13.10.1996 - Şifa, Zikir, Hoşgörü

13.10.1996 - Şifa, Zikir, Hoşgörü
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnnellezî enzele'd-dâe enzele'd-devâe ve lem yünzil dâen illâ enzele lehû devâen illâ dâen vâhiden: el-heremü.
Saffani'bni'l-Assâl'den -radıyallahu anh- rivayet edilmiş. Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz müjde veriyor;
"Hastalığı indiren Allah, ilacı da indirmiştir."
Hastalığı indiren devasını da indirmiştir. Hiçbir hastalık indirmemiştir ki onun devası inmemiş olsun. Yani her derdin devası, her hastalığın şifası vardır.
İllâ dâen vâhiden: el-haramü. "Ancak bir hastalığın devası yoktur, o da ihtiyarlık."
Zamanı gelince, yaşlandıkça insanın gören gözleri görmez, yürüyen ayakları tutmaz oluyor. Elleri titremeye başlıyor, baston kullanıyor, beli iki kat oluyor, çöküyor, çöküyor… Yerlere bakına bakına yürüyor.
Ne arıyorsun yerde? "Gençliğim kayboldu, onu arıyorum."
Gençlik gitti elden, ara bakalım. Bulmak yok, onun çaresi yok. İhtiyarlık!.. Yaşayan, bedenî bakımdan gittikçe yaşlanıyor ve sonunda vadesi yetince ahirete göçüyor.
Bu hadisten ne dersler çıkartabiliriz?
Bir kere ümitsizliğe düşmemek lazımdır! Müjdeler olsun ki her hastalığın şifası varmış. Tedavi olmak için ilacı arayacağız, ilacı bulunca da kullanacağız. Tedavisi oluyor, hastalık geçiyor.
"Hocam, bazı amansız hastalıklar varmış."
Peygamber Efendimiz, "Her hastalığın tedavisi var." diyor, müjdeliyor. "Amansız hastalığa düştüm." diye ümitsizliğe düşmemek lazım!
Bazı amansız hastalıklardan adamlar iyi oluyor. Demek ki kurtulma imkânı oluyor.
Arap kardeşlerimizden bir tanesi Avusturya'ya gitmiş. Bacağını göstermiş, fena bir hastalık, fil gibi şişmiş… "Bacağı keseceğiz, çare yok." demişler.
"Dur! Ben memlekete bir gideyim." demiş.
Memlekette, "Çörek otu ye. Çörek otunda şifa var." demişler. Yemiş, yemiş… Bir müddet bir sonra bir daha gitmiş. Doktor demiş ki:
"Nasıl tedavi ettin? Kesecektik bu bacağı, şimdi gayet iyi olmuş."
Tabii her hastalığın bir devası var. Deva bazen dua da olur; dua da bir tedavidir, dua edersin geçer. Sahabe-i kiramdan dua edip de zehirli yılan soktuğu ve vücudu şişmeye başladığı halde zehri geçip kurtulanlar var. Dua ile! İlaç vermiyor, "Al şu ilacı, yut." demiyor. Gidiyor, okuyor duayı, zehirli yılan ısırmış, ölmek üzere, şişmeye başlamış; şişi geçiyor, şifa buluyor. Duayla da iyi oluyor, deva -ilaçla- da iyi olur. Dilerse Allah, şifayı verir.
Biz buraya gelmeden önce hastaneydik; epeyce kanımızı, canımızı aldılar. İğneleri batırdılar, kanları çektiler, vesaire…
Duvara ne yazmış kardeşlerimiz?
Allah razı olsun! Duvarda "Yâ Şafi!" levhası vardı. Ne demek? Ey şifayı veren âlemlerin rabbi Allah-u Teâlâ hazretleri, şifayı sen verirsin. "Yâ Şafi!" diye yazmışlar, hoşuma gitti, güzel bir levha…
Hastalar ümitsizliğe düşmesinler, her derdin bir devası var, tedavi olsunlar. Başka bir hadis-i şerifte de diyor ki;
Fe-tedavev ve lâ tedâvev bi'l-haram. "İlacı, devayı arayın, tedavi olun ama haramla tedavi olmayın."
