Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Etânî Cibrîlü bi'l-humma ve't-tâ'ûni fe emsektü'l-humma bi'l-Medîneti ve erseltü't-tâ'ûne ile'ş-Şâmi fe't-tâ'ûnu şehâdetün li-ümmetî ve rahmetün lehüm ve ricsün ale'l-kâfirîne.
"Cebrail bana -buyuruyor Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte- hummayı ve taunu getirdi."
Hummayı ve taunu getirdi.
Be harfi, harf-i cer böyle mef'ûlun başına gelince lâzım fiili, müteaddî yapar.
Etânî Cibrîlü. "Cibril geldi." Bi'l-humma ve't-tâ'ûni. "Humma ve taun ile." değil de Etânî Cibrîlü bi'l-humma ve't-tâ'ûni. "Cebrail bana hummayı ve taunu getirdi, arz etti." demek.
Humma ve taun... Humma ne demek?
Humma ateşli hastalık. Hamam gibi oluyor insan, terliyor, cayır cayır yanıyor, alnından terler fışkırıyor. Aman, ah filan. Humma, ateş... Bu ateşin, doktorlar şimdi biliyorlar ki birçok sebepleri var, çeşit çeşit hastalıklardan insan hummaya tutulabilir. Birisi humma. Diğeri de taun… Taun da sindirim cihazı enfeksiyonu hastalığı ama öldürücü. Bağırsakları, midesi mahvoluyor, bozuluyor insanın. Kolera, veba gibi... İşte oradan ölüyor, öldürücü. Salgın hâlinde yayılıyor. Mikrobik olduğu için muhtelif kimselere de yayılıyor ve kitle hâlinde ölümlere sebep oluyor.
Bu iki hastalık getirildi bana diyor Efendimiz; fe emsektü'l-humma bi'l-Medîneti. "Hummayı Medine'de tuttum." Ve erseltü't-tâ'ûne ile'ş-Şâmi. "taun hastalığını da Şam'a gönderdim. Hummayı Medine'de tuttum, taun hastalığını da Şam'a gönderdim."
Şam dediğimiz yer bir şehir adı değildir Arapça' da. Türkçe' de Şam deyince Suriye'nin başşehrini anlıyoruz ama Arapça' da Şam demek Hicaz'ın kuzeyindeki mıntıka demektir. Aslında sol kelimesiyle ilgili bu kelime… O da şundan dolayı; insan Arapların yön tasavvuruna göre güneşin doğduğu tarafa yüzünü döndüğü zaman, doğuya, güneşin doğduğu yere yüzünü döndüğü zaman, sağ tarafı bize göre cenup, güney oluyor. Onlar yemen demişler, yemen, yemin kelimesi, sağ kelimesiyle ilgili. Yüzünü güneşin doğduğu tarafa döndüğünde, sağında kalan iller yemen illeri, Hicaz'ın, Arap yarımadasının güney taraflarına düşüyor. Güney, güney diye söylemiyorlar, sağ taraf diyorlar, solda kalan tarafa da Şam diyorlar. Yemen, Şam. Şem, Şam, sol kelimesinden geliyor. Yemen, sağ kelimesinden geliyor. İnsanın sağ eline yemin derler Arapça' da. El-Yedü'l-yümnâ sağ el demek. Sol eline de şimal derler. Oradan sağ ve sol kelimeleriyle isimlendirmişler. Şam dediğimiz zaman sadece Suriye'nin başşehri hatıra gelmez. Hicaz'ın kuzeyindeki şöyle yeşillik, Bağdat'a kadar uzanan kısımlar, geniş mıntıka hatıra gelir. Şam mıntıkası derler. Suriye'nin başşehrinin adı Arapça' da Dımaşk'tır. Batı dillerine de Damascus diye geçmiş. Demek eskiden beri öyle şey yapılıyor, söyleniyor, Damascus, Dımaşk.
Taun hastalığını Şam tarafına gönderdim. Hicaz'ın kuzey bölgesine gönderdim, Medine'de humma, şimalde taun.
Taun nedir?
