00.08.2000 - İslamı Yaymak, Müminin Mümine Hürmeti, Camide Namaz Kılmak

00.08.2000 - İslamı Yaymak, Müminin Mümine Hürmeti, Camide Namaz Kılmak
Fe kâle Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem:
لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ أَبْعَثَ إِلَى الْآفَاقِ رِجَالًا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السُّنَنَ وَالْفَرَائِضَ، كَمَا بَعَثَ عِيسَى الْحَوَارِيِّينَ. قِيلَ لَهُ: فَأَيْنَ أَنْتَ مِنْ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ؟ قَالَ: إِنَّهُ لَا غِنًى بِي عَنْهُمَا، إِنَّهُمَا مِنَ الدِّينِ كَالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ
Lekad hememtü en eb’ase ile’l-âfâki ricâlen yüallimûne’n-âse’s-sünene ve’l-feriza kemâ bease ‘îse’l-havâriyyîne kîle lehû: Fe eyne ente min Ebî Bekrin ve Ömera? Kâle: İnnehû lâğinâ bi-anhümâ innehümâ mine’d-dîni kessem’i ve’l-besâri.
Bu hadîs-i şerîften bugünkü vazifelerimizi nasıl yapmamıza dair bazı mânalar alabiliriz:
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lekad hememtü en eb’ase ile’l-âfâki ricâlen. “İstedim ki arzuladım, gayret ettim ki etrafa adamlar göndereyim, görevli insanlar göndereyim.” Yüallimûne’n-âse’s-sünene ve’l-feriza. “Bu adamlar gittikleri yerlerde insanlara sünnetleri ve farizaları öğretsinler. Canım böyle adamlar göndermeyi istedi. Heveslendim, düşündüm, arzuladım.”
Kemâ bease ‘îse’l-havâriyyîne. “İsa aleyhisselam’ın kendi zamanında ashabından olan havarileri dini öğretsinler diye etrafa gönderdiği gibi! İstedim ki arzuladım, himmet ettim, canım çekti, kast eyledim ki ben de insanlara sünnetleri ve farzları öğretsinler diye bazı insanları etrafa, çevrelere gönderiyim; arzuladım.”
Bunun üzerine;
Kîle lehû: Fe eyne ente min Ebî Bekrin ve Ömera? “ Ya Rasûlullâh Ebû Bekir ve Ömer hakkında ne dersin? Onlar hakkındaki kanaatin, görüşün nedir? Göndersen Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömer el-Fâruk, onlar bu işleri yaparlar. Onları göndersen?..” dediler.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Kâle: İnnehû lâğinâ bi-anhümâ. “Benim onlara ihtiyacım var, ben onlarsız yapamam. Onlar olmadan olmaz, onlara ihtiyacım var.” İnnehümâ mine’d-dîni kessem’i ve’l-besâri. “Onların İslâm dinindeki yerleri; insanların vücudundaki gözün kulağın yeri gibidir. İnsanın gözü olmazsa kulağı olmazsa olmaz. Bunlar da İslâm’ın gözü, kulağı gibidirler.
Ben bunları uzağa gönderirsem olmaz. Onlarsız yapacak durumda değilim. Onların yanımda olması lazım…”
Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömer el-Fâruk Efendimiz öyle kıymetli kimseler!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz etrafa, âfâka, bilâd-ı baîdeye, uzak diyarlara yine bu arzusuna uygun olarak insanlar gönderdi. Mesela Muaz b. Cebel radıyallahu anh’ı Yemen’e gönderdi, vali gibi vazifelendirdi. “Onlara İslâm’ı öğret, İslâm’a göre onlar hakkında hükmet!” dedi. Hatta sordu:
“Onlara idarecilik yaparken karşına bir sorun çıkarsa nasıl çözeceksin?”
“Kur’ân-ı Kerîm’e bakarım, oradan çözerim yâ Resûlallah!”
“Peki Kur’ân-ı Kerîm’de ona açık bir ipucu bulamazsan?..”
“Yâ Resûlallah! O zaman senin sünnet-i seniyyene bakarım, ona göre hareket ederim.”
“O zaman da bulamazsan? Sünnetimde tutunacak bir temel hatırına gelmezse, o işe uygun bir durum olmazsa ne yaparsın?”
“O zaman içtihat ederim, gayret ederim. Aklımla doğruyu bulmaya çalışır, vicdanımın sesini dinleyerek doğru olanı yapmaya çalışırım.” dedi.
O zaman Efendimiz onun bu cevabından çok memnun oldu:
“Resûlü’nün resûlünü böyle güzel anlayışlı kılan Allaha hamd olsun!” dedi. Resûlü: Kendisi. “Allah’ın Resûlü’nün resûlü” de onun da gönderdiği Muaz b. Cebel! Onun o anlayışından memnun oldu.
