00.00.2000 - Yalan Söylemek, Yalan Yere Şahitlik

00.00.2000 - Yalan Söylemek, Yalan Yere Şahitlik
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’dü:
باب بيان ما يجوز من الكذب: اعلم أن الكذب وإن كان أصله محرما، فيجوز في بعض الأحوال بشروط قد أوضحتها في كتاب: الأذكار، ومختصر ذلك: أن الكلام وسيلة إلى المقاصد، فكل مقصود محمود يمكن تحصيله بغير الكذب يحرم الكذب فيه، وإن لم يمكن تحصيله إلا بالكذب جاز الكذب. ثم إن كان تحصيل ذلك المقصود مباحا كان الكذب مباحا، وإن كان واجبا كان الكذب واجبا. فإذا اختفى مسلم من ظالم يريد قتله، أو أخذ ماله، وأخفى ماله، وسئل إنسان عنه، وجب الكذب بإخفائه، وكذا لو كان عنده وديعة، وأراد ظالم أخذها، وجب الكذب بإخفائها. والأحوط في هذا كله أن يوري، ومعنى التورية: أن يقصد بعبارته مقصودا صحيحا ليس هو كاذبا بالنسبة إليه، وإن كان كاذبا في ظاهر اللفظ، وبالنسبة إلى ما يفهمه المخاطب، ولو ترك التورية وأطلق عبارة الكذب، فليس بحرام في هذا الحال. واستدل العلماء لجواز الكذب في هذا الحال بحديث أم كلثوم رضي الله عنها أنها سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: ( ليس الكذاب الذي يصلح بين الناس ، فينمي خيرا أو يقول خيرا ).
متفق عليه. زاد مسلم في رواية: قالت أم كلثوم: ولم أسمعه يرخص في شيء مما يقول الناس إلا في ثلاث؛ تعني: الحرب، والإصلاح بين الناس، وحديث الرجل امرأته، وحديث المرأة زوجها.
I’lem enne’l-kezibe ve in kâne asluhû muharramen fe-yecûzü fî ba’dı’l-ahvâli bi-şurûtin kad evdahtühâ fî kitâbi’l-eẕkâri ve mustasarun zâlike enne’l-kelâme vesîletün ile’l-makâsıdi fe-küllü maksûdin mahmûdin yümkinü tahsîlühû bi-ğayri’l-kezibi yahrumu’l-kezibü fî-hi ve in lem yümkin tahsilühû illâ bi’l-kezibi câze’l-kezibü. Sümme in kâne tahsîlü zâlike’l-maksûdi kâne’l-kezibü mübâhan ve in kâne vâciben kâne’l-kezibü vâciben. Fe-izâ ıhtefâ müslimün mübâhen min zâlimin yürîdü katlehû ev ehaze mâlehû ve ehfâ mâlehû ve süile insânün ‘anhu vecebe’l-kezibü bi-ıhvâihî ve kezâ lev kâne ‘ındehû vedî’atün ve erâde zâlimün ahzehâ vecebe’l-kezibü bi-ıhvâihâ ve’l-ahvatu fî zâlike küllihî en yüverriye ve ma’ne’t-tevriyeti en yaksıde bi-‘ıbâretihî maksûden sahîhan leyse hüve kâziben bi’n-nisbeti ileyhi ve in kâne kâziben fî zâhiri’l-lafzı ve bi’n-nisbeti ilâ mâ yefhemühü’l-muhâtab. Ve lev terake’t-tevriyete ve atlaka ‘ıbârate’l-kezibe fe-leyse bi-harâmin fî hâze’l-hâli. Ve’s-tedelle’l-‘ulemâu li-cevâzi’l-kezibe fî hâze’l-hâli bi-hadîsi ümmü külsûm radıyallahu anhâ ennehâ semi’at resulallahi sallallahu aleyhi ve selleme yekûlü leyse’l-kezzâbü ellezî yuslihu beyne’n-nâsi fe-yenmî hayran ev yekûlü hayran.
