Geçimlilik, Gerçek Alim, Abid, Tefekkür, Çok Gülmek, Ayıplamak, Övmek, Ticaret Ahlakı

Geçimlilik, Gerçek Alim, Abid, Tefekkür, Çok Gülmek, Ayıplamak, Övmek, Ticaret Ahlakı
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tekûnü müslimen hattâ yesleme’n-nâsü min lisânike ve yedike.
Allah muhafaza buyursun.
Bazı insanların elinden dilinden insanlar şeydirler aciz, acizlik getirirler yani. Aciz olurlar, taciz olurlar, rahatsız olurlar aman şu adamın elinden, dilinden korunalım diyerekten. Demek ki sen Müslüman olamamışsın ki senden herkes nefret ediyor. Yani karşı belki kuvvetin var, kudretin var bir şey diyemiyorlar amma senden taciz olduklarından dolayı sen Müslüman sayılamazsın. Hakikaten Müslüman hakiki bir Müslüman sayılamazsın yani.
Onun için Allah cümlemize iyi huylar, iyi ahlâklar kimseyi taciz etmeden, kimseyi taciz etmeden böyle güzel bir geçinen Müslümanlardan etsin cümlemizi.
Ve lâ tekûnü âlimen.
Sen alim de olamazsın. İstersen dünyanın mekteplerinden profesör şehadetnamen olsun, ne olursan ol alim olamazsın. Hattâ tekûne bi’l-‘ılmi ‘âmilen. İlminle âmil olmadıkça, ilminle âmil olmadıkça alim sayılmazsın. Odalar dolusu kitabın var, yazmışsın çizmissin, okutmuşsun okumuşsun ama anlamamışsın.
Ve lâ tekûnü âbiden. Âbid de olamazsın. Hepimiz ibadet ediciyiz şimdi biz. Bize âbid derler, ibadet ediyoruz çünkü. İbadet ettiğimizden dolayı âbid demektir.
Neden?
Diyor ki siz âbid olamazsınız.
Ne zaman?
Hattâ tekûne veri’an. Allah'tan son derece korkup şüpehâttan kaçınmadıkça, şüphelerden kaçınmadıkça âbid olamazsın. Öyle yatıp kakmakla ibadet etmekle abid olsa ooo ne iyi yaptın diyor maşallah. Fakat verâ denilen Allah korkusunun hem de korkudan daha fazla olaraktan şüphe. Çünkü korku haramlardan kaçmak. Verâ şüphelerden kaçmak. Haramdan değil de, haram acaba bunda bir şey bir şüphe var mı bundan kaçınır.
Şimdi faizin haram olmadığını bilmeyen yok. Bundan kaçmak takvadır. Fakat verâ burada şüpheli bir iş varsa bu işin içerisinde onu bırakır milyon kazanacağını bilse de.
Ve lâ tekûnü veri’an. O verâ sahibi de olamazsın sen. Hattâ tekûne zâhiden. Zahid olmadıkça.
Dünya adamıysan olamazsın. Zahid dünyaya kıymet vermeye adam. Târik-i dünyâ dedikleri. Târik-i dünyâ olmakla beraber çalışamamak demek değil. Târik-i dünyâ demek çalışmamak da değildir. Çalışıp taksimatı ilahiyeye razı olur. Allah bugün ne kısmet verdi ona razıdır. Kimsede şeysi yoktur.
Öyleyse;
Etıli’s-samte. Sükût et çok. Sözünü çok kıs, sükût et. Ve eksiri’l-fikra. Çok da düşün.
Düşünceni de çoğalt. Biraz düşüncene vakit ayır. O madem kalkarız kalkıyoruz. Hadi işimizin başına koşalım diyerekten. E ne zaman düşüneceğiz?
Bu düşünce tefekkürü, Allah'ın nimetlerine tefekkür. Allah'ın bize verdiği şu beden, susmak akıl, zekâ, sayısız nimetler. Her tarafta dolu. Fakat en çok kendinde var zaten. Başka dışarıya bakma. Kendine bak kâfi. Bunları çok düşün, bunları sana vereni de bul. Öyle düşünme hayvandaki düşünüme gibi değil de bir insanca düşün de bunları sana vereni bul.
