mahfuz; kullarına belirtilmemiş.
ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ
Sekulet fi’s-semâvâti ve’l-ard,lâ te’tîküm illâ bağteten.[3]“Muazzam bir halde, ansızın gelecek,zamanı belli değil ama alametleri vardır.” dedi Peygamber Efendimiz.
Alametlerini saydı; ondan sonra da o zât-ı muhterem gitti.
Peygamber Efendimiz;“Bu zâtı tanıyor musunuz?” diye sordu.
Çünkü o şahsı herkes gördü.Benim göründüğüm gibi,Hocamız’ın göründüğü gibi görülen bir şahıs.
“Allah ve Resûlü bilir.”
“Biz bilemedik, kim ki?” demek.
Onların cevapları, daima öyle olurdu. Efendimiz bir soru sordu mu bilirlerdi ki; öğrenmek için sormuyor, öğretmek için soruyor.
“Allah ve Resûlü bilir.” dediler.
Dedi ki;
Hâzâ cibrîlü. “Bu Cebrail aleyhisselam’dı.”Ye’tîküm yüallimiküm dîneküm. “Size dininizi öğretmek için geldi.”
“Bu soruları sormaktan ve cevapları almaktan maksat, siz dinleyenlerin zihnine kolay nakşolması.”
Bu bir öğretim metodudur. Böyle kolay öğrenilir, onu kimse unutmaz; ümmîsi de unutmaz, köylüsü de unutmaz, bedevisi de unutmaz,şehirlisi de unutmaz.
“Bir mübarek zât geldi, şimdi gibi gözümün önünde, şöyle oldu, böyle oldu…” der, ömrünün sonuna kadar bunu unutmaz.Bu çok güzel bir eğitim yolu.
İşte demek ki Cebrail aleyhisselam ,o zaman, öteki insanlarında göreceği şekilde gelmiş.
Bazı kere görünmezdi Cebrail aleyhisselam;mesela Hz. Hatice anamız radıyallahu anha’nın yanındayken geldi.
“Geldi mi?”
“Geldi.”
Yine Peygamber Efendimiz görüyor,Hz. Hatice anamız görmüyor.
Geldi. Peki, bakalım şimdi duracak mı?Hz. Hatice anamız soyundu.Tabi bir hanım evinde, ailesinin yanında soyunabilir. Ama imtihan için soyundu.
“Şimdi yine orada duruyor mu?”
“Yok, şimdi gitti.”deyince,“tamam” dedi,“Bu şeytan değil, melektir.”
“Hayasından dolayı, zevc ile zevce arasındaki mahremiyet ihlal olmasın.” diye kayboldu.
“Korkma, sana gelen cin değil,zararlı bir mahluk değil; o melektir.” dedi.
Demek ki Cebrail aleyhisselam’ı bazen insanlarda görebiliyordu. Bazen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz görüyordu, ötekiler göremiyordu.
“Cebrail geldi yâ Ebûbekir! Sana da selam söylüyor. Rabbinden sana selam getirdi.”
Uçacak Hz.Ebubekir Sıddîk Efendimiz. Rabbü’l-âleminden kendisine selam geliyor. Ne kadar büyük şeref!
Böyle durumlar olurdu.
Demek ki Peygamber Efendimiz'in, vahiy alma şekilleri çeşitli. Bazen sahabe-i kirâm bir arı vızıltısı gibi ses duyarlardı.
Deviyyün kedeviyyi’n-nahl.“Arının vızıltısına benzer bir ses.”
Anlarlardı ki, vahiy geliyor. Bir gürültü, bir ses oluyor; o zaman vahiy geldiğini anlarlardı.
Vahiy geldi mi deve ayakta duramazdı. Ihlardı,ayaklarında dermanı kalmazdı, devenin. Devenin vahiy gelen bir peygamberi taşıyacak hâli kalmazdı, çökerdi.