Muttefekun aleyh.
Zâde müslimü fî rivâyetin kâle ummü Külsüm ve lem esma’hu yürahhisu fî şey’in mimmâ yekûlü’n-nâsü illâ fî selâsin ta’ni’l-harbe ve’l-ıslâhe beyne’n-nâse ve hadîsi’r-racüli’m-raetehû ve hadîsi’l-mer’eti zevcehâ.
Şimdi aç bir sayfa dedim kardeşimize. Besmeleyle bir sayfa çıktı. O sayfada buyuruyor ki; müellif İmam Nebevî rahmetullahi aleyh, büyük hadîs âlimi, müttaki bir kimse.
I’lem. Bilin ki; enne’l-kezibe. Yalan söz söylemek. Ve in kâne asluhû muharramen. Esasında yasaklanmış, haram kılınmış olmakla beraber, yalan söz söylemek dinde, haram edilmiş olmakla beraber. Fe-yecûzü fî ba’dı’l-ahvâli bi-şurûtin. Bazı hallerde, bazı şartlarla yalan söylemek caiz olur.
Müminin esası, ana vasfı doğru sözlülüktür. Mümin dosdoğru konuşur da. Yalan da aslında haram kılınmıştır da, yalnız bazı şartlarda, bazı hallerde yalan söylenir.
Kad evdahtühâ fî kitâbi’l-eẕkâri. Ben bu hususları geniş olarak, evvelce yazmış olduğum Kitâbi’l-Ezkâr isimli eserde açıklamıştım diyor müellif. İmam Nebevînin, Kitâbi’l-Ezkâr vardır, orada genişçe yazmış.
Ve mustasarun zâlike. Oradaki bilgilerin, burada özeti şudur ki;
Enne’l-kelâme vesîletün ile’l-makâsıdi. Söz, insanın içindeki maksadın ifadesi için bir vesiledir.
İnsan niçin konuşur?
İçindeki meramını, maksadını karşı tarafa anlatmak için. Bu bir söz bir vesiledir, bir araçtır, bir vasıtadır.
Fe-küllü maksûdin mahmûdin yümkinü tahsîlühû bi-ğayri’l-kezibi yahrumu’l-kezibü fî-hi Makbul amaçlar, eğer yalan söylemeden elde edilecek durumdaysa, makbul istenilen sevaplı amaçlar, yalan söylemeden elde edilebilecekse, o zaman, o hususta yalan söylemek haram olur. Çünkü yalanı söylemeden onu elde etmek mümkün olacak. O zaman yalan söylemek doğru olmaz.
Ve in lem yümkin tahsilühû illâ bi’l-kezibi câze’l-kezibü. Ama o güzel amacın, dini bakımdan sevaplı olan şeyin, yalan söylemekten başka bir yolla elde edilmesi mümkün olmuyorsa;
Câze’l-kezibü. O zaman orada, yalan söylemek caizleşir.
Sümme in kâne tahsîlü zâlike’l-maksûdi kâne’l-kezibü mübâhan. Burada bir kelime atlamış galiba. Eğer bu maksudun, amacın, elde edilmek istenen şeyin kendisi mübahsa, o zaman yalan söylemekte mübah olur.
Ve in kâne vâciben. Vâcib ise elde edilmesi gereken şey. Kâne’l-kezibü vâciben. O zaman yalan söylemekte vâcib olur. Çünkü amaç önemli, vâcib.
Fe-izâ ıhtefâ müslimün mübâhen min zâlimin. Misal. Mesela bir Müslüman, bir zalimden saklanmışsa. Zalim kovalıyor, elinde kılıç, kesecek. Müslüman saklanmış. Yürîdü katlehû. Zalim de onu öldürmek istiyor. Yakalarsa öldürecek. Ev. Veyahutta başka bir misal. Ehaze mâlehû. Zalim, malını alacak. Ve ehfâ mâlehû. Adam da onun için malını saklamışsa, zalim gelip malını alacak. Çık paraları, ver malları diyecek. Zalimden, zulmen yapacak bu, işi yani haksız yapacak, gasp edecek, saklamışsa.
