Rızkın Allahtan Olması, Bereket, İçkinin Pis Olması, Peygamberimiz, Namaz

Rızkın Allahtan Olması, Bereket, İçkinin Pis Olması, Peygamberimiz, Namaz
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnnehû len yemûte ehadün hattâ yestekmile rizkahû fe-lâ testebtıü’r-rizka ve’t-tekullâhe eyyühe’n-nâsü ve ecmilû fi’t-talebi ve huzû mâ halle ve de’û mâ harume.
İbnü’l-Cârûd ve Hâkim Câbir radıyallahu anh’ten rivayet etmişlerdir.
Mefhari mevcudât Muhammed Mustafâ râ salavât.
Seyyidü’s-sâdât Muhammed Mustafâ râ salavât.
Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ râ salavât.
İnnehu. Tahkîk-i şân. Len yemûte ehadün. Güzel bir itikat dersidir, bunu iyi bellemek lazım. Len yemûte ehadün. Hiç kimse ölmez. Hattâ yestekmile rizkahû. Daha biz doğmadan evvel bizim rızkımız yazılmıştır. Nefesimize varıncaya kadar yani rızık yalnız ekmek değildir. Malum su var. Onlar da rızık olarak yazılmıştır. Kaç yudum nefes yutacaksak, kaç yudum su yutacaksak, kaç lokma ekmek yutacaksak, bunların hepsi tamam olmadan o adamın canı çıkmaz. Atom değil, ne patlatırlarsa patlatsınlar. Mukadder ölümse tabii o mutlaka bitmişti artık. Rızık tükenmiştir, o ölecek artık. Ama rızık tükenmeden ne yapılsa yapılsın, kıyamet patlasa insan yine ölmez. Len yemûte. Katiyyen ölmez.
Hattâ yestekmile rizkahû ellezî ketebehü’l-melekü ve hüve fî batni ümmihî. Daha anasının karnındayken melek Cenâb-ı Hakk'a; Yâ Rabbi! Bunun rızkı ne kadar olacak diyerekten soruyor. [Cenâb-ı Hakk] emrediyor, o da emrettiği kadar yazıyor.
Rızık Allah'ındır. Rezzâk Allah'tır. Rızkı da Allah verir. Ama şu sebepten verir, bu sebepten verir. Şu işi sebep tutar bu iş sebep tutar. Bu insanı o insana vesile kılar. Kılar, mahlûkâtını rızıklandırır. Ya mahluk yalnız biz değiliz ki! Bilmediğimiz kendimizden başka Cenâb-ı Hakk'ın nice mahlukları var. Hepsinin rızkını veren yine Allah'tır, başkası değildir. Denizin içinde, havasında, şurada burada ne kadar mahluk varsa.
Hattâ yestekmile rizkahû. Bu rızık tamam olmadan, kemale ermeden bir melek her gün bizi yokluyor. Bakıyor. Suyumuza bakıyor, daha bunun kaç günlük suyu var. Havamıza bakıyor, ne kadar daha alacağı, teneffüs edeceği havası var bunun. Lokmasında daha kaç ne kadar lokması var. Bu lokmalar kaldıkça canı alamıyor. Bakıyor ki artık suda hakkı kalmamış, havada da hakkı kalmamış, ekmekte de hakkı kalmamış. O zaman gel diye götürüyor. Aman kimisi ansız gider, kimisi hastalıktan gider. Nasıl giderse gider.
Fe-lâ testebtıü’r-rizka. Rızık bazen gayet kolay ve bol gelir. Ha şunu da bilmek lazım. Rızık şu yediğimiz boğazımızdan geçen nesnedir. Bu geriye yığdığımız servet? O rızık değil. O kim bilir kimlerin? Bizim rızkımız, bizim boğazımızdan geçendir. Ne geçirirdiniz boğazınızdan? Bu geriye biriktirdiklerimiz, o başkalarının malı. Bizim değil o. Onun da sebebi ayrı. Binaenaleyh bazısına Allah kolaylıkla bol bol olarak verir. Bazısınınki de ağır olur, az olur. Bazen olur, bazen olmaz. Bir gün, iki gün bakarsın, üç gün, aç kalanlar olmuştur. Gelmemiştir rızkı. Binaenaleyh sizin böyle rızkınızın ağır oluşu, gelmemesi sizi telaşa düşürmesin, telaşeyi düşürmesin.