Şimdi bu camiyi insan görür de bu camiyi kim yaptı diye aramazsa bu levhayı görür de bu levha kimin eseridir diyemezse, görmüşün ne fayda, onu herkes görüyor. Bu görmenin, düşünmenin arkasındaki idrake gitmek lazım.
Ve ekılle’d-dıhke. Çok da gülme. Çok da gülme, çok gülmek, fe-inne kesrati’d-dıhki mefsedetün li’l-kalbi. Kalbi öldürür. İnsanın hayatı kalbine bağlıdır. Kalpte kalp olmayınca yoksa o makinenin işlemesi değil matlup? Bu makinenin işlemesi bile matlup olsa o makine dürüst işleyemeyince vücut çeşitli arızalar geçiriyor. Bazen de alıp ansızın götürüyor. Niçin? Bozuk kalp. Kalbin bozuğu nasıl cesedi alıp götürüyorsa gönül dediğimiz, gönlün de bozukluğu çok gülmekten ileri geliyor o da ölüyor.
Bir tanesi de altında gene vardı.
Ve lâ tekûnû ‘ayyâbîne.
Ey Müslümanlar siz ayıplayıcı olmayınız. İnsanlarda kusur görerekten şunun şu kusuru var, bunun da bu kusuru var diyerekten insanları ayıplamaya kalkmayın. Ayıpsız kimseyi bulamazsınız. Herkesin bir çeşit kusuru vardır. Sendeki kusur budur, bendeki kusur budur. Sen kendi kusurunu görmezsin bendeki kusuru görürsün. Bu ayıp şey. Kusur arıyorsan kendi kusurlarını tasfiye edebiliyor musun ne mutlu sana! Kendi kusurlarını tasfiye edemeden başkasında kusur aramak ayıp bir şeydir.
Ve lâ meddâhîne. Kimseyi de övücü olma. Methedip arşa çıkarıcı olma.
Ve lâ ta’ânîne. Ta’n edici de olma. Kimseyi ta’n etme.
Lâ telekkavü’l-celebe.
Ekseriyetle tacirler yollara çıkarlar, köylüyü yolda tutar, köylünün şehirde getirip satacağını yolda köylünün elinden alır, ki köylü yükten kurtulmuş olur diyerekten. O da satar aklı ermiyorsa. Sen bunu yolda alırsın amma şehirde köylü piyasayı öğrendikten sonra sana razı olursa sattığı piyasaya senindir mal. Yok razı olmazsa malın sahibine iade eder.
Fe-sâhibühû bi’l-hıyâri izâ ete’s-sûka. Sahibi muhayyerdir, çarşıya gidip de piyasayı öğrendikten sonra sen beni aldatmışsın birader. Bak piyasa bugün kaç para? Ben isterim malımı dediği vakitte iade etmek lazım.
Onu da kim verir?
Lâ temûtünne ve aleyke deynün. Üzerinde borç varken ölme.
Ölmemek kimsenin elinde değil ki! Ecel geldi mi alıp gidiyor insanı. Yani borçlu olma, borçlanmayı kendine bir sanat yapma. Bazı insanlar daima borçlu olmayı severler. Birşeyler alıp vereceği için.
Fe-innemâ hiye’l-hasenâtü ve’s-seyyiâtü. Bu hem hasenattır hem seyyiattır.
Yani senin hasenâtını elinden alır. Hasenât, veremezsin borcu ölür gidersin, arkadaki mirascın da onu tanımaz. Senin hasenelerin elinden gider Allah muhafaza.
Lâ tenzirû fe-inne’n-nezra lâ yuğnî mine’l-kaderi şey’en.
Ben şu işim olursa bir kurban keseyim. Yahut şunu okuyayım, bunu okuyayım filan böyle bir şeyler derler. Nezir eder, iş de olur. Ben nezrettim de işim oldu der. Bu olmaz yani. Nezir etmekle iş meydana gelmez.
Niçin?
Bak ne diyor;
Ve innemâ yüstehracü bihî mine’l-bahîli.