Ve süile insânün ‘anhu. Şimdi birisine sorulsa.
Ya ben Ahmedi arıyorum. Nerede?
Elinde kılıç sallıyor böyle zalim. Ahmet nerede?
Bir insana sorulsa nerede olduğu. Vecebe’l-kezibü. O zaman yalan söylemek ,vacip olur. Görmedim. Yok burada. Şu tarafa gittiğini gördüm. Haa onumu arıyorsun. Ya ben onu city de gördüm. Ne city ya. İşte burada aslında ama, yani o tarafa gitsin, zalim yakalayamasın diye. Çünkü müslümanı öldürecek. Veyahut malını alacaktı. Çekti tabancayı, dayadı göğsüne. Ver paraları. Benim malım mülküm yok. Biliyorsun ki ben fakir bir adamım. Halbuki içerde çömlekte epeyce birikmiş bir parası vardı, çocuğunu evlendirecekti vesaire vesaire. Var biraz birşey ama yok birşeyim bilmem ne. Hadi öyleyse diyor, itiyor, gidiyor. Alacaktı ama yalan söyledi. Alamadı tamam. Bu gibi durumlarda olur.
Ve kezâ. Bunun gibi. Lev kâne ‘ındehû vedî’atün. Yanında bir emanet olsa. Birisi giderken bırakmış buna emaneti, bu sende dursun gelince alacağım. Vedî’atün. Emanet bırakmış. Ve erâde zâlimün ahzehâ. Zalim de onu almak istiyor. Falanca adam sana atını bıraktı mı?
Arabasını bıraktı mı?
Şeyini bırakacaktı buraya, öyle duydum ben birisinden, sana bırakacakmış. Bıraktı mı?
O zaman. Vecebe’l-kezibü bi-ıhvâihâ. Bunu saklamak vâcib olur. Çünkü zalim, zulmen alacak, o müslümana haksızlık yapacak.
Sırp düşmüş müslümanın peşine veya Rus bilmem Grozni’de.
Ve’l-ahvatu fî zâlike küllihî en yüverriye. İhtiyatlı olan, ihtiyata uygun olan bütün bu şartlar, durumlarda, niyetini, arka niyetini içinde tutmaktır.
Bunun manası ne demek?
Ya Rabbi! Ben bu ibaremle, sahîh bir sevap bir işi yapmak için söylüyorum bu yalanı. Beni affet. Benim niyetim yalancılık değil, aslında iyilik yapmak istiyorum diye böyle içinde bu iç niyetini sağlam söylemesi uygun olur.
Böyle olursa yalancı olmaz. Leyse hüve kâziben bi’n-nisbeti ileyhi. Bu durumda yalancı olmaz.
Ve in kâne kâziben fî zâhiri’l-lafzı. Söz, laf olarak zahirde yalansa da, adam yalancı olmaz.
Ve bi’n-nisbeti ilâ mâ yefhemühü’l-muhâtab. Muhatabın anladığı mana ile kendisinin söylediği sözle bakıldığı zaman yalan ama, ana maksat itibariyle doğru. Bu yalan sayılmaz.
Ve lev terake’t-tevriyete. Eğer bu içinden bu niyetini söylemese, hiç şey yapmasa. Ve atlaka ‘ıbârate’l-kezibe. Yani hiç böyle niyetini içinde takviye etmeden, düzeltmeden yalanı söylese bu da haram değildir. Çünkü yaptığı iş sonuç itibariyle iyi. Fî hâze’l-hâli. Bu durumda.
Ve’s-tedelle’l-‘ulemâu li-cevâzi’l-kezibe fî hâze’l-hâli. Bu gibi durumlarda, yalan söylenebileceğine delili olarak âlimler hangi hadîsi ortaya sürmüşler?
