Kuranı Kerim, Ay Tutulması, Kabir Azabı, İnsanın Yaratılısı, Deccal

Kuranı Kerim, Ay Tutulması, Kabir Azabı, İnsanın Yaratılısı, Deccal
el-Hamdülillahi sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedânâ li-hâzâ ve mâ künnâ li-nehtediye levlâ en hedânallâh. Ve mâ tevfîkî illâ billâh. Aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb.
Neşhedü en lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh. Ve neşhedü enne Muhammeden abduhû ve habîbuhû ve resûluh.
Allahümme fe-salli ve sellim ve bârik alâ hâze’n-nebiyyi’l-kerîmi ve’r-rasuli’s-seyyidi’s- senedi’l-azîm fi’l-kalbi’r-rahîm seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İnne hâze’l-kur’âne sa’bun müstes’abün li-men kerihehû müyesserun li-men tebi’ahû…
Burada hâze’l-kur’âne, şu elimizdeki kitabımız, Kitab-ı azimüşşan olan Kur’an-ı azimüşşan. Sa’bun. Sakîl, zor. Evâmir-i ilâhiye ile dolu içi, yasaklarla dolu içi. Bir taraftan evâmir-i ilâhiyeyi yapacaksın, bir taraftan da menâhîden sakınacaksın. İkisi de nefse hoş gelmeyen şeyler. Nefis onlardan hoşlanmadığı için ağır geliyor.
Bakma!
Kime?
Hiçbir kötü nâmahreme bakma.
Ne yapacaksınız?
Kafanı önüne eğeceksin.
E olur mu canım bu devirde Hoca efendi?
Müstes’abün, onu tekid için geliyor.
Ne için bu?
Li-men kerihehû. Hoş görmeyen. Zorluk bunlar içindir.
Müyesserun li-men tebi’ahû. Fakat Kur’an ne zordur ne ağırdır.
Kime?
Kur’an’a uyanlara, cenneti gözleyenlere, rıza-i ilahiyeyi gözleyenlere Kur’an bir nurdur. Bir hidayet kaynağıdır, bir tefşirat kaynağıdır.
Onun için şurada şöyle izah etmiş. Bu Kur’an okunduğu vakitte, manasına da aşina olmadığımız halde, hele güzel bir ağızdan okunursa o Kur’an, hepimize bir huzur, bir neşe, içimizde bir korku az da olsa vermektedir. Bunu Ramazanlarda hep bilmekteyiz ve görmekteyiz. Bir korku bir tazim. Tazimimiz çok şükür yerindedir.
Fakat Kur’an’ı tekzip eden insanlar için, Kur’an okunduğu vakitte sıkılırlar. Sıkılırlar, bunalırlar, bitse de şuradan çıksak derler, uzattı da çok uzattı da derler. Hemen kaçmak için fırsat arar, tenkide hemen yol arar. Bu Kur’an’dan hoşlanmadığının alametidir. Çünkü içerisinde o nur yok.
Ve yezîdühüm nufûrâ. Nefretleri artar böyle. Ve yezdeddûne inkıtâ’ahû li-kerâhetihî. Hemen kessin diye bakarlar. Herkes ondan telezzüz edecek, zevk alacak, nur alacakken o bir an evvel kesilmesini ister.
Hz. Allah celle ve âlâ bunu haber veriyor. Diyor ki;
Ve izâ zekerte rabbeke fi’l-kur-âni vahdehû vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ. [17/İsrâ 46]
Hoş görmeyenlerin alameti bu. Kaçmak isterler daima. Hoş görmezler. Aksi gibi,
Ve izâ zukirallahu vahdehu’ş-meezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bi’l-âhirati.
Ürkmezler. Ürkmek, nefret etmek, münkabir olmak, sıkılmak ve daralmak, münafıklığın alameti oluyor.
Ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hüm yestebşirûne. [39/Zümer 45]
Bir hikâye, bir vakıa, sevindirici şeyler böyle söylediğimiz vakitte, Oo herkes sürur içerisinde dinliyor. Ama Kur’an’a gelince bunalıyor, sıkılıyor, daralıyor. Çünkü işine gelmiyor.
