İman, Halvete Girmek, İtikaf, Mal Biriktirmek, Zenginlik, Hanımlar, Allahı Zikretmek

İman, Halvete Girmek, İtikaf, Mal Biriktirmek, Zenginlik, Hanımlar, Allahı Zikretmek
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
el-Îmânü kaydü’l-fetki.
İman nasıl ki manevî akittir, manidir. Bu da kayıttır, bağdır yani. İman bak bakalım seni bağlıyor mu? Günahlara karşı seni bağlamış mı imanın? Bağladıysa ne âlâ, kamildir imanın. Eğer imanın seni günahlara karşı bağlamadıysa ki, kendinde, evinde, hanımında, çocuğunda, komşularındaki hareketlere karşı ne gibi muamelede bulunuyor bakalım kendin? Günahlara karşı nasılsın bakalım? Kendini insan pekâlâ bilir.
Bu günahları benimsediyse insan, iş yok artık. İman da böyle gönlü öldürücü her şeyden korkar. Onun için kayıttır, manidir, işlemez.
Şimdi bu kendisinin emniyetini celp ediyor, “Bu iyi adamdır!” diyor. Paralarını teslim ediyor; Şu adam çok emniyetlidir. Şu paraları alsana, ben hacdan gelinceye kadar muhafaza et! Gelirsem inşallah verirsin geriye. Gelmezsem de şöyle hayırlar yap!” diyor.
Geliyor adam;
“Arkadaş paraları versene!” diyor.
Ne parası diyor?” adam.
Emniyet sahibiydi, emniyet etti, verdi. İsterse senetli olsun [ister senetsiz olsun]. Senetlerin de şimdi kıymeti yok. Onların da insanlar yolunu buluyor. Paraları alamıyor, artık hadi mahkemelere, şuralara, buralara…
İman olsa bağlayacak onu, o yalanı katiyen irtikap ettirmez, bu hukuka riayet ettirir.
el-Bezâzetü mine'l-îmân.
İmanın teferruatı yetmiş küsürdür ya. El-bezâzetü; zühd ü takvâ sahibi olmak. Zühd ü takvâ sahibi olmak, dünyaya iltifat etmemek. Zühd, dünya adamı olmamak. Yani terkü’z-zîne, zînetin terki. Dünya adamı olunca tabi evini süsleyeceksin, kendini süsleyeceksin, çoluğunu çocuğunu zînetlendireceksin. Bu zînetin de hududu yok, zînetlendir de dur. Milyonlar gidiyor o hususta. Memleket bin bir türlü ızdırap içerisinde, fakat ziynetlerin önüne geçmenin imkânı yok.
İşte bu terkü’z-zîne, zînetin terki imandandır. Ve ademü’l-iltifât ila’l-libâsi. Esvaplara iltifat etmiyor, evdeki eşyaya iltifat etmiyor, hiçbir zînete iltifat etmiyor. “Bir lokma, bir hırka kâfi!” diyor.
Bu terkü’z-zîne, zînetin terki, mine’l-îmân, [imandandır]. “İşte iman nasıl ki kayd ediyor seni, günahları işletmiyorsa, senin dünyaya meyledip, zînetlere boğulmana da müsaade etmiyor.
Müsaade etmiyor.
Niçin?
E cemiyet iktizası. İyisi de var, fakiri de var, hastası da var, bin bir çeşit ızdıraplısı da var. Bunların yardımına koşmak lâzım gelirken, zînetten bunlara meydan kalmıyor ki!
Bak burada da şu var ha:
El-bezâzetü mine’l-îmâni. Tekrar, el-bezâzetü mine’l-îmâni. Tekrar, el-bezâzetü mine’l-îmâni. Üç defa söylüyor Efendimiz: “Bu zînetin terki imandandır.”
İmanı olan insan, on paranın zâyi olmasını istemez. Fuzûli yere neye harcayacağım bu on parayı, ne faydası var bunun bana! Ama şerefime layık, saltanatıma uygun. E o başka, onun altından çıkarsın ne âlâ.
Allah cümlemizi affetsin.
Bahîl. Bahîl sıkı adama diyorlar değil mi? Bahîl’in en kötüsü, en kötü bahîl, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ism-i şerîfi anıldığı yerde, Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed demeyen insan en bahîl adamdır. Öte tarafta yüz bin lira veriyor, dağıtıyor. Ne dağıtırsa dağıtsın. O değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e hürmet, tazim ve saygının icabı olaraktan onun mübarek ism-i şerîfi anıldığı zaman da ona salât u selam getirmek. Getirmeyenler en bahîl insandır diyerekten tavsif olunmuş.