Bi-hadîsi ümmü külsûm radıyallahu anhâ. Ümmü Külsüm radıyallahu anh’nın Peygamber Efendimizden rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi delil edinmişlerdir kendilerine âlimler. Böyle bu durumlarda yalan söylenebilir. Bu kadarda dobra dobra, herşeyi zalime, haksızlığa, katile, gasıba söylemek gerekmez, konusunda.
O hadîs-i şerîf ne?
Ennehâ semi’at resulallahi sallallahu aleyhi ve selleme. Ümmü Gülsüm radıyallahu anha. Bu biliyorsunuz Peygamber Efendimizin kızlarından birisidir. Belki başka bir Ümmü Külsüm var mı diye şuradaki izah babına bir bakayım. Belki bir tane daha. Haa buradaki şeymiş, Kureyş kabilesinden olup, Hz. Osman’ın, annesinden kız kardeşidir. Peygamber Efendimizden o hadîs-i şerîfi rivayet etmiştir. Bu Ümmü Gülsüm, Hz. Osmanın ana bir kızkardeşiymiş. Babaları ayrı demek ki, ana bir kız kardeşmiş Ümmü Külsüm. O rivayet etmiş ki, on hadîs rivayeti varmış Peygamber Efendimizden toplam olarak.
Peygamber Efendimizden, şöyle işittim demiş;
Leyse’l-kezzâbü. Yalancı değildir. Ellezî yuslihu beyne’n-nâsi fe-yenmî hayran ev yekulu hayran. İnsanların arasını ıslâh için çalışırken, bir kişi yalan söylerse, bu yalancı değildir. Yahut, bir hayır söyleyen, yalan değildir. Hayırlı söz taşıyan, yalancı değildir.
Ve zâde müslimü fî rivâyetin. Bu hadîs-i rivayet eden öteki hadîs âlimi İmam Müslim de rivayetinde bir ekleme var fazlalık var onda.
Kâle Ummü Külsüm. Bu Ummü Külsüm dedi ki?
“g” harfi yoktur arapçada. İnce “g” yoktur bu Ümmü Gülsüm dediğimiz Ümmü Külsüm’dür aslında. “s”de peltek “s”dir. Ümmü Gülsüm. Biz Gülsüm yapmışız. Biraz Türkçede telaffuz değişmiş.
Ve lem esma’hu yürahhisu fî şey’in mimmâ yekûlü’n-nâsü illâ fî selâsin. Ben Resûlullahın, halkın söylediği sözlerin içinde, şu üç şeyden başkasında yalan söylemeye müsaade verdiğini işitmedim. Şunlara müsaade verdi, Peygamber Efendimiz.
Ta’ni’l-harbe. Harpte yalana, müsaade verdi. Düşman yakaladı, bilgi sızdırmak istiyor. Bu adamda doğruyu söylemeyecek. Müslüman askerlerinin azlığını, silahsızlığını, yemeklerinin bittiğini, yaralılarının çok olduğunu vesaire filan, şurada olduğunu burada olduğunu söylerse, giderler, yenerler müslümanları. Söylemeyecek harpte bir.
Ve’l-ıslâhe beyne’n-nâse. İki kişinin arasını ıslah etmekte de beis yok. Barıştıracak. Dargınlar dargın durmak haram. Haramı kaldırmaya çalışıyor. Bu da caiz.
Ve hadîsi’r-racüli’m-raetehû. Adamın karısına söylediği methiye, söz.
Ve hadîsi’l-mer’eti zevcehâ. Ve kadının kocasına yaptığı methiye. Sen aslansın, bir tanesin, eşin yok, menendin yok, dünyada senin gibisi, gelmedi diyor mesela.
Bu da neden?