Fe't-tâ'ûnu şehâdetün li-ümmetî ve rahmetün lehüm. "Benim ümmetimin şehit olmasıdır. Ve onların onlara Allah'ın bir rahmetidir, Allah'ın rahmetine erme vesilesidir." Ve ricsün ale'l-kâfirîne. "Kâfirlere de bir azaptır."
Hummadan ölen şehit hükmündedir. Taundan, bu gibi hadislerden dolayı kitaplarımızda yazar ki; bir harpte ölen şehitler var, bir de bazı kimseler şehit hükmünde oluyor. Mesela taundan ölenler şehit hükmündedir. Denizde boğulanlar, şehit hükmündedir. İsterse atla geçerken devrilip boğulmuş olsun, harp filan yok, gene şehit hükmündedir. Kadın doğum yaparken öldü, şehit hükmündedir. İşte buna benzer bazı şeyler var. Taun hakkında da hadis-i şeriflerde bildiriliyor, o da bir şehitlik. Birçok sahabe-i kiram böyle bu çeşit taun salgınlarında vefat etmişler, şehadet mertebesine Allah onlara öylece nasip etmiş. Ve rahmettir, ümmet için bir rahmettir, çeşitli bakımlardan iltifata ermelerine ve günahsız ahirete göçmelerine sebep olduğundan.
Bu gibi hadis-i şerifleri biz sadece Arapça bilen, dini bilen insanlar olarak anlatıyoruz. Dinleyenlerimizin içinde doktorlar vardır, bu hadis-i şerifleri dikkatle incelerler, araştırırlar, bunlardan kendi meslekleri dolayısıyla daha neler çıkıyorsa, ne gibi mânalar anlıyorsa anlıyorlar onlar. Meslek erbabının bu gibi şeyleri incelemesi çok enteresan sonuçlar çıkartıyor. Kaptan Custo bile Kur'ân-ı Kerîm'de bir ayet-i kerimeyi okumuşlar kendisine, hayran kalmış, Müslüman da olmuş. İki tane deniz var, aralarında bir berzah var, birisi ötekisine karışmıyor diye;
Bu denizleri filan inceliyor ya Kaptan Custo, bu durumu müşahede etmiş denizlerde de o ayet-i kerimeye hayran kalmış. Müslüman olmuş zaten. İşte bu gibi şeylerin meslek erbabı mânasını ayrıca düşünsünler.
Hakikaten Allah Medine-i Münevvere'nin nasibini öyle vermiş, Medine ahalisine öyle hummalı hastalıklar çok olmuş. Peygamber Efendimiz' in ashabı Medine-i Münevvere' ye hicret ettikleri zaman, her birisi bir hummaya tutulmuşlar ki serilip kalmışlar. Kıpırdamaya takatleri kalmamış. Hz. Âişe validemiz anlatıyor; "Ben Medine'ye yeni hicret edildiği zaman, henüz daha tesettürle emrolunmamıştık, avluya çıktım." Tesettür erkeklerin gözüne hiç görünmemek, örtülü bile olsa hiç görünmemek tesettürle emrolunmamıştık.
İzâ seeltümûhünne metâ'an fes'elûhünne min verâi hicâbin. "Onlarla konuştuğunuz, bir şey istediğiniz zaman, perdenin arkasından isteyin.
Yüz yüze bile gelmeyin görüşmeyin." diye ayet-i kerime filan henüz gelmediği zamanda, ben avluya çıktım, diyor. "Baktım, babam bir kenarda hasta, sayıklıyordu." diyor. Hummaya tutulmuştu babası Ebû Bekir Sıddık. "Başına gittim, dinledim, sayıklıyordu." İşte Mekke'nin güzelliğine dair kasideler, sözler söylüyormuş. "'Ah ne güzel diyardı, işte oradan kâfirler filan bizi çıkarttılar da işte buralarda böyle hummalara tutulduk…' filan gibilerden öyle Mekke'yi metheden şiirler söylüyordu." diyor. "Azatlı kölemiz Bilal'in yanına gittim diyor. O da hasta, o da humma içinde cayır cayır yanıyor. Onu da dinledim diyor. O da Mekke'den kendilerini çıkartan kâfirlere verip veriştiriyormuş. " Neler söylüyorsa söylüyormuş diye.
