00.00.2000 - Şehvete Uymak, İbadet ve İlmi Terketmek, Adil Olmak, Cennete Girmek

00.00.2000 - Şehvete Uymak, İbadet ve İlmi Terketmek, Adil Olmak, Cennete Girmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fe-kâle Rasûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
أَتَخَوَّفُ عَلَى أُمَّتِي اثْنَتَيْنِ: يَتْبَعُونَ الْأَرْيَافَ وَالشَّهَوَاتِ، وَيَتْرُكُونَ الصَّلَاةَ. وَالْقُرْآنُ يَتَعَلَّمُهُ الْـمُنَافِقُونَ يُجَادِلُونَ بِهِ أَهْلَ الْعِلْمِ. طب عَنْ عُقْبَةَ.
Etehavvefü ‘alâ ümmeti’s-neteyni yettebi’ûne’l-eryâfe ve’ş-şehevâti ve yetrükûne’s-salâte ve’l-kur’ânü yete’allemühü’l-münâfikûne yücâdilûne bi-hî ehle’l-‘ılmi.
Ukbe radıyallahu anh’den Taberânî rivayet eylemiş ki;
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "Ümmetim üzerinde iki korkum vardır. Ümmetim için iki şeyden korkarım." buyurmuş.
Birisi;Yettebi’ûne’l-eryâfe ve’ş-şehevâti ve yetrükûne’s-salâte ve’l-kur’ânü. "Eryâfe tabi olurlar. Şehvetlerine tabii olurlar." Eryâf; bolluk ve rahatlık yerleri, sayfiye gibi kalkıp gittikleri yerler manasına. Oralara giderler, şehvetlerine tabii olurlar. Bundan korkarım buyurmuş. Yani yazlıklara çıkarlar, keyiflerine bakarlar.
Ve yetrükûne’s-salâte. "Ve namazı terk ederler." Belki cuma namazlarını, cemaatle namaz kılmayı terk ederler filan manasına olabilir. Namazı terk ederler. Ve’l-kur’ânü. "Kur’an’ı terk ederler."Ve’l-kur’ânü yete’allemühü’l-münâfikûne. "Bunlar Kur’an'ı terk edince, öğrenmeyince, Kur’an'ı münafıklar öğrenir." Yücâdilûne bi-hî ehle’l-‘ılmi. "İlim sahipleriyle, bu öğrendikleri Kur’an bilgilerini kullanarak mücadele ederler."
Demek ki; salîh insanların, âbid, zâhid, ihlaslı, temiz insanların keyiflerine tabi olarak, zevki sefa yerlerine, yazlıklara, uzaklara gitmelerini ve asıl şehirlerdeki ilmi irfânı bırakmalarını, namazları, cemaatleri bırakmalarını doğru görmüyor Peygamber Efendimiz. Onların boş bıraktığı o boşluktan, münafıklar faydalanıyor. Münafıklar Kur’an bilgilerini şehirlerde öğreniyorlar, dersleri takip ediyorlar, camide konuşulanları dinliyorlar. Münafık oldukları için öğrendiklerini hayra kullanmıyorlar; ehli ilim ile mücadele etmek, kafaları karıştırmak, gönülleri bulandırmak, insanları şaşırtmak için kullanıyorlar. Yani münafıklık yapıyorlar. "Bundan korkarım." buyurmuş Peygamber Efendimiz.
O bakımdan bizim bu hadîs-i şerîfi duyduktan sonra yapmamız gereken şeylerden birisi; camiyi, cemaati, ilmi, Kur’an öğrenmeyi, ihlâslı insanlar -Allah’tan korkan, hâlis niyetli, münafık değil, içi başka dışı başka değil, temiz insanların- kendilerinin iyi öğrenmesi ve çoluk çocuğuna da tam öğretmesi. "Aman evladım, bu bizim Kur’an’ımızdır. Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâmıdır. Haydi yavrum bunu öğren. Bunu öğrenirsen sana bir Mercedes alacağım, BMW alacağım son model, hâfız olursan. Hadi göster kendini. Ötekiler bak nasıl öğreniyorlar, sen onlardan eksik misin. Senin onlardan ne eksikliğin var." filan deyip teşvik ederek, çocuklarımızı Kur’an’ı Kerîm’e göre ihlâslı yetiştirmeliyiz.
أَتَدْرُونَ مَنِ السَّابِقُونَ إِلَى ظِلِّ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ؟ الَّذِينَ إِذَا أُعْطُوا الْحَقَّ قَبِلُوهُ، وَإِذَا سُئِلُوهُ بَذَلُوهُ، وَحَكَمُوا لِلنَّاسِ كَحُكْمِهِمْ لِأَنْفُسِهِمْ. حل حم عَنْ عَايِشَةَ.