Biz de dinimizde önce Kur’ân-ı Kerîm’e bakarız. Kur’ân-ı Kerîm’de delil, belge, âyet, hüccet varsa ona göre hareket ederiz. Yoksa sünnet-i seniyyeye bakarız. Müçtehitlerimiz bakmışlardır, fıkhın ahkâmını öyle çıkarmışlardır. Yoksa ona göre, ondan sonra içtihat etmişlerdir.
Muhtelif kabilelere birçok kimseleri göndermiştir. Bir mübarek zâtı bir kabileye gönderdi. O mübarek zât kabileye gitti. Gayet sakin bir kimse. Namazını kılmaya başladı. Bir akrabası gördü:
“Ne yapıyorsun sen böyle?”
“Ben İslâm’a girdim. Muhammed-i Mustafâ’ya tâbi oldum. O hakkı söylüyor. İnsanları Allah’ın birliğine çağırıyor, güzel söylüyor.” dedi.
“Ben de yapayım.” dedi.
“Olur.” dedi.
O da [İslâm’a] girdi. Ondan sonra bir başkası gördü, “Ben yapayım.” dedi; o da girdi. O da girdi… Yumuşaklıkla bütün kabile müslüman oldular.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e onları topladı getirdi:
“Yâ Resûlullah! Bunların hepsi müslüman oldu.”
Peygamber Efendimiz onu methetti:
"Sen de çok güzel ahlâkî sıfatlar var. Sükûnet, insanları telaşlandırmadan, kaçırtmadan ikna etmek, toplama kabiliyetleri var.” diye onu methetti.
Demek ki sakin sakin yapmak iyi oluyor. Yumuşak yumuşak, dikkatli davranmak iyi oluyor.
Bizim de İslâm’ı yaymak için dünyanın her yerine gitmemiz lazım, her yerine! Malî kaynak olacak, güç olacak, teşkilat olacak; dünyanın her yerine göndereceğiz!
Şimdi birçok Güney Afrikalı müslümanlar var.
Bunlar Güney Afrika’ya nereden gittiler?
Hindistan’dan, Pakistan’dan gittiler! Orada güzel toplum oluşturmuşlar, beş yüz bin kadar varlarmış. Buralarda da Güney Afrikalı müslümanlardan buraya gelmiş olan var.
Hatta bu camimizin açılışına da geldiler. Bir kısmı; “Ben güney Afrikalıyım.” diye söyledi.
Bu Pakistanlı, Hindistanlı kardeşlerimiz oralara kadar İslâm’ı götürmüş! Sonra Endonezya’ya İslâm’ı getirmişler. Taaa Adaları geçerek Hindistan’ı, Pakistan’ı geçerek getirmişler; Allah razı olsun. Bizim dedelerimizden Allah razı olsun. Bosna’ya, Kırım’a kadar götürmüşler. Moskova’nın yakınlarına kadar İslâm’ı götürmüşler. Ondan sonra dönmüşler ama vazife bitmez!
Ama bizim de dünyanın her yerine İslâm’ı götürmemiz lazım! Hristiyan misyonerler bu işleri yapıyorlar, kutuplara dahi gidiyorlar! Kilise açıyorlar, insanları çağırıyorlar, mektep açıyorlar, hastane açıyorlar… Afrika’ya gidiyorlar, Irian Caya’ya gidiyorlar, Papua New Gine’ye gidiyorlar, vahşilerin arasına gidiyorlar! Vahşiler bazen bunları kazana koyup kaynatıp yiyor, bazılarını öldürüyor filan ama onlar bu vazifeyi yapmaya devam ediyorlar! Güzel bir çalışma! Üç yüz kişiye bir misyoner gönderiyorlarmış, o kadar çok misyoner gönderiyorlar!
Mesela ben Endonezya’da Jakarta’da gördüm: Üniversiteler orada, bizim kaldığımız otelin yakınında; çoğu hristiyan üniversitesiydi. Üniversiteden mezun olanları kazanmış oluyor. Sonra o ülkede hristiyanları okutturmuş, kendi elemanı olarak ortaya çıkarmış.Birçok İslâm ülkesinde durum böyle oluyor! Çalışıyorlar! Bizim daha çok çalışmamız lazım! İşte Peygamber Efendimiz’in arzusu, niyeti. İşte uygulaması!
لَقَدْ شَرَّفَكِ اللهُ وَكَرَّمَكِ وَعَظَّمَكِ، وَالْـمُؤْمِنُ أَعْظَمُ حُرْمَةً مِنْكِ
Lekad şerrefekillâhü ve kerremeke ve azzameke ve’l-mü’minü a’zemü hürmeten minke.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ’nın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz Kâbe-i Müşerrefe’ye demiş ki;
Lekad şerrefekillâhü. “Ey Kâbe-i Müşerrefe! Allah seni nasıl şereflendirmiş, ne büyük şerefe mazhar olmuşsun?!..”
Kâbe-i Müşerrefe!
“Müşerrefe” ne demek?
“Şereflendirilmiş” demek.
Lekad şerrefekillâhü. “Yâ Kâbe! Allah seni ne kadar şereflendirmiş!” Ve kerremeke. “Ne kadar mükerrem kılmış, ne kadar itibarlı kılmış!”