Hakikaten hacılar da haclarını yaparlar, Medine-i Münevvere' ye gelirler bakarsın, bir hastalık… Haplar filan kâr etmiyor, yutuyorsun, yutuyorsun, o kadar devam ediyor hastalık, ondan sonra geliyorsun geçiyor. Burada da bir müddet devam ediyor. Ama hepsi rahmete ermenin vesilesi, günahların affolmasının vesilesi olmuş oluyor. Hastalık geldi mi bir insanın uykusu ibadet olur, iniltisi tesbih, duası makbul olur, günahları silinir, yapamadığı ibadetleri yapıyor gibi kendisine ecir verilir durur. Hastaların mükâfatı çok. Hastalık istenmez ama gelirse de mükâfatını çok veriyor Allah. Duası da makbul oluyor.
Etânî Cibrîlü fe-beşşerenî ennehû men mâte min ümmetike lâ yüşrikü billâhi şey'en dehale'l-cennete. Fe kultü ve in zenâ ve in sereka? Kâle ve in zenâ ve in sereka.
Buhari’de ve Müslim'de Ebu Zer-i Gıfârî hazretlerinden rivayet edilmiş bu üçüncü hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; Etânî Cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam bana geldi." Fe beşşerenî. "Bana müjde verdi ki." Ennehû men mâte min ümmetike lâ yüşrikü billâhi şey'en dehale'l-cennete. "Senin ümmetinden ya Resûlallah, Allah'ı şirk koşmadan kim ölürse cennete girdi demektir, cennete girecek muhakkak girecek.'" Girdi diye söylüyor. Arapça' da dehale'l-cennete cennete girdi demek. Kim şirk koşmadan öldüyse cennete girdi. Niye böyle mâzi sigasıyla, geçmiş zaman sigasıyla söylüyor? Daha yaşayacak ondan sonra ölecek, istikbalde olacak, niye böyle söylüyor? Vukuunun kat'îliğinden dolayı. Muhakkak olacağından dolayı bu ifade böyle kullanılır. Arapların katiyet ifade etmek istedikleri zaman, dillerinin özelliği böyle. Kim ki Allah'a şirk koşmadan öldü, muhakkak cennete girdi. Girecek demek. Muhakkak girecek demek.
Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Cebrail aleyhisselam'a şöyle sormuş:
Ve in zenâ ve in sereka. "Zina etmiş bir kul da olmuş olsa, cahillik edip de bir hırsızlık yapmış da olsa!"
Allah'a şirk koşmuyor, lâ ilâhe illallah diyor ama hayatında böyle bir kusur bulunmuş olsa da gene girecek mi?
Kâle. "Cebrail aleyhisselam cevaben buyurmuş ki." Ve in zenâ ve in sereka. "Bu hataları işlemiş olsa, zina etmiş, ama tövbe etmiş olacak, hırsızlık yapmış gibi böyle suçlara bulaşmış bile olsa yine cennete girecek." diye büyük bir müjde!
Sonra Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselam kendisine bu bilgileri getirince, zaman zaman Peygamber Efendimiz ümmetine de bu bilgelere göre bilgi verirdi. Bir keresinde bir hurma bahçesinde oturmuşlar, oturmuşlar, hurma bahçesinin havuzu da var, kuyudan su çekiliyor, havuz birikiyor, gölgelik…
Ebu Hüreyre radıyallahu anh yanındaymış, demiş ki:
Hurmalığın kapısından çıkmış, sevine sevine müjdelemek üzere giderken karşısına Hz. Ömer radıyallahu anh çıkmış. Çıkartan Allah, hikmeti var her şeyin.
"Yâ Ömer! Müjde olsun ki lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek."
Bir patlatmış Hz. Ömer ona, küt diye oturmuş arkası üstü.
Hz. Ömer bu, radıyallahu anh, bahadır, babayiğit, üç beş kişinin baş edemeyeceği bir insan. Ötekisi zayıf, naif bir kimse. Oturtmuş. O acıyarak, ağlayarak, üzülerek Resûlullah'ın yanına dönmüş. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e demiş ki:
"Ya Resûlallah! Sen bana lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek buyurmadın mı?"
"Evet."