Müyesserun li-men tebi’ahû. Kur’an’a tâbi olan, tasdik eden müminler, takşe’ırru minhü cülûdüllezîne yakşevne rabbehüm. O Kur’an okunurken böyle titrerler. İçlerinden de dışlarından da titrerler.
Sümme telîne cülûdühüm ve kulûbühüm ilâ zikrillâhi [39/Zümer 23]. Ondan sonra Allahu Teâlâ’nın zikriyle sakin olurlar.
Hadisim de böyledir.
Ve inne hadîsî sa’bun müstes’abün li-men kerihehû müyesserun li-men tebi’ahû. Şimdi mesela yukarıda paralar sizi helâk edecek dediği vakitte bizim de gönüllerimiz sıkılıyor.
Neden?
Parayı seviyoruz. Para hepimizin işine geliyor. Yaşama parada. Para olmaz ise hiçbir şey olmaz.
Men semi’a hadîsî ve hafizehû ve amile bihî câe yevme’l-kıyâmeti me’a’l-kurâni. Her kim ki benim sözümü dinler, onu beller ve onun ile amel ederse, o da ehli Kur’an ile haşr olunacaktır kıyamet gününde.
Ve men tehâvene bi-hadîsî fe-kad tehâvene bi’l-kur’âni. Hadisime kıymet vermeyen insanlar, Kur’an’a kıymet vermeyen insanlara müsavidir.
Ve men tehâvene bi’l-kur’âni hasira’d-dünyâ ve’l-âhirati. Kur’an’a kıymet vermeyenler, hoş görmeyenler, onun ile amel etmeyenler, dünyada da ahirette de bedbaht u perişandır.
Allah muhafaza etsin.
İnne hâzihi’l-âyâtilletî yürsilullâhu lâ tekûnü li-mevti ehadin ve lâ li-hayâtihî velâkinellâhe yürsilühâ yuhavvifü bihâ ıbâdehû fe-izâ raeytüm minhâ şey’en fefze’û ilâ zikrillâhi ve duâihî ve’s-tiğfârihî.
Bu Hz. İbrahim’in, Efendimizin mahdumlarının vefatında ay tutulmuş. Ay tutulunca herkes bu ay da bugün matem ediyor. Efendimizin çocuğu vefat etti ya, onun vefatından dolayı ay da matem etti. O zaman buyuruyor ki; “Bunlar Allahu Teâlâ’nın ayetleridir. İnsanın ne hayatı ile ne de mematı ile alakadar değildir bunlar. Lakin Allahu Teâlâ’nın bunları böyle yapmasında da birer hikmeti vardır. Siz böyle halleri gördüğünüz vakitte kudreti ilahîyeye sığının da Allah’ın zikrine, dualara, namazlara, istiğfarlara devam ediniz.”
Şimdiki bugünkü fenler de bize diyorlar ki;
“İşte ay, dünyayla ayımızın arasına bir başka yıldız giriyor. Girmesi dolayısıyla ışığı bize gelemiyor. O bir müddet sonra sıyrılıp gidiyor yine ay da güneş de meydana ışıklarını veriyorlar. Binaenaleyh bunda korkulacak ne var ki?” derler.
Fakat bu nizâm-ı âlem ne zamandan beri Cenâb-ı Hak kurduysa saltanatı ilâhiye ile bunlar böyle hiç santim şaşmadan cereyan etmektedir de.
Bir arkadaş bir ilmihal yazmış. Yazdığı ilmihali bize okuyordu, “Bir yerinde bir noksanı var mı acaba?” diyerekten. O ilmihalin içerisinde şu atomdan da bir bahis açmış. Atomdan. İmanın itikat meselesi de. İtikat meselesine gelince bir de atomdan bir bahis yapmasını hoş görmüş.
