Dua, Kötü Huylar, Zikretmek, Komşuluk, Cehennem, Kalp, İftira, Susmak, Aşırı Sevmek, Abdest Almak

Dua, Kötü Huylar, Zikretmek, Komşuluk, Cehennem, Kalp, İftira, Susmak, Aşırı Sevmek, Abdest Almak
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne da’vete’l-mer’i müstecâbetün. Kişinin duası muhakkak müstecaptır. Li-ehîhi bi-zahri’l-ğaybi. Bahusus kardeşinin kardeşi için onun arkasından yaptığı bir dua. Mümin kardeşi yani. Herhangi öz kardeş de olur, bahusus mümin kardeş de. Birbirlerinin arkalarından yâ Rabbi! kardeşimi şu felaketten, şu sıkıntıdan, şu günahtan, şu musibetten kurtar diye candan bir dua yapılırsa bu dua muhakkak müstecaptır, kabul olur.
Inde ra’sihî meleküm. Bu duayı eden adamın üzerinde başı ucunda bir melek vardır. Yüemminü alâ du’âihî. O dua ettikçe melek der ki âmin. Kimse olmasa da yani melek âmin, âmin diye dua eder.
Küllemâ de’â lehû bi-hayrin. Her zaman böyle ona, kardeşine karşı hayırla dua ettiği vakitte. Kâle. Bu melek, âmin ve leke bi-mislin der. Sana da öyle olsun, bu kardeşin için nasıl sağlık istiyorsun, afiyet istiyorsun, iyilik istiyorsun, ne istiyorsan sana da diyor. Melek dua ediyor, sana da duayı melek yapıyor. Sen o adama yapıyorsun, melek de senin için dua ediyor. Elbette meleğin duası bizim duamızdan daha makbuldür. Onun için sen kendin için bir şey istiyorsan evvela kardeşin için iste ki o nimete mazhar olasın.
Ümmü’d Derdâ'dan rivayet olunmuş.
İnne dûnellâhi azze ve celle seb’îne elfe hıcâbin min nûrin ve zulmetin mâ tesme’u nefsün şey’en min hıssi tilke’l-hucubi illâ zehekat.
Bu da Sehl bin Sa’d’den.
Cenâb-ı Hak ile kul arasında yetmiş bin nuranî, yetmiş bin de zulmanî hicap vardır. Mania, perde. Bu hicaplar bizim bildiğimiz ne perdeye benzer ne duvara benzer, ne bir şeye benzer. Bu tabirler bize anlatabilmek için bir tabirdir. Mesela ananın kanadı derler, şefkat kanadı. Ananın kanadı, biri şefkat kanadı deyince kapının kanadıyla, pencerenin kanadına elbette benzetilmez. Ananın şefkat kanadı, pencere kanadı, kapı kanadına elbette benzetilmez. Bu da bunun gibidir ki bu hicaplar bizim göreceğimiz, bileceğimiz hicaplar değil nuranî ve zulmanî olmak üzere iki nevidir.
Zulmanî hicaplar kötü ahlaklardır. Kötü ahlaklar insanlarda mevcut olduğu takdirde Allah celle ve alâdan hiçbir şekilde istifade edemez. Feyiz alamaz yani. Feyz-i ilâhî o adama gelmez çünkü kötü huyları hicaptır. Bu kötü huyları bir insan yenebilirse arkasından nuranî hicaplar çıkar ki insanda ve kendini beğenmeler hâsıl olur; ibadetini beğenir, taatını beğenir, cömertliğini beğenir, şecaatini beğenir filan filan. Yetmiş bin tane de böyle nuranî hicap. Bu hicaplar da yenilmedikçe insan fuyûzât-ı ilahîyeye tam manasıyla mazhar olamaz.
Mâ tesme’u nefsün şey’en min hıssi tilke’l-hucubi illâ zehekat.
İnne zikrallâhi teâlâ şifâün ve inne zikrannâsi dâün.
Bu çok güzel bir şeydir.
İbn Ebi’dünyâ Zikir kitabında ve Beyhakî Mekhul’den Mürsel bir hadis olmakla beraber zikredilmiş.
