Korku ve Ümit, Peygamber Hastalığı, Şifa, Tesettür, İçki, Ümmetin Fitnesi, Alim ve Amir, Cibril Hadisleri

Korku ve Ümit, Peygamber Hastalığı, Şifa, Tesettür, İçki, Ümmetin Fitnesi, Alim ve Amir, Cibril Hadisleri
Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi rabbilâlemin ve’l-âkibetü li’l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale’l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdetin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve küllü dalâletin fi’n-nâri. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;
Ennehû men mâte min ümmetike lâ yüşrikü billâhi şey’en dehale’l-cenneh... ilâ âhiri’l-hadîs.
Cenâb-ı Peygamber’e mütemadiyen melekler gelir, çeşitli melekler gelir. En çok Cebrail aleyhisselam gelirdi. İsmine Cibril diyorlar. O Cenâb-ı Peygamber Efendimize gelmiş tebşir etmişler, sevindiriyorlar, diyorlar ki;
“Senin ümmetinden herhangi bir kimse Allahu celle ve âlâ’ya şirk etmeden”
Allah birdir, Kulhüvallahu ehad, lâ ilâhe illallah muhammedün resûlullah diye inanıyor, şirk etmeden vefat ederse;
Dehale’l-cennete. “Bu adam cennete girer.”
Cenâb-ı Peygamber Cibril aleyhisselam’a sormuş;
Fe-kultü ve in zenâ ve in seraka? “E bu ümmetim şirk etmemiş ama büyük günahlar işlemişler, böyleyken yine cennete girecekler mi bunlar?”
“Evet.” buyurmuş Cebrail aleyhisselam: Ve in zenâ ve in seraka.
Yani mühim olan iman! İman elde olduktan sonra günahların Günahlar afv u ilâhiyyeye tevbe eder, istiğfar eder, Cenâb-ı Hak’tan mağfiret diler. Cenâb-ı Hak hep gafûru’r-rahim, affeder. Binâenaleyh, “Ben böyle bir günah işledim, artık affolamam.” diye korkmamak lazım, Allah Gafûr, Rahîm. Yapmamak lazım ama beşeriyet iktizası böyle bir hataya düşüldüğü vakitte; “Aa, benim işim bitti artık, ben oldum cehennemlik.” dememeli. Allah-u Teâlâ’nın rahmetine sığınarak tevbe istiğfarlar ederiz, afv u mağfiret dileriz.
Onun için demişler ki; Kabahatler yaptık da bu kabahatler dolayısıyla ümidimizi Allah’tan kesmeyiz. Ümidin Allah’tan kesilmesi, lâ tâknatû min rahmetillâhi ayeti celîlesine muhaliftir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.
Kabahatlerimiz çok.
Ne kadar çok olursa olsun; yer dolusu, gök dolusu kabahat olsun ama olsa dahi Allah’tan yine ümidi kesemeyiz. Çünkü Gafûr’dur, Rahîm’dir, rahmeti çok geniştir. Bununla beraber korkuyu da bırakamayız.
Böyle ümidimiz olmakla beraber korkumuz da bâkîdir. Terazinin iki gözüne benzetmişler; bir gözü korku, bir gözü ümittir. Ümit tarafını şey yapar da korku tarafını bırakırsan terazi bir tarafa oturur. Halbuki terazinin düz olması için iki tarafın denk olması lazım. Ümit de denk olacak, korku da denk olacak. Bir günah yaptığımız vakitte, öyle korkacağız ki hesabı yok. O korkuyu biz temin edemezsek; “E Allah Gafûr canım, işte bak, zina etsek de sirkat etsek de affediyormuş Allah!” affeder ama o içeride öyle bir korku olacak ki ufacık bir zerre dahi günah yapmış olsak bu zerreden dolayı da cehenneme atacağını da hesaplamak lazım.
İki tarafı denk olması lazım. Eğer günaha doğru korkun çok olursa, bu sefer de hayatta rahat edemezsin. Korkun çok olursa hayatta rahat edemezsin. Ahiretin şeysine ümit bağlar da recan çok olursa bu sefer de korkun azalır, yine bir işe yaramazsın.
İkisi de muhakkak denk olacak.
Onun için Akif merhum çok güzel söylemiş, bunu belki hepiniz bilirsiniz, ezberinizdedir.
