00.00.2000 - Yöneticiler, Kan Akıtmak, Sıla-i Rahim, Bıyıkların Kısaltılması

00.00.2000 - Yöneticiler, Kan Akıtmak, Sıla-i Rahim, Bıyıkların Kısaltılması
Elhamdülillahi Rabbi’l âlemine hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve-men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmiddîn.
Emmâ ba’d.
Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;
أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي مِنْ بَعْدِي ثَلَاثًا: حَيْفَ الْأَئِمَّةِ، وَإِيمَانًا بِالنُّجُومِ، وَتَكْذِيبًا بِالْقَدَرِ
Ehâfu alâ ümmetî min ba’dî selâsen, hayfu’l-eimmeti ve îmânen bi’n-nücûmi ve tekzîben bi’l-kaderi.
Râfiî, Ebû Mahciz’den veya Mihcez radıyallahu anh’ten -hareke böyle ama öteki türlü de olabilir- rivayet etmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Ehâfu alâ ümmetî min ba’dî selâsen. “Ümmetim için, benden sonra, benim hayatımdan sonra, ben âhirete irtihal ettikten sonra, üç şeyin olmasından endişe ediyorum, korkuyorum.”
Bir; hayfe’l-eimmeti. “İmamların, önderlerin, hükümdarların, idarecilerin zulmü.”
İdareciler aslında hizmet makamının başına geçmiş kimselerdir. Millete, ümmete hizmet etmeleri lazım. Fakat mevki, makam insanı azdırır, saptırır, şımartır, kibirlendirir. Onlar ellerindeki selahiyetleri eğer aşarlarsa, kötüye kullanırlarsa, çok büyük günahlara girerler ve çok büyük veballer alırlar, âhirette çok büyük cezalara çarptırılırlar. Adaletli hükümdar çok sevap kazandığı gibi, zalim hükümdar da çok veballer altında kalır. Ve oluyor da....
Gözümüzün önündeki ülkelerde zalim idarecileri görüyoruz. Bir bundan korkuyorum diyor Efendimiz; hükümdarların, idarecilerin zalimliğinden, bir.
Ve-îmânen bi’n-nücûmi. “Ve yıldızlara inanmalarından da korkuyorum.”
İslâm inancında imanın esasları hadîs-i şerîflerle belirlenmiştir, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça yazılıdır.
Mü’min neye inanır?
Neyin nereden olduğunu, nasıl telakki edilmesi gerektiğini çok iyi bilir. Dünyadaki bütün işleri Cenâb-ı Hak takdir ediyor. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki, kâinattaki bütün olaylar, bi-yedihî melekütü’s-semâvâti ve’l-ardı. “Göklerin ver yerin hükümranlığı, idaresi Allah’ındır.” Lehû mülkü’s-semâvâti ve’l-ard. Sonra, bi-yedihî mekâlîdü’s-semâvâti ve’l-ardı. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. “Güç kuvvet ancak Allah’ın takdiriyledir, elindedir. O’nun emri olmadan kimse bir şey yapamaz.”
Bunları biliyoruz ama maalesef eski dinlerden, çağlardan kalma bir takım bâtıl inançlar da halen ölmemiştir, yaşamaktadır. O bâtıl inançlardan bir tanesi de yıldızları bir şey sanmak; dünya üzerinde onların bir hükmü, tesiri olduğunu sanmak; onlara bir kuvvet vehmetmek hatta onlara tapınmak, onları tanrı sanmak...
İşte bilmem yıldız falı, bilmem burçlar. Burçlardan o günkü işlere ait çıkacak, gelecek olaylara dair bir takım ihtimaller, yalanlar dolanlar, aldatmaca, kıvırtmaca şeyler. “Falınıza göre bugün birisiyle karşılaşacaksınız. O size bir şey verecek.” vesaire filan... Hepsi yalan, hepsi hikâye, hepsi atma tutma, hepsi senaryo...
Yıldızlara inanmak. Bu, Avrupa’daki milletlerde de olan eski bâtıl inançlardan birisi. Hatta haftanın isimleri de çoğu yıldızlarla ilgili. Sunday güneşin günü, Monday ayın günü, Tuesday, bilmem Wednesday vesaire... Haftanın günlerinde bile o yıldız inançlarının etkileri olduğu söyleniyor.