Ben hatırlıyorum, ilkokul talebesiyken, birisi rahatsızlandı. Doktorlar, "Bu biraz hastalanmış, zayıflamış. Konyak içsin." dediler. Çocuk şişmanlasın diye içki tavsiye ediyor.
Peygamber Efendimiz ne buyuruyor;
"Tedavi olun ama haramla tedavi olmayın."
Falanca vahşi hayvan yakalanır, soyulur, yenilirse şu hastalığa iyi gelirmiş.
O hayvan yenilir mi? Fıkıh kitabında "yenilir" diye yazıyor mu?
O hayvan yenilmez, murdar. Yenilmeyen hayvanlar sırasında adı geçen bir hayvan. O zaman ondan deva olmaz. Haramla tedavi olmayın, helalinden tedavi olacaksınız. Tedavi olun ama haramla tedavi olmayın.
Bazısı Müslümanlarla dalga geçiyor. "Bunlar içki içmez, bana ver." diyor. "Al ya, benim hatırım için bir kadeh iç." diyor.
"İçmem."
"Tutun şunun elini, yatırın yere, dökün ağzına…" İlle içirecek, zorla günahı yaptırtmaya çalışıyor. Öyle insanlarla ahbaplık etmemek, onların yanına gitmemek lazım! Çünkü ateşin yanına giden yanar. Kötü insanlarla arkadaşlık eden, arkadaşlarının zorla içki içirttiği, sarhoş ettiği insanlar var. "Tutun şunu, devirin yere, dayayın ağzına içkiyi…" Lıkır lıkır biraz içti. Sonra adam ayağa kalkıyor, alışmamış zavallı, zorla arkadaşları içirtti. Kötülük yaptırtanlar var, sonra gülüyorlar, "Amma sarhoş oldu…" Günah! Haram! Allah'ın "yapma" dediği şeyi yaptırtıyor.
Haramla tedavi olmayın, tedavinin helal olmasına dikkat edin.
İnnellezîne yezkürûne min celâlillâh ve tesbîhihî ve tekbîrihî ve tahmîdihî ve tehlîlihî yeteâtafne havle'l-arşi lehünne deviyyün kedeviyyi'n-nahli, yüzekkirne bi-sâhibihinne efelâ yuhibbü ehadüküm en lâ yezâle lehû inde'r-rahmâni şey'ün yüzkeru bihî.
Sadaka Resûlullah, fî mâ kâl ev kemâ kâl.
En-Numan İbn Beşîr radıyallahu anh'ten bu hadis-i şerifi Ahmed İbn Hanbel rahmetullahi aleyh -mübarek, mezhep imamı, hadis alimi- rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;
İnnellezîne yezkürûne. "Zikir yapan insanlar…"
Zikir çok çeşitlidir. "Zikir nedir, zikir nasıl yapılır?" diye hiç duymayan insanlar, zikir çok çeşitli olabilir. Peygamber Efendimiz çeşitlerini de söylüyor.
Min celâlillâh. "Allah'ın celalini, azametini, kudretini ifade eden kelimeleri tekrar tekrar söyleyerek…" Mesela, celle celâlüh diyoruz, teâlâ, celle ve âlâ, azze ve celle… Allah dediğimiz zaman böyle güzel şeyler söylüyoruz; Allah'ın ululuğunu, azametini ifade eden sözler… Bu da zikirdir.
Ve tesbîhihî. "Ve sübhânallah diyoruz." Bu da bir çeşit tesbih.
Sübhânallah ne demek?
"Yâ Rabbi! Senin her şeyin çok güzel. Senin her şeyin tastamam. Hiçbir eksiğin yok. Her sıfatın en âlâ, en kıymetli, en güzel, en tam." demek…
Ve tekbîrihî. "Allahu ekber demek." Allah'ın ulu olduğunu ifade eden sözler söylemek.
Ve tahmîdihî. "Ve hamd etmek, Allah'ı övücü, Allah'ın nimetleri karşısında şükredici sözler söylemek."