O işin olmasından dolayı ancak bu bahîl olan insanın parasının çıkmasına mal olur sadece. Kurban parası beş yüz lira bin lira verecek. Bunun çıkmasına vesile olur, yoksa o iş yine olacaktı. Onu ister adadın ister adamadın. Adadın diye olmadı o iş, olacaktı, oldu. Fakat sen de onu adadın, bu para senden çıkıp fukarların boğazına girsin diyerekten. Hayrı oldu o kadar.
Lâ tüneccisû mevtâküm fe-inne’l-müslime leyse bi-necsin hayyen ve lâ meyten.
Şimdi öldü mü cenaze necis oldu derler. Öyle şey olmaz. Müslümanın ölüsü de dirisi de temizdir. Fe-inne’l-müslime leyse bi-necsin hayyen ve lâ meyten. İster ölsün ister diri olsun daima Müslüman temizdir temiz.
Lâ tenzilü’r-rahmetü. Rahmet-i ilahî nazil olmaz.
Rahmet-i ilahî nazil olmaz alâ kavmin. Bir kavmin üzerine ki. Beynehüm kâti’u’r-rahimi. Onların arasında sıla-i rahim yapmayan, anasına, babasına, dayısına, amcasına, halasına teyzesine görüşmeyen, gitmeyen, gelmeyen kâti’u’r-rahim diyorlar bunlara. Bunlar varsa o kavmin o cemaatin üzerine rahmet de yağmaz. Bir tanecik var içerisinde mesela böyle bir cemaatin içerisinde. Allah'tan rahmet istiyoruz. Fakat o kâti’u’r-rahim dolayısıyla Cenâb-ı Hak rahmet vermiyor. Gerek gönüllere gerek yerlere.
Lâ tüvessi’u’l-mecâlisü illâ li-selâsetin.
Şimdi oturuyoruz, otururken birisi gelir mesela, onla yer vermek isteriz. Bu ancak üç kişi için yer verilir. Birisi;
Li-zî sinnin li-sinnihî. Çok yaşlı bir adam gelmiş, ihtiyar. Bunun ayakta durması mesela tramvayda gidiyoruz, otobüste gidiyoruz. Hepsi oturmuş bir yere. Fakat biz tabi genci de gelir ihtiyarı da gelir sonradan giriyorlar içeriye. E bir yaşlı adam gelmiş. Sen ben oturayım da koltuk da bu yaşlı ayakta beklesin diye dursun. Nerede olursa olsun ona gayet kalkıp yer vermek lazım bir.
Ve li-zî ilmin li-ılmihî. Bir de alim adam, yani yaşlı değil ama ilmi var. Ona da kalkacağız, ona da buyurun diyeceğiz.
Lâ hasede illâ fi’s-neteyni. Haset caiz değildir ama iki yerde caizdir.
Haset çekememezlik yani caiz değil ancak iki yerde: Birisi, racülin âtâhullâhu mâlen fe-sellatahû alâ heleketihî fi’l-hakkı. Allah para vermiş çok. Serveti var ama boyuna hayırlara harcıyor. Yâ Rabbi, keşke bana da böyle bir para verseydin de ben de böyle harcasaydım derse. Ona hased de demiyorlar da gıpta diyorlar. Bu hasede girmez yani. Onun elinden al da ver demek değil. Haset onun elinden al, o yapamazsın da ben yapayım manasına gelmesin. Bu öyle değil. Ona verdiğin gibi bana verir yâ Rabbi. Ben de böyle paraları sağıma soluma dağıtayım hayırlar yapayım.
Ve racülin âtâhullâhu’l-hikmete
Bir de Allahu Teâlâ ona hikmet vermiş, ilim vermiş. O da fe-hüve yakdî bi-hâ ve yü’allimühâ. Bu ilmiyle amil olup ve bir de onu bilmeyenlere de öğretiyor. Bu öğrettiğinden dolayı böyle bir ilim de benim olsaydı da ben de birçok insanlara bilgi verseydim diye istemek caizdir demişler.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Meftaya Telkin
Vermek, Ölüm Sonrası,
Ayakkabı Giymenin
Adabı, Meclise Girmenin