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Fazilet insanlarda Allah korkusundandır.
Demek bizim günahlarımızı da affeder ama buna yüklenmek, Allah Gafûr’dur demek, insanı büyük felaketlere de sürükler.
Ümit, ümide bağlı, onun için diyor ki;
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı, Yezdân’ın...
Yüreklerden çekilmiş farz edilse havf u yezdan, Allah’ın korkusu gönülden çekilmiş, “Eh Allah Gafûr’dur canım!” diyor, “Şu gençlik bakalım şöyle gitsin de sonra ne olur?” diyor.
Ha o zaman ne diyor?
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen ne vicdânın...
O zaman ne irfan, bilgin para eder sana, ne de vicdanın, ya?
Hayat artık behîmîdir...
Hayır ondan da alçaktır.
Allah kusurlarımızı affeylesin.
Onun için korku ile recânın denk gitmesi lazım. Evet Allah’ın Gafûr olduğunu bilmeyen yok, Rahîm olduğunu bilmeyen yok. Gafûr’dur, Rahîm’dir fakat azabı da şedîttir, şedîdü’l-ikâb. Onun için ikisinden de bir şeyde kullanmak lazım öyle.
Yine Cibril aleyhisselam teşrif buyurmuşlardı da dediler ki,
“Yâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem!” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem rahatsız imişler. Beşerdir ya peygamberimiz. Ne kadar peygamberlerin hepsinin üstünü de olsa yine beşerdir. Biz hristiyanların dediği gibi İsa aleyhisselam Allah’ın oğludur, ortakçısıdır demeyiz.
Allah muhafaza eylesin.
Müslüman bu akideyi kabul etmez.
İsa aleyhisselam yer miydi?
Tabii beşer, yemeden duramaz, ihtiyaç sahibi.
Def-i hacet de eder miydi?
Tabii yiyince ne yapacak, def-i hacet de edecek.
Bunlar noksanlık değil midir? Allah noksanlıktan münezzeh değil mi?
Böyle yiyip içip def-i hacet ihtiyacını hisseden mahluk hiç Allah olur mu?
Bu kadar şeyi sen idrak edemiyor musun?
Fakat kafalara yerleşen yanlışlık kolayca da silinmiyor ha! Yanlış bir fikir kafaya girdi mi, içe girdi miydi onu silmek, oradan atmak çok müşkül şey, ancak hidâyet-i ilâhîyeye bağlı.
Onun için İslâm dinini iyi bilmek lazım, onu iyi bilip akîdeyi sağlam tutmak lazım. Çünkü şimdi bak, “Zina ederse, sirkat ederse Allah affeder.” diyor ama akîde bozulursa affetmez. Şirk, şirkten bahsediyorum, akîdenin bozulması müşrikliğe gitmek.
“Allah baba.” diyor.
Neden diyorsun sen “Allah baba”yı canım?
Bu ismi nereden aldın sen?
Allah Allah’tır, baba olur mu hiç?
Bu gibi hatalı sözlerden son derece sakınmak lazım.
Cibril aleyhisselam gelmişler Peygamber Efendimiz’e;
“Yâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem.” İştekeyte. “Şikayetin mi var senin, rahatsızlığın mı var?”
Neden böyle rahatsız duruyorsun?
Rahatsız halde duruyorsun?
“Evet.” buyurmuşlar, “Rahatsızım.” O zaman buyurmuşlar ki;
Bismillâhi erkîke min külli şey’in yü’zîke min şerri külli nefsin ve aynin hâsidin bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke. Bu duayı okumuşlar.
Bu duayı okumuşlar ve bu duanın sayesinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şifa bulmuşlar.
Şâfî Allah’tır. İçtiğimiz bir sürü ilaçlar var, bu ilaçların kendisi şâfî değildir. Hangisi olursa olsun. Şifayı veren Allah’tır, bazısına şifa verir, bazısına da vermez.
Aynı ilaçtır, niçin vermiyor ikisine de şifa?
Evet, ona veriyor ona vermiyor, Şâfî Allah’tır. Allah’tan gayrıya, “Şu ilacı içtim de ben şifa buldum.” dersen hatalı söz konuşmuş olursun.
