Rüya, Ahir Zamanda Zaman, Borç Vermek, Oruç, Nefs Terbiyesi, Kabir

Rüya, Ahir Zamanda Zaman, Borç Vermek, Oruç, Nefs Terbiyesi, Kabir
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ ikterabe’z-zamânü lem teked ru’ya’l-müslimi tekzibü ve esdakuküm ru’yan esdakuküm hadîsen ve ru’ya’l-müslimi cüz’ün min hamsetin ve erba’îne cüz’en mine’n-nübüvveti...
Şimdi yukarısı, doğrucunun, doğru söyleyenin, Müslümanın rüyaları rüyası bahusus âhir zamanda doğru çıkar. Fakat rüya denilen şeyi yabana atma. Rüya, nübüvvetten kırk beş cüzünden bir cüzüdür demiş. Cüz’ün min hamsetin ve erba’îne cüz’en mine’n-nübüvveti. Kırk beş cüzünden bir cüzüdür. Yani öyle ya kendinden geçmişsin bir halde, sana bir şeyler gösteriliyor. O gösterilen şeyleri sen görmüş değilsin, sana gösteriliyor onlar. Gösterildiğinden dolayı sana orada bir ders var. Bu rüyanda sana bir ders var, bir ibret var. Sen onlardan ders alacak ve ibret alıp yolunu düzelteceksin diyerekten. Onun için rüyadır diye geçme.
Ve’r-ru’yâ selâsün. Rüyada üç kısımdır. Fe’r-ru’ya’s-sâlihatü büşrâ minallâhi. Rüyây-ı saliha Allahu Teâlâ'dan beşârettir.
Bir gördü mü sabahleyin sevinç ile uyanır, rüyandan dolayı içinde bir sevinç vardır. Gördüğün rüyadan büşrâ minallâhi. Allahu Teâlâ'dan tebşirât vardır bunda. Ve ru’yâ. Bir de rüya vardır ki tahzînün mine’ş-şeytâni. O da şeytandan. Öyle bir perişan halde uyanırsın; içerisinde hüzün var, kederin var filan. Bu gördüğün rüyanın tesiri altında kalmışsındır, o rüya da şeytandandır. Bundan da korkma.
Ve ru’yâ mimmâ yühaddisü’l-mer’u nefsehû. Bir rüya da var ki gündüzün herkesin meşgul olduğu meşgale dolayısıyla dilinde gönlünde yer etmiştir. Gece o meşgul olduğu şeyleri görür.
Mesela satıcı, herkes sattığı şeye müteallik şeyleri görür. Okuyucu, okuduğuna müteallik şeyleri görür. Konuşucu, konuştuğuna taalluk eden şeyleri görür. E bunlar nefsin, nefisten doğan şeylerdir. Bunlar ne Allah'tadır, ne de şeytandandır, nefsin şeyleridir. Bunlardan da hiç üzülmesin.
Fe-izâ raâ ehadüküm mâ yekrahu. Gördüğünüz bir rüya, bu rüyada size hüzun var, hoş görmediniz, kerih gördünüz, gördüğünüz rüyadan memnun değilsiniz. Fe’l-yekum. Hemen kalktın mı. Ve’l-yetfül ve lâ yühaddisü bi-he’n-nâse. Hemen kalk, soluna üç defa tükür. Bu rüyanın şerrinden yâ Rabbi Sana sığınırım de, bunu da kimseye söyleme.
Ve ühıbbü’l-kayde fi’n-nevmi. Efendimiz diyor ki, rüyada baktın ki kendini ayaklarını bağlamışlar gördün, bunu ben severim bu iyidir. Dinde sebata alamettir diyor. Rüyada ayakların bağlantısı dinde sebata alamettir diyor.
Ve ekrahü’l-ğulle el-kaydü sebâtün fi’d-dîni. Boyuna vurulanı da hoş görmem. Çünkü bu da esaretlik alametidir, yani o adamın üzerine ağır yüklerin yükleneceğini alamet oluyor.
