Hastaya Okunacak Dua - 21.04.1985

Hastaya Okunacak Dua - 21.04.1985
Men âde marîdan lem yahdur ecelühû fe-kâle indehû seb'a mirârin: "Es'elu'llâhe'l-azîm rabbe'l-arşi'l-azîm en yeşfiyeke" illâ âfâhu'llâhu min zâlike'l-maradi.
Peygamber sallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfte hastaya gidince ne denileceğine [dair] bir dua öğretiyor.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş. Ebû Dâvûd'da ve Müstedrek'in içinde olan bir hadîs-i şerîf.
Men âde marîdan. "Her kim ki bir hastayı ziyaret eder..." Lem yahdur ecelühû. "Ama o hastanın eceli daha gelmemiş."
Demek ki ecel geldi mi değişmeyecek. O zaman bir şey yok. Ama eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de bir insan...
Fe-kale indehû seb'a mirârin. "Onun yanında yedi defa derse ki;"
Es'elu'llâhe'l-azîm rabbe'l-arşi'l-azîm en yeşfiyek.
"İnsan bu duayı yedi defa söylerse..."
İllâ âfâhu'llâhu min zâlike'l-maradi. "Allah muhakkak o hastayı o hastalıktan âfiyete erdirir, kurtarır."
Yazın hemen! Şifa [duası.] Ne duruyorsunuz? Kâğıtlar, kalemler çıkacak, yazılacak.
Hadis dinliyoruz. Madem Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi... Biraz sonra soracağım, unutulacak.
el-İlmü saydün ve'l-kitâbetü kaydün. "İlim avlanmak gibidir. Yazmak da avladığı avı kafese koymak, bağlamak gibidir."
Sen ceylanı yakaladın; bırakırsan kaçar. Yakaladığın şeyi bağlayacaksın.
Ne diyecek, duası neymiş?
Bir daha okuyoruz: Es'elu'llâhe'l-azîm, rabbe'l-arşi'l-azîm, en yeşfiyek.
Sünen-i Ebû Dâvud altı sahih kitaplarından birisi. Onun içinde olan hadislerden bir tanesi. İbn Abbas radıyallahu anh'ten.
Bu başka yerlerde de geçmişti, daha önceden de geçmişti. "Kim bir kardeşini ziyaret ederse..." diye men zâre bâbında da geçmişti. Burada da bu ifadeyle geçti. Demek ki hastaya böyle [dua edecekmişiz.]
Mânasını söyleyelim:
Es'elu'llâhe'l-azîm. "Azamet sahibi, ulu olan Allah'tan dilerim." Rabbe'l-arşi'l-azîm. "Ulu Arş'ın sahibi Allah'tan dilerim."
"O ulu Arş'ın sahibi olan, kendisi de azamet sahibi olan Allahu Teâlâ hazretlerinden dilerim."
Neyi?
En yeşfiyek. "Sana şifa vermesini dilerim."
Niye küçücük bir sözden bu kadar büyük bir netice oluyor?
Şundan dolayı: Kul Allah'a dayanıp O'nun azametini bildi mi Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir olduğundan, o bilgisi çok kıymetli olduğundan Allah şifayı veriyor.
Şifayı kim veriyor?
Ne senin dilin, ne bu dua, ne bir ilaç, ne doktor; şifayı Allahu Teâlâ hazretleri veriyor. Şâfî Allah. Dilemezse vermez, dilerse verir. Yani Allahu Teâlâ hazretleri veriyor.
Neden veriyor?
Sen onun azametini, ululuğunu, büyüklüğünü bildin diye.
Allahu Teâlâ hazretleri nasıl büyük?
Şu kâinâtın büyüklüğünü düşün, oradan anla. Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;
Ve's-semâvâtu matviyyâtün bi-yemînihî.
Kıyâmet koptuğu zaman bütün bu semalar Allahu Teâlâ hazretlerinin elinde dürülücek.
Nasıl eldir?
Kudret eli. Allahu Teâlâ hazretleri'nin kudretinin sonu yok.
Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti.