Ve tehlîlihî. "Ve lâ ilâhe illallah diyerek Allah'ın birliğini ifade eden sözler söylemek şeklinde zikir yapan kimseler…"
Onların zikirleri ne olur?
Yeteâtafne havle'l-arşi. "Bunlar Arş'ın etrafında toplaşırlar."
Arş-ı âlâ nerede, nasıl?
Çok muazzam bir şey! Allah-u Teâlâ hazretlerinin Arş-ı Ala’sı, Arş-ı azamı çok muazzam!
Muazzamlığını nasıl anlayabiliriz? Başımızı kaldırdığımız zaman semâvât var.
Seb'a semâvâtin tıbâkâ. Yedi kat sema var. Sonra?
Vesia kürsiyyühü's-semâvâti ve'l-ard. "Allah'ın kürsisi var. Semaları ve arzı içine almış, kuşatmış."
Bunu da anladık. Semaları da içine aldığına göre kürsî daha büyük… Âyete'l-kürsi var, okuyoruz. Kürsî daha büyük.
Arş?
Arş, kürsîden çok çok daha büyük… Allah-u Teâlâ hazretlerinin Arş-ı azamı, insan aklının kavrayamayacağı, tahayyül edemeyeceği kadar büyüklükte!
Bu zikirler, Allah'ın Arş'ı etrafında toplanmaya, dönmeye başlarlar. Arş-ı Rahman'a kadar ulaşır, orada birikir, dönmeye başlarlar, ses de çıkartırlar.
Lehünne deviyyün kedeviyyi'n-nahli. "Bu zikirler Arş'ın etrafında dönerken arının vızıltısı gibi ses de çıkartırlar."
Allah'a çeşitli cinslerle yapılan zikirler Arş-ı Rahman'a kadar çıkar. Orada arı vızıltısı gibi Arş-ı azamın etrafında dolaşmaya başlarlar.
Sonra;
Yüzekkirne bi-sâhibihinne. "Kendisini zikreden kişileri orada onlar zikreder, anar, yâd eder, söylerler."
"Dünyada, aşağıda bizi falanca söyledi, zikretti." diye kendilerini zikredeni, telaffuz edeni anarlar, andırırlar, söylerler.
Başkaları, "Siz kimsiniz yahu nereden geldiniz? Bu vızıltı, bu kalabalık, bu izdiham?" der.
"Falancanın zikirleriyiz, oradan geldik." diye kendilerini zikredeni yâd ederler, bildirirler, anlatırlar, diyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki zikreden insanın Arş-ı âlâ ‘da, Arş-ı azamda namı söyleniyor.
Avustralya'daki ihvanımızın, kardeşlerimizin öğrendikleri, çok söyledikleri güzel ilahileri vardı;
Arş-ı âlâ sallanır,
Derviş Allah dedikçe.
Levh-i kalem allanır,
Derviş Allah dedikçe
Zikredenin namı Arş'a kadar gidiyor, oralarda da namı yürüyor.
Peygamber Efendimiz bunları bildirdikten sonra soruyor;
Ey Müslümanlar! Siz de dinleyin. Bir de zikrin karşısında olanlara da Peygamber Efendimiz' in sorusunu naklediyorum.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
Efelâ yuhibbü ehadüküm. "Sizden biriniz istemez mi, sevmez mi?" En lâ yezâle lehû inde'r-rahmâni şey'ün yüzkeru bihî. "Rahman'ın huzurunda kendisinin adını andıran, kendisinin anılmasına sebep olan bir şeyi olmasını istemez misiniz?"
"Rahman'ın yanında kendisinin anılmasına vesile olacak bir şeyi olmasını, Rahman'ın Arş'ına kadar gidecek bir şeyi olmasını istemez misiniz?" diyor. Peygamber Efendimiz soruyor.
