00.05.2000 - Zor Zamanlarda Okunacak Dua, İnsanların En Kötüsü

00.05.2000 - Zor Zamanlarda Okunacak Dua, İnsanların En Kötüsü
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin fî kulülli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn Muhammedini’l-Mustafâ Mahmûdi’l-Muhtâri’l-Emîn ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d;
Fe kâle Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem.
أَلَا أُعَلِّمُكَ مَا عَلَّمَنِي جِبْرِيلُ؟: إِذَا كَانَ لَكَ حَاجَةٌ إِلَى بَخِيلٍ شَحِيحٍ، أَوْ سُلْطَانٍ جَائِرٍ، أَوْ غَرِيمٍ فَاحِشٍ تَخَافُ فُحْشَهُ فَقُلْ: اللّٰهُمَّ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَبِيرُ، وَأَنَا عَبْدُكَ الضَّعِيفُ الذَّلِيلُ، لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِكَ. اللّٰهُمَّ سَخِّرْ لِي فُلَانًا كَمَا سَخَّرْتَ فِرْعَوْنَ لِـمُوسَى، وَلَيِّنْ لِي قَلْبَهُ كَمَا لَيَّنْتَ الْحَدِيدَ لِدَاوُدَ، فَإِنَّهُ لَا يَنْطِقُ إِلَّا بِإِذْنِكَ، وَنَاصِيَتُهُ فِي قَبْضَتِكَ، وَقَلْبُهُ فِي يَدِكَ. جَلَّ ثَنَاءُ وَجْهِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ. الدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَنَسٍ.
Elâ ü’allimüke mâ allemenî cibrîlü izâ kâne leke hâcetün ilâ bahîlin şehîhin ev sultânin câirin ev ğarîmin fâhışin tehâfü fuhşehû fe-kul: Allahümme ente’l-‘azîzü’l-kebîru ve ene ‘abdüke’d-da’îfü’z-zelîlü lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke. Allâhümme sehhırlî fülânen ke-mâ sehharte fir’avne li-mûsâ ve leyyin lî kalbehû ke-mâ leyyente’l-hadîde li-dâvûde fe-innehû lâ yentıku illâ bi-iznike ve nâsiyetühû fî kabdatike ve kalbühû fî yedike celle senâü vechike yâ erhame’r-râhimîne.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Enes radıyallahu anh'a hitaben buyurmuş ki:
Elâ ü’allimüke mâ allemenî cibrîlü. "Ben sana Cebrail’in bana öğrettiği bir duayı öğreteyim mi? "
Öğreteyim mi öğretmeyeyim mi? İstemez misin? Dikkat et bak onu öğreteceğim sana.
Bu sorudan maksat; dikkati toplamasını sağlamak. Onun için ela’ya; edat-ı tembih -uyarı edatı- derler.
Hişşt bak! Dikkat et! Sana çok mühim bir şey öğretiyorum gibi bir mana taşıyor.
İzâ kâne leke hâcetün ilâ bahîlin şehîhin. "Eğer senin cimri, eli sıkı, pinti bir kimseye müracat mecburiyetin olursa." Bir şey isteyeceksin ama adam pinti, cimri bir kimse.
Yahut ev sultânin câirin. "Yahut da zalim bir sultanın yanına gitmen gerekiyor ondan bir şey istemen gerekiyorsa, onun yanında bir işin, takıntın, meselen varsa."
Yahut ev ğarîmin fâhışin tehâfü fuhşehû. "Yahut alacaklına -ama öyle bir alacaklı ki sana kötü davranmasından, ağır sözler söylemesinden, ağır sözler sarfetmesinden korktuğun bir kötü alacaklına- müracaat mecburiyetin olduğu zaman." Fe-kul. "Şöyle dersin." Duayı öğretiyor şimdi.