Yine buyuruyorlar ki, Cibril aleyhisselam yine bir gün, günlerden bir gün geldi. Bir sahan içinde keşk denilen yemek var. İnâin sağîrin. “Ufak bir kap.” Ben ondan bir lokma yedim. Demek Cenâb-ı Hak, sallallahu aleyhi vesellem’i nasıl yetiştiriyor?
Kuvvet, kemal sıfatlarından bir sıfattır. İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, kuvveti olmayınca sözünün de kıymeti olmaz. Sözünün kıymeti insanın kuvvetine bağlıdır, kuvvetin ne nispette kuvvetliyse sözün de o kadar tesirli olur. Kuvveti olmayan bir insanın sözünün tesiri de olmaz. Binâenaleyh kuvvet, kemal sıfatlarından bir sıfattır, hepimiz için lazımdır. Onun için korkak adam makbul bir adam değildir. Korkak adam, zayıf adam, çalımsız adam makbul bir insan değildir. Kuvvetli, şecaatli, bahadır insanlar her yerde makbuldür.
Yine buyuruyorlar ki, Cibril aleyhisselam’a gelmişler, demişler ki; innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
Bu biz mevtâlar zuhur ederse hepimizin söylediği bir sözdür: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. “Başınız sağolsun, işte biz hepimiz oradan geldik oraya gideceğiz.”
“Ben de, innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dedim.” O dedi ya, ben de onun gibi dedim ama dedim ki;
“Neden bunu sen söylüyorsun yâ Cebrail? Neden böyle innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, dedin?
Dedi ki;
İnne ümmeteke müftetinetün ba’deke. “Sen dünyadan ayrıldıktan sonra senin ümmetin de çok fitnelere müptelâ olacak, düşecek.” Bi-kalîlin mine’d-dehri. “Zaman çok geçmeden bu güzel hayat bir çok fitnelerle karışacak.”
Dedim ki;
Fitnetü küfrin ev fitnetü dalâletin. “Küfür fitnesi mi, dalâlet fitnesi mi. Nedir bu fitne?”
Dedi ki;
“İkisi de olacak.”
E dedim ki;
“Nasıl olur, ben onlara güzel bir kitap bırakıyorum, Kur’ân-ı Azimüşşân var?”
“Evet, o Kur’an yüzünden yine o fitnelere onlar düşecekler. Bunun ilk önce düşenleri bu işe ulemaları olacak, arkasından da umeraları olacak.”
Hayât-ı dünyâ iki kuvvetle kâim. Birisi ümerânın, birisi de ulemânın. Bu iki kuvvet zâyi oldu mu o memleket mahvolur. Çünkü kavînin elinden zayıfı kurtaracak kimse bulunmaz ki! Ümerâ bozuldu muydu, kuvvet ortadan kalktı mıydı, kavîler zayıfları ezerler dururlar.
Kime şikayet edeceğiz, kimden hakkımızı isteyeceğiz?
Olmaz.
Yemne’u’l-umerâü’n-nâse hukûkahüm fe-lâ yu’tûnahâ. “Ümerâ hukûk-u nâsa riayet etmezler ve onların haklarını gözetmezler ve bundan dolayı aralarında kavgalar kıyametler kopar. Ulemâ da nefislerine, hevâlarına uyarlar, ondan sonra işin içinden çıkılacak bir hal olmaz, ki dalâlete bu suretle düşerler.” Sümme lâ yuksirûne. “Bundan sonra bir nedamet getirelim, pişman olalım, ‘Ne yaptık yahu! Tövbeler tövbesi deyip ayrılmak, kurtulmak isteyelim.’ Bunu da yapamazlar, bu da olmaz. Düştükleri çukurda yuvarlanır giderler, helak olur giderler.”
Dedim ki;
“Ey Cebrail! Güzel söylüyorsun ama bunlar nasıl kurtulacaklar, bu fitnenin içerisinden kurtulanlar, bu fitnenin içerisinden kurtulmak isteyenler nasıl kurtulacaklar?”
Kâle bi’l-keffi ve’s-sabr.
Sabır her şeyin başı değil mi?
Sabır başa benzetilmiş, baş olmayınca vücudun kıymeti olmuyor, baş olmayınca vücudun hiç kıymeti olmaz. İşte sabır da böyledir, insanlarda sabır olmazsa bu fitnelerin içerisine yuvarlanır giderler.