Bak Cenâb-ı Peygamber bin üç yüz sene evvel ne diyor?
İzâ ikterabe’s-sâ’atü. Kıyamet yaklaştığı vakitte. Tekârabe’z-zamânü. Zamanlar birbirine yaklaşacaktır diyor.
Bunu nereden keşfetti o?
Tekârabe’z-zamânü fe-tekûnü’s-senetü ke’ş-şehri. Seneler ay gibidir. Ve’ş-şehru ke’l-cumu’ati. Bir ay, bir hafta gibi gelir geçer, anlamazsın bile. Ve’l-cumu’atü ile’l-cumu’ati ka’h-tirâkı’s-se’afeti fi’n-nâri. Kuru hurma yapraklarını ateşe koyup da yaktığın vakitte bir anda pırr diye yanarsa, bir haftayla bir haftanın arasındaki zaman onun gibidir, çabucaktan geçer.
E şimdi eski dedelerimiz buradan hacca faraza üç ayda giriyorlardı, bugün üç saate indi iş. Tekârabe’z-zamânü. Yaklaştı zaman. Daha kim bilir ne kadar yaklaşmalar olabilecek ileriye doğru.
İzâ akrada ehadüküm ehâhu kardan fe-ühdiye ileyhi tabakan fe-lâ yakbelhü ev hamelehû alâ dâbbetin fe-lâ yerkübhâ illâ en yekûne cerâ beynehû ve beynehû kable zâlike.
Bak ne kadar hoş bir şey.
Sizden biriniz, bir kardeşinize kard verdiniz, ödünç verdiniz. Ödünç verdiğiniz arkadaşınız size memnuniyetinden dolayı bir tabağa portakal aldı, elma aldı, üzüm aldı, getirdi buyurun dedi. Sizin bu hareketiniz hoşuma gitti, beni kurtardınız bu zâiakadan diyerekten.
Sakın fe-lâ yakbelhü. Bunu kabul etmesinler.
Borç verdiğiniz verdiğiniz adamın arabası var, arabasıyla giderken size rast geldi, buyurun arabama dedi. Çünkü sizden borç aldı ya, size karşı bir şükran borcu olsun diye, buyurun arabama dedi. Sakın fe-lâ yerkübhâ. Ona da binmesin diyor.
Binmesin diyor, illâ en yekûne cerâ beynehû ve beynehû kable zâlike. Eğer daha evvelden böyle bir münasebetleri var daima birbirlerine hediye veriyorlardı o zaman kabul et. Daima onu arabasına rast geldikçe alıyordu, yine bin. ama sırf o yüzdense ne binsin ne alsın.
İzâ ikşe’arra cildü’l-abdi min haşyetillâhi tehâttet anhü hatâyâhu ke-mâ yetehâttü ani’ş-şecerati’l-bâliyeti verakuhâ.
Bazen insanlarda bir ürperme olur; hiç [sebepsiz] gayri ihtiyarı bir ürperme, bir titreme olur. Bu titreme insan vücuduna tesir eder. O Allah'tan olan titreme insanın günahlarını günah bırakmadan, kuru ağacın yapraklarını döktüğü gibi döker.
Ama bu titremeyi Allah lütfetsin.
İzâ ekalle’r-racülü’t-tu’me melee cevfühû nûran.
Bu oruç vasfını tarif eden bir şey ise de oruç hakkında size bir kaç söz daha söylemek isterim. Orucu çok insanlar tutar. Rus, Sırp, Bulgar üç doktor kendilerini kırk gün hiçbir şey yememek şartıyla diyete çekmişler. Yalnız ılık su veyahut ağzında sıcakça bir çay gibi şeyler içmek suretiyle, yemeğe mütealik bir şey yememek suretiyle kırk gün perhiz yapmışler.
Bu perhizlik oruçtan sayılır mı?
Oruç, Allah için tutulan kısma derler. Allah için olan kısma.