Eğer insan, cimri bir kimseye müracat edecekse, eli sıkı, cimri, elinden bir şey çıkmaz ama sende ona müracaat edeceksin. Sana bir şey vermesi lazım. Yahut zalim bir sultan, yahut da bir alacaklı yani ki ağır sözler söyleyebilir sana.
Şimdi bunu yanına giderken şöyle de:
Allahümme ente’l-‘azîzü’l-kebîru. "Allah’ım, Sen sonsuz derecede izzet sahibisin azizsin. Sonsuz derecede azizsin ve kebîrsin. Ulusun, izzet sahibisin, ululuk sahibisin Ya Rabbi!
Ve ene ‘abdüke’d-da’îfü’z-zelîlü. "Ben ise senin zayıf ve hor zelil bir kulunum."
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke. "Güç ve kuvvet hep senin elindedir. Senden başkasında güç ve kuvvet yoktur."
Allâhümme sehhırlî fülânen ke-mâ sehharte fir’avne li-mûsâ. "Musa aleyhisselam’a firavunu nasıl müsait bir duruma getirttiysen." Hükümdardı, icabında 'öldürün şunu' diyebilirdi. Ama firavunu Musa aleyhisselam'ın karşısında nasıl uygun duruma getirttiysen, firavunun karşısında Musa aleyhisselam'a üstünlük ihsan ettiysen, bana da bu müracat edeceğim herife karşı böyle bir imkan lütfet, aç."
Ya bu cimri adam, ya bu zalim sultan, ya bu korkunç alacaklı neyse... Aman buna karşı bana firavunu nasıl Musa aleyhisselama müsait hale getirttiysen, bunu müsait hale getir.
Ve leyyin lî kalbehû ke-mâ leyyente’l-hadîde li-dâvûde. "Dâvûd aleyhisselam’a demiri mum gibi nasıl yapıverdiysen, bu herifin kalbini de bana karşı böyle mum gibi yumuşatıver." Dâvûd aleyhisselam demiri işlerdi, zırh yapardı. Demiri, elinde mum gibi işlerdi. Öyle bir meziyeti var. Kur’an-Kerîm’de;
Ve-elennâ lehu-lhadîd. [Sebe’ Suresi 10. Ayet]
Fe-innehû lâ yentıku illâ bi-iznike. "Çünkü bu adam, ancak senin izninle konuşur. Senin izin verdiğin lafları konuşur, izin vermezsen söyleyemez."
Ve nâsiyetühû fî kabdatike. "Bunun dizgini, saçının perçemi senin elindedir yâ Rabbi."
Ve kalbühû fî yedike. "Gönlü de senin elinde yâ Rabbi." İstediğin tarafa çevirirsin, yumuşatırsın merhametlendirirsin, ne istersen öyle yaparsın.
Celle senâü vechike. "Zatının övgüsünün şanı çok yücedir yâ Rabbi." Senin azametin son derece yüksektir Ya Rabbi!
Yâ erhame’r-râhimîne. "Ey merhametlilerin en merhametlisi." diye yanına gir.
Bu duaları mutlaka hepimiz ezberleyeceğiz. Çok mühim!. Çünkü etrafımız böyle insanlarla dolu. Sayfa yüz atmış sekiz, birinci hadîs-i şerîf. Bu hadîsi ezberleyeceğiz. Bakalım bir okuyuşta ne kadar kaldı hatırımızda?
Allahümme ente’l-‘azîzü’l-kebîru ve ene ‘abdüke’d-da’îfü’z-zelîlü lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke. Sehhırlî fülânen ke-mâ sehharte fir’avne li-mûsâ ve leyyin lî kalbehû ke-mâ leyyente’l-hadîde li-dâvûde fe-innehû lâ yentıku illâ bi-iznike ve nâsiyetühû fî kabdatike ve kalbühû fî yedike celle senâü vechike yâ erhame’r-râhimîne.
Epeyce bir toparladık. Arada belki küçük bir şey atlandı.
Şimdi beraberce okuyalım Önce ne diyor?
Allahümme ente’l-‘azîzü’l-kebîru. [Orayı söyledik.]