Ey bu vaazı dinleyenler ve ileriye kadar da dinleyecek olanlar! Belki ben öldükten sonra da dinleyecek olanlar! -Bu söz banda girdikten sonra kim bilir kaç sene dinlenecek.- Ey zikrin düşmanları! Ey tasavvufun düşmanları! Ey tarikatın hasımları! Ey bu işlere karşı çıkıp da Müslüman dendiği halde bunları tenkit edenler! Verin bakalım bunun cevabını…
Peygamber Efendimiz, niye soruyor bu soruyu?
Diyor ki, "Bu güzel bir şey! Siz de zikredin sizin de namınız Arş'ta anılsın." Peygamber Efendimiz teşvik ediyor. O böyle diyor da sen niye zikrin karşısındasın kardeşim. Sahabe-i kiram zikir yapmış, Peygamber Efendimiz zikir yapmış, kendisi zikri tavsiye etmiş. "O kadar zikredin ki sizi mecnun sansınlar." diye zikri tavsiye ediyor. Kur'ân-ı Kerîm;
Ve'z-zâkirînallâhe kesîran ve'z-zâkirât. Eaddallâhu lehüm mağfireten ve ecren azîmen. "Allah'ı çok zikreden beyler ve Allah'ı çok zikreden hanımlar…" diye onların felah bulacaklarını, mağfiret-i Rahman'a ereceklerini, ecr-i azim sahibi olacaklarını söylüyor.
Kur'an söylüyor, Peygamber Efendimiz söylüyor, Allah seviyor, Allah kendisini zikredeni kendisi zikrediyor. Sen niye sevmiyorsun?
Müslüman mısın, değil misin? "Müslümanım."
Müslüman olup da nasıl ayet ve hadise karşı oluyorsun? "İyisi var, kötüsü var."
Tamam, iyisini kötüsünü ayırsana be adam! Niye toptan karşısına çıkıyorsun? İyisi var, tamam. Kötüsü var, neyse söyle. Öğretmenlik iyi bir meslek ama filanca öğretmen talebesinden rüşvet almış. Tamam, rüşvet alan öğretmen kötü. Babalık iyi bir şey de falanca baba çocuğuna bakmamış. O kötü baba, onu söyle.
Her mesleğin kötüsü olabilir. Çanakkale'de 250 bin, 300 bin, 400 bin, 500 bin asker, kahraman şehit olmuşlar. Üç tanesi askerden kaçmış. Ne yapalım, üç tanesi de öyle… İslâm'da savaş gününde cepheden kaçmak büyük günah.
El-Firâru yevme'z-zahfi.
Savaş gününde cepheden kaçmak büyük günah. Kaçmayacak.
Bütün askerler mi kötü, bu kadar şehitleri görmüyor musun? Ne kadar kalabalık!
Şehitler iyi, öğretmenler iyi… Memurların bir tanesi rüşvet almış, rüşvet alan memur kötü, ötekiler iyi. O zaman sen de "Zikir iyidir, zikretmek iyidir." de ama birisinin kusurunu görüyorsan kusurunu söyle, "Falanca adam zikir yapıyor da şu kusuru yapıyor." de. O zikre ait bir kusur değil.
Sen, zikre karşı olamazsın. Bu kadar ayet, bu kadar hadis varken zikre karşı olman mümkün değil!.. Zikre karşı olursan kâfir olursun.
"Ama yine sevemiyorum hocam; Müslümanları sevemiyorum."
Tedavi ol kardeşim. Kalbin hasta, hastalık sarmış. Niye sevemiyorsun? Allah seviyor, sen niye sevemiyorsun? Allah'ın sevdiğini seveceksin. Zorlayacaksın kendini. Kendinde bir kusur olduğunu anlayacak, halini düzelteceksin.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
"Tasavvuf, tembellik." diyorlar.
Göster bir tane! Cephede ölen onlar, Kur'an kursunu, camiyi yaptıran onlar, hayrata hasenata keseyi açıp parayı veren onlar… Ötekisi kaytarır, kaçar, içki içer, eğlenir, kumar oynar, zina eder, savaştan firar eder, askerin istihkakını yutar... Bütün iyi şeyleri yapan bunlar. Bu, övülmek de istemiyor, "Benim yaptığımın mükâfatını Allah versin." diyor, sevabını da saklıyor, söylemiyor.