Orada o atom denilen çekirdeğin içerisinde üç kuvvet varmış. Bu üç kuvvet gözle görülmeyen bir şey bu yani. O kuvvete biz bakınca göremeyiz. Ama o bir kuvvet ortada dönüyor, o büyük şeylerle görüyorlar onu. Onun içerisinde lâ yu’ad ve lâ yuhsâ [sayılamayacak kadar çok] parça var. Şimdi onun içindeki parçalar saniyede 10 bin metre hızla devrediyorlarmış. Devrederken de biri diğerine çarpmıyor. Ufacık gözle görülmeyen bir şey içerisinde Cenâb-ı Hak ne kudret daha koymuş ki o kudret onun içerisinde de dönmekte fakat bir diğerine çarpmadan dönmekte. Saniyede de 10 bin metre [hızla]. Aklımız kabul etmez bunu bizim. Saniyede de 10 bin kilometrelik sürati var. O süratinden dolayı bu temas neticesinde mi her nedense patladığı vakitte kâinatı ateşe boğuyor. Ateşinin miktarı güneşin ateşinden fazlaymış. Patladığı vakitte etrafını, demirini memirini, su gibi eritiyor.
Şimdi böyle bir kudretin sahibi olan Hz. Allah’a, bugün fenne sahip olup da bugünkü fenni bilen insan [nasıl inanmaz?] Apaçık işte bak, ufacık bir çekirdeğin içerisine ne hayat yaratmış Cenâb-ı Hak. O hayat bugün gözünün önünde herkesin işte atom diye ödü patlıyor herkesin.
Bunu yaratan kudret kim?
Sen mi koydun o çekirdeğin içerisine o kadar sürati?
Yok.
O kudreti koyan Allahu celle ve alâ.
Binaenaleyh Allahu celle ve alâ’ya boyun bükmekten, teslim olmaktan, emrine inkıyattan başka insanların çaresi yoktur.
Onun için adam bugün aya gidiyor. Görüyoruz ya. Bu maddi bir iş. Maddi bir iş, aya değil yarın güneşe de gitse daha bilmem nereye de gitse hep bunlar maddi bilgilerin şeysidir. İşte eski dedelerimiz tayyarenin ne olduğunu bilmezdi. Biz de bugün bak tayyarelerle gökte uçuyoruz. Bu bir ilimdir yani ilmin fen kısmı. Fen kısmı.
Şimdi bu fen yokken Süleyman aleyhisselam’ın da ordusunu, 28 bin kişiyi gökte uçururken Süleyman aleyhisselam’ın tayyaresi mi vardı?
Kudreti ilahiye. O 28 bin kişiyi bütün o teçhizatıyla, içerisinde nakliyesiyle beraber içerisinde götürüyor.
Onun için eskiden böyle şeyler olduğu vakitte salât-ı küsüf, salât-ı husuf diye bir namaz tarif ederler. Hatip hutbeye çıkar, hutbede hutbe okur. Allahu Teâlâ’nın âyât u alâmetlerini insanlara bildirir ve iki rekât namaz kılaraktan Cenâb-ı Hak’tan bu kendilerine âfatlardan, felaketlerden muhafazasını rica ederler, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmetini isterler, korkutmamasını isterler.
Peygamberimiz ne diyordu?
“Duaya gidin, zikrullaha varın diyor. Allah’a sığının ki Allah sizi oradan kurtarsın.” diyor.
İnne hâzihi’l-ümmete tübtelâ fî kubûrihâ. “Bu ümmette, ümmet-i merhume. Tübtelâ fî kubûrihâ. Kabirlerinde müptela olacak.”
Buradaki ümmet, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mezarlıktan geçiyorlarmış. Fî kavmi benî neccâr. “Benî Neccar denilen bir kavmin bahçelerinden geçiyorlarmış.” Oraya hayvanlarını bağlamışlar ve önlerinde 5 veya 6 veya 4 kabir çıkmış. Sormuşlar sallallahu aleyhi ve sellem,
“Bunlar kimin kabirleridir biliyor musunuz?
Birisi demiş, “Ben biliyorum. Filanın filanın filanın kabirleridir.” demiş.
O zaman buyurmuşlar ki;
İnne hâzihi’l-ümmete tübtelâ fî kubûrihâ. “Onların cezaları kabirlerinde çekecekler onlar cezalarını.” Fe-lev lâ en lâ tedâfenû le-de’avtüllâhe en yüsmi’aküm min azâbi’l-kabri’llezî esme’u minhü. “Ben eğer sizin korkmayacağınızı bilsem bu kabirden işittiğim gürültüyü, felaketi sizin de işitmeniz için Cenâb-ı Hak’tan isterdim.”