Ve ene ‘abdüke’d-da’îfü’z-zelîlü. [Birisi hatırlattı onu da hatırladık.]
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke. [Bu da tamam.]
Allâhümme sehhırlî fülânen ke-mâ sehharte fir’avne li-mûsâ. [Bu da tamam.]
Ve leyyin lî kalbehû. "Onun kalbini yumuşat."
Ke-mâ leyyente’l-hadîde li-dâvûde. [Bu da tamam.]
Fe-innehû lâ yentıku illâ bi-iznike. (Burayı kelimelerini hatırlayamadık. Konuşmasını söyledik, Türkçesini söyledik.]
Lâ yentıku illâ bi-iznike. "Senin iznin ile konuşur bu ancak konuşursa."
Ve nâsiyetühû fî kabdatike. "Alnın perçimi senin alnında Ya Rabbi! Çekersen götürürsün."
Ve kalbühû bî yedike. "Kalbi de senin elinde."
Celle senâü vechike yâ erhame’r-râhimîne. [Demek ki iki yerde iki küçük hata yaparak toparlayabildik. Ama birde yarın soralım. Ne kadar hatırımızda kaldı diye.]
Bu çok öneli bir dua!. Bu duayı hepimizin ezberlemesi lazım. Şöyle olur böyle olur, sıkışık zamanlarda karşımızdaki heriflere karşı bunu okumak için.
İkinci hadîs-i şerîf;
أَلَا أُنَبِّئُكَ بِشَرِّ النَّاسِ؟: مَنْ أَكَلَ وَحْدَهُ، وَمَنَعَ رِفْدَهُ، وَسَافَرَ وَحْدَهُ، وَضَرَبَ عَبْدَهُ. أَلَا أُنَبِّئُكَ بِشَرٍّ مِنْ هٰذَا؟: مَنْ يُبْغِضُ النَّاسَ وَيُبْغِضُونَهُ. أَلَا أُنَبِّئُكَ بِشَرٍّ مِنْ هٰذَا؟: مَنْ يُخْشَى شَرُّهُ، وَلَا يُرْجَى خَيْرُهُ. أَلَا أُنَبِّئُكَ بِشَرٍّ مِنْ هٰذَا؟: مَنْ بَاعَ آخِرَتَهُ بِدُنْيَا غَيْرِهِ. أَلَا أُنَبِّئُكَ بِشَرٍّ مِنْ هٰذَا؟: مَنْ أَكَلَ الدُّنْيَا بِالدِّينِ. ابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ مُعَاذٍ.
Elâ ünebbiüke bi-şerri’n-nâsi men ekele vahdehû ve mene’a rifdehû ve sâfera vahdehû ve darabe abdehû. Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ men yübğıdu’n-nâse ve yüğıdûnehû. Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ men yuhşâ şerruhû ve lâ yürcâ hayruhû. Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ men bâ’a âhiratehû bi-dünyâ ğayrihî. Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ men ekele’d-dünyâ bi’d-dîni.
İbn Asâkir, Muâz radıyallahu anh den rivayet etmiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
Muâz radıyallahu anhe -râvîye- hitaben olmalı.
Elâ ünebbiüke bi-şerri’n-nâsi. "Ben sana insanların en kötüsünü bildireyim mi?" Soru manasıyla da olabilir; 'haber vereyim, bildireyim mi' diye. Veya 'dikkat et bildiriyorum' manasında da olabilir. Bak! Dikkat et. Şimdi kulağını aç! Kendine gel. Bak! Sana insanların en kötüsünü haber vereceğim manasına da gelir.
Kimdir bu en kötüsü insanların?