Ve’t-tekullâhe. Allah'tan korkun da haramlardan rızık almaya kalkmayın. Bizim bugün rızkımız gelmedi diyerekten şuradan buradan hırsızlık veya dolandırıcılık veyahut başka şeylerle o gün rızkı tahsile çalışmayın. Lâkinnehû emeranâ te’abbüden li-talebihî min hıllihî. Onu helalinden arayacağız, imkanı varsa olduysa ne âlâ. Olmadıysa onun yerine sabrı koyacağız.
Ve’t-tekullâhe eyyühe’n-nâsü. Ey insanlar Allah'tan korkun da böyle haram taraflarından ekmek, yemek, peynir rızık diye bir şeyi ağzınızdan aşağı geçirmeye çalışmayın. Çünkü rızkın haramı da rızıktır denmiş. Rızık yalnız helalden değil, onu haramdan da alırsan o da senin rızkını olur o zaman. Soymuşsun, hırsızlık yapmışsın, eşkıyalık yapmışsın, çalmışsın, çarpmışsın yiyorsun. O da sana haram olarak rızık boluyor. Ondan da tabii haram olaraktan mesul olacaksın.
Öyleyse; ve ecmilû fi’t-talebi. Rızkınızı talepte helallık arayınız. Ama az. İşte kanaat edeceksin. Mutlaka bol olması şart değil ki. Bununda da Cenâb-ı Hakk’ın envai çeşit hikmetleri vardır. Kısıyor, az veriyor sebebi var. Ya sabrından dolayı mükâfatını artıracak veyahut onu birçok felaketlerden korumak içindir.
Mesela insanların hastası oluyor. Aman buna doktor diyor ki ekmek vermeyin diyor. Su da vermeyin diyor bazen mesela.
Neden?
Biliyor ki onun hastalığı o ekmeği yerse, suyu da içerse o hastalık artacık ve onu öldürecek.
Onun için diyor ki buna sakın ha şu kadar gün ekmek vermeyin, şu kadar gün su vermeyin diyor.
Allahu Teâlâ bizi biliyor. Mutlaka ölüş, maddeten değil, mânen de ölüş var. Yani inan günahlara dalmak suretiyle, günahlara batmak suretiyle maneviyatı ölür gider. Maneviyat öldükten sonra bedenin hiç kıymeti yok.
Öyleyse; ve huzû mâ halle. Siz helal olanları alınız. Ve de’û mâ harume. Haram olanlarını bırakın.
Mutlaka gelsin de yiyelim, çoluk çocuğumuz yesin. Ne yapalım aç kaldık. Namuslu bir insan için, şerefli bir insan için aç olarak ölmek [haram yiyerek ölmekten daha iyidir.] Ne yapalım Cenâb-ı Hak bana o kadar nasip etti. Bugün de rızkım yokmuş diyerekten aç ölerek, o haram lokmaları yiyip beslenmektense ölmesi daha âlâdır.
Hatta hatırıma geldiğine göre bir zat-ı muhterem kendisini böyle acaba benim Müslümanlıktaki kıymetim, pâyem ne derecededir, Allah'a tevekkülüm ne derecededir diye kendini ölçmek için Sahra'ya çıkmış. Bakalım benim Allah'a, rızkıma tevekkülüm nasıl anlayayım kendimi. Sahra dediği yer boş, insansız hâlî bir yer. Gelen geçen de olmaz, köyü kasabası da yok.
Gitmiş zavallı epeyce bir yer, bir gün olmuş, iki gün olmuş, üç gün olmuş. Bir taraftan da rızık yok, aç. Fakat Cenâb-ı Hak ilham ediyor kafileye, yolunu o tarafa çevirttiriyor. Geliyorlar onu orada bulup bakıyorlar, rızkını veriyorlar. Yani insanın gayreti mutlaka yemek ve beslenmek için olmamalı. Daima helalini aramalı, temizini aramalı.
Mesela ezan okunuyormuş da demirini dövüyor adam. Müezzin Allahu Ekber Allahu Ekber demiş. O da balyozunu kaldırmış demire vuracak, öyle duruvermiş. Bu ağır balyozu o kilolarca ağırlığında. Onu ezana hürmeten böylece tutmuş durmuş ezan bitinceye kadar. Allah'a olan bağlılığı ve tazimi [sebebiyle] artık bu demire bir daha vurayım da demiyor. Bu nispetle de Allahu Teâlâ ona yüksek mertebe vermiş.
