Takva Sahibi, İman, Haramlardan Kaçınmak, Ticaret, Haya, Şükür, Sabır, Abdest, Ahlakı Süslemek

Takva Sahibi, İman, Haramlardan Kaçınmak, Ticaret, Haya, Şükür, Sabır, Abdest, Ahlakı Süslemek
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
el-Îmânü uryânun ve libâsühü’t-takvâ.
Bu hadisin bir diğeri geçti ama raviler değişik, bir de lafızlar değişik.
el-Îmânü uryânun. İman haddi zatında çırılçıplacık. Ve libâsühü’t-takvâ. Nasıl çocuk çıplak doğuyor da ona derhal esbab giydiriyoruz. İşte o imanın esbabı et-takvâ, Allah korkusu.
Allah korkusu imanın esbabı ki, iman mahârimlerden seni men edecek yani takvâ sahibi olacaksın. O esbabtan ârî isen, o takvâ sende yoksa, haramlara seni sevk ediyorsa, haramlardan korkmuyorsan, haramlara irtikâp edip işliyorsan senin o imanın işte çıplak bir iman. Onun için takvâ en büyük nimettir. İmana ilk giydirilen esbap da takvadır: Ve libâsühü’t-takvâ Allahu celle ve alâ Kur’ân-ı Azîmüşşan’da da takvâ sahiplerini methetmiştir.
Takvâ sahipleri dünyada da mesuttur, âhirette de mesutturlar.
Selmân-ı Fârisî hazretlerine bir misafir gelmiş. Evde hiçbirşey yok. Çıkmış hayvanın birisine işaret etmiş gel gel demiş, hayvan gelmiş. Bismillahi Allahuekber demiş kesmiş, misafirine yedirmiş.
Demişler, ya Selman ne bu?
Ben Allah’a itaat edince Allah bütün mahlûkâtı bana itaat ettirdi. Silaha ne lüzum var demiş. Her şey Allahu Teâlâ’nın emrinde musahhar.
Sabahleyin okuyoruz; Sühbâneke yâ mâlike cemî’i’l-eşyâ. Bütün eşyanın sahibi olan ey Allah’ım. Seni tesbih ve tenzih ederim. Sübhâne men lâ yezî.. mülkî illâ mâ şâe. Senin saltanatının altında başka kimsenin borusu ötmez. Ancak senin kuvvet kudretindir. Seni tenzih ederim. Sen en yüksek sıfatlarla muttasıfsın diyerekten söylüyoruz. İşte o hâle geldin miydi bütün eşya Allah’ın izniyle senin emrindedir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in gökteki aya işaret ettiği vakitte onu ikiye bölen neydi?
O yerde değildi. Selmân-ı Fârisî yerdekini çağırdı ama Hz. Peygamber yerin dışında olan gök âlemine de kumanda etti. O kumandalar sayesinde o Allah’a olan imanın mükafaatı. Bağlılığın mükafaatı.
Allah cümlemize onun hürmetine böyle sağlam, kâmil, olgun iman nasip etsin.
Onun için, ve libâsühü’t-takvâ. Takva haramlardan korkmak ve kaçmaktır. Haram, ne kadar haram varsa. Onun için Hz. Ömer radıyallahu anh çarşılarda gezer. Çarşılarda gezer, muâmelât-ı ilmiyesi olmayanları ticaretten men edermiş. Evvela öğren bakalım nelerdir helal, nelerdir haram. Mesela çocuklar geliyorlar şimdi. Getiriyor çocuk ufacık tabi, eline geçmiş beş on kuruş. Bazen leblebiciler geçer, bazen şekerciler geçer, bazen o baloncular geçer. Hemen çocuk beş on kuruş kaptığıyla götürürler ona verir, aman bana da ver bir tane der.
Helal olur mu bu?
Çocuk şeye sahip değil ki. Sâhib-i ticaret hâle gelmemiş ki. Ona bir lira verirler, senin 25 kuruşunu üstüne bir lira verir, onu elinden alır, aldım diyerekten kaçar. Bilmez ki 25 kuruş nedir, 50 kuruş nedir, 100 kuruş nedir?