Men ekele vahdehû. "Yemeği tek başına yiyor." O kimse ki yemeği tek başına yer. Tek başına yemeği yiyen. Sofraya kimseyi çağırmıyor, kendisi doyuyor, başkası aç mı tok mu aldırmıyor. Tek başına yemek iyi değil. Onun için İbrahim aleyhisselam, sofraya birisini bulmak için dolaşırmış, hocamızın şeyhi Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinin kardeşi, Tekirdağ müftüsü de sofraya oturduğu zaman mutlaka misafirle otururmuş. Misafir yoksa; han odalarına gider, işçileri toplar, getirir gene sofrada beraber yemek yermiş. Cömertlik alameti yemeği beraber yemek. Ötekisi de kötü tek başına yemek.
İnsanların en kötüsü kimdir?
Tek başına yemeği yer. Sofrasını hazırlıyorlar, oturuyor. Ne hanımı yanına sokulabiliyor, ne çocuğu gelebiliyor, ne misafir var, yiyor bitiriyor filan.
İkincisi, başka ne yapar?
Men ekele vahdehû. "Tek başına yemek yiyor." Bu kötü.
Ve mene’a rifdehû. "Tek başına yiyen ve reftini men eden, başkasına ikram etmeyen." Kimsenin yanına gelmesine müsaade etmeyen, hayrını yapmayan gibi anlıyorum bakalım.
Bu aslında şuradan gelse gerek;
Hayvanın bir üstü olur, asıl semerine birisi biner. Bir de acırsan, birisini arkasına alırsın. Hayvanın arkasına bindirirsin bindiriverirsin, kimseyi bindirtmiyor hayvanına yani ikramda bulunmuyor.
Ve sâfera vahdehû. "Tek başına seyahat ediyor." Bu da iyi değil. Yola arkadaş alacak, en aşağı üç kişi çıkacaklar. Çünkü bir kişi olursa; şeytan gözüne kestirir ve saldırırmış bir kişiye, aldatıyor yani. İki kişi olursa; onlar da gözü kesermiş, onlara da yeltenirmiş, kandırmaya kalkışırmış. Üç kişi olursa; üç kişiye sokulamazmış. Üç kişi, bir cemaat teşkil ediyor, cemaate dokunamıyor. Cemaatten ayrı tek oldu mu şeytan haklayabiliyor. Onun için en aşağı üç kişi gitmeye gayret etmek lazım. Arkadaş bulmak lazım. Arkadaşla gitmek lazım. Yalnız gitmemek lazım.
Tek başına yemek yiyor, terkisine kimseyi bindirmiyor ve yolculuğu bir tek kendisi yapıyor.
Ve darabe abdehû. "Kırbacı veya sopayı aldı mı kölesini de pataklıyor." El kaldıramaz, vur Allahım vur. Kölesini de pataklıyor.
"İnsanların en kötüsünü sana haber vereyim mi?"
"Ver Ya Resûlullah!"
"Tek başına yemek yiyen, terkisine kimseyi almayan, yolculuğu yalnız başına yapan, kölesini döven."
Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ. "Bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi sana?" Bu kötü ama bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi? Dikkat et söylüyorum, haber veriyorum.
Men yübğıdu’n-nâse ve yüğıdûnehû. "O kimse ki; halka, cemaate, insanlara kızar. Halk, cemaat, insanlar da ona kızar." Bu ondan daha şerli. Kendisi halka kızıyor, halk da ona kızıyor. Bir meziyeti yok ki halk kızıyor. Bunun huyu kötü ki bu kadar insanın arasında hiç mi iyisi yok, halka kızıyor.
Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ. "Bundan da daha fenasını söyleyeyim mi?" Şimdi dikkat et onu söyleyeceğim, söylüyorum.
Men yuhşâ şerruhû ve lâ yürcâ hayruhû. "Kötülüğünden devamlı endişe edilen, kendisinden hiç hayır umulmayan kimse." Bu ondan da fena!. Aman bu heriften bir oyun çıkar amma diye korkuluyor, bir hayır umulmuyor, bu daha fena.
Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ. "Bundan da daha kötüsünden haber vereyim mi?" Haber veriyorum işte.
Men bâ’a âhiratehû bi-dünyâ ğayrihî. [Ğayrehû da olabilir.]