Allahu Teâlâ'nın zikri; gerek vaaz, gerek nasihat, gerek Kur'an okumak, gerek namaz kılmak, gerek salavât-ı şerifeler getirmek, gerek Allah Allah demek, lâ ilâhe illallah demek, hû demek, ne dersen de. Allah [lafzı] bir eliften, iki de lamdan, bir de he’den ibarettir. Elif'i kaldırırsan lillah olur yine Allah'a delalet eder. Lâm’ı kaldırırsan lehû olur ki yine Allah'tır. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve’l-ardi.[1] Lâm’ını da kaldırırsan hû’su kalır ki o da Allah'tır. Her kelimesi Allah'ın varlığına delaletten bir lafza-ı celâldir, ism-i âzamdır Allah ismi. O’nun ismini anmak Allah Allah Allah…, zikirler bu nasihatler de öyledir. Nasihatler de tabi Allahu Teâlâ’yı anmaya bir vesiledir. Onun için onlar da şifâün. Şifadır.
Mesela bazı diyorlar ki filan meyve şifadır buyurun, bal şifadır buyurun. Efendim şu şifadır. Ama Kur'an hepsinden üstün şifadır. Bahusus Elham, ayrı şifadır. Bütün âyât ve ehâdis böyle Şâfî'dirler.
Ve bunu bırakır da bir insan toplanmışız, konuşmamız lazım birbirimizle. Dereden tepeden konuşuluyor bir sürü laf. Ha burada ve inne zikrannâsi. Şu şöyle yaptı bu böyle yaptı, şu şöyle oluyor bu böyle oluyor yani dünyaya mütealik. Dâün. Derttir, hiçbir faydası yok.
Zikrullah şifadır, içine şifa girer. Balı yediğin vakitte nasıl şifa oluyorsa bu zikrullah ondan daha üstün bir şifadır.
Onun için daima zikrunnâsi, insanların şusuyla busuyla meşgul olmaktansa Allah'ın zikriyle meşgul olmak daha büyük evladır.
Davut aleyhisselamın hikayesi şeklinde bir nasihatı vardır ki Zebur'dan gelen bir nasihatte, orada da müstevhışan min evsakı ihvânih. En itimat ettiği kardeşlerinden de içtinap üzerine ol. Çünkü seni zikrullahtan alıkorlar. Şifa olan zikrullahtan seni alıkorlar, dünya meşgaleleriyle de seni meşgul ederler. Bu bir nimet, büyük bir nimet elden fırsat kaçmış olur. Onun için onlardan da içtinap et. Seni dünya işleriyle meşgul edecek insanlardan uzak ol demek.
İnne ra’se’l-akli et-tahabbübü ile’n-nâsi ve inne min se’âdeti’l-mer’i hıffete lıhyetihî.
Aklın başı, insanlarla güzel geçinip insanlara kendisini hoş sohbet olmak. Yani insanlarla muâşereti elde etmek lazım. Komşun kimse onlarla hep hüsn ü imtizaç, geçinebilmek.
Bak mesela Resûlullah, Hazreti Hasan veyahut Hazreti Hüseyin idi galiba ve ashaptan bazılarının hep rivayetleri var. Et kesmişler, kurban eti yahut böyle bir hayvan kestikleri vakitte, demiş ki bizim komşunun etini, hissesini verdiniz mi?
Niçin?
Komşu hakkı var ya.
Komşu hakkı üç tane. Akraba olursa üç hak. Akraba olmazsa yakınlık dolayısıyla iki hak, biri İslam hakkı, biri komşu hakkı. Hiç milletimizden de olmazsa onun sırf komşu hakkı var, hangi milletten olursa olsun.
Demek ki muâşereti bize büyüklerimiz çok güzel göstermiş.
İnne rabbeke teâlâ le-ya’cebü min abdihî izâ kâle rabbiğfirlî zünûbî. Ya’lemü ennehû lâ yağfiru’z-zünûbe ğayrî.
Şimdi bu Cenâb-ı Hakk'ın hoşuna gidermiş, beni affet yâ Rabbi! Beni mağfiret et yâ Rabbi! deyince insan Cenâb-ı Hakk'ın çok hoşuna gidermiş de dermiş ki, bak bu kulum benim ancak günahlarımı benden başka mağfiret edecek kimsenin olmadığını biliyor da mağfireti benden istiyor diye rıza gösteriyormuş yani. Hoşuna gidiyor, razı oluyor.