E-tedrûne meni’s-sâbikûne ilâ zıllıllâhi azze ve celle ellezîne izâ u’tu’l-hakka kabilûhü ve izâ süilûhü bezelûhü ve hakemü’n-nâse ke-hükmihim li-enfüsihim.
Hulvânî [Ebû Nu’aym] ve Ahmed b. Hanbel radıyallahu anhüma, Âişe-i Sıddîka radıyallahu anha’dan rivayet etmiş ki;
Peygamber efendimiz buyuruyor:
E-tedrûne. "Biliyor musunuz?"Meni’s-sâbikûne ilâ zıllıllâhi azze ve celle. "Aziz ve celil olan Allah Teâlâ hazretlerinin arş-ı âlâsının gölgesinin altına, koşa koşa gidenler, o gölgenin altında nurdan minderlerde oturacak olanlar Müslümanlardan kimlerdir biliyor musunuz?"
Oraya birinci varacaklar, arşın gölgesinde oturacaklar, safa sürecekler, büyük nimetlere mazhar olacaklar, mahşerin tehlikelerine uğramayacaklar.
"Kim bunlar biliyor musunuz?" diyor. Tabi bu soru dikkati çekmek için. Soru sorarak dikkat çekilir; 'Allah Allah bunlar kim' diye bir merak uyanır. Bu bir usuldür edebiyatta. Ondan sonra gerçek söylenir. Peygamber Efendimiz'de bazen böyle soru sorardı, ilgi iyice canlı olduktan sonra cevabını kendisi verirdi.
Cevabını veriyor buyuruyor ki:
Ellezîne izâ u’tu’l-hakka kabilûhü. "Kendilerine hak verildiği zaman onu kabul eden." bir. Yani ya hak söz söylendiğinde kabul eder, ya kendisinin hakkı verildiği zaman alır manasına.
Ve izâ süilûhü. "Hak kendilerinden istendiği zaman verirler." Yani kendilerinin hakkını alırlar. Hakkını almak gayet tabii. Bir şey yok! Fazlasını istemezler demek yani. Cenâb-ı Hakk; onlara neyi helal kılmış, ne kadarını nasip etmişse onu alırlar. Azgınlık, taşkınlık, açgözlülük, mütecavizlik, gasp, gadir, zulüm yapmazlar. Hakkı alırlar, hakları da verirler.
Kendilerinden hak istendiği zaman da hakkı esirgemezler, verirler. 'Al kardeşim buyur. Bu senin hakkındır' verirler. Yani hakşinaslar. Hem kendi haklarını almak hususunda Allah’ın sevdiği bir durumda, hem de kendisinde beklenilen hakları sunmakta iyi insanlar. Terazi ellerinde, hakşinas insanlar; bir.
Sonra;
Ve hakemü’n-nâse ke-hükmihim li-enfüsihim. "İnsanlarada kendileri hakkında ne hüküm vereceklerse; kendileri gibi düşünerek, kendilerini onların yerine koyarak böyle hükmederler. "Ben onun yerinde olsaydım şöyle yapılmasını isterdim. Şunu yapmak onun hakkıdır, binâenaleyh şu şöyledir kardeşim." diye kendilerini onların yerine koyup, kendilerine nasıl hükmedeceklerse, haklarını nasıl isteyeceklerse, onların haklarını da isteyiverendir.
Bu çok önemli! Adaletliliğin, Allah’ın sevdiği hakşinaslığın en güzel ölçeklerinden veya onu sağlamanın en güzel yollarından birisi; karşıdaki hak sahibini kendi yerine koyarsın. "O pozisyonda, o durumda onun yerinde ben olsaydım ne yapardım. O hakkını istiyor ben de vermek istemiyorum ama hakkı. Onun yerinde ben olsaydım üzülürdüm bu şeyden. Haydi vereyim."
Hakkı hükmetmek, haklı hüküm vermek, adil hüküm vermenin en güzel çarelerinden biri; karşısındakini kendisi yerine koymaktır. Kendisini onun yerine koymaktır, öyle hüküm etmektir. Böyle hükmedenler adil insanlar oluyor. Haklarını alırkende adiller, hak verirken de adiller. Hükmederlerken de adiller.
Demek ki; Cenâb-ı Hak adaletli insanları seviyormuş ve bunlar arşı âzâmın gölgesine herkesten evvel koşarak ilk önce gideceklermiş.
O halde bizler, her hükmümüzü, kendi şahsi, nefsâni isteklerimizin, kızgınlıklarımızın, sevgilerimizin üstünde hakkı tutarak, teraziyi elimizde iyice tartarak öyle yapmalıyız. Hakkı işlemek hususunda insana, iki duygu mani olur.