Yani aile de muhabbet olması lazım. Karının kocanın birbiriyle, kavgalı dargın olmaması lazım. Muhabbet olması lazım. Kadın kocasına asi olursa günah. Koca karısına bakmazsa günah. Sonra aile yuvasında muhabbet olmazsa, adam başka yere kayarsa, oda fena, ayağı kayarsa, hata işlerse. Bazen öyle muhabbetsizliklerden yuvalar yıkılıyor. Adam yanlış işlere kayabiliyor filan. O bakımdan bu hususlarda esas olan aileyi korumak oluyor, yani yuvanın saadetini korumak yuvaya bir yıkım gelmesin, kişiler yanlış birşey yapmasın denmiş oluyor.
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ … ﴿٣٦﴾
Ve kâle teâlâ ve lâ takfü mâ leyse leke bihî ilmüm. [1]
Geldik üç konu okuyorduk. Öteki ikincisine, Allahu Teâlâ hazretleri İsrâ Suresinin 36 ıncı âyetinde buyuruyor ki;
Ve lâ takfü. Peşine düşme. Mâ leyse leke bihî ilmüm. Bilmediğin işin, peşine düşme. Seni ilgilendirmeyen, bilmediğin işin peşine düşüpte orada yalan dolan, asılsız esassız yorumlar rivayetler. Bilmiyorsun ki ne karıştırıyorsun. Öyle şeylerin peşine düşme manasına.
Ve kâle Teâlâ. Yani insan bir şeyi konuştuğu zaman, sağlam konuşacak. Bildiği birşeyi konuşacak. Tamam evet ben gördüm, o oradan oraya gitti tamam. Tamam gördüm ben hilal vardı. Yoksa öyle böyle bilmediği konularda, herkes acaba öyle mi ki böyle mi ki benim tahminime göre şöyle olmalı, o adamı ben tanırım, muhakkak şu sebepten yapmıştır. Dur bakalım. Bilmiyorsun ki. Ne diye öyle bilmediğin konuları bahis konusu ediyorsun.
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ﴿١٨﴾
Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbün ‘atîdün. [2]
Kâf Suresinin 18 inci ayetinde de buyuruyor ki;
Mâ yelfizu min kavlin. İnsanoğlu bir sözü söyledi mi, bir söz söyler söylemez. İllâ ledeyhi rakîbün ‘atîdün. Mutlaka onun yanında onu kaydeden bir murakıp vardır, bir gören vardır. Kim bu murakıp herkesin yanındaki?
Melekler. Omuzlarındaki hafaza melekleri. Sağ yanındaki, hayırları yazıyor. Sol yanındaki, günahlarını, hatalarını yazıyor. Ellerinde kalemler, manevi kalemlerle, manevi defterlere kulun bütün yaptıklarını yazıyorlar. Sağdaki melek, soldaki meleğin amiri. Bazen dur, yazma diyebiliyor. Bu kötü diye yazacağı zaman. Dur ya yazma. Acele etme. Belki tevbe edecek. Tevbe ederse, siliniyor çünkü. Dur. Yazma diyebiliyor bu meleğe. Bu amir. İyiliğini istiyor yani Ali’nin, Veli’nin, ondan. Yazma. Dur bakalım. Belki tevbe eder. Hemen deftere girmesin. Kayda geçmesin diye öyle şey yapıyor.
Ama bileceğiz ki hep söylenenleri, gören, duyan şahitler var, olanları gören. Hatta bizim gözü olmadığını sandığımız şeyler bile, bize şahitlik edecek. Duvar. Bunun gözü kulağı var mı?
Yok. Ama ahirette bu şahitlik edecek. Halı. Bunun gözü kulağı var mı?
Yok ama diyecek ki, Ramazan gününün yirmisinde Ahmet Ali bilmem Hasan Hüseyin geldiler namazı kıldılar, namazdan sonra bir cüz Kur’an-ı Kerîm okudular, ondan sonra da hadîs-i şerîfleri okudular. Sevaplı işler yaptılar. Ya Rabbi, ben şahidim. Bütün bu tuğlalar, taşlar, tavanlar, elektrikler, maddeler onlarda şahitlik yapacaklar. Tabi bu melekler de. Bu melekler zaten kayıtlarıyla beraber. Kayıtlar önüne koyulacak insanın. İnsanda, mücrimlerde akılları başlarından gidecek şafak atacak. Aaaa küçük dememiş, büyük dememiş hepsini yazmış ya.