Burada diyor ki Efendimiz, bir insan yemeğini azaltırsa, oruç tutmuyor ama az yiyor.
Bizde mesela bugün çok bol yemeye alışılmış. Cenâb-ı Hakk’ın bütün nimetleri bol da, bu bolluğundan istifade edip çok çok yiyoruz. Bu çok yiyiş zannediyoruz ki bizim için bir fayda olacak, vücudumuz gürbüzleşecek, kuvvetleşecek. Bu muhaldir. Asıl insan vücudunu ne kadar kuvvetlendirirse kuvvetlensin ecel günü geldi miydi bir dakika daha yaşatmıyorlar adamı. Ecel günü geldi miydi pehlivanlar da görüyorsunuz aniden gidiyor aynı dakikada. Onun kuvveti kudreti bir fayda temin etmiyor.
Binaenaleyh insan ne kadar vücudunu kuvvetlendirirse kalbi o kadar katı olur. Vücut kuvvetlendikçe kalp katılaşır. Onun için kalbin pamuklaşması, yumuşaması ve kalbin nurlaşması için lokmanın azalması lazım. Bunun için çok büyüklerden diyenler, hatta Ebû Süleymân-ı Dârânî isimli bir zât diyor ki, benim için gecede yiyeceğin ekmekten bir lokma ekmek eksik yemek, sabaha kadar ibadet etmekten benim için hayırlıdır diyor. Yiyeceğimden biraz eksiltmek sabaha kadar ibadet etmekten benim için hayırlıdır. Halbuki biz tamamıyla aksini yapıyoruz.
Melee cevfühû nûran. Çünkü Efendimiz, lokma azaldıkça gönlün nur dolar diyor.
Gönlün nuru midenin açlığına bağlı. Mide ne kadar çok aç olursa gönül o kadar çok nur olur.
Mesela Abdullah-ı Tüsterî hazretleri var ki Cüneyd-i Bağdadî'nin ve Sırrı Sakatî’nin akrabalarından. Küçük yaşında, daha üç yaşındayken dayısı buna üç tane tesbih vermiş. Çocuk, daha üç yaşında yani yeni konuşabiliyor. Diyor ki, Allahu ma’î desen. Allah benimledir. Allah beni görüyor. Allah benim her şeyimi biliyor. Bunlar senin zikrin olsun diyor çocuğa, bu Abdullah-ı Tüsterî’ye.
Çocuk tabii daha aklı yeni gelişiyor. Allah benimledir, Allah beni her yerde görüyor, Allah benim her şeyimi biliyor. Bunu vird etmiş. Bu virdin faydası çok da yani virdler insanların içine zaman zaman hiç farkına varmadan büyük tesirler yapar. Mesela ufacık bir damla, damdan akıyor tıp tıp tıp, aşağıda bir taş var, bakıyorsunuz oyulmuş.
Neden bu?
Bu tıp tıp tıp onu oyuyor işte, o taşı oyuyor. Bu tıp tıp taşı oyduğu gibi, bu senin de Allah Allah Allah diyerekten günde şu kadar Allah deyişin o da gönlü oyuyor. Gönlü Allah'a doğru böyle sevk ediyor.
Onun için, izâ ekalle’r-racülü’t-tu’me melee cevfühû nûran. Onun içi de o zaman nur ile dolar.
Ey bâtınuhû demiş. Bâtın, iç kısım. Sümme yefîdu zâlike’n-nûru ale’l-cevârihi. Bundan sonra o nur yayılır etrafa; ele, göze, kulağa. Ondan sonra bakarsın, bu daima hayır görmek ister, hayır yapmak ister, rıza-i ilâhîyi kazanacak şeyleri arar.
Niçin?
Nuru sebebiyle. Ama böyle içine nur girmemiş bir insanı ne kadar zorlasan elinden bir şey koparamazsın. Ve yasduru anhâ a’mâlü’s-sâliha. Âmâl-i sâliha insandan sudur etmeye başlar. Fe-innemâ kâne’l-cû’i yûsilü tenvira’l-cevfi. Halbuki açlık yalnız için nurlanmasına vesile oldu.