"Ben başkalarına söyleyeyim mi, müjdeleyeyim mi deyince müjdele demedin mi?"
"Evet."
"Ben Hz. Ömer'e söyledim, bir tane patlattı düşürdü beni yere…" filan diye ovuşturarak böyle hâlini anlatınca… Demiş ki:
"Yâ Ömer! Niye böyle yaptın?"
Peygamber Efendimiz soruyor. Diyor ki;
Yâ Resûlallah izen nettekilü. "O zaman bu insanlar güvenirler."
Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek diye güvenirler, yan gelip yatarlar demek istiyor, duyurmak doğru değil. Söylersin, yan gelip yatarlar, nasıl olsa lâ ilâhe illallah diyen cennete girecekmiş diye çalışmazlar.
İzen nettekilü. "Buna dayanırlar, buna güvenirler, gevşerler…"
Hz. Ömer'in böyle orijinal çıkışları ve fikirleri vardır. Samimiyetinden. Peygamber Efendimiz' in çok sevdiği, cennetle müjdelenmiş bir mübarek.
Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek. Ama güvenmeye de lüzum yok. Güvenmek de garantili bir şey değil. Çünkü böyle gider, gider, gider insan, en son anda şaşırıverir, raydan çıkıverir.
Mühim olan şu ruh emanetini lâ ilâhe illallah diye teslim etmek. Öyle teslim etmezsen o zaman lâ ilâhe illallah ehli olmuyorsun. En son anda kafayı üşütmüşse, bozmuşsa, raydan çıkmışsa…
Bazı insanlar öyle acayip şeyler yapıyorlar. Allah korusun, bazı misaller hatırıma geliyor. Bizim bu çevreden tanıdığımız birisi şeye kalkışmış, bu civarda böyle kendi bildiğine böyle mürşitliğe kalkışmış. Hatta bizim İsmail usta "Bir daha buralarda görmeyeyim, kafanı bacağını kırarım senin!" diye kışalamış buralardan seneler önce. Sonra görmüşler ki, bir kolunda bir kadın, bir kolunda bir kadın geziyor filan. Böyle kandırmış, bu millet de eğriyi doğruyu anlamakta bazısı zorluk çekiyor. İşte ben mürşidim diye ortaya çıkınca ona kanmış bazıları. Ama yaptığı iş izinsiz ve yalan yanlış ve günah, çok büyük günah! "Ahiret yolunun haramisi" derdi hocamız. Dünya yolunun haramisi yolu keser, ağacı devirir, yola arabanı durdurur, çeker tabancayı eller yukarı, cepler dışarı ver bakalım paraları cüzdanları bilmem neleri… Parayı alır, hadi yallah git ondan sonra. Malını alır insanın. Pek olsa birkaç kurşun atar öldürür ama böyle malı ve canı böyle eşkıya tarafından şey yaptı mı insan, şehit hükmünde oluyor. Hatta eşkıya ile mücadele etse, vermeyeceğim bir şey filan diye o mücadelede ölse, şehit oluyor. Mal muhterem olduğu için, Allah o payeyi vermiş, pabuç bırakmasınlar, bahadır, babayiğit olsunlar diye…
Ahiret yolunun da böyle kendisi irşatlı, icazetli hocasından, ruhsatlı, emredilmiş, görevli olmadıktan sonra kendisi heves edip kalkışınca, ahiret yolunun haramisi daha fena oluyor. Çok büyük suçlu oluyor. Sonradan bu şahsı anlatıyorlar, bilmem hangi şehirde, grand tuvalet giymiş, böyle en lüks elbiseleri kravatı takmış, başına fötrü geçirmiş, evinde ip asmış tavana intihar etmiş. Bak sonuca bak. Bir ara buralarda dolaşmış, namaz da kılmış bir insan ama sonunda ne hâle geldi, intihar etti. İntihar edince ne oluyor? Cehenneme giriyor. Ebediyen cehennemde de hep böyle asılmak suretiyle azap görecek. Hep aynı işlem tekrar edilerek şey yapılacak. Neden öyle oldu? İşte bir edepsizlikten, bir yüzsüzlükten, bir eşkıyalıktan, bir yol kesicilikten, bir haksız işten dolayı Allah onu o cezaya uğratmış oluyor.