Demiş ki, yâ Rabbi bu bir şey bilmiyor bu adam, ümmî demiş. Bu dereceye nasıl oldu da erişti bu adam? Demiş, içini ara. Bakmış ki adam merhamet şeysi [küpü. Merhamet] çok adamda. Demire vurdukça, yâ Rab ümmet-i Muhammed'i yakma diyormuş. Acıyor. Ümmet-i Muhammed'i yakma ateşinde yâ Rabbi! Ateş kızgın şey yapıyor ya. Ondan o acısını izhar ederek, içinden böyle her vuruşta yakma yâ Rabbi [diye] dua edermiş. İşte o merhameti dolayısıyla da, merhametinin üstünlüğünü dolayısıyla da derecesine de yükselmesine vesile olmuş.
Allah cümlemizi affetsin, mağfiret etsin de, rızkın çokluğu adamın başına bela o. Gece uyku uyuyamazsın.
Geçen bir arkadaşın evine gittik de, eve hırsız girmiş. Evde de bir şey bulamamış bereket ama evin altını üstüne çevirmiş. Aklı adamın evinde kalır parasında kalır, defterinde kalır, işinde kalır. Meşgul eder durur adamı. Ama yok, adam neyle meşgul olacak? Zaten yok. Onun işi gücü Allah ile olur.
Onun için rızkın bolluğu bazen de insanın zararına da oluyor. Ama Allahu Teâlâ kıstığında da demek hikmet var. Seni o felaketten, o günahlardan, o facialardan koruyacak. Çünkü fakir olunca meydan bulamazsın. Sen de istersin belki yapmayı ama meydan yok. Ne yapalım, garipsin, yapamıyorsun yüzünden elinden gelmiyor.
Onun için Allah'a şükretmek lazım.
İnnehû leyse bi-devâin ve lâkinnehû dâün. An tarîki süveydini’l-cu’fiyyi ennehû se’ele’n-nebiyyü aleyhi’s-selâmü ani’l-hamri yeda’uhâ li’d-devâi kâle... fe-zekerahû.
Bu zat, şarap diyorlar ya, [tedavi için] tavsiye edenler de var da, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e o zaman da, bunda şifa var diyorlar. Hastalığımızdan dolayı azıcık bir şey içsek olmaz mı diyerekten sormuşlar. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, innehû leyse bi-devâin. Onda hiçbir şifa yoktur demiş. Ve lâkinnehû dâün. Baştan aşağı damlasına varıncaya kadar hepsi zehirden ibarettir.
Onun için vücuda kuvvet olurmuş, zihinlere kuvvet verirmiş, insanın çalışmasına yardım edermiş [diyenler varmış.] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem 'in sözüne bak, başka şeye kulak asma.
İnnehû le-yüğânü alâ kalbî ve innî le-estağfirullâhe fi’l-yevmi miete merratin.
Leyeğa, kalbe giren bir hicap. Bu hicap iki kısımdır. Birisi nûrânîdir, birisi de zulmânîdir. Bizimkilere zulmânî derler, peygamberlerinkine nûrânî derler.
Nûrânî hicaplar kalbe geliyor, böyle bir perde. Geliyor da, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem benim kalbime de böyle bir hicap geliyor diyor. Onun için ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum. Peygambere gelen bu hicap mânî değil, o yalnız onun terfiine vesile oluyor. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her an için terfîde. Daima terfîde olduğu için bir dakika evvelki hâli bir dakika sonra kendisine düşüklük oluyor, ve ondan sonra onun için estağfirullah estağfirullah yâ Rabbi diyerekten günde yüz defa istiğfar ediyor.
Onun için denmiş ki, tevâlet envâru’l-me’ârifi ilâ kalbihî. Böyle kalbine maarif-i ilâhiye her zaman akmakta. Güneş'in ziyasının yere yayıldığı gibi. Onun da kalbine maarif-i ilâhiye yayılıyor da, irtekâ ilâ rütbetin mâ kablehâ. Daima yükseliyor. Mesela tayyare gibi, böyle yukarı doğru uçmaya kalktığı vakitte her an için bir yukarıya gidiyor. Bir aşağısı onun için dünyaya gitmede aşağı, yukarısı yukarıya olabilir. Bu teşbih olmaz ama, Cenâb-ı Peygamber de daima böyle yükselmede olduğu için bir an evvelki haline istiğfar etmek suretiyle bize de istiğfarın lüzumunu duyuruyorlar.