Halbuki şimdi biz acıkıyor muyuz?
Acıkmıyoruz işte.
Niçin?
Sabahleyin o kadar güzel yedik ki. Zaten günler de kısa hiç açlığımızı hissetmiyoruz. Bu oruç işte Allah kabul etsin oruçtur yine ama asıl matlub olan oruç, insanı böyle biraz ezmeli ve Allah'ına aman yâ Rabbi dedirttirmeli. Li-ennehû yûziku’s-safâe bi’l-kalbi. Bu açlıktan gelen nur dolayısıyla kalpte bir sefa hasıl olur. Hani sefaya gidiyoruz ya biz de. Sefa diyoruz adına. Bugün filan yere sefaya gittik diyoruz. Zevk âlemi, zevklendik. Binaenaleyh gönül zevklenir diyor bu nurlar dolayısıyla. Ve tenvîru’l-basîra. Gözler de nurlanır. Ve rikkatü’l-kalb. Ondan sonra kalplerde bakarsınız bir yumuşama olur, rikkat, incelik olur. Herkesin içinde bir acı, bir merhamet, hasıl olur. Hattâ yüdrike lezzete’l-münâcât. Ondan sonra münâcâtın lezzetini duymaya başlar.
Çok güzel hafızlar var, çok güzel Kur'an okuyorlar, çok güzel mersiyeler, kasideler okuyorlar. İçten doğarak Allah'a olan münâcâtın lezzeti ki, bu münacat kitaplarını okursanız mesela birçok kitaplar vardır. Hasen-i Şâzelî hazretlerinin duaları vardır. Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin duaları vardır. Nakşibend hazretlerinin ve onun hulefâsının duaları vardır. Yalvarmaları yani Hakk'a karşı münâcâtları insanı eritecek şekilde yani böyle. Hizb-i Âzam denilen bir dua vardır ki ekserisini Peygamber Efendimizin duaları teşkil eder; Kur'an duaları ve o dualar.
İşte bu dualar ki insanı Allah'ına çok iyi bağlar. Çünkü ed-du’âü muhhu’l-deti. Bütün ibadetin kökü duadır. Muh, ilik. Nasıl iliği olmayan insanın hayatının kıymeti olmaz, ölüme mahkum demektir.
Ha, bu yalvarmada ayrı bir başka iştir. Mesela farzlardan başka namazı azdır, orucu azdır ama Allah'a karşı, gönlü açık. Öyle yalvarışlar yapar ki, nereden buluyor da bu sözleri söylüyor diye bizim kafalarımız duruyor. Biz çünkü bir şey bilmiyoruz, [sadece] aman yâ Rabbi affet [diyoruz]. E peki, başka? Başka birşey bildiğimiz yok. Affet, affet... Bu da güzel bir şey ama asıl insanda bir gönül var ki yeri göğü içine almış. Bu gönül bu kadarcık değil hani. Yeri göğü içine almış, [bu yer gök] gönlün içinde bir zerre halinde kalır.
Bu gönülde neler yok yani?
Bu kadar her şeyin kendisine bahşolunan gönül bu âleme geliyor, hiçbir şey bilmeden gidiyor öteki âleme. Asıl mesuliyet burada işte. En büyük kabahat günah bizim gafletimiz oluyor.
Allah cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizi de bu gafletlerden muhafaza etsin. Gönlümüzü kendisinden bir zerre dahi ayırmasın.
Onun için lâ tekelnî ilâ nefsî tarfete aynin. Efendimiz diyor. Lâ tekelnî. Yâ Rabbi! Beni bırakma. İlâ nefsî. Kendime. Tarfete aynin. Şöyle bir göz açıp kapamak yok mu, saniyelik bir iş. O kadarcık bile olsa beni bana bırakma. Beni Sen kendi himayemden zerre kadar ayırma. Daima Senin himayen altında olayım. Çünkü Senin himayende olmazsam harap olurum.