"Dinime dahleyleyen bari müselman olsa." demiş. Dinim hakkında ileri-geri konuşan bari kendisi Müslüman olsa yüreğim yanmayacak.
"Filanca yazar şöyle dedi, filanca gazete şöyle yazdı, filanca dergide şu..."
Anlasana! İyiyi kötüden ayır, Allah sana akıl vermiş. Şu doğruyu söylüyor… Doğru söyleyeni anlasana… Sen Peygamber Efendimiz' in zamanında da olsaydın, karşında bir Peygamber Efendimiz bir de Ebû Cehil olacaktı. O zaman da aklını kullanmaya mecburdun. Akıl kullanmadan cennet kazanılmaz. Aklını kullanacaktın, Peygamber Efendimiz' in yanında yer alacaktın. Ebû Cehil'in yanında, Kureyş ordusunda yer almayacaktın; Medine'nin muvahhit ordusunda, Bedir harbine katılan Müslümanların yanında yer alacaktın.
Sen o zaman da bu kafayla müşrik olacaktın. Sen o zaman da bilemeyecektin işi. Peygamberimize de bir güzel ümmetlik, sahabelik yapamayacaktın. Aklını başına topla!..
Şu gazete Amerika'nın borazanını öttürüyor. Şu gazete Avrupa'nın borusunu öttürüyor. Fark etmiyor. Şu bana iyilik yapmak istiyor, şu beni arkamdan hançerlemek istiyor; anlamıyor. Mü'minin feraseti vardır, anlayamıyorsa basireti kapalı demektir. O zaman o da tedavi olsun. Ağzı açık ayran budalası gibi anlayamıyor; onda da hastalık var, o da tam Müslüman değil, o da Kur'an okusa şıp diye anlardı.
"Anladım, bu Kur'an'a yaramaz, İslâm'a aykırı sözler söylüyor."
"Acaba İslâm doğru mu, eğri mi?"
Şimdi hapı yuttun. Böyle tereddüt ettin mi sen Müslüman değilsin. Gittin sen.
"Acaba İslâm hak din mi ki, değil mi ki?"
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû. Allah var! Şeriki, naziri yok! Muhammed-i Mustafa onun gönderdiği peygamberi… Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın kitabı… Ahiret hak, cennet hak, cehennem hak, ahirette insanların mahkeme-i kübrâda muhakeme edilmesi hak, amellerin tartılması hak, sırat hak…
Sağlam sağlam söylesene…
"İleride olacak…"
Ellezîne yü'minûne bi'l-gaybî'yi okumadın mı sen? Burası Fâtiha suresi, burası Bakara suresi:
Hüden li'l-muttakîn, ellezîne yü'minûne bi'l-gaybi.
Mü'min istikbaldeki gerçekleri görüp gaybdan ona da iman eder. Senin o kadar aklın yok mu? Sen Müslüman oldun. İslâm akla, mantığa aykırı değil ama ileride olacak bir habere mecburen şimdiden gayba iman ederek inanacaksın. Bu kadar güzel ayetler var, hadisler var. Onları okuduğun zaman görmüş gibi anlarsın.
"Acaba var mı ki?"
Allah müstahakkını versin. İnancı yok! Acabayla olmaz. Sapasağlam olacak. Bir insan çoban, cahil, köylü, işçi, amele olabilir.
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Rabbim beni yarattı. O besliyor beni. Ben onu biliyorum."
Bak, nasıl sağlam imanı!
İslâm'ı güzel öğreneceksin. Sapasağlam yapışacaksın. "Allah'ın ipine sımsıkı yapışın." diyor.
Nerede Allah'ın ipi?
Kur'ân-ı Kerîm! Dolaplar dolu; Allah'ın ipi, Allah'ın dini, Allah'ın Kur'an'ı… Sımsıkı yapışacaksın.
Yapmaz!