Men bâ’a âhiratehû. "Âhiretini satar."
Bi'd-dünyâ. Dünyalık karşılığında." Ğayrehû. "Bir başkasına."
"Ahiretini menfaat karşılığı başkasına satan, bu daha fenadır."
Elâ ünebbiüke bi-şerrin min hâzâ. "Bundan da daha beterini, beterin beterini söyleyeyim mi?"
Men ekele’d-dünyâ bi’d-dîni. "Dini satarak, dinini kullanarak dünyalık sağlayıp geçimini sağlayan." Dini kullanarak geçimini sağlayan. Dini gidiyor, dünyalığı öyle elde ediyor. Dinini vererek dünyalığı sağlayan.
Men ekele’d-dünyâ. "Dünyalık yiyor." Bi’d-dîni. "Din ile."
Bu nasıl olur?
Dinî bir şeyle dininden fedakârlık yaparak veya dinî şeyi vasıta ederek şey yapıyor.
Şimdi bunu hatırlamaya çalışalım.
İnsanların en şerlisi neler?
Bir adam ki; tek başına yemek yiyor. Atının veya bineğinin arkasına kimseyi almıyor, kimseye yardımcı olmuyor, seyahate tek başına çıkıyor. Kölesini dövüyor. Bundan daha kötüsü, bu adamdan daha kötüsü; cemaate kızıyor, cemaat de ona kızıyor. Bundan daha kötüsü; şerrinden korkuluyor, hiç hayır beklenmiyor kendisinden. Bundan daha kötüsü; âhiretini satıyor başkasına dünyalık karşılığında. Bundan daha kötüsü; dinini kullanarak dünyalık sağlıyor.
Allah bizi bu durumlardan korusun. Bunların hepsi kötü şeyler olduğu, beterin beteri olduğu anlaşılıyor.
Üçüncü ve sonuncu hadîs-i şerîf;
أَلَا إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ، فَرُبَّ مُتَخَوِّضٍ فِي الدُّنْيَا لَيْسَ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَّا النَّارُ. ك عَنْ حَمْنَةَ بِنْتِ جَحْشٍ.
Elâ inne’d-dünyâ hulvetün hadıratün fe-rubbe mütehavvidın fi’d-dünyâ leyse le-hû yevme’l-kıyâmeti illa’n-nâru.
Efendimiz buyurmuş ki;
Elâ inne'd-dünya. "Dikkat edin ki dünya hayatı."
Hulvetün. "Tatlıdır, keyiflidir."
Hadıratün. "Yeşilliktir. " Çayır, çimen, yeşillik. Hoştur dünya hayatı ama;
Fe-rubbe mütehavvidın fi’d-dünyâ. "Nice dünyaya balıklama dalan insan vardır ki; dünyalığa menfaatini, kazancını elde etmek için nice insan vardır ki;
Leyse le-hû yevme’l-kıyâmeti illa’n-nâru. "Kıyamet gününde nasibi cehennemden başka değildir." Cehenneme gidecek.
O halde ne yapmak lazım?
Dünyalığın helal tarafını elde etmeye çalışmak lazım. Haramından çok şiddetli, dikkatli, itinalı, ihtimamlı şekilde korunmak lazım. Haramdan korunmak lazım. Dünya menfaati, parası, pulu, güzeldir, yeşilliktir, tatlıdır, çayırdır, çimendir, ama haram olursa âhiretini insan mahvetmiş olur. Dünyanın yeşilliğine, tatlılığına aldanmayıp, günahın cazibeli oluşuna aldanmayıp, haramdan uzak durmaya dikkat etmemiz gerekiyor.
Allah tevkîfini refîk eylesin. Cümlemizi helal lokma yiyen, âhireti için çalışan, sevap kazanan cennetlik kullarından eylesin.
El Fâtiha.
00.06.2000 -
Adab, Eve Giriş
00.05.2000 -
Sultanın, Yöneticinin Yanına