“İşte onların -ümmetimin- yıldızlara inanmasından korkuyorum.” diyor. Yani bâtıl inançlara kayabilirler, ondan korkuyorum demek. İmandan sonra bunlara inanmamaları lazım ama yıldızlara fallara, kâhinlere, kâhinlerin yalanlarına inanırlar diye, ondan da endişe ediyorum diyor.
Yirminci yüzyılda hâlâ bu inanç vardır, insanların kafalarında vardır.
Üçüncü korktuğu şey Peygamber Efendimiz'in; ümmet bu hatalara düşer diye endişe ettiği şeylerden üçüncüsü;
Ve tekzîben bi’l-kaderi. “Kaderi inkâr etmeleridir, yalanlamalarıdır, kaderi kabul etmemeleridir.”
“Halbuki yeri göğü yaratan Allahu Teâlâ hazretleri mukadderatını Levh-i Mahfûz’una yazmıştır, takdir etmiştir. “Sâbıka-i ezelde ne yazdıysa o olur.” diyor, Sinan Paşa Tazarruât’ında. Cenâb-ı Hak Teâlâ ne takdir etmişse, olaylar ona göre gelişir.
Ordinaryus Profesör Âkil Muhtar Özden diye bir kişinin; -tıp alimi, İstanbul Üniversitesi eski üstatlarından birisi. İsviçre’de filan bulunmuş.- ortaokul lise çağında onun İlim Bakımından Ahlâk diye bir kitabını okumuştum, orada diyor ki; kesin olarak hoşuma gitmişti o, dikkatimi çekmişti. “Kâinattaki olayları incelediğimiz zaman; hayvanlar âlemini, insanları, onların ahlaklarını filan, muhtelif yerlerde görünümlerini incelediğimiz zaman görürüz ki; kâinat bir üstün varlık tarafından yönetiliyor ve belli bir istikamete doğru yönlendirilmiş sevk ediliyor.” diye, o sonucu çıkarmıştı. Herşeyin intizamlı olduğunu Ordinaryus Profesör eserinde, o sonucu çıkarmış.
Tabii insan kaderi inkâr ediyor da ne yapıyor yani? Kendisinin her istediği şeyi yapabiliyor mu?
Mümkün değil! Birçok olayların etkisi altında, rüzgârın önünde yaprak misâli gibi savrulup gidiyor insanoğlu. İstemediği birçok olayla karşılaşıyor. İstemediği halde karşılaşıyor. İstediği birçok şeyi de elde edemiyor, çok istediği halde. Demek ki âciz, demek ki elinde bir şey yok.
Mukadderâtı, takdiri, kaderi inkâr etmek de; Allah’ı bilmemek, Allah'ın sıfatlarını bilmemekten kaynaklanır. O da çok büyük bir kusurdur. Onlar çok büyük suç işliyorlar. Fakat bir takım müslümanım diyen zümreler, bu konularda ileri geri konuşmuşlardır, konuşmaya da devam edenleri vardır maalesef. Kur’an’a aykırı olarak fikirler ileri sürenleri vardır.
Demek ki Peygamber Efendimiz'in üzüldüğü hatalı işler maalesef görülüyor. Yani korktuğu ümmetin başına gelmiş. Zaten korkuyorum demesi, gelecek, onlara üzülüyorum gibi bir mâna taşıyor.
Maalesef zalim hükümdarlar da olmuştur, malesef yıldızlara, fallara inananlar da hâlâ vardır. Maalesef kader meselesine anlamayanlar, boş yere üzülenler, boş yere çırpınanlar da hâlâ vardır.
Aşağıdaki bir diğer hadîs-i şerîf;
أَخَافُ عَلَيْكُمْ سِتًّا: إِمَارَةَ السُّفَهَاءِ، وَسَفْكَ الدَّمِ، وَبَيْعَ الْحُكْمِ، وَقَطِيعَةَ الرَّحِمِ، وَنَشْوًا يَتَّخِذُونَ الْقُرْآنَ مَزَامِيرَ، وَكَثْرَةَ الشُّرَطِ
Ehâfu aleyküm sitten imârete’s-süfehâi ve sefke’d-demi ve bey’a’l-hükmi ve katî’ate’r-rahimi ve neşvün yettehızûne’l-kur’âne mezâmîra ve kesrate’ş-şuratı.
Taberânî, Avf b. Mâlik radıyallahu anh’ten rivayet eylemiş ki, Peygamber Efendimiz; “Sizin hakkınızda, sizin namınıza altı şeyden endişe etmekteyim.” buyurmuş.