Bir; haksızı sever onu korumak için, onu koruyacak şekilde işi yamultur. Kayırmak için yapar. Sevgiden olur. 'Ha bu benim kardeşim,bu benim akrabam, bu benim babam, bu benim annem. Binâenaleyh biraz işi şöyle kaydırayım da onu kayırayım' der. Ondan olur, sevgiden olur.
Bir de; bu adam evet doğru söylüyor ama ben bu adama kızıyorum ya, bu adam benim kızdığım adam. Şimdi vermeyeyim şuna hakkı diye kızgınlıktan vermek istemez insan. İyi insan, bu iki duyguyu aşar. Yani kızdığı zaman da adaletten ayrılmaz, kızdığı insana karşı. Sevdiği zaman da adaletten ayrılmaz, sevmesine rağmen hakkı söyler. Bu çok önemli bir ölçü!
Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var. Peygamber Efendimiz, böyle hareket edenleri çok methediyor.
Kur’an-ı Kerîm de de;
وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ
Ve lev ‘alâ enfüsiküm evi’l-vâlideyni ve’l-akrabîne. [1]
Kendisinin aleyhine de olsa, ana babasının aleyhine de olsa, akrabalarının aleyhine de olsa adaletli hükmeden kimseler methediliyor. Demek ki, Allah öylelerini sevdiğinden arşın gölgesinde de gölgelendiriyor.
Muâz radıyallahu anh den rivayet edildiğine göre, Taberânî rivayet etmiş rahmetullahi aleyh. Peygamber Efendimiz sormuş ki;
أَتَدْرِي مَا تَمَامُ النِّعْمَةِ؟ تَمَامُ النِّعْمَةِ دُخُولُ الْجَنَّةِ، وَالنَّجَاةُ مِنَ النَّارِ. طب عَنْ مُعَاذٍ.
E-tedrî mâ temâmü’n-ni’meti temâmü’n-ni’meti dühûlü’l-cenneti ve’n-necâtü mine’n-nâri.
[Herhalde Muâz radıyallahu anha sormuş tekil olarak soruyor.]
"Biliyor musun nimetin tamamı nedir?" diye sormuş.
Nimetin tamamı sözü nerede geçiyor?
Allâhümme innâ nes'elüke temâme’n-ni'meti. "Yâ Rabbi! Biz senden nimetin tamamını istiyoruz." Ve devam e'l-âfiye. "Ve afiyetin devamını istiyoruz."Ve husn'el-hâtime. "İyi sonuç, iyi akıbet, iyi bir ölümle ölmeyi istiyoruz." filan diye böyle dua ediyoruz ya.
Bu zata, bu nimetin tamamı nedir biliyor musun? diye sormuş Muâz radıyallahu anh.
E-tedrî mâ temâmü’n-ni’meti. "Nimetin tamamı nedir?"
Soruyu sorduktan sonra yine kendisi cevabını ihsan buyurmuş, söylemiş.
Tabi dünyada birçok nimetler içinde yaşıyoruz. Allah'tan nimetin tamamını istiyoruz.
Ama bunun tamamı nedir?
Temâmü’n-ni’meti dühûlü’l-cenneti. "Cennete girmektir." Ve’n-necâtü mine’n-nâri. "Cehennemden paçayı kurtarmış olmaktır." Cennete girmektir, cehenneme düşüp yanmamaktadır.
Allahu Teâlâ hazretleri bizlere türlü türlü nimetler vermiş, yaratmış, ihsan ediyor, yaşatıyor. Sağlık vermiş, akıl vermiş deli olsak kıymetimiz olmaz. Sakat olsak, yatalak olsak kıymetimiz olmaz. Etrafımızda bize bakanlara dert oluruz, sıkıntı oluruz.
En büyük nimetlerden birisi Müslümanız elhamdulillâh. Bizim bu diyara mahsus nimetlerimiz; türlü türlü meyveleri yiyoruz, içiyoruz. Kebaplar bizim için su gibi basit gibi şeyler, başkalarının ağzının sulandığı şeyler. Biz artık yiye yiye bıkmışız da aramıyoruz bile, istemiyoruz bile. Kuzular meleşiyor, merinos koçları bahçemizde dolaşıyor, balıklar denizde oynaşıyor. İstersen motora binersin, istersen balık tutarsın, istersen çarşıda dükkandan balık tutarsın, istediğin boyda. Parasını oltanın ucuna taktım mı istediğin balık geliyor. Dükkandan, eve getirirsin 'al sana dükkandan bir balık tuttum, somon balığı, kırmızı etli' falanca filanca... Bolluk... Kıtlık yok. Su istersen su var. Her gün yıkan; sabah yıkan, akşam yıkan, terlediğin zaman yıkan. İstersen bahçene şişirme havuz al, at içine cimbil cimbil serinle. İstersen grandpool gömme havuz, istersen dekorasyonlu; kenarda kayalar mayalar... İstersen güneş ışını ile ısıtmalı, istersen fiskiyeli, istersen pınarlı, istersen deniz, istersen sörf, istersen dere ağzı sakin swimming mıntıkası.