Onun için böyle bir çok muameleler vardır ki dinen bunları bilmeye Müslüman mecburdur. Mesela gelir sana verir, şu beş lira sende dursun. Ee, işte ben senden öteberi aldıkça borcuma mahsup edersin. Olmaz efendim. Sen bugün ne aldıysan verirsin parasını, malını alırsın. İşte oldu bitti. Sona bıraktın mıydı, sonra ondan günden güne kesecekte yahut sana aybaşında yılbaşında hesap verecekte sen de onun bir kısmını vereceksin bir kısmını bırakacaksın. Şey değil, o kaçamaklı ticaret. Olmaz. Evvela ilm-i muâmeleyi öğren, alışveriş nasıl yapılır öğren ondan sonra aç dükkânı dermiş. Ondan sonra aç. Sonra peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zaman-ı saadetlerinden bugüne kadar da hep bu belediye teşkilatı mevcutmuş. Hep bütün esnaf kontrol edilir, öyle herkes kendi keyfine istediği gibi [satış yapamaz.] Beş kuruşluk şeyi bugün on kuruşa çıkarıveriyor. Şeker arıyorsun yok bitti [diyor.] Niçin yok canım, duruyor orda şekerler. Yoo, 25 kuruş 50 kuruş fazla verirsen ancak o zaman verecek. Bu ticaret böyle helal olur mu insanlara. Hele ihtikâr olursa büsbütün haramdır.
el-Muhtekiru mel’ûnün. Muhtekir olanlara melun adını verilmiş.
Niçin?
İnsanların ihtiyaçlarıyla oynuyor. Herkes ölsün ben kalayım diyor. Herkes ne olursa olsun ben yaşayayım. Bu takvâsızlık! İmanım var diyor, namaz da kılıyor. İmanın var namaz da kılıyorsun ama takvân yok. Takvân olmayınca imanında kemal olmaz. Kemal olmayınca da işte hasta adamın hâline de benzer insanın hâli.
Onun için;
Ve zînetühü’l-hayâü. Esbabı giydik ama ziynet de lazım ona.
Nedir?
el-Hayâ. Hayâ ziynettendir. İmanın ziyneti hayâdır. Bu ders, hayâ dersi uzun ders.
Allah affetsin cümlemizi.
Ve mâlühû el-fıkhu. Malı da fıkıhtır yani dinini bilmesidir.
Her Müslümanın dinini bilmesi birinci şarttır. Bilgiler çok ama onlar farz değildir, öğrenirsen öğrenirsin. Dünya bilgilerini dünyalık kadar öğrenirsin. Fakat asıl farz olan dinini bilmektir; abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, Kur’an nasıl okunur. Neler helaldir neler haramdır, bunları bilmesi şarttır.
Ve semeratühû. Eğer şimdi senin takvân varsa, hayân da varsa, fıkhın da varsa bu mutlaka sana amel ettirecek, ağaç meyve verecek. Ağacın meyve vermesi takvâya, hayâya ve fıkha. Bunlar oldu muydu meyve gayet güzelleşir. Şimdi diyorlar ki bir elma en aşağı 10 defa, 11 defa, 12 defa şırınga yiyecek ki her devrenin mikrobunu öldürsün de bize elma tertemiz, yarasız beresiz, kurtsuz olarak elimize geçsin.
Bunları yapmazsak [ne olur?]
Yapmayınca elmalar pıtır pıtır ağacından dökülür, yaprakları da dökülür. İçini de kurtlar yer. Elimize gelen elmaların 10 tane elmadan bir iki tanesi sağlamdır, ötekileri çürük, işe yaramaz.
Niçin?
Bu mücadele lazım. Bu mücadeleyi yapacaksın ki o elma senin eline güzelce gelsin. Dinde de böyle bu mücadeleler lazım. Mücadeleyi yapmayınca dinimiz yerindedir ama dökülen elmalar gibi.
Ve semeratühü’l-amelü. Onun amelinin güzel oluşu bunların oluşuna bağlıdır.
el-Îmânü nisfâni nısfün fi’s-sabri ve nısfun fi’ş-şükri.
Beyhakî ve Deylemî Enes radıyallahu anh’ten rivayet etmiş.
İman iki kısımdır, iki parçadır. Birisi sabır birisi de şükür. Sabır ve şükür birleşince iman oluyor. Sabırla şükür birleşince iman vücudu ortaya çıkıyor.
Sabır yoksa [ne olur?]
Sabır olmazsa namaz kılamazsın, sabır yoksa oruç tutamazsın. Sabra bağlı bunlar. Açlığa dayanacaksın, susuzluğa dayanacaksın, zaruretlere dayanacaksın. Bu zaruretlerin altında imanın duracak. Günahlara karşı geleceksin. Sabrı olmayan insan günahlara karşı dayanamaz. Nefis kötülüğe günaha karşı zorlar. E sabrın olacak ki buna karşı, bu günaha karşı dayanacaksın. Bu günaha karşı dayanabilmek sabıra bağlı. Eh sabır var, bir de şükür lazım.