En nihayeti hepimizin olacağı o. Öldün müydü, işte komşulara haber verirler. Bugün kırkı bizim efendinin, buyurun camiye derler. Sonra, ha işte hafız efendinin sesi güzel, dinler herkes. Bu bir ibadet haline geldi. Artık ibadet bundan ibaret yani. Adamcağız gitti, böyle biz de mevlit okuttuk mu, oh, oldu bitti iş.
Allah hepimizi affetsin de bu gönüllerimizi uyandırsın Cenâb-ı Hak.
Bâyezid-i Bestâmî diye bir zât var ya, duyuyorsunuz her zaman. Onun devri yani bin senesinden evvelki insan. Bin senesinden evvelki insan bu zât nefsiyle mücahede de çok ileri gitmiş. Senelerce böyle nefsiyle mücadele, mücadele, mücadele… Kendini bir kontrol etmiş, bakayım ben bu kadar mücadele yapıyorum. Yemiyorum, içiyorum ama bakayım nasılım demiş. Bakmış ki, içimde diyor, baktım mezmum ahlaklar. Hevâ-i hevesi uygun, peygamberin, Allah'ın razı olmadığı hareketlerden içimde duruyor demek. Bunun için de on iki sene uğraştım. Elhamdülillah yakayı kurtardım, otuz bir sene sonra diyor. O, o zaman öyle şikâyet ederse, bugün hâlimiz ne olacak bilmem.
En güzel ilim Allahu Teâlâ'ya çekilip bir köşeye, muhakkak bu lazım. Her Müslüman kendi gönlünü temizleyip Allah'a güzel bir gönülle dönmek mecburiyetindedir. Allah'ın her Müslüman kulu, hepimiz dönüyoruz Allah'ın divanına. Hepimiz Allahu Teâlâ'nın divanına döndüğümüz vakitte o gönlü bulmuyoruz. İşte Cenâb-ı Peygamber hiç olmazsa her Ramazan [itikafa girmiş]. Bak hiçbir Ramazan'ı bırakmamış. Peygamber peygamber iken bile hiçbir Ramazan'ı bırakmamış. Her Ramazan hiç olmazsa on gün itikâf niyetiyle Allah ile baş başa kalmış.
Allah ile baş başa kalmak demek de belki biraz hatalı bir söz gibi oluyor ama bu Allahu Teâlâ bir cisim değildir, bir mekânda değildir, her şeyden münezzehtir. Bu ilim gönülde öyle bir ilim hasıl olacak ki bu varlığın sahibi Allah, bu mevcûdâtın sahibi Allah; kudret O’nun, kuvvet O’nun, saltanat O’nun. Bu imanın husûlüdür içeride. … Biz bunları biliyoruz, bilmiyoruz değiliz ki. Dilin söylemesi kâfi değil ki. Dil söylüyor. O söylüyor fakat içeriye yerleşmemiştir. Yerleşmediği için ziynetlere meftûnuz.
Bu dünya nizamı ve kıvamı Allah'ın emriyle Resûlullah’ın emrine bağlıdır. Onların emirlerine riayet edildiği takdirde dünya rahat eder, Müslümanlar rahatlık içerisinde yaşarlar. Onların emirlerine muhalefet edildiği takdirde insanlar rahattan uzak kalırlar.
O zaman ashâb-ı kirâm dediler ki, yâ Resûlallah. E bu paralara böyle diyorsun da ne yapacağız biz? Paraları biriktirmeyeceğiz de ne yapacağız ya? Bu paralarla dönüyor dünyanın işi?
Ha. İttehiz lisânen zâkiran. Dikkat edin ama bak; ittehiz lisânen zâkiran. Allah'ı zikreden bir dil size yeter. Ne yapacaksın parayı? Götüremezsin mezara. Bıraktığın parayı, helalden de kazandıysan hesabı var, haramdan kazandıysan azabı var. Bu paralar merâtelerin ellerinde dağılıp gidecek, bir şeye yaramayacak. Sana lazım olan lisânen zâkir. Dilini Allah'a alıştır, Allah desin dilin.
Lisanen zâkiran.
Daha?
Ve kalben şâkiran. Bir de Allah'a verdiği nimetlere şükreden bir kalp. Ona bak sen ona! Altını gümüşü ne yapacaksın sen?