1- İmârete’s-süfehâi. “Sefihlerin hükümdarlık yapması.”
Sefih ne demek?
“Aklı kıt” demek; hakîm olmayan, yerli yerince düşünemeyen, kıt akıllı insan demek. İçki içenin içmesine de sefâhet deniliyor. İçkiyi ondan içiyor. İçki içtiği zaman da aklı tamamen gidiyor, direklere sarılıyor, çamurlara yuvarlanıyor.
Bir, imârete’s-süfehâi. “Akılsız, hikmetsiz, düşüncesiz, kabiliyetsiz insanların yönetici olması. Korktuğum şeylerden birisi bu.”
2- Ve sefke’d-demi. “Kan akıtılması...”
Tabii kan akıtılırsa en büyük suçtur. Adam öldürmek, katlü’n-nefsi bi-ğayri hak. Nâhak yere adam öldürmek, birisinin hayatına kastetmek, kâtillik, en büyük günahlardan biridir;
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِدًا ف۪يهَا
Ve-men katele mü’minen müte’ammüden fe-cezâühû cehennemü hâliden fîhâ.[1] “Kasten, müslüman olduğunu bile bile, Müslümanlığı için bir kimse bir müslümanı öldürürse, ebediyen cehennemde kalır.”
O kadar önemli! Ama bu kan dökme de maalesef tarih boyunca devam ettiği gibi, yirmibirinci yüzyılda da hâlâ dünyanın pek çok ülkesinde devam ediyor. Savaş savaş savaş.., çatışma, isyan, zulüm, vesaire ve kan dökme... Binlerce insanın kanı dökülüyor. İşte Çeçenistan, işte Bosna Hersek, işte Sancak, Kosova, işte Keşmir, işte Afrika’nın birçok ülkeleri. Bazen müslümanların müslümanlarla çarpışması, bazen kâfirlerin müslümanlara zulmü.
"Bundan korkuyorum" diyor, bu da olup duruyor.
3- Ve bey’a’l-hükmi. “Ve hükmü satmak, satın almak.”
Bu hükmü satmak demek, bir idari mevkiyi birisine rüşvetle vermek veyahut birisinin mahkemeden umduğu bir kendi lehine hükmü, rüşvet alarak onun lehine öyle hükmetmek. Mahkemelerin bozulması ya da yöneticilerin tayininin bozulması mânasına. Parayı bastıran hükmü alıyor. Ya istediği hükmü mahkemeden çıkartıyor, kararı alıyor demek ya da istediği idari memuriyeti parayı bastırıp alıyor, ondan sonra oraya geçtikten sonrada milletin canına okuyor.
4- Ve katî’ate’r-rahimi. “Ve akrabalık bağlarını koparmanızdan korkuyorum.” demiş oluyor Peygamber Efendimiz.
Sıla-i rahim yapmamanızdan korkuyorum. Biribirinizi unutmanızdan, ziyaret etmemenizden korkuyorum mânasına.
Biliyorsunuz, sıla-i rahim -akrabaları kollamak, gözetmek, ziyaret etmek- İslâm da en çok tavsiye edilen, ömrü arttıran, diyarları şenlendiren bir güzel davranıştır. Bunu ya insan bizzat akrabasını ziyaret ederek yapar, onu yapamazsa telefonla, mektupla yapar ama yapması lazım. Akrabalık bağlarını canlı tutması gerekiyor.
“Bunu yapmamanızdan da korkarım.” diyor.
5- Ve neşvün yettehızûne’l-kur’âne mezâmîra. “Bir de birtakım gençlerin, nesillerin yetişmesi ki; onlar Kur’ân-ı Kerîm’i şarkı, mûsiki parçası gibi telakki ederler.”
Kur’ân-ı Kerîm’i mûsiki makâmıymış gibi, şarkıymış, türküymüş gibi okurlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm Allah celle celâlühû kelamıdır, kelamı da kıymetlidir; sululuğa, ciddiyetsizliğe bu işin tahammülü yoktur.
Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl okumamız gerektiğini, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde, daha önce okuduğumuz hadîs-i şerîflerde bildirmiştir. İnsan hüzünle okuyacak ve okuduğunu dinleyen, “Bu adam Allah’tan korkuyor, okuyuşundan belli.” diyecek. Yani okuyuşunda Allah’tan korktuğu belli olacak şekilde okuyacak, ciddi okuyacak. Öyle şarkı gibi, eğlence gibi, eline zil alıp da ortaya çıkıp şıkır şıkır oynayacak bir makamda Kur’ân-ı Kerîm okunmaz.