…لَا يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًاۜ … ﴿٤٩﴾
Lâ yuğâdiru sağîraten ve lâ kebîraten illâ ahsâhâ ve vecedû mâ ‘amilû hâdiran. [3]
Ne işlemişlerse, hepsini gözlerinin önünde mahşer günü, mahkeme-i kübra da bakacaklar karşılarında hepsi. Eyvah!
…اَحْصٰيهُ اللّٰهُ وَنَسُوهُۜ … ﴿٦﴾
Ahsâhuallâhu ve nesûhü. [4]
Allah hepsini kaydetti, muhafaza etti. Allah unutmadı. Ama onlar unuttular. Biz yaptığımız kusurları unuturuz da, üç kuruşluk bir mum alsak, yandırsak cümle kainatı ziyada sanırız. Ne oluyor ya. Senin yaptığın kusurların daha bu kaçta kaçını öder yani. Ne sanıyorsun sen kendini. Sevaplarımızı büyültürüz gözümüzde. Tamam artık Allah beni cennete sokmayacakta kimi sokacak diyenleri biliyorum ben. Adam bulamayacak gibi yani. Ne biçim laf. Müslüman. Ya yaptık diyor bütün hayırları hasenatları yaptık diyor. Ben senin neler yaptığını biliyorum. Hatırın kırılmasın diye söylemiyorum ama yani sen kendini bayağı birşey sanıyorsun da sıralasam, kendin bile kendinden nefret edersin. Cümle alem senden yaka silkiyor. Sen ne bıraktık ya bütün hayırları yaptık diyorsun.
Evet hacca gittin ama, haccda neler yaptın?
Camiye gittin ama, camide neler yaptın?
Namaz kıldın ama, namazı nasıl kıldın?
Yahu bizim sarı öküzün arpasını vermiş miydik, vermemiş miydik?
Haa hanım, bir de namazdan sonra gelirken, mutlaka mutlaka uğra dükkandan çamaşır suyu al demişti bilmemne. Adam namazda güya bütün hepsini hatırlatıyor şeytan. Hepsini gözünün önüne getiriyor.
E senin bu namazın, namaz mı?
Allahu Teâlâ hazretleri, ibadetlerin bazısını, böyle kusurlu olduğu zaman kabul etmiyor. Hadîsleri okuduk, biliyoruz yani. Bazı sebeplerden dolayı boşa gidiyor şeyler.
وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «كَفَى بِالْمَرْءِ كَذِبًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سمع» . رَوَاهُ مُسلم
Ve an ebû hüreyrete radıyallahu anhu enne’n-nebiyye sallallahu aleyhi ve selleme kâle kefâ bi’l-mer’i keziben en yühaddise bi-külli mâ semi’a.
Ravâhu Müslim.
İmam Müslim rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Ebû Hüreyre radıyallahu anh ravisi. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem buyurmuş ki;
Kefâ bi’l-mer’i keziben. İnsana yalan olarak yeter. Yalan söylüyor musun sen?
Yok. Söylemiyorum. Ben hep doğru söylüyorum. Direk gibi doğruyum. Dosdoğruyum. Ağzımdan tek yalan çıkmaz. Haaa. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Kişiye yalan olarak yeter.
En yühaddise bi-külli mâ semi’a. İşittiği her şeyi söylemesi, yalan olarak yeter. Dur bakalım. Ben Ali’den işittim, Veli’den işittim. Hasan’dan işittim. Bakalım doğrumu söyledi. Süzüceksin. Duyduğun her lafı söylemek, kişiye yalan olarak yeter.