O bakımdan işin sonu önemli. Şu can emanetini eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu dedin, teslim ettin de mü'min olarak ahirete göçtün mü:
Fe-men zühziha ani'n-nâri ve edhile'l-cennete.
Cehennemden kurtulup da cennete girdin mi tamam, orada gül gülebildiğin kadar. Sevin sevinebildiğin kadar, bayram et. Çünkü tamam! Ama daha şimdi biraz kork. Biraz dikkat et. Çünkü çeşit çeşit ölümler görüyorsun; kimisi meyhane köşesinde çatlıyor, içerken, içerken, içerken bakıyorsun o bir şey oluyor, bana ne oluyor filan hop gitmiş, meyhane köşesinde ölüyor kimisi. Allah korusun, kimisi gazinoda ölüyor, kimisi kötü yerde ölüyor. Kimisi eşkıyalık, hırsızlık yaparken, bir mücadele bir şey esnasında ölüyor. Allah saklasın, Allah hüsn-i hâtime nasip etsin, iman ile göçmeyi nasip etsin. Öyle derlermiş eskiler birbirlerine; "Akıbetin hayrolsun." Akıbetin hayrolsun. Akıbet önemli olan! Bugünkü durum bir şey değil. Bugün, evet, karnın doyduysa elhamdülillah. Paran varsa maşallah. İyi güzel ama yarın, ilerisi, istikbal meçhul… Allah her günümüzü hayreylesin. Hele hele akıbetimizi hayreylesin. Mühim olan akıbetin hayrolması. Hiç güvenmemek lazım. Güvenirsen, edepsizliğe düşersen kaçar elinden.
Sonra şeytan var, şeytan insanın aldatıcısı. Koyunları kim parçalar? Kurt parçalar. "Koyunların düşmanı kurttur. İnsanın kurdu da şeytandır." diyor Peygamber Efendimiz. Kuzu koyuna bir şey yapabilir mi? Yakalandı mı, eline düştü mü yandı. Çobandan uzak düştü mü, sürüden ayrıldı mı kurt o körpe kuzuyu parçalar yer. Çatır çutur yer, kemiklerini bile çiğner körpe olduğu için, kemiklerini bile yer. Şeytan var aldatıcı! Hem de sen kaç yaşındasın? Kırk elli altmış yetmiş… O Hz. Âdem atamızın zamanından bu zamana kadar bu işi yapıyor. Profesyonel aldatıcı. Bu işin ordinaryüsü... Onun için onun tuzağına düşmemek için çare ne?
Çobandan, sürüden, cemaatten ayrılmamak… Şeytan insanı avlamak istediği zaman ilk önce cemaatten ayırırmış. Camii beğenmez, halıları kokuyor, imamı beğenmez, bilmem camide birisine kızar, kavga eder, onun yüzünden gitmiyorum filan der. Bahane, şeytan aldatıyor. Camiden vazgeçilir mi? Hocadan vazgeçilir mi? Doğru yoldan vazgeçilir mi? Kovsan ayrılmam ya Rabbi buradan diye insan böyle… Allah'ın evi burası, Allah kendi evine gelene ikramda bulunur. Sen senin evine gelen misafire çay, kahve ikram ediyorsun, Allah kendi evine gelene çok muazzam ikramlarda bulunur, kaçırılır mı?