Kendisi bilir, ne yapalım! Allah-u Teâlâ hazretleri emrini tutan kulları için cenneti yaratmıştır. Âsi kulları için de cehennemi yaratmıştır. Allah'a itaat edenler cennete girer; isyan edenler, Allah'ın emirlerini tutmayanlar, zekâtı vermeyenler cezayı çeker.
İn aleyke ille'l-belâğu. "Ey Resulüm! Senin vazifen tebliğ etmektir." Tebliğ etmekten, anlatmaktan başka bir şey değil.
Peygamber Efendimiz, Veda hutbesinde; Allâhümme hel bellağtu? "Yâ Rabbi! Senin emrini tebliğ ettim mi? Anlattım mı?" diyor. Tebliğ ediyor. Hanımlarınıza saygılı, sevgili olun, çocuklarınıza zulmetmeyin, faiz yemeyin, içki içmeyin, şunu yapmayın, bunu yapmayın… Oku, Veda hutbesini… Herkes basıyor; evlerde, duvarlarda var. Çocuğuna ezberlet! Çocuk neler ezberliyor! Veda hutbesini ezberlesin. Kur'ân-ı Kerîm'in filanca suresini, filanca ayetini ezberlet. Mânasını da ezberlet. Mânasını bilmeden okuyor.
Ne okudun? Hiç oraya uygun olmayan bir şey okudun. Neden?
Mânasını bilmiyor. Arapça öğren! Mânasını öğren. "Bu sure şundan bahsediyor."
Kimisi de var; Arapça bilmiyor, mânasını bilmiyor, Kur'ân-ı Kerîm'den ahkâm çıkarmaya çalışıyor. Yapamazsın ki, olmaz! Arapça bilmeden, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe mealinden mâna çıkmaz. O meali yapan da senin gibi şaşkın bir Allah'ın kulu. Neticede Kur'ân-ı Kerîm'in kelimesinin karşısına bir Türkçe kelime koymuş ama o Kur'ân-ı Kerîm değil. O, Kur'ân-ı Kerîm'in meali. Mealden alimlik olmaz, içtihat olmaz. Televizyonlarda görüyoruz; Arapça bilmiyor, ondan sonra bütün ulemanın dediklerinin zıddı bir mânayı ortaya atıyor.
"Bu böyledir." Olmaz!
Allah ahir zamanın fitnelerinden, şu zamanın fitnelerinden bizi korusun. Hele hele imandaki fitnelerden bizi korusun.
Bir Hikmetyar vardı, Rabbaniyle çarpıştı, çarpıştı, çarpıştı... Ruslar gittikten sonra cihadın canına okudular. Ondan sonra, "Onları düzelteceğim" diye bir Taliban çıktı, çarpıştı çarpıştı çarpıştı… Cihadın canına okudular. Onların karşısına falancalar çıktı. Kâfirler Müslümanlara gülüyor. Taliban mollaymış, ilim talebesiymiş…
"Peki, niye kardeşini öldürüyorsun?" Sen mollasın, din adamısın diye başında sevmiştik, niye öldürüyorsun, niye takip ediyorsun? Takır takır kurşunu kime atıyorsun?
Bir Müslümana…
Niye atıyorsun? Ne yapmış?
Peygamber Efendimiz, "Müslüman Müslümana silah çekerse, birbirlerine silah çekerlerse ölen de öldüren de cehennemdedir." diye buyuruyor. Sen niye silah çekiyorsun?
Galip ol, işi hallet gitsin mesela… Ama düşman da bu işi biliyor. Bir müddet Taliban'a yardım ediyor. Taliban galip geldiği zaman öbür tarafa yardım ediyor. Öbür taraf galip geldiği zaman beri tarafa yardım ediyor. Kıs kıs gülüyor. Müslümanı Müslümana kırdırıyor; "Amma birbirlerine düşürdüm Müslümanları." diye kıs kıs gülüyor.
Taliban Rabbaniye, Hikmetyar filanca kime… Şu kadarcık Afganistan, insaf… Her yerde böyle oluyor.