Bir keresinde kalabalıkta, sahabeden bir zâtın dizi,Peygamber Efendimiz’in dizi ile yakındı.Herhalde biraz onun üstüne yaslanmış durumdaydı.
“Anlaşılan vahiy geldi, dizim parçalanacak sandım.”
Vahiy gelince Peygamber Efendimiz’e bir ağırlık, bir hal geliyordu ki; dizinin hafif altında kalan dizi neredeyse ezilecek, neredeyse silindir geçmiş gibi parçalanacak gibi oluyordu. İşte bu da Peygamber Efendimiz’e gelen, vahiy çeşitleri arasında bir şekil.
Efendimiz’e rüyada da vahiy geldi, başka şekillerde de vahiy geldi. Malum Musa aleyhisselam Tuva vadisinde;
فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ
Fi’l-buk‘ati’l-mübâreketi mine’ş-şecereti.
Ağaçtan, doğru…
Yâ mûsâ innî ena’llâhu rabbü’l-âlemîn.[4]“Ben âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ,azîz-i şânım.” diye, o zamanda vahiy geldi, ses geldi.”
Musa aleyhisselam dayanamadı; merak, heyecan,sevgi,saygı, hürmet,muazzam bir şey, tüyleri diken diken edecek bir hadise.
Dedi ki;
قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚفَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚفَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Rabbi erinî enzur ileyke.“Yâ Rabbi! Lütfen nasip et, kendini bana göster, cemâlini seyredeyim.”Kâle lenterânî.“Göremezsin yâ Musa!”Velâkini’nzur ile’l-cebelife-ini’s-tekarra mekânehû.“Şu dağa bir tecellî edeyim de, sen bir gör bakalım; şu dağa bir bak. Eğer bu dağ benim tecellîme tahammül ederse.”Fe sevfe terânî.“O zaman anlaşıyor ki sende görebileceksin.”
Bakalım tecellîye dağ dayanabilecek mi, tahammül edebilecek mi?
Fe-lammâ tecellâ rabbühû li’l-cebeli cealehû dekkâ. “Tur dağına tecellîsi âşikâr olunca, dağ paramparça parçalandı.”
O muazzam tecellînin, o enerjinin ağırlığından; deveyi çöktüren, dizleri ezdirten ,o tecellîden, taşlar dayanamadı ve parça parça parçalandı.
Veharra Mûsâ sa‘ika.“Musa aleyhisselam baygın yere düştü. Yığıldı kaldı.”
Ayıldığı zamanda;
Fe-lemmâ efâka kâle sübhâneketübtü ileyke veene evvelü’l- mü’minîn.[5] dedi.
Demek ki sesi duydu, tecellîye tahammülü olmadı.
Süleyman Çelebimiz’i nasıl sevmez insan? Peygamber Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem’ine güzel anlatıyor! Oysa insanoğluna bilmediği bir konuyu, tatmadığı bir konuyu anlatmak ne kadar zordur!
Miraç olmuş; nebiyyullah, habibulllah halilullah, safiyyullah, emîn-ivahyullah,rahmeten li’l-âlemin, Muhammed-i Mustafa,Huzur-u Rabbü’l-İzzet’e gitmiş. Bu anlatılacak. Nasıl anlatılır? Kim anlatacak? Buyursun; nasıl anlatacak?
Süleyman Çelebi diyorki;
Şeş cihetten ol münezzeh, zü’l-celâl bi kemükeyf. “Altı cihetten münezzeh olan zü’l-celâl, ve’l- cemâl ve’l-kemâl hazretleri, kemiyetsiz, keyfiyetsiz,tarife sığmaz şekilde,ona cemâlini gösterdi”.
Ne güzel anlatıyor!
Şeşcihetten münezzeh…
“Yukarıda” diyemezsin, “önde” diyemezsin, “arkada” diyemezsin, “sağda solda” diyemezsin. Mekan izafe edemezsin. Şeş“altı” demek, düşeş“iki tane altı” demek.