Ama Kur’ân-ı Kerîm’i mûsiki nağmesi edecek nesillerin türemesinden, insanlarda türemesinden korkuyorum diyor Peygamber Efendimiz. Maalesef sesinin güzelliğine dayanarak Kur’ânı Kerîm’i böyle ses sanatı parçası gibi okuyanlara da duyuyoruz, rastlıyoruz. Hatta ben İstanbul’da duyduğum zaman ağzım açık kaldı, hayretler içinde kaldım ki, mevlithanlardan birisini söylediler, ismi hatırımda ama söylemiyorum. Mevlit okumaya çıkmazdan önce bir iki kadeh atarmış ki; sesi daha böyle şey çıksın diye. Yani halktan utanıp sıkılmasın, yarı kafayı bulmuşken, sarhoş keyfiyle, zevkiyle okusun diye, bir iki kadeh atarmış diye bir mevlithan hakkında duydum.
Bizim ilahiyattan bazı hocaları almış Boğaz’a falan gezmeye götürmüştü. Ben gitmemiştim o zaman da, sonradan öyle demişlerdi, o öyledir demişlerdi. Yani arabası marabası her şeyi yapmış yani hazır, artık parayı çok kazanmış, Kur’ân-ı Kerîm’i ses sanatı konusu yaparak, mevlithanlıktan, hafızlıktan çok paralar kazanmış.
İşte Kur’an-ı Kerîm’i mûsiki nağmesi, parçası hâline getiren bir takım insanların türemesinden korkarım buyuruyor Peygamber Efendimiz.
6- Ve sonuncusu, Ve kesrate’ş-şuratı. Şurat, şurta kelimesinin çoğulu, şuratî kelimesinin çoğulu, “polis” demek. Polislerin, askerlerin hâkim olup, toplumu baskı altına almasından da korktuğunu yani âdeta hükümetin, devletin çeteleşip, halkı öyle zulüm altında inletmesini işaret etmiş oluyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Üç hadîs-i şerîf okuduğumuz için, üçüncüyü de sayfanın sonundan okuyacağım ama konu değişecek. Bu sefer ki konuda Enes radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş, Tahâvî rahmetullahi aleyh tarafından, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
اُحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَاعْفُوا اللِّحَى، وَلَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ
Uhfü’ş-şevâribe ve a’fû el-luhâ ve-lâ teşebbehû bi’l-yehûdi.
Uhfü’ş-şevâribe. “Bıyıklarınızı kısaltınız.”
Uzatmayın, bıyıklarınızı alın demek. Şevârib “bıyıklar” mânasına geliyor. Tabii lügatta başka mânaları var ama burada ki bıyık mânasına... “Bıyıklarınızı kısaltınız, kesiniz.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz teninin rengi belli olacak kadar kısaltırdı bıyıkları.
Mesela bizim Türkiye’de bıyık modası nasıldır?
Bıyık ne kadar pos bıyıksa, ne kadar ucu kıvrılıyorsa, şöyle yaptığı zaman, şöyle kıvırdığı zaman, ucu yukarıya kalkıp, öne gidip filan böyle ne kadar şeyse, adam efe, o kadar efe, o kadar kahraman, o kadar babayiğit sayılıyor. Ama öyle değil! Peygamber Efendimiz bıyıkları kısaltırdı, öyle kısaltırdı ki; derisi, cildinin rengi bıyıklarının altından görünürdü. Bıyıkları kuvvetli değil, uzun değil.
“Bıyıkları kısaltın” buyurmuş.
Ve a’fû el-luhâ. Luhâ da lihye’nin, sakalın çoğulu. “Sakallarınızı da uzatınız, salıveriniz.”
Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri bizi rızasına uygun hareket etmeye, her işimizi sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye uygun yapmaya muvaffak eylesin. Her türlü bid’atlardan, haramlardan, günahlardan cümlenizi, cümlemizi korusun. Ömrümüzü hayırlı uzun ömür eylesin. Amellerimizi sevdiği salih ameller eylesin. Hüsn-i hâtimeler nasip eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin cümlemizi. Firdevs-i Âlâ’da Habîb-i Edîbi’ne komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrâri sûreti’l-Fâtiha.
[1] 4/Nisâ, 93.
00.01.2000 -
Cuma Gününün Fazileti,
00.00.2000 -
Yalancı Şahitlik, Davete