Allah toplumdaki fitnelerden de korusun ama asıl itikattaki fitnelerden korusun. Adamın kafası bozuk olur da imanı giderse isterse balla, börekle yaşasın, Büyükada'da köşklerde, adalarda yaşasın… İmanı gittikten, ahireti mahvolduktan sonra kıymeti yok.
Bu dünyada zekâtını vermiyor, "Benim paralar da amma birikti, banknotlara bak, vay vay…" Daha da yükseliyor. Ne olacak, yarın boynuna zehirli yılan olarak dolanacak. Yarın ateşte kızdırılacak kızdırılacak, alnına, sırtına "caz" diye yapıştırılacak. Ceza!.. Öyle ceza görecek. Cehennemde azap görecek. Yarın olduğu için korkmuyor, bugün olsa korkar. Bugün bir toplu iğne batırsan arkasına, zıplar. Bugün toplu iğneden korkuyor, kıvılcımdan korkuyor ama yarının cehennem ateşinden korkmuyor.
Bu dünya imtihandır. İmansız böyle yapabilir, sen imanlısın, sen imanını kollamaya çalış. Sen ahirette cenneti elden kaçırma, cehenneme düşme. Bu akıl işi, aklı kullanmak her zaman insan için gerekli. Peygamber Efendimiz' in zamanında da olsaydın kullanacaktın, bu zamanda da kullanacaksın. Bu zamanda da Peygamber Efendimiz' in yolundan gidenleri de Ebû Cehil'in yolundan gidenleri de bileceksin. Evliyâullahı bileceksin, evliya-i şeytanı bileceksin. Şeytanın dostlarını da Rahman'ın dostlarını da bileceksin, ayıracaksın. Hakkı tutacaksın.
"Ben etliye sütlüye karışmam. Ben hoşgörü sahibiyim."
Hoşgörü sözünden artık midem bulanmaya başladı, öğüreceğim neredeyse, bıktım. Hoşgörü hoşgörü… Hoşgörüden önce İslâmî görüş! Doğruyu gör önce, niye hoş görüyorsun? Haram hoş görülür mü, zina hoş görülür mü? Allah'ın yasakladığı şeyler hoş görülür mü? Allah'ın sevmediği kimseler hoş görülür mü?
Değil kâfir, bir Müslüman bir münafığa "yâ seyyidî, ey efendim" dese Arş-ı âlâ korkusundan zangır zangır titrermiş. "Şu adama bak, münafığa 'efendim' dedi. Allah şimdi bunun başına ne belalar yağdıracak!" diye Arş-ı âlâ titremeye başladı.
Nereden olacak?
Haktan yana olacak, aziz ve muhterem kardeşlerim! İmtihan işte… Fitne! Ahir zamanın fitneleri!..
Allâhümme innâ neûzu bike min azâbi'l-cehennem. "Yâ Rabbi! Cehennem azabından sana sığınıyoruz." Ve min azâbi'l-kabr. "Kabirdeki azaptan da sana sığınıyoruz!" Çünkü bazıları kabirde azap görecek. Ve min fitneti'l-mahyâ ve'l-memât. "Hayatın ve ölümün fitnelerinden sana sığınıyoruz yâ Rabbi!" Ve min fitneti'l-mesîhi'd-deccal. "Deccal'in fitnesi var." Her şey ters dönmüş; hak bâtıl gibi horlanıyor, bâtıl da hak gibi süslenip takdim edilip yutturulmaya çalışılıyor. Bu da Deccal'in fitnesi! Cennet gibi gösterdikleri cehennem, cehennem gibi gösterdikleri cennet yolu! Yutma, hapı yutma, aldanma! O cennet gibi gösterdikleri eğlence, keyif vesaire cehennem; bu taraf cennet…
Onun için aklınızı kullanacaksınız. Allah akıl sahibi eylesin. Allah hidayet eylesin. Allah yardım eylesin. Hakkı hak olarak görmeyi ve hakka uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasip eylesin.
Fâtiha-i Şerife mea’l Besmele.
14.07.1996 -
Şeytanın Oyunları, Dini
09.06.1996 -
Yumuşak Huyluluk ve