Şeşi beş görmek,“altıyı beş görmek” demek. Tavlayı oynayanlar bilirler, başkaları da bilir.
Şeş cihetten, altı cihetten; dört yön ve yukarı aşağı altı cihetten münezzeh;o zü’l-celâl hazretleri.
Ne güzel söylüyor!
Bikemükeyf.“Keyfiyetsiz, kemiyetsiz.”
Nasıl desem anlatılmaz.Nasıl diyeyim ki, anlatamam.
Kemiyetsiz; boyut,miktar söylenemez, eni, boyu yüksekliği tarif edilemez.
Hocamız Mehmet Zahid Bursevî kaddesallahu sırrehu’l-azîz; Ehl-i Sünnet Akâidi diye kitap yazmış. Müslüman olan bir Alman,Almancaya tercüme ediyor.
Hamburg’ta bana geldi,soruyor:
Müslüman oldu, dervişimiz. Cin gibi bir çocuk,zeki.
“Hocamız burada bir şey diyor; ‘Allahu Teâlâhazretleri birdir am,a başka birlere benzemez.’”
Bu ne demek?
Dedimki matematikte 1’in altına bir çizgi çekersin, bölü 2 dersin, o zaman yarım olur. 1+1 dersin 2 olur, Allahu Teâlâ hazretleri ekleme kabul etmez, çıkartma kabul etmez, başka 1’lere benzemez. Başka birlerle ilgisi olmayan, matematiksel bir,1değil, başka türlü bir, bir. Onu ancak evliyâullah bilir,Allah’ın bildirdiği insanlar bilir, bildirdiği kadar bilir.
Bihurufu lafzı savt ol padişah Mustafa’ya söyledi bir iştibah.
Ne güzel söylüyor!
Bihuruf,harfler, lafızlar, kelimeler olmadan; savt, sözler, sesler olmadan...
Bi hurufu lafzı savt ol padişah. “Mâlikü’l-mülk,âlemîn sahibi,mutasarrıfı, Rabbü’l-âlemîn.”Mustafa’ya söyledi bir iştibah.“Söyledi, konuştular ama ne dildir,ne haldir, nicedir, nasıldır?”
Kelimeler değil, sözler değil, sesler değil!
Ne güzel anlatıyor!
Anlatılmayan şeyi, anlatılamayacak şeyi ne güzel anlatıyor rahmetullahu aleyh. Ben şimdi konuşmaya,onun şehrinde, nasıl “onun ruhuna Fâtiha” demeden başlayabilirim. Böyle evliyâ insanların, böyle mübarek insanların diyarı burası...
Muhterem kardeşlerim!
İşte Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem; hem vahyi aldı, hem Cebrail’i gördü, hem Rabbü’l-izzeti âşikâre gördü. O izzet, celal ve cemal sahibiRabbü’l-âlemîn’i âşikâre gördü.
Âhirette öyle görür ümmeti. “Âhirette inşallah ümmeti de öylece görecek.”
Ümmetlerin en kalabalığı, hepsi görecek.
Dediler ki;
“Yâ Resûlallah, nasıl göreceğiz?”
“Mehtap olduğu gün, mehtabı görmekte, bir sıkıntı çekiyor musunuz? Yeryüzü istediğiniz kadar kalabalık olsun, başını kaldıran herkes mehtabı görüyor. Öyle göreceksiniz. Leyletü’l bedir’de, Mehtap gecesinde görür gibi, hepinizRabbü’l-âlemîni göreceksiniz.”
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ
Selâmün kavlen mi’r-rabbi’r-rahîm.[6]
Rabbü’l-âlemîn’den, kullarına selam olacak. Allah mahrum etmesin. Allah, o selama mazhar olanlardan eylesin.
03.05.1990 -
Şeytan Tek Kişiyle
03.03.1990 -
Fakirlik, Allaha İnanmayanlar,