İnne rabbeküm teâlâ rahîmün men hemme bi-hasenetin fe-lem ya’melhâ kütibet lehû haseneten…
Bir insan bir iyilik yapmak istiyor, sevap kazanacak. Kastediyor yani, içeriden geliyor böyle. Ama elinden gelmiyor, yapamadı. Kütibet lehû haseneten. Ona bir hasene yazılır, niyetiyle me’cur olur. Fe-in amilehâ. Muvaffak oldu işine, yaptı iyiliği. Mesela bir cami yaptırayım diyordu, gücü yetmiyordu fakat Allah bir servet verdi, yaptırdı camiyi. Yaptıramadan bir sevap alıyordu, boş gitmiyor yine emeği. Yaptırdıktan sonra kütibet lehû aşratü ed’âfin ilâ seb’imietin dı’fin ilâ ed’âfin kesîratin. Ondan yedi yüze kadar bunun sevabı yazılır. Ed’âfin kesîratin yani yedi yüze tekabül etmiş olur.
Ve men hemme bi-seyyietin. İstedi ki bu sefer bir kötülük yapsın. Fe-lem ya’melhâ. Ama yapmadı, istedi ama yapmadı. Kütibet lehû haseneten. Yapmadığı için ona gene bir sevap yazılır, yapmadı çünkü. Fe-in amilehâ. Kötülüğü yaptıysa eğer. Kütibet lehû seyyieten vâhideten. Ona da bir günah gelir.
Ötekine yedi yüz daha fazlasıyla veriliyor, buna birden fazla verilmiyor kötülüğe. Cenâb-ı Hakk'ın bu da bize karşı büyük lütuflarından.
Ev mehâhallâhu. İsterse de siliverir. Ve lâ yehlikü alellahi illel-hâlikü. Ancak helak olanlar, helak olacak olan Nemrutlardır.
İnne fi’s-semâi meleken yükâlu lehû ismâîlü…
Semada bir melek vardır ki onun, o meleğin adı İsmail'dir. O melek, alâ seb’îne elfe melekin. Yetmiş bin meleğin âmiridir. Küllü melekin minhüm alâ alâ seb’îne elfe melekin. Bu her kumandan olan yetmiş bin meleğin de yetmiş bin tane kendi idaresinde melek vardır yine. Yani dört milyar dokuz yüz bin milyon meleğin memuru olan İsmail aleyhisselam diye bir meleğin mevcudiyetini de Resûl-i Ekrem bize haber veriyor.
Daha çok böyle bilemediğimiz, eremediğimiz, akılların eremediği şeyler çok.
İnne fî cehenneme vâdiyen teste’îzü minhü külle yevmin seb’îne merraten…
Cehennemde bir vadi, bir çukur vardır ki o cehennemdeki o çukurdan cehennem her gün yetmiş kere Allah'a sığınır. Çok şiddetli. Şiddetinden Cenâb-ı Hakk'a cehennem de sığınıyor, diğer şubeleri yani.
E’addellahû li’l-kurrâi’l-mürâîne bi-a’mâlihim. Allahu Teâlâ bu en tehlikeli yeri mürâî olan alimlerin yeriymiş burası. Mürâî yani riyakâr. İki yüzlü mürâî.
Ve inne ebğada’l-halki ilallâhi
Bak şimdi bunu izah ediyor. Halkın Cenâb-ı Hakk'a en mebğuzu, en sevmediği halk. Mahluktan Cenâb-ı Hakk’ın sevmediği kimse. Âlimün. Bir alimdir ki. Yezûru’s-sultâne. Daima sultan kapılarında. Bu gibi insanlar Allahu Teâlâ'ya ind-i ilahîde en mebğuz mahlukmuş.
Allah onlardan etmesin bizi.
İnne fi’r-racüli mudğaten…
İnsanda bir et parçası vardır ki. İzâ sahhat sahha lehâ sâiru cesedihî. Kalp sağlam olursa, bedenen de böyle maddeten de böyle, manen de böyle. Maddeten kalbi sağlam olan adamın her şeysi sağlamdır. Sahha lehâ sâiru cesedihî. Bütün vücut sahih olur çünkü kalbi sağlam. Manen de öyledir. Kalbi manen sağlam yani kötü huylar yok. Riyası yok, kini yok, hasedi yok, buğzu yok, adaveti yok, hırsı yok, bahilliği yok. Bu salim bir kalp diyorlar manen. İyi bir kalp yani evliyaların nail olduğu kalp.