Onun için sabahleyin evinden çıkan bir insanın kapıda iki tane bekçisi var. Kapının önünde iki bekçi var; birisi şeytan, birisi melektir. Binaenaleyh Allah'tan, Resûlünden haberi olmayaraktan sokağa çıkan bu şeytanın himayesi altında gider gelir. Ama sabahleyin abdestini almış, namazını kılmış, besmeleyle evinden çıkan adam da meleğin himayesindedir. Melekler bizde çoktur. Meleğin vücuduna iman şarttır. Âmentü billâhi, İkincisi, ve melâiketihîdir. Meleğin vücuduna da iman şarttır, her ne kadar görmüyorsak da âsarları meydandadır.
Biz şimdi yiyoruz, bu bizim kanımıza gidiyor binbir çeşit taksimat var. Bu taksimat eğer kendi kendine oluyor diyorsanız akılsızlıktır bu. Bunların hepsinin ayrı ayrı memurları var; göze sevk edeceğini, kulağa sevk edeceğini, akla sevk edeceğini, dişlere sevk edeceğini, bütün âzâları sevkedecek hususi memurlar var, bunlara melek diyorlar. Yoksa bunlardan ârî olursa insan karın ağrısı, baş ağrısı diyerek gidersin o tarafa. Ama Allah'ın rahmeti de bol, çünkü mülkün sahibi. Ama hayır işleyenleri tabii mükafatlandıracak, hayır işlemeyenleri de cezalandıracaklar.
Hattâ yüdrike lezzete’l-münâcât ve züllileti’n-nefs. Nefis, bu çok fena bir şey. Firavun'dan da beterdir bu nefis,. İnsanın yapamayacağı, hafızasından geçmeyen şeyleri bu nefis insanlara yaptırıyor. Onun için nefsin hattı zatında kendisi firavundan da eşeddir. Ona güvenmeye hiç gelmez. Onun için Yusuf aleyhisselam le-emmâratün bi’s-sûi dedi. Kötülükle emreden bir mahluktur o. O ancak terbiye sahip [olursa düzelir.] O yine aynı nefistir, başka nefis değil yani. İnsanda yedi tane, sekiz tane nefis var; biri başka, biri başka, biri başka değil aynı nefistir. Terbiye olunmayınca emmâre olur, terbiye dolayısıyla tekâmül ede ede, tekemmül ede ede kamillik derecesine kadar nasibi varsa ulaşır. Aynı nefis, [kemâlâtı] terbiyeye bağlı.
Nasıl ki çocukların terbiyesi, kendimizin terbiyesi, memleketin terbiyesi bir terbiye usulüne bağlıysa bizim nefsimizin de terbiyesi böyle bir terbiye usulüne bağlıdır. Bunun için nefsin terbiye usulü[nü anlatan] hususi kitaplar da vardır. Fakat bunlar da para etmez; okursun kitabı işte şöyle yaparsan böyle olursun, böyle yaparsan böyle olursun, bu da para etmez. Nefsi de terbiye etmek için, nefsini terbiye etmiş adamların himayesi altına girip dizinin dibine çökmek lazım.
Şu birkaç tane daha okuyalım da. Şimdi bu Buhari hadisi. Bu ileride daha genişi gelmişti ama burada da aynıdır yine.
İzâ uk’ide’l-mü’minü fî kabrihî ütiye melekâni sümme şehide en lâ ilâhe illallahu ve enne Muhammeden rasûlullahi fe-zâlike kavlühû yüsebbitullâhüllezîne ‘amenû bi’l-kavli’s-sâbiti.
Giriyoruz koyuyorlar kabire, herkes de dağılıp gidiyor evine. Ne olduğundan haberimiz de yok orada.
Fakat Buhari hadisi olarak diyor ki Efendimiz aleyhisselam;
Uk’id, uturtturulmak. Oturtturulur. el-Mü’minü. Mümin. Fî kabrihî. Kabrinde.