Allah muhafaza etsin.
“Bunlardan uzak kalmak suretiyle ve bir de haline şükrederekten sabırla ancak bu fitnelerden kendilerini kurtarabilirler.”
Yine Cebrail aleyhisselam gelmişler, Cenâb-ı Peygamber’e buyurmuşlar ki;
İnnellahe azze ve celle ye’müruke en ted’uve bi-hâulâi’l-kelimâti. Cebrail aleyhisselam gelmiş demiş; “Cenâb-ı Hak sana emrediyor, bu kelimelerle Cenâb-ı Hakk’a dua et.”
Bir dua öğretiyor.
Ve innehû yu’tîke ihdâhünne. “Bu istediğin şeylerden elbette Allah sana birisini verecek.” De ki;
Allahümme innî es’elüke ta’cîle âfiyetike. Bir dua. “Yâ Rab!” İnnî es’elüke ta’cîle âfiyetike. “Bana acil bir âfiyet ver yâ Rabbi!” Acil afiyeti iste.
Allahümme innî es’elüke ta’cîle âfiyetike. Yani fi’d-dünyâ yehfazuke ani’l-eskâm. “Seni hastalıklardan koruyacak bir âfiyeti Allah’tan iste.”
Tabii kendimizin de, sıhhatimize zarar verecek şeylerden korunmamız şartıyla Allahu Teâlâ’dan âfiyet istemek mecburiyetindeyiz. Şifa verdiği gibi âfiyeti de verecek yine O’dur. Binâenaleyh her gün namazlarımızın arkasından yaptığımız dualarda bu gibi dualarla Cenâb-ı Hak’tan âfiyet isteyelim ki malum o afiyetsiz hayat olmaz.
İkincisi;
Ve sabran alâ beliyyetike.
E bir de iptilasız olmuyor dünya. Deniz dalgasız olmadığı gibi dünyada da iptilasız olmuyor. Dünyanın bütün nimetleri acaip. Dünyanın üstün nimetinin içerisinde zehir vardır. En üstün nimetinin içerisinde nimetle zehir karışmıştır. Bakarsın bir cihetten çok büyük bir nimet, alt tarafına bakıyorsun ki altında büyük bir zehir var.
Mesela büyük bir fabrikatör, milyonlara sahip bir insan. Diyeceksin ki bundan daha müreffeh bir hayat sahibi yoktur. Fakat onun eğer o kazancının içerisinde haramlar karıştırarak bunu kazandıysa veyahut o kazandığı paraları hayırlara harcayamıyorsa, eğer fukarâ-i zuafâyı gözetleyemiyorsa o fukaranın gözünün zehri vardır; ondan sonra bakarsın hayatında öyle iptilalar vardır ki içinden çıkılamaz derecede.
Onun için her nimetinin -dünya nimetleri- içerisinde bir de zehir vardır. Dünya nimetlerinin içerisinde zehirler de vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak’tan sabır isteyeceğiz ki bu beliyyelere karşı durabilelim. E bunlara karşı duramazsak yıkılırız. Belalar gelir, bu belalar karşı da tahammül lazım.
“Yâ Rabbi! Bundan beni biran evvel kurtar, bu şifayı verecek sensin.” esbâbına da tevessül ederiz, bakarsın Cenâb-ı Hakk’ın izniyle şifa vermediği bir hastalık yoktur, onlara da bir şifa verir.
Üçüncü;
Ve hurûcen mine’d-dünyâ ilâ rahmetike.
Bu dünyada kimse kalmıyor, herkes gidecek, Binâenaleyh, “Bu dünyadan çıkarken, senin rahmetine, rahmetine nâil olabilecek bir iman ile senin rahmetine göçecek göçümler ver yâ Rabbi!” diyerekten şu üç duayı yapalım, beraber okuyalım;
Allahümme innî es’elüke ta’cîle âfiyetike ve sabran alâ beliyyetike ve hurûcen mine’d-dünyâ ilâ rahmetike.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn
El-Fâtiha.
Heva, Şehvet,
Kendini Beğenme, Haramdan
Haramlardan Kaçınmak,
Allah Korkusu ve