Niçin?
Allahu Teâlâ namazı nasip etti, oruç nasip etti, zekât nasip etti, ibadetleri nasip etti, haccı nasip etti. Elhamdülillah, sana çok şükür yâ Rabbi diyerekten verdiği nimetlere şükredeceksin ki.
Neden?
Le-ezîdenneküm. Allah sana verdiğini daha arttıracak. Malında böyle bollukla veriyorsan, ona şükrediyorsan malın artar. Mütemadiyen artar.
Eh, imanın?
İmanın da artar.
Artması nedir?
Kuvvetlenir. Kuvvetlenir yıkılmaz.
İşte bu iki şey lazımdır. Sizi biz ne kadar arıyoruz da bulamıyorduk diyorlar. Şimdi Elhamdülillah Allah verdi diye öpüp başına koyuyorlar. Bizim tenekelerde ekmek kırıntıları, ekmek parçalarıyla dolu, çöp arabalarıyla nerelere gidiyor şimdi.
Şükür bu mudur?
Eğer fazlaysa fukaralara ver. Fazlaysa git muhtaçlara ver. İsraf etme, atma. Allah müsrifleri sevmez. Bu meşhur âyettir.
Kuru ekmeği niçin yemiyorsun? Biz hep yeriz. Kurudu mu ekmeklerimiz, onu doğrarız üstüne bir parça sıcak su dökeriz. Eti varsa bir parça da et koyarız, yumurta koyarız filan koyarız onu yeriz güzelce. Hiç atmayız. Sen neden atıyorsun ey Müslüman? Hep taze istiyoruz biz. Bu gün yarına kaldı mı istemiyor. Atıyor onu çöp arabasına.
Onun için iman iki kısımdır: Birisi sabır birisi şükür. Sabırla şükür birleşince iman kâmil oluyor vesselam.
Onun için şimdi;
el-Îmânü ve’l-amelü şerîkâni fî karnin.
Bak burasına dikkat et. el-Îmânü ve’l-amelü, iman ile amel. Yani imanımız neleri iktiza ediyorsa, dinimiz yapılması için bize neleri emrettiyse. 32 farz diyoruz 54 farz diyoruz.
Şerîkâni fî karnin. Her zaman, her zaman ortaktırlar bunlar, müşterektirler.
Lâ yakbelullahu teâlâ ehadehümâ illâ bi-sahibihî.
Hâkim tarihinde ve Deylemî Ali radıyallahu anh’ten rivayet etmiştir.
Bunların hiçbirisini ikisi bir olmadıkça Allah kabul etmez. Mesela iman ben geldim yâ Rabbi der.
Hani amelin?
Amel gelir, işte ben bu kadar namaz oruç, artık neler varsa.
E hani sendeki iman?
Yok. Ben amel yaptım. Haydi sen de git, kabul değil.
Fî nentefi’l-îmân lem yentefi’l-amel. İman olmazsa amel para etmez. İman olmazsa amel para etmez. Geceleyin hiç uyuma, tesbihi elinden bırakma, ne kadar hayır varsa yap iman olmadıkça bunların hiçbirinin faydası yok.
Onun için iman olmayan, lem yenfa’ el-amel. Amel katiyen fayda etmez. Bu yüzden, tef’el amel. Amel olmazsa, lem yekmili’l-îmân. İman da kamil olmaz. İmanın kemali amelle bağlıdır.
Abdest alınacağını nasıl olsa biliyoruz. Bazı yerini yıkasak bazı yerini de yıkamasak. Mesela bir parmak burada eksik kalmış, yıkamamışız. Yüzümüzün şuraları ıslanmamış, hemen şurası ıslatmışız. Ayaklarımızın hemen ucunu yıkamışız, bir parça da kurusu kalmış.
Bu abdest, abdest olur mu?
Olmaz değil mi?
Mutlaka abdest âzâları tamamıyla yıkanacak. Tamamıyla yıkayamadığımız halde fayda etmez abdestimiz bize. Kıldığımız namaz abdestsiz bir namazdır. Eğer abdestten önceki guslümüzde buna benzediyse, gusül olmayınca abdest de olmaz. Guslün de abdestin de yeri imana bağlı. İman olmayınca ne guslün ne de abdestin faydası var. Hiçbirisinin faydası olmaz. Abdestin, amellerin faydası imandan sonradır. İman, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah ile başlar. Başlangıcı budur fakat bunun kemali o yapılan amellerin neticesindedir.
el-Bezâzetü mine’l-îmâni, el-bezâzetü mine’l-îmâni, el-bezâzetü mine’l-îmâni.