Allahu Teâlâ’ya dua ederdim ki “Bunlara da işittir yâ Rabbi benim işittiğim azab-ı kabri.” derdim. Fakat siz onu işitirseniz mevtalarınızı artık gömemezsiniz. Gömmeye meydan bulamazsınız kaçar gidersiniz. “Ne olacak bizim halimiz?” diyerekten kendi derdinize düşersiniz.
Bu, mevtayı kabre sokmamak suretiyle, mevtayı dışarıda bırakmak suretiyle değil. Korkunuzdan mevtayı bırakırsınız dışarıda, bu o manada değil. Çünkü siz mevtanızı dışarıda da bıraksanız onu azabı ilahiye nerede olsa bulacaktır onu. İster onu altın kafesin içine koy, isterse nereye korsan koy o azap onu bulacaktır. Balığın karnında, nerede olursa [olsun] o azabı tadacaktır o adam. Onun için siz ölülerinizi gömmemeye kalkarsınız. Yani kendi başınızın derdinden düşersiniz, kaçarsınız ölülerinizi gömmekten. Onun için;
Te’avvezû billâhi mine’l-fiteni mâ zahara minhâ ve mâ batana. “Onun için siz açık, iç ve dış bütün fitnelerden Allah’a sığınınız.”
Ki o fitneler Allahu Teâlâ’nın rızasının haricinde işlenen bütün günahlardır. Bütün Allahu Teâlâ’nın rızasının dışında işlenen bütün günahlar fitnedir. O fitnelerin her çeşidinden Allah’a sığınırız.
Burada İmam Gazzâlî’nin çok güzel bir sözü var. Sen diyor hep dışına bakıyorsun. İçine baksan, içine baksan içindeki felaketleri bir görsen çok nedamet eder, çok pişman olur, çok ağlarsınız artık. Fakat sen bütün gözlerini dünyaya dikmişsin hep dünya için geceni gündüzünü harcıyorsun, iç âleminden haberin yok.
Kalp nedir yani, ne olacak. Kalp nedir işte, oradaki bir et parçası dersin. İşte onu da Allah yaratmış. O da vazifesini yapmazsa bana ne. Fakat asıl iş ondadır yani. İnsanlık denilen şu bize verilen nimet.
[Allahu Teâlâ insanı yaratacağı zaman] melekler Cenâb-ı Hakk’a soruyorlar;
“Biz varız ya, bizi yarattın ya! Hiç isyan bilmiyorlar, hiç günah da yapmıyorlar. Emrinden dışarıya çıktığımız da yok. Daha bu Âdemoğlunu ne diye yaratıyorsun? gibilerden.
Diyor ki;
“Ben size “Kün!” dedim oldunuz. Size bir zorluk terettüp etmemiştir. “Kün!” Bir emr-i ilahi ile bütün melekler halk olmuştur. Bir emri ile bütün melekler derhal karıncanın yuvasından fırlar gibi yahut ne gibiyse çıkıverirler. Ama insanoğlu öyle değil.
Onu da akıllarıyla beraber salıverdim bu âleme. Rûh-u şeytâniyeye dünya aklını, rûh-u sultâniyeye de âhiret aklını verdim.
Şimdi onlar ikisi de buluğa erdikten sonra kıyamete kadar muharebededirler. Yeryüzündeki insanlar nasıl daimî muharebedeyseler, o insanlarda bu muharebe buluğ devresinden itibaren ölünceye adar devam eder. Kurtulmanın çaresi de yok. Tâ sultanî zikri atlar da nefs-i mutmainneye erişirsen o zaman Cenâb-ı Hakk’ın masumiyet eli seni tutar, Peygamberler gibi sen de masum olarak artık yıkılmaktan kurtulursun. Yıkılmazsın ondan sonra. İman tehlikesi kalmaz ondan sonra. İmanın elden gitmek tehlikesi kalmaz. Çünkü yükseklik mevkiin taht-ı te’mindedir. Cenâb-ı Hakk’ın emniyetine girmişindir artık. Ondan evvelki devirler hep tehlikelidir, hiçbir güven yoktur.