Allah’a hamd-ü senalar olsun çok güzel yerler. Buraya gelmiş, sonra Türkiyeye dönmüş olan buraları tanıyan arkadaşlar telefon ettikleri zaman diyolar ki;
"Hocam oranın güzellikleri gözümde tütüyor, bir fırsat olsa da tekrar yine gelsem." diyorlar. Nimetler çok, türlü türlü nimetlerle yaşıyoruz. Allah’a hamd ü senâlar olsun.
Rabbimiz bize nimetlerini şükretmeyi, kendisini zikretmeyi, kendisine güzel ibadet etmeyi nasip eylesin.
Ama bu nimetlerin tamamı ne?
Dühûlü’l-cenneti. "Cennete girmek." Cehennemden de kurtulmuş olmak. Paçayı kurtarmış olmak, cehenneme düşmemek.
Bir kibritin alevi parmağımızı yaktığı zaman fena oluyoruz, az bir sıcaklığa dayanamıyoruz.
O cehennemin harareti ne olacak?
Müslümanları savaşa çağırdığı zaman Peygamber-i zişan sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "ama hava sıcak, yaz günü. Şimdi imdi bu sıcakta sefer olmaz, savaş olmaz."
Kur’an-ı Kerîmde Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Kul nâru cehenneme eşeddü harrâ an lev kânû yefkahûn. [2]
"Cehennem ateşi çok daha fazla hararetlidir bir bilseler."
Allah rızası için Peygamber Wfendimiz çağırmış gidilecek. Tebük dediyse Tebük’e gidilecek. Hangi istikamete dediyse garibanlar gitmişler. Yüz kişi küsür kimseyi sefere gönderiyor, bir torba hurma. Başka ne ekmek, ne et, ne başka bir şey onunla idare ediyorlar. En sonunda da aç kalmışlar. Cenâb-ı Allah denize bir balık göndermiş. Denize bir balık vurmuş da, onu günlerce yemişler. Gözünün içine, balığın göz çukuru oyuğunun içine, on üç kişi sığmış. 'Bu mağara gibi bakalım kaç kişi sığacak' diye denemişler. Balığın kaburga kemiklerini çatmışlar, altından deveyle geçmişler. Koca balina göndermiş Allah. Kesip kesip yemişler. Kokmuyor da, şiddetli sıcaktan trak kuruyor. Demek ki pastırma gibi bir şey oluyor. Kesip kesip yemişler.
Hatta Medine'ye de getirmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
"Bu Allah’ın bir ikramıdır. Verin biz de yiyelim." demiş. İkramı ilahi diye. Öyle garibanlar şey yapmışlar.
Bu sözü "cehennem ateşi daha hararetli." âyet-i kerimesinden açtık.
Allahu Teâlâ hazretlerinin, şu nimetlerine çok şükürler olsun. Bunların tamamı olan cenneti girmeyi de nasip etsin. Cehennemde yanmamayı, cehennemden, sırat köprüsünden yıldırım gibi geçip, cennete varıp, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize de cennette komşu olmayı nasip etsin. Havz-ı Kevser de Peygamber Efendimiz'e kavuşursak, havz-ı Kevser’den içersek, cennete beraber girersek, cennette komşu olursak, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görmek, cennetin en büyük nimeti o olacakmış. Ve cuma günlerine tesadüf eden zamanlarda, ona kıyaslanacak zamanlarda, Müslümanlar Rabbil âleminin huzuruna ziyarete gideceklermiş, Cenâb-ı Hak da onlara ikramlarda bulunacakmış. Bunları, Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti misk kokuları kaplayacakmış. Döndükleri zaman zevceleri soracaklarmış:
"Ya sizin yüzünüz nurlanmış; pırıl pırıl. Kokularınız harika."
"Rabbimizin ziyaretinden geliyoruz." diyeceklermiş. Cennet çarşılarından türlü türlü hediyeler ikram edecekmiş Cenâb-ı Hak.
Hadîs-i şerîflerde okuyoruz; orayı görmeyi de Cenâb-ı Hak nasip etsin. Ama kahrına, gazaba uğramadan, hesaba çekilmeden, terlemeden bi gayri hisab cennete girmeyi Allah cümlemize nasip eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olalım.
El Fâtiha.
[1] Nisâ Sûresi 135
[2] Tevbe Sûresi 81
00.00.2000 -
Ümmete Çok Şey
00.00.2000 -
Şefaat, Sıla-i Rahim,