Ravileri, Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce, Taberânî, Hâkim, Hâkim Müstedrek, Beyhakî, Ziyâü’l-Makdisî, Abdullah ibn-i Ebû Ümâme an ebîhi. Ravileri de bu kadar.
Burada iman anlatırken bize, “İman zînetin terkidir.” diyor. İman zînetin terki. Terkü’z-zîne. Zîneti terk etmek imanın iktizası ve imanın icabıdır.
Burada kendimizi yine bir yoklama yaparsak, zînete olan itibarımız ne derecededir?
Herkes kendini bilir. İman. Zînet, süs, saltanat demek. Süs, saltanat, zînet. Bunlara olan arzumuz ne nisbettedir; kendimizin, evimizin, çoluğumuzun çocuğumuzun. Eh tabii hepimizce hâlimiz malum.
Şimdi bu gene evlâd-ı Rasûlüllah’tan olan Ebu’l-Kâsım hazretlerinin ki mev’izalarında çocuklarına nasihatları var. Bunların hepsinin ayrı ayrı çocuklarına da nasihatleri vardır. Ehl-i Beyt’in Çocuklarına Nasihatları diye bir kitaptan alıyorum bunları. Orada bu Ehl-i Beyt’ten olan Ebu’l-Kâsım Muhammed radıyallahu anh hazretleri mev’izalarında, nasihatlerinde çocuklarına diyor ki:
“Yavrularım, size Allah’a inkıyâd, Allah’a inkıyâd ve kendisinden ittikâ ile vasiyet ederim. Kendisinden ittikâ, [Allah’tan] korkmak, günahları işlememek. Emirlerine inkiyâd ve günahlara karşı kendisinden ittikâ ile vasiyet ederim. Ahlâkınızı tehzib hususundaki ihtimamınızı, ahlakınızı güzelleştirmek hususundaki dikkatinizi, tecemmül ve tezeyyinâtınıza tercih edin!”
Tabii insan sabahleyin işine gidecek, vazifesine gidecek. Temizlenir, süslenir, esvabını ütüler. İşte ütüsü olsun der, fırçalar. Ayakkabısının boyasına dikkat eder, başındakine dikkat eder, yakasını paçasını toplar. Bir zînettir kendisinde; “Dışarıya, halkın karşısına çıkıyorum, ayıplanmayayım!” diyerekten kendisine bir dikkat eder.
Şimdi bu diyor ki:
“Tecemmül ve tezeyyinâtınıza, buna süs diyeceğiz şimdi. Bu süslenmenize tercih ediniz, ahlâkınızın süslenmesi için. Ahlâkınızın süslenmesini kendi süsünüze tercih ediniz.
Demek ki, kendinizi ne kadar süslemek mecburiyetinde hissediyorsanız, ahlâkınızı onun üstünde yapınız. Ve tecemmülden sakınınız. Bu kadar süse düşkün olmayın.
Bunlar tabi zaman alır. Halbuki zaman, zaman çok kıymetli bir şeydir. O zamanı parayla alamazsınız, pulla alamazsınız. Zamanı öldürmek yani. Zamanını öldürmek oluyor.
Onun için diyor ki:
Çünkü tezyinât. Tezyinâta olan sarfiyat var, tabi bu da bir para. Para da gidiyor ona tabi, bu tezyinata bir para harcanıyor. Bu tezyinâta olan sarfiyatla insanlar ihtiyacât-ı şedîdeye düçar olurlar. Şu da şu da derken çok ihtiyaç var o zaman. Paraya olan ihtiyaçları insanları bunları bulmaya sevk eder. Binâenaleyh zillete giriftar olurlar. Çünkü temin edemezsin. Temin edemezsin, herkesin hâli bir değil. Süse de düşkün adam. Temin edemeyince başlar ona buna boyun bükmeye, ödünç para istemeye, yardım istemeye, filan filan. Binâenaleyh zillete giriftar eder diyor Ebu’l-Kâsım Muhammed hazretleri.
Diyor ki:
“Ahlâk-ı fâdıla itibariyle insanların en mükemmeli, rızık cihetiyle en kanaatkârlarıdır. Rızık cihetiyle en kanaatkâr insan, ahlâkı itibariyle en mükemmel bir insandır.” Ne bulursa [kanaat ediyor].
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kanaatkarlığı dolayısıyla ne bulursa onu yiyordu. Kanaatkâr insanlarda ahlâk demek tekemmül ediyor.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Yunus (A.S)
ın Duası, Sabah