Sen Allah'a zikreden bir dil iste ve Allah'ın verdiği nimetlere şükreden bir gönlü iste. Bunlar ebedîdir. Bir gün muhakkak buradan bırakıp gidiyor herkes arkasından. Kimse götüremiyor ya, herkes burada bırakıp gidiyor. Bıraktıktan sonra sana o tarafta hesabının azabı kalıyor. Ama onun yerine böyle zikir ve kalb-i şâkir ile gidersen o ebediyet âleminde senin sermayen oluyor. Orada senin sermayen. Paraların buradan tek giderse mezara kadar gider. Güzel tabuta koyarlar, ipekli kefinler yaparlar, güzel mermerlerden mezarlar yaparlar, ama altındaki inliyormuş kimin umurunda.
Onun mezarı güzel olsun, şundan olsun bundan olsun.
Ama içindeki?
Ne olursa olsun.
Onun için çok dikkate şayândır bu. Hocaefendi ilk sahifede Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk diye okudu. Halaka’l-mevte ve’l-hayât, hepimiz biliyoruz değil mi? Halaka’l-mevte ve’l-hayât. Ölümü halk etmiş Allah evvela. Halaka diyor, halk etti Allah, el-mevt, ölümü halk etti.
Külli nefsin zâikatü’l-mevt. Azrail aleyhisselam diyor ki geliyor canımızı alıyor. İlk yaratılan hayattan evvel, hayattan evvel yaratılan ölümdür.
Binâenaleyh, filan öldü ya. Rahmetullah.
Neden öldü ya?
Kalp krizi geldi, gitti. Ölüm geldi yahu! Sık nefes diyor, bir şey diyorlar, diyorlar, diyorlar. Ama halaka’l-mevt ona isabet ediyor. Emir var, sahibini gidip dakikasında buluyor. Dakikası da şaşmıyor onun.
Ve mâ tedrî nefsün mâ zâ teksibü ğaden. Hiçbir nefis bilmez ki yarın ne kazanacak. Sen evde hesaplarsın şuradan şunu alırım şuraya veririm, buradan bunu alırım buraya veririm, şu kadar kâr ederim. Bunu hesaplarsın ama mâ tedrî nefsün mâ zâ teksibü ğaden. Hiçbirine biz bunun yüzde yüz bu böyledir diye bilemez. Bakarsınız sabaha bir ölüm gelir alır gider. Hepsi muattal kalır. Ve mâ tedrî nefsün bi-eyyi ardın temûtü. Hiçbir nefis de bilmez ki nerede ölecektir.
Hatta bu Alaman harbin de çok şaşırılacak bir şey. Sırp Kral ve efradı bir tayyareye binmişler kaçıyorlar. Ne tarafa gideceklerse, Akdeniz'in üzerinden geçerken gemiler dövüşürken, gemilerden atılan mermilerden bir tanesi tayyaredeki adama isabet ediyor öldürüyor orada. Herif memleketinden kaçıyordu, kurtulacaktı. Fakat tayyare, oradaymış demek onun ecelinin alınması. Oradayken onu alıp götürüyor işte. Allah'ın hikmetine karışılmaz. Onun için ölüm hayattan evvel halk olmuştur. O hepimizin ne zaman gideceğini bilir. Onun için sen o gün için hazırlı ol. Bu dünya işte bizi alıp götürecek oraya.
Allah cümlemizi affetsin de.
Men tevâda’a li-ğaniyyin li-ğınâhû zehebe sülüsâ dînihî. Her kim bir zengine zenginliğinden dolayı politika ederse, dininin [üçte] ikisi gidiyor. Zengin iyidir, malını Allah yolunda harcadığı takdirde. Allah yolunda harcadığı takdirde, tamah etmemek, hukuku nâsa riayet etmek, memleketindeki mahallesindeki fakir-i fukarayı gözetlemek…
İnsan tabii söylemeden de olmuyor işte. Çok acı bir şey. Biz köyde büyüdüğümüz için, hepiniz de az çok köylü hayatını bilirsiniz. Köylerde ramazanda çok güzel olur köyler. Hep komşular birbirlerini davet ederler evlerine; yemeler, içmeler, muhabbetler güzel olur. İstanbul bir köyü toptan alacak zengini vardır. Öyleyken bir cemaatini buyurun, bu akşam iftar edelim bizde demeye nedense bilmem ki. Beceremeyiz yani. Bu bizim için acı bir şeydir. Allahu Teâlâ bize çok nimet vermiştir bugün.
Evin zekât hakkı vardır.
Nedir zekât hakkı?
Misafiri getirip barındırmak ve yedirip içermektir.
Aziz kardeş!
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında saadethanelerine bir fukara gelmişti. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hâne-i saadetlerine haber yollamışlar; bu fukarayı hanginiz demişler bu akşam konaklayabileceksiniz?