Ve in sakamet. Kalp hasta olursa. Tabiatıyla bütün vücut nasıl hasta oluyorsa, kalp hasta çünkü. İşte bu nasıl maddeten kalbi bozuk olunca hasta oluyor insan, manen de bu ahlakı mezmûmeler içeriye yerleştirmiydi bir kere, sakame lehâ sâiru cesedihî. Bütün vücut hastadır artık. Bu da demiş kalbuhû. Kalbidir.
İnne kazfe’l-muhsaneti le-yehdimü amele mieti senetin.
Huzeyfe radıyallahu anh’ten.
Şimdi bu ashaptan birçok kimseler var burada da Huzeyfe var. Bağdat'ta ziyaretleri nasip oldu.
Cenâb-ı Hak inşallah şefaatlerine de nail der Cenâb-ı Hak.
Bu zat diyor ki eğer ben bildiklerimi, bildiklerimi size söyleyecek olsam hazmedemezsiniz benim bilgilerimi siz. Yani zamanı değil sizin bunları [bilmenizin.] Sahabeye [söylüyor]. Şimdi bu her devirde carîdir. Her devrin kendisine göre bir hareketi var. O hareketin bu böyledir dediğin zaman da olmaz, mesuliyet altına düşersin.
Şimdi burada insanlar bilir ve bilmez, filan ah ah, filan ah ah, neler neler…
Bir namuslu kadına, afîf bir kadına iftira ediyor, kafz. Bu iftirasından dolayı yüz senelik ameli yok oluyor. Kolay bir şey değil.
Onun için insanın diline sahip olması büyük bir devlettir. Kolay bir şey de değildir yani. Bunlar hep riyazet ister, uzlet ister, azim ister, sabır ister, çok şeyler ister yani. Bunlar yapılmadıkça [olmaz].
Mesela Lokman aleyhisselam, Davud aleyhisselamı ziyarete gitmiş. İkisi bir devrin insanı demek. Davud aleyhisselam da zırh yapıyormuş. Esbab, çelikten mâmul bir şey. Ufacık halkalardan yapılıyor. Lokman aleyhisselam bakmış bakmış bir şeye benzetememiş bunu. Demiş ki sorayım bakayım acaba nedir bu, ne yapıyor böyle ufak ufak şeylerden. Ne meşgul oluyorsun diyeyim demiş. Fakat bir türlü hikmeti mâni olmuş, söyleyememiş.
Davud aleyhisselam da onu yapmış, şöyle esbab haline getirmiş, ah demiş, ni’me’z-zırh demiş, ne güzel bir gömlektir harp de giyilen.
O zaman Lokman aleyhisselam da demiş ki, söz gümüş ise sükût da altındır demiş.
Onun için daima sükût iyidir.
Nakşibend hazretlerinin huzuruna gitmiş birtakım devrişân. O da sükût, öyle boynunu bükmüş, murakabe halinde. Demişler itiraz etmişler, demişler ki efendi hazretleri bizi biraz irşad etmez misiniz, bir şey söylemez misiniz? demişler. Sükûtumdan ders alamayan, sözümden hiç alamaz evlatlar demiş.
Ne güzel bir ders.
Bir kere nefsi kırmak lazım yani. Nefis kırılmadıkça, o Kaf dağında böyle dikili durdukça istediğin kadar Allah de. Çık sen evinden diyor bak, evi sahibine bırak.
Güzel sözdür o.
İnne kulübe benî âdeme küllehâ beyne ısbe’ayni min esâbi’i’r-rahmâni ke-kalbin vâhidin yüsarrifühû haysü yeşâü.
Bütün kaç milyar insan bugün yeryüzünde. Bu kadar insanın kalbi bir kişinin kalbi gibidir. Yani bir kişiyi tasarruf etmek ne ise, bir şey kullanmak neyse milyarlarca insanın tasarrufu da bunun kadardır.
Allahu Teâlâ'ya hiçbir şey zor olmaz. Onun için Âyete’l-kürsî'yi çok dikkatle okumak lazım. Onun manalarına çok âşinâ olmak lazım. Ne güzeldir o. Este’îzübillah:
Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyül kayyûm, lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm...
Sine, dalgınlık. Allah'a böyle bir dalgınlıkla gelmez hiç. Nevm hiç gelmez, uyku hiç gelmez.
Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardi... Yani yer gök hepsi O’nundur. Nereye gidersen git O’nun mülkünün dışına çıkmak insanın elinden gelmez. Onun için diyor ki;
Yâ ma’şera’l-cinni ve’l-insi ini’s-teta’tüm en tenfüzû min aktâri’s-semâvâti ve’l-ardi fe’n-füzû.[2] elinizden gelirse Allah'ın mülkünden çık bakalım çıkabilir misin? Aya git, o da Allah'ın, daha ötesine git, o da Allah'ın. Nereye gidersen hepsi Allah'ın.
Ha, onun için Resûl-i Ekrem şimdi diyor ki;
Allahümme musarrife’l-kulûbi. Yâ Rabbi! Sen kalpleri çevirensin. Sarrif kulûbenâ alâ tâ’atike. Kalplerimizi taate çevir yâ Rabbi, masiyete değil. Kalplerimizi taate çevir diyerekten bizleri de teşvik ediyor. Bir yerinde de Allahümme yâ mukallibe’l-kulûbi sebbit kalbî alâ dînike. Kalbimi dinin üzerinde sabit eyle yâ Rabbi. Zamanın, ahvalin teğayyürü ile kaçamak tarafına da kaçmasın benim gönlüm. Sen onu sabit kıl yâ Rabbi diye bu duaları da vardır.
Bu da güzel şimdi bakınız.
İnne kavmen ehabbû kavmen…
Birisi birisini, kavim burada, ister fert ister kavm.
Birisi birisini seviyor.
Ne kadar?
Çok seviyor ama.
Hattâ helekû fî hubbihim. Onun muhabbetinde kendisini helak ediyor. Fe-lâ tekûnû mislehüm. Sakın siz de öyle olmayın.
Bazı insanlar füssâk, fâsıkları da evliyaları da fâsıklara benzetirler, bu adam evliya adam derler. Ya fâsık bu adam be! Fâsık adamı evliya diye nasıl uçuruyorsun? Onun bazı meziyetlerinden dolayı beğeniyor, bu beğenisinden dolayı onu evliyaya benzetiyor. Böyle şirke giderler. Sakın ümmetim sevdiklerinizde ileriye gitmeyin. Sevin ama ileriye gitmeyin.
İnne külle salâtîn tehuttu mâ beyne yedeyhâ min hatîetin.
Ahmed b. Hanbel, Taberânî.
Mine’s-sağâir diyerekten izah etmişler. Yani namazları kıldığımız vakitte iki namaz arasındaki yaptığımız hataları namaza Allahu ekber diye durmak suretiyle hatta abdest alırken. Abdest namazı için hazırlanıyoruz ya. O abdest alırken dökülür. Cami kapısından girerken bütün hatalarımızı alırlar, öyle gireriz. Namaza durduk mu bütün Cenâb-ı Hak günahkarı istemez ya huzurunda. Temiz ister. Onun için temiz olarak melekler bizi korurlar, tertemiz. Huzur-u Rabbi’l -âlemîndeyiz çünkü.
Şimdi bir reisicumhurunun ziyaretine gitsek, pejmurde bir kılıkla gidilir mi? Elbette süsleneceksin, püsleneceksin, çünkü reisicumhurun karşısına çıkıyorum diyeceksin. Onun için sokmazlar zaten ya. Ha ona layık bir kılık takınacaksın. İşte Allah celle ve alâ ki onun hesabı yok tabi. O’nun huzuruna elbette günah da mâni. Günahlar manevî pislikler, bu pislikler ile Huzur-u Rabbi’l -âlemîn elbette durmaz.
İşte Cenâb-ı Hakk'ın yine bize en büyük rahmetlerinden birisi ki bizim elimizde değil tabi. O, temizleyin de kulumu öyle dururun benim divanıma diyor. Elhamdülillah.
Günahta devamdan korkmak lazım. İşlememek elbette iyi ama. Bir kere işle, ondan sonra derhal arkasından tövbe istiğfarı yapıştırıp aman yâ Rabbi de. O’nun mağfiret sıfatı var Cenâb-ı Hakk’ın, afv sıfatı var. Onun için bazı insanın beşeriyetin aklı başından mı gidiyor, iradesi mi elinden gidiyor nasıl oluyor hiç istemeyerek bazı hatalara düşüyor. Düştüğünden dolayı da bir nedamet, bir pişmanlık insanda tabiatı ile hasıl oluyor.
Allah cümlemizi böyle pişman olup hatalarına bir daha onları işlemeyen bahtiyar kullarının zümresine ilhak buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Namaz, Peygamberimizin
Son Peygamber Olması,
Hatipler, Bilginler,
Ahir Zaman, Nefs,