Namazı evde kılarsan bir sevap alırsın, camide kılarsan yirmi yedi kat sevap alırsın. Huzurla, huşû ile kılarsan bin misli sevap alırsın. Bir mübarek insanın cemaatte, Allah'ın sevgili bir kulunun bulunması dolayısıyla tüm cemaatin namazı paket hâlinde kabul olur. Allah-u Teâlâ hazretleri ayırıp da cımbızla o mübarek zatın namazını kabul edip ötekileri atmaz, ayrım yapmaz, paket hâlinde… İskenderpaşa camiinde ikindi namazı kılındı, içlerinde şu mübarek zât vardı, ötekilerin hepsi, ben onlara gösterirdim ama neyse, hepsini birden paket hâlinde Allah kabul eder. Ben misal olsun diye böyle söylüyorum. Camie gitti mi bir başka mübarek hürmetine namazı kabul olur insanın. Attığı her adımdan günahı affolur. Bir sevap kazanır, bir derece, bir derece, bir derece yükselir, durur. Keşke gözünden perde kalksa, kazandığı sevapları görse! "Hay Allah ya, bugün pikniğe de gitmek vardı, gezmek de vardı arkadaşlarla, spor yapmak, eğlenmek de vardı, nasıl olduysa geldik şu camie. İyi mi yaptık, kötü mü yaptık?" Gözünden bir perde kalksa da bir görse ne kadar iyi yaptığını ne kadar kâr ettiğini şöyle manevi dereceleri bir görünce, her adım attığında bir derece yükseldiğini, burası daha manzaralıymış, daha güzelmiş elhamdülillah bilmem, o sevapları gördükçe anlardın.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi hep böyle yolunda daim eylesin, yolunda eylesin, yolundan ayırmasın, yanlış yollara saptırmasın.
Etânî Cibrîlü fe-kâle yâ Muhammed iştekeyte kultü ne'am kâle bismillâhi erkîke min külli şey'in yü'zîke ve min şerri külli nefsin ve ayni hâsidin bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke.
Bu da Müslim'de, Tirmizî'de, Ahmed b. Hanbel'de ve İbn Mâce'de ve diğer kaynaklarda Ebu Saîd hazretlerinden, daha başka kaynaklarda da Übâdetü'bnü's-Sâbit hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Elinizde kalem olması lazım ki bu duayı yazasınız. Hep zaten böyle kalemle kâğıtla gezmeyi tavsiye ediyoruz ya, bunu da yazmak gerekiyor. Eğer yazmazsanız şeyin bizim Râmûzu'l-ehâdîs kitabının onuncu sayfasının beşinci hadisi, hiç olmazsa o kalsın hatırınızda, oradan şey yaparsınız. Kaynakları kuvvetli.
Mânası şu:
Etânî Cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam bana geldi."
Peygamber Efendimiz' e Cebrail aleyhisselam gelir gider, gelir gider, gelir gider… Sadece Kur'an indirmek için değil, çeşitli vesilelerle, çeşitli şekillerle gelmiş, görünmüş, sohbet etmişler, nice nice esrar öğrenmiş Cebrail aleyhisselam'dan. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Etânî Cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam geldi bana."
Bir seferinde geldi demek.
Fe-kâle yâ Muhammed iştekeyte. "Dedi ki bana, 'yâ Muhammed hastalandın mı? Hasta mı oldun, ne o hasta mısın?'"
Hastalandığı zaman gelmiş demek ki; Peygamber Efendimiz rahatsız olduğu zaman…
Peki Allah'ın sevgili kulları hasta olur mu, peygamberi? Olur. Sevabı çok olsun diye.
Eyyûb aleyhisselam'ın başına neler geldiğini duymadın mı?
Tenini kurtlar yedi. Böyle kurtlar üşüşmüş, kurtlar yere dökülürmüş. Evlatları ölmüş, sürüleri bitmiş tükenmiş, malına telefat gelmiş, ailesine sıkıntı gelmiş, sıhhatine maraz gelmiş, hastalık gelmiş ama sabretmiş. Nime'l-abd "Ne iyi kuldur o Eyyûb aleyhisselam!" diye Allah methediyor. Nime'l-abd diye methediyor. Bak meşakkatlere sabrettiği için ne iyi kuldu o diye Allah methediyor övüyor.
"Hastalandın mı yâ Muhammed?"
Kultü ne'am. "Evet hastalandım." Kâle bismillâhi erkîke. "Ben seni Allah'ın adıyla tedavi ediyorum." Min külli şey'in yü'zîke. "Sana ezâ cefâ veren, ağrı sızı, üzüntü veren, seni hasta eden ne varsa her şeyden seni Allah'ın adıyla tedavi ediyorum."
Cebrail aleyhisselam böyle buyurdu.
Bismillâhi erkîke min külli şey'in yü'zîke ve min şerri külli nefsin ve ayni hâsidin. "Her canlı varlığın şerrinden..."
Hani akrep, yılan, çıyan, mikrop olur, şunu olur bunu olur…
"Canlı her varlığın şerrinden."