Bütün yeryüzü Allahu Teâlâ hazretlerinin bir tutuşundadır. Öyle azamet sahibidir, öyle büyüktür.
Kâinatı yaratmış, mülkünün her yerinde hükmü geçiyor; ne kadar büyük olduğunu oradan anlasana! O azameti bildi mi insan... O azameti bilsin diye arkasından rabbe'l-arşi'l-azîm "O ulu Arş'ın sahibi olan, rabbi olan Allah." diyor.
Arş nedir?
Arş, Allahu Teâlâ hazretlerinin istivâ ettiği bir şey.
İstivâ ne demek?
O da ayrı bir şey... Yalnız şöyle anlatalım ki; bu dünya etrafında semalar var.
Seb'a semâvâtin tibâkâ. "Tabaka tabaka yedi kat sema var."
Velekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbîha.
İlk sema yıldızlarla ziynetlenmiş. Allahu Teâlâ hazretleri öyle buyuruyor. "Biz en yakın semayı yıldızlarla donattık." buyuruyor. Demek ki yıldızların olduğu sema birinci semadır. Yunan filozoflarının dediği gibi, "Zuhal yıldızının olduğu sema birincisi, ötekisi ikincisi, ötekisi..." öyle değil. O gezegenler, yıldızlar, seyyâreler, hepsi, bütün yıldızların olduğu sema birinci sema. Bunun arkasından altı kat sema daha var. Ondan sonra;
Vesia kürsiyyühü's-semâvâti ve'l-ard. "Kürsüsü semaları ve arzı kuşatmıştır."
Kürsüsü de Arş'ının yanında küçük bir nokta gibi kalır. Sübhanallah! Ne azamet, ne büyüklük; insan oradan anlayabilir.
Bir de şöyle anlatayım: Bir insan buradan fırlatılan bir füzeye binse... İçine girdi, füzenin burnunu doğrulttular, gökyüzünün boşluğuna doğru füze ateşlendi. Ay geride kaldı, daha ileriye gidiyor.
Bu güneşin bulunduğu sistemden 20 bin yıl sonra çıkacakmış. Bu güneşin bulunduğu yer semada küçücük bir yer. Kendisi ölecek, zerreleri toz olacak, bir şeyi kalmayacak; çıktığını göremeyecek. Öyle bir büyük kâinat! Öyle yıldızlar var ki ışık oradan yandığı zaman kaç milyar ışık yılında buraya geliyor...
Işık yılı ne demek?
Işığın bir saniyede 300 bin kilometre yaptığını, dünyayı yedi defa dolaştığını düşünün. O hızla bir sene gidiyor da bir ışık yılı oluyor. Bilmem kaç milyar ışık yılında oradaki yıldızdan bize ışık geliyor. Kâinâtın boyunu, enini, derinliğini anlamak için astronomi ilmini aç oku, bak orada insan nasıl zangır zangır titrer, Allah'ın azametini anlar.
"Küçücük noktalar, küçücük dönemeçler var. Bak şurada gözünü aç. Bak şu noktaya dikkat et. Bak şu öyle olmasaydı böyle olmazdı..." O zaman aklı başına gelir.
Dünyanın ekseni güneş etrafındaki yörünge düzlemine göre 23 derece meyilli.
Niye böyle yampiri durmuş?
O yampiri durmasından mevsimler meydana geliyor. Dümdüz dursaydı kışın sen gününü görürdün; kışın -20, -30 derece soğuk olacaktı. Bak geçti de şimdi ağaçlar çiçek açtı, her taraf ne güzel oldu. Allah onu öyle güzel eğri yapmış ki o eğrilikten kebap gibi güneşin etrafında bir uzağa gidiyor bir yakına gidiyor, bir orası dönüyor bir burası dönüyor, mevsimler meydana geliyor, yaz oluyor, kış oluyor; bu lezzetleri, tatları duyuyorsun. Her şeyi hesaplı.
Yeryüzünün etrafını havayla çevirmiş. Havayla çevrilmeseydi bu yıldızlardan kopan yıldız taşları 'çat pat' bize çarpardı. Havaya çarptığı zaman kayıyor, yanıyor, bize kadar gelmiyor. Koruyucu bir tabaka; fezanın tehlikelerinden koruyor. Bunun içine oksijen koymuş, azot koymuş...