Onun için bu iç âlemin kavgası kıyamete kadar devam edecektir.
İç âlemde şimdi iki tane ruh var: Birisi şeytanî birisi sultanî. Birisine hayvanî diyorlar birisine sultanî. O hayvanînin yardımcısı veziri şeytan. Onun veziri şeytan. Birisi de dünya aklıdır. O dünya aklıyla şeytan birleşir rûh-u hayvanînin yardımcısıdır bunlar. O bir memleketin teşkilatı mevcut yani. Öteki rûh-u sultanî, onun da veziri meleklerdir ve akl-ı âlîdir.
Ama bunlar şimdi evamir-i ilâhiyeye imtisal eder, tam manasıyla yapışırlarsa o zaman rûh-u hayvanî rûh-u sultanînin elinde esir olur. Nasıl ki [şimdi devletlerin idaresine] bir idareci geçiyor. O idareci hangi idareciyse diğer idareciler o idareciye teslim olmak mecburiyetinde kalıyorlar.
O idareci ama öteki idareci daima gözünden kaçırmaz. Bir puntunu bulsam da şunu devirsem de ben otursam oraya der. Burada insanın içinde yine mevcut. O rûh-u sultanî, “Oturdum ben bu saltanata.” diye güvenemez. Çünkü rûh-u şeytanî rûh-u hayvanî daima onu yıkmak için çareler arar. Çareler arar ve o çareler dolayısıyla onun bir pundunu bulur devirirse saltanattaki ötekinin elini ayağını bağlar o köşede oturtturur. Ondan sonra hiçbir şey yapamaz. Ben insandım ya, onun için insanın kıymeti çok yüksek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kâbe-i Muazzama’yı tavafında da bunu Kâbe’ye karşı hitaben dedi ki;
“Ey Kâbe! Bu kadar çok böbürlenme hani, herkes etrafını tavaf ediyor. Mü’minin kıymeti senden efdaldir.” dedi.
Mü’mindeki kıymet çünkü Allahu Teâlâ’nın ekrem-i mahlukatı. Erkem-i mahlukat en üstün mahluk insan. Sen en üstün mahlukken şeytana esir olmuş, nefse esir olmuş, efsel-i sâfilîne düşmüş. Elbette ki cezası ne kadar ağır olacak kim bilir. Senin işin meleklik değil meleklikten üstünlük lazım çünkü efdal-i mahluksun. Melek değil efdal-i mahluk. Efdal-i mahluk insan. İnsanın efdali hepsinden âlâ. Onun için o âlâlığı sen ayaklarının altına paralara değişiyorsun. Paralarla değil Allah’ladır senin işin.
Onun için;
Te’avvezû billâhi min azâbi’l-kabri. “Azab-ı kabirden Allah’a sığının evvela.” Çünkü ilk menzilimiz orası. İlk menzilimiz olduğu için kabir, görüyoruz işte bir topraktır bir çukurdur. Ana vatanımız orası. Ana vatan, en nihayet akibet oraya gideceğiz. Fakat orada Allah’a iman edenlerle iman etmeyenler seçilecek. Orada herkes haline göre orada azab-ı kabiri tadacaktır.
Onun için daima bize o azabı kabirden sığınmak lazım.
İkincisi;
Azâbü’n-nâri. “Cehennem azabından da.”
Üçüncü;
Te’avvezû billâhi min fitneti’d-deccâli. “Bir de deccal fitnesi var. Ondan da Allaha sığının.”
“Onun için Allahu Teâlâ’ya bunlardan daima sığının!” buyurmuş.
Cenâb-ı Hak cümlemizi de affetsin mağfiret etsin. Bu deccalin şerrinden, fitnelerin şerrinden, azab-ı kabrin şerrinden cümle ümmet-i Muhammed’i bizleri de muhafaza buyursun.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Hatipler, Bilginler,
Ahir Zaman, Nefs,
Zikir, Borç
İçin Dua, Cimrilik,