Siz de yani biz artık günah işlemiyoruz. Yaşlandık da başlandık. Tesbihten, ibadetten başka da işimiz yok. Öyleyse ne lüzum var demeyin. Her an için istiğfara muhtaçsınız. Hatta ben bile o şeye düştüm. Namazdan sonra istiğfar ederler. Yahu biz günah işlemiyoruz ki namaz kılıyoruz. Allahu Ekber dedik, durduk. Bu namazın içerisinde neden istiğfar edeceğiz artık ya? Fenalık yapmadık ki, hep iyilik, namaz içerisinde, ibadet içerisinde sevap alıyoruz. Ha, sonra aklım suya erdi ki, öyle değil kazın ayağı. Biz oraya duruyoruz. Bizim gafletle durduğumuz namaz, yani Allah kabul etsin. O fazl u keremiyle kabul ederse edecek.
Hele bu gaflet ile olduğu için onun için üç değil, beş değil, ne kadar çok yapabilirsek o kadar kârımız olacak. Çünkü yâ Rabbi! Kıldığım namaz sana layık bir namaz olmadı ki! Ama emrine imtisalen kusurla beraber yaptım. Sen de kabul et. Estağfirullah el-‘azîm ellezî... bu üç defa denir. Üç estağfirullah estağfirullah estağfirullah diyor. Bu olmaz. Estağfirullahellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyh, birdir. Tekrar, estağfirullahellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyh, ikidir. Üçüncüsü, estağfirullahellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyh. Doğru da budur.
İnnehû leyse şey’ün beyne’s-semâi ve’l-ardı illâ ya’lemü ennî rasûlullâhi illâ âsıye’l-cinni ve’l-insi.
İyi bilin ki yerde ve gökte hiçbir şey yoktur. Yerde gökte hiçbir canlı yoktur ki Resûlüllah'ın Resûlüllah olduğunu bilmesin. Herkes bilir. Ya’lemü ennî rasûlullâhi. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın Resûlüdür diye bilirmiş ve ona inanmış iman etmiş. İllâ âsıye’l-cinni ve’l-insi.Yalnız insanların âsisi ile cin denilen mahlukun asilerine maada.
İnnehû seyekûnü aleyküm eimmetün ta’rifûne ve tünkirûne fe-men enkera fe-kad berie ve men kerihe fe-kad selime ve lâkin men radiye ve tâbe’a kîle yâ rasûlallahi efelâ nükâtilühüm kâle lâ mâ sallû.
İnnehû men lem yes’elillâhe yağdab aleyhi.
Bu da güzel bir şeydir bakın. Daima Cenâb-ı Hakk'a iltica etmek mecburiyetindeyiz. İltica etmezsek, Allah beni bilmiyor mu canım ya. Allah beni biliyor. Biliyor olduğu hâlde hadi ne diye söyleyeyim ben ya? Bu hâl meselesi. Herkesin hâli bir olmaz. O büyük, büyüklük hâli o. Büyüklere mahsus. Biliyor Allah dedi. Hiçbir şey, aç kalır kimseden hiçbir şey istemez. O’ndan da istemez. Allah'a da demez ki yâ Rabbi, ben bak ne zamandan beri açım. Bana bir şey kısmet yolla demez. O ona mahsus.
Bizim gibiler için, men lem yes’elillâhe yağdab aleyhi. Söyleyip istemiyor Allah'tan. Bir ihtiyacı var tabii; başım ağrıyor diyecek, dişim ağrıyor, karnım ağrıyor. Ekmeğim yok diyecek, bak çoluk çocuğum yetişiyor. Onların da nafakası yok diyecek. Bir ihtiyaçları var, bunları Allah'tan isteyecek. İstemezsen kızarım diyor Allah. İste benden. İstemenin yolu, ama benim bana boyun bükersen, bana boyun bükersen secde-i Rahman'a kapanırsan, benim kulum olursan, kulluğunuda ispat edersen, o zaman ben senin istediğini veririm sana.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Ümmetin Azabı,
Alimler, İlim Sahibi,
Namaz, Peygamberimizin
Son Peygamber Olması,