Oksijeni şu kadar fazla koyuverseydi, -Allah her şeye kâdir değil mi?- o zaman her şey tutuşurdu. Daha az koysaydı, o zaman da yine sıkıntı...
Her şeyin nispetini incelediği zaman, kimyadan incelediğin zaman; "Yâ Rabbi! Her şeyi ne kadar güzel bilirmişsin. Her şeyi ne kadar güzel yaratmışsın yâ Rabbi! Her şeyi ne kadar güzel düşünmüşsün yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Senin bir işindeki hikmetini anlamaya bizim akıllarımız yetmiyor; mühendislerin, üniversitelerin ilimleri, kitapları yetmiyor. Yâ Rabbi! Ne kadar büyüksün! Her bakımdan her şeyin ne kadar güzel!" diye insan bayılır. Kimyayı okuyunca bayılır, fiziği okuyunca bayılır, matematiği okuyunca bayılır.
Bizim bir profesör arkadaş vardı. "Ben Ârifiye öğretmen okulunda hocaydım. Matematikle Allah'ın varlığını ispat ederdim." derdi. Hocası oldu mu ilmin [neticesini] gösterir.
Ama kimisi de talebenin karşısına geçiyormuş, diyormuş ki; "Hadi bakalım, Allah'tan bir şey isteyin. Elma isteyin veyahut şeker isteyin."
"Yâ Rabbi! Bize şeker ver."
Bekliyorlar; şeker yok.
"Bir de hocanızdan, öğretmeninizden şeker isteyin."
"Öğretmenim bize şeker ver."
"Alın çocuklar..." Bir, iki, üç, dört... hepsine şeker veriyor. Cebinde hazırlamış.
"İşte bak gördünüz mü; Allah olsaydı O da size verirdi."
İkinci ders, talebe tekrar soruyor:
"Hocam yine şeker versene!"
Bitti şekerler, ne yapacak şimdi?
Öğretmen yok o zaman, karşısında duran öğretmen yok; çünkü şeker veremiyor. Gördün mü ne kadar saçma iş yaptığını?
Saçma iş yapıyor ama o küçük çocuk o saçmalığı bilemediği için bu sefer; "Ha, yokmuş demek ki... Ben istediğim haltı karıştırayım." Namus, ar, edep, kanun, nizam hepsi bir tarafa; "İnsan bu dünyaya bir defa gelirmiş, ne çalar çırparsa kâr imiş; boşver başka insanları, yap yapabildiğin şeyleri, ne kadar kurnazlık yaparsan [yap.] Başka bütün insanlar ölse, hepsinin tepesine basarak yürüsen kâfi, sen yaşa kâfi." Böyle oluyor.
Ama mü'min insan; "Yok, onun da canı var." diyor. Demin -aile meselesinde- söylediğim gibi, mü'min; "Yarın hesap var." diyor. "Ben bugün gücüm kuvvetim var ama hesap var." diyor.
Osmanlı imparatorluğunun ordusu 200 bin kişilik yeniçeri, pos bıyıklı kahramanlar mehter takımıyla gümbür gümbür...
Biz Allah'tan korkuyoruz. Suçluysa suçlunun cezası verilmişse verilmiş; ama suçlu değilse, eman dilemişse muhafaza edilmiş. Muhafaza edilmiş de onlar şimdi böyle yapıyor. Olsun. İyilik yap, denize at, balık bilmezse Hâlık bilir. O belasını bulur, sen yine rahat edersin. Göreceğiz, şimdi onun eline fırsat geçmiş, öyle yapıyor; ama yaşayan ne olduğunu hepsi görecek...
Kendisinin azametini bildiği için o kuluna Allah mükâfat olarak o hastaya şifa veriyor. Her şeye kâdir. Kün fe-yekün. "Ol" dedi mi olur. "Hasta iyi olsun." dediği zaman iyi olur.
Hasta Ziyaretinde
Okunacak Dua -
Hastadan Dua
İstemek - 03.01.1982