Ve ayni hâsidin. "Hasetçi kişinin gözünden…"
Aynü hâsidin de olabilir ayni hâsidin veya ayn herhalde böylesi daha doğru, izafet terkibi tarzında, çünkü ayn müennestir, hâside derdi.
Min külli nefsin ve ayni hâsidin. "Her can sahibi mahlûkun zararından ve hasetçinin gözünden…"
Çünkü hasetçi baktı mı gözünden nazar değdirir insana. Kıskanarak bakar, o kıskanç bakışından nazar değer insana. Nazar da deveyi kazana koydurur derler. Taşı çatlatır, insana zarar verir.
Nazar haktır İslâm'da. Kıskanması, hasetçinin bakıp da böyle sendeki nimeti görüp de kıskanması zarar verir. Göz değmesi diyoruz buna.
Var mıdır? Vardır.
Nasıl oluyor? Allah bilir, ben ne bileyim?
Var, Peygamber Efendimiz var diyor. Oluyor. Sanki gözünden ışın çıkar gibi, karşısındaki adamı hasta eder. Taşı çatlatır, deveyi kazana sokar. Sığırı kazana sokar, öldürür. "Ne besili sığırmış maşallah maşallah!" dersen bir şey olmuyor da "Ne besiliymiş ne babayiğitmiş ne yağlıymış ne güzelmiş, derisi de çok şeymiş!.. Ya bende bu yok, bu bana nereden geldi?!" diye kıskanarak baktı; hayvana bir şey gelir, çat bakarsın bir araba çarpar, bir şey olur, ölür, hemen başlar orada, ateşlenir filan, olabilir.
Benim bir güzel arabacığım vardı, masmavi, güzel, metalik boyalı çok seviyordum. İçi kadife döşemeli, şurası güzel, tekerlekleri güzel, hızlı atılıyor bilmem ne, motoru büyük diye her seferinde başına bir bela gelir. Ya birisi çarpar ya gelir birisi çizer ya katranlanır ya ziftlenir ya ezilir ya bozulur. Babam dedi ki:
"Evladım, sen bunun bir yerini bozuk bırak."
Kaportası bozuluyor, götürüyorum tamir ettiriyorum, boyattırıyorum, "Tamam, şimdi pırıl pırıl oldu." diyorum, gelirken bir şey oluyor, gelirken daha bir şey oluyor.
"Sen bunun bir yerini kusurlu bırak."
Kusurlu bıraktım, artık boyasız bıraktım da gözümden de düştü, oradan vuruluyor, buradan çarpılıyor derken gözümden düştü, gözümden düştü, olaylar da bitti. Olaylar da ondan sonra bitti.
Nazar hak olduğundan oluyor bunlar.
"Hasetçinin gözünden de her canlının zararından da seni korurum, tedavi ederim Allah'ın izniyle, Allah'ın adıyla." Bismillâhi erkîke. "Seni Allah'ın adıyla tedavi ederim ve Allah'ın korumasını dilerim. Vallâhu yeşfîke. "Şifa benden değil, şifa Allah'tan, şifayı sana Allah versin. Ben seni böyle okurum, bu duayı okuyarak böyle Allah'a arz ederim, Allah şifa verir." mânasına. Erkîke, rukye yapmak demek, tedavi etmek, muska yazmak ve sair gibi bir şekille hastalığı tedavi, hastalığa çare etmek mânasına. Ben Allah'ın adıyla çare ederim, şifayı Allah verir mânasına geliyor.
Yazın, bu duadır; hangi hastaya okunsa Cebrail aleyhisselam'ın ağzından çıkmış duadır, Allah'ın izniyle o hastalığın iyi olmasına vesiledir.
Bismillâhi erkîke min külli şey'in yü'zîke ve min şerri külli nefsin ve ayni hâsidin bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke.
Ezberlerseniz, siz de bir hastaya gittiğiniz zaman okursunuz bakarsınız ertesi gün vallahi iyi geldi senin okuman, hasta ayağa kalktı senden sonra diye haberini alınca anlarsınız, böyle duanın kıymetini, hikmetini öğrenmiş olursunuz.