İnsanın iki hâli var tabi; bir bu ceset hâli var, bir de ruh hâli var. Ruhun hâli bilinmez bir hâldir. Cesed ise ruhtan ayrıldı. O artık orada kazık halinde dir. Binaenaleyh orada şimdi soru ikisine birden olmak suretiyle, izâ uk’ide’l-mü’minü fî kabrihî. Kabirde sorulmak için otutturulur.
Bizim imanımız böyle şimdi. Ütiye melekâni. İki melek gelir.
Cilve-i Rabbânî bu işte. Sorarlar men rabbüke ve men nebiyyüke... Burada o sorgular yok ya. Yani kaldırıp da soruların sorulması, meleklerin gelmesi bu âlem. Eğer o adam orada, sümme şehide en lâ ilâhe illallahu ve enne Muhammeden rasûlullahi diyebilirse paçayı kurtarır.
Fakat bunu diyebilmek için bu dâr-ı dünyada bununla meşgul olmak lazım. Bununla bu dâr-ı dünyada meşgul olmamış, aksi olaraktan burada Allah ve Resûlüne düşman olaraktan hayatını geçirmiş. Oraya gittiği vakitte, o da o aynı sorguya çekildiği vakitte bir şey diyemeyeceğinden onun işi de felaket olur. Âyette geçtiği şekliyle fe-zâlike kavlühû yüsebbitullâhüllezîne ‘amenû bi’l-kavli’s-sâbiti. Âyet-i kerîmedir bu. Bu âyeti kerîmenin manasını Resûlüllah izah ediyor bize.
Bu âyeti kerîme ne demek?
Yüsebbitullâhüllezîne ‘amenû. Cenâb-ı Hak tespit edecek. Kimi? İman edenleri. Ne ile? Bi’l-kavli’s-sâbiti. Bu sabit olan kavl, ki bu nedir?
Şehide en lâ ilâhe illallahu ve enne Muhammeden rasûlullahi kelimesinin mazmununu elhamdülillah inşallah cümleten orada sorulduğumuz vakitte söyleriz.
Onun için bütün insanlar bu son nefesteki ölümden korkmuşlar.
Onun için son nefeste Cenâb-ı Hak cümlemize hüsn ü hâtimeler nasip eylesin ki bu bu hüsn ü hâtimenin neticesindeki olan sual kolay olur inşallah.
İzâ ekamte’s-salâte ve âteyte’z-zekâte ve hecerte’l-fevâhişe mâ zahera minhâ ve mâ batane fe-ente mühâcirun ve in mütte bi’l-hasrameti.
Eğer namazı kılıyorsan, zekatını veriyorsan ve bir de fevâhişe ki günahlara taalluk eden büyük küçük bunlardan da kaçıyorsan. Mâ zahera minhâ ve mâ batane diyor, yani gerek aşikar, gerek hased gibi, kibir gibi riya gibi içte olan ki bunlar iç günahlardır, dıştan görünmez bunlar.
Bunların hepsini böyle terk edebilirsen, fe-ente mühâcirun. O zaman hakiki muhacir sensin.
Yoksa muhacir diyerek memleketini bırakmış da o memleketten bu memlekete gelmiş adam değil. Biz burdan kalkıp da Mekke'ye de gitsek yine muhacir olmayız biz; bu huylar üzerimizde durduğu müddetçe. Ne zaman ki biz kötülükleri terk ederiz, memleketimizde de olsak muhacir sayılırız. Maksat günahlardan uzak kalmaktır.
Bu kadar yetsin bu dersimiz de.
Allah cümlemizi affetsin, mağfiret etsin, tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. Şu bize verdiği gönlü nur içinde doldurup nurlandıraraktan kendisine lazım gelen candan kulluk vazifesini yapmakla sizi de bizi de müşerref eylesin.
Söz Dinlemek,
İmam, Makam Sahibi,