Demek ki ne yapalım, o söylemeseydi, söylemiş bende duydum, bende naklediyorum. Öyle şey yok. Sen de duyduğunu süzmekle, vazifelisin. Her duyduğunu, her yerde söylemezsin. Her gördüğünü söyleyemezsin. Her duyduğunu, söylememen lazım. Her gördüğünü, söylememen lazım. Süzmen lazım.
Senin aklın yok mu?
Senin kararın yok mu?
Karar mekanizman yok mu muhakemen yok mu?
Sen içinden evirip çevirip düşünüp taşınıp da bir şeyi yapayım mı yapmayayım mı? Karar veren bir insan değil misin?
Karar vereceksin. Bu lafı söylemeyeyim. Neme lazım. Bunu hiç görmemiş olayım. Evladım bunu görmemiş olayım ben. Kimseye söylemeyeceğim ama bir daha yapma emi. Babana da söylemeyeceğim. Hadi bakalım. Ben bunu görmemiş olayım. Bazı şeyleri görmemiş olmak, gerekiyor. Bazı şeyleri duymamış olmak, gerekiyor. Duyduğunu da söylememek gerekiyor.
Peygamber Efendimiz, her duyduğunu söylerse, o zaman kişiye yalan olarak bu yeter buyuruyor. Çünkü yalan olabilir. Her işittiğini söylemek olmaz.
Neler duyduk, neler duyduk, neler duyduk. Şu şöyle olmuş bu böyle olmuş. Bakıyoruz inceliyoruz aslı yok. Ya rivayet, yetmiyor.
Onun için hadîs ilminde, raviyi incelemişler. Yani rivayet eden adam kim?
Yalancı mı?
Dürüst mü?
Bir. Ondan sonra bir de o olay o hakikaten öyle mi değil mi?
Onu incelemişler. Böyle gelişi güzel, her laf şey yapmaz.
Yazarlardan bir tanesi öğretmenmiş bir lisede. Meşhur bir yazar. Halkımızı övermiş. Dermiş ki Türk halkı okumamış olsa bile, ümmî bile olsa, âriftir. Okumuşlarda iş yoktur dermiş. Kızarlarmış öğretmen arkadaşları da buna. Bir gün bir laf söylemiş. Hey demiş, ya bugün, müjde, bilmem ne, şöyle olacak böyle olacak demiş. Memurların maaşı iki misline çıkacak bilmen ne, farz edelim böyle bir müjdeli bir laf söylemiş. Bütün öğretmenler sevinmişler vesaire filan. Ondan sonra müstahdeme çağırmışlar, çay söylemek için filan. Demişler ki çay getir. Bak duydun mu bak bilmem şöyle olacakmış. Ama ben o şeyin olduğunu unuttum. Bey demiş sen o sözlere kulak asma, şu şu sebepten o olmaz demiş. Hakikaten de olmayacak birşey. Adam denemek için söylemiş. Ondan sonra, gülmüş adam. Demiş ki öğretmenlere; Bak hepiniz okumuşsunuz, yuttunuz yalanı yanlışı, bak bu ümmî ama demiş. “Bey sen onlara kulak asma” diye ârif olduğundan anladı demiş.
Süzeceğiz. Duyduğumuzu, söylediğimizi, işittiğimizi, gördüğümüzü hepsini süzmemiz. Ona göre dikkatli olmamız gerekiyor.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi yalandan, dolandan, günahtan, haramdan korusun. Sevdiği kul eylesin. Rızasına uygun ömür sürmeyi nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Cehennem de yakmasın. Ateşlere atmasın. Azaplara uğratmasın. Doğrudan doğruya hesap olmadan, cennete girenlerden eylesin. Sevdiklerimizle, analarımız, babalarımız, evlatlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımızla beraber.
El Fâtiha...
00.00.2000 -
Yalancı Şahitlik, Davete
00.00.2000 -
Ümmete Çok Şey