Hâne-i saadetlerden hepsi evimizde bir şey yok demişler.
Dikkat edin ama evimizde misafire verilecek bir şeyimiz yok.
Ashâb-ı kirâma dönmüş demiş, bu misafir kim o konaklar?
Ebû Talhâ diyorlar. Talha, ashâb-ı kirâm çok büyük adamlardı. Onların adı anıldığı vakitte yüreğimiz böyle sızlamalı, onlara olan aşkı muhabbetimiz kat kat artmalıdır.
Şimdi bu zât diyor ki, ben götüreyim yâ Rasûlallah diyor. Alıyor misafiri götürüyor evine. Getiriyor, hanıma diyor ki, hanım ne var? Bu akşam misafirimiz var. Bak Resûlullah'a gelmiş, getirdik.
[Hanım] diyor ki, ancak bize kadar, bizim çocuklara kadar bir şey var, başka bir şeyimiz de yok diyor.
E diyor, sen çocukları uyut, aldat uyut onu misafire yedirelim.
Peki diyor hanım.
Hep ihtiyaç içindeyiz yâ Resûlallah. Paralara biriktirmeye izin vermiyorsun. Hep tasadduk edin diyorsun?
Dedi ki; lisân-ı zâkir ve kalb-i şâkir ve zevceten tü’înü ala’l-âhirati. Senin âhiretin için sana yardım edecek bir de hanım dedi. Bunları bul. Dünyandayken sana ahiretini kazandıran bir hanımı bul. Gece kalkar, bey kalk, bak teheccüd kılalım der. İşte akşam kalk bakalım oruç tutalım der. Böyle namaza, ibadete insanı sevk eder. Bir şeyler kendisine lazım geliyorsa giyinmek gibi, hanım ben alamadım [derse beyi]; efendi sen sağ ol ben böyle de giyinirim, bu da yeter der. Âhirete yardımcı, âhirette yardımcı bir hanım.
Lisân-ı zâkir, kalb-i şâkir, âhirette sana yardımcı olan bir hanımı elde ettin miydi dünyada senin âhiret de senin.
Şimdi bu hanım işte o hanımlardan ki demiş, peki beyefendi. İşte ne varsa koymuşlar. Tabii o zaman mum devriymiş. Mumu yakmışlar, misafire demişler buyur. Oturmuş Talha radıyallahu anh sofranın başına, usulca mumu söndürüvermiş. Ki ikisine yetmeyecek yemek. İkisine yetmeyecek, ben de yersem misafir doymayacak. Binâenaleyh mumu söndürüp de kaşığını boşu boşuna şıkırdatıp getirip götürmüş.
Bak şimdi bu insana bak, şimdi bir de bizim Allahu Teâlâ'nın bize bugün verdiği nimetlere bizi gark etmiş baştan aşağıya.
Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. Kâmilîn zümresine ilhak eylesin. Bu güzel Allahümme innî es’elüke îmâmen dâimen ve kâmilen. Bu iman ile beraber imanın da kâmil olanı makbul. Bostanın hamı bir şeye yaramıyor, elmanın hamı bir şeye yaramıyor, kavunun hamı bir şeye yaramıyor. Her şeyin olgunu isteniyor. Her şeyin olgunu istenirken insanın da imanda olgunluğu lazımdır.
Allah o olgun imanı cümlemize nasîb-i müyesser etsin de rûhâniyet-i peygamberîden feyiz alabilmek devletine, şerefine Cenâb-ı Hak cümlemizi nail eylesin.
Onun için iki şey lazım: birisi lisân-ı zâkir bir de kalb-i şâkir. Lisânın zâkir olursa o zâkir lisânınla o Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den feyz gelir.
Nasıl?
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed diyerekten bir salât ü selamların çeşitlisi var. Bu çeşitli salât u selâmları okursun. O salât ü selamlar dolayısıyla Peygamber de senin gönlüne projektörü tutar. Oradan da sen de müstefit biz de müstefit oluruz.
Allah cümlemizi affetsin. Tevfikât-ı samedaniyesine mazhar etsin. Dünya âhiretlerimizi mamur eylesin. Hüsn ü hâtimelerle dünyadan âhirete göçüşü de nasib-i müyesser eylesin. Geçmişlerimizi de mağfiret eylesin. Seyyiatlarını da hasenâta tebdîl eylesin.
Allahümme innâ nes'elüke temâmen ni’meh ve devâme’l-âfiyeh ve hüsne’l-hâtimeh bi-hurmeti’l-fâtihah.
İman, Haya,
Takva, Zikrullah