Saygın, dünyanın en kıymetli mabedi.
Ve-azzameke. “Seni ne kadar muazzam kılmış!”
“Kâbe-i Muazzama” da diyoruz. Ne kadar muazzam değerli, ne kadar hürmetli!
“Cenâb-ı Hak seni ne kadar şereflendirmiş, itibarlandırmış, muazzamlaştırmış!”
Ama hadîs-i şerîfin arkasına dikkat edin:
Ve’l-mü’minü a’zamü hürmeten minke. “Ey Kâbe! Müslümana gelince, Müslümanlığı düşünecek olursak hürmet ve saygınlık bakımından senden daha muhterem!”
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; “Mü’min, Kâbe’den daha muhterem!” diyor.
Mü’minin de tabii derecesi vardır; iyisi vardır, çürüğü vardır, daha iyisi vardır, en iyisi, insanı kâmil olanı vardır… Ama burada mü’minin Kâbe’den daha kıymetli olması umumi konuşuluyor.
“Mü’min senden daha saygındır, daha itibarlıdır.”
Bu ne demek?
“Bu mü’minlere Kâbe gibi hürmet edin, saygınlık gösterin, kalbini kırmayın, üzmeyin; itibar edin, ikram edin!..” demek.
Kâbe’ye herkes hürmet ediyor. Örtüsüne yapışıp şıpır şıpır gözyaşları döküyorlar. Ağlıyorlar, dua ediyorlar, etrafında dönüyorlar. Hâcer-i Esved’i öpmeye gayret ediyorlar, neler neler… Ne sevgiler ne bağlılıklar…
Mü’min daha hürmetli! Mü’minin mü’mine daha çok hürmet etmesi lazım. Demek ki mü’min mü’mini hem sevecek hem ziyaret edecek, hem hürmet edecek. Çok önemli! Biz bunları tam yapsak Allah’ın ne kadar iyi kulu olacağız, ne kadar sevaplar kazanacağız!
Ve üçüncü hadîs-i şerîf. Taberânî kitabına yazmış, İbn-i Mesut (r.a) den rivayet olunmuş.
Le-kad hememtü en âmüre Bilâlen fe-yükîme's-salâte sümme ensarifu ilâ kavmin ye'smeûne'n-nidâe fe-lâ yücîbûne fe-uhrika aleyhim büyûtehum.
"Öyle arzu ediyorum ki; Bilâl'e emredeyim. Fe-yukîme's-salâh. "O da namazı kaldırsın." Geç Bilal yerime, kıldır namazı diyeyim. Yerime Bilal'i bırakayım o namazı kaldırsın da;
Sümme ensarifu ilâ kavmin. "Ben de o insanların yerlerine gideyim."
Ye'smeûne'n-nidâe. "Ezanı işitiyorlar da"
Fe-lâ yücîbûne. "Ezanın hayyeles-salâh ' haydi namaza gelin' hayyale'l felâh 'haydi kuruluşa gelin' diye davetine katılmıyorlar, icabet etmiyorlar. Onlara gideyim de;
Fe-uhrika aleyhim büyûtehum. "Onlar evlerinin içindeyken yakayım, başlarına yıkayım."
Peygamber Efendimiz"
"Ateşle tutuşturayım, çatır çatır yakayım evlerini başlarına yıkayım diye istiyorum, arzuluyorum, içimden öyle geliyor." diyor.
Bu ne demek?
Müslümanlar camiye mutlaka gelsin demek!
"Üzerinize afiyet yemeği çok kaçırmışım, gevşeklik çöküverdi. Camiye gitmesem olmaz mı."
"Olmaz! Yemeği yemeseydin." Yemişsende gelmek daha iyi. Çünkü gelirken yürürsün hazmedersin.
Namaz daha faydalı. Her işinin ayarını namaza göre yap, namaza gel.
"Falancayla konuştuk o bizi ziyarete gelecek."
"Önceden o senden izin isterken 'namazdan sonra gel' deseydin."
"Karı koca haberim olmadan kalktılar geldiler."
" O zaman hanımlar evde dursun. O beyi al, camiye gel"
Alimallah kaçmak yok! Herkesin camiye gelmesi lazım. Mazeret yok! Her şeyi ona göre ayarlayarak.
Faydası ne?
Mahalle mescidinde kılarsa; yirmi yedi kat sevap daha fazla. Cuma namazı kılınan yerde kılarsa; elli kat daha fazla. Attığı her adımdan dolayı bir sevap kazanıyor, bir günahı siliniyor, bir derece yukarı çıkıyor.
Cami böyle önemli bir yer. Cami insanı, ihya ediyor. Cami; müslümanı sevaplara gark ediyor, rahmet deryasına daldırıyor, fezalara uçuruyor.
Cami olmayan yerde ne yapacak?
Cami yok.
14.31......... bizim cami açtığımız yerde adamın birisi demiş ki:
"Yahu burası ne biçim diyar; namaz kılınacak cami yok burada durulmaz."
Mü'min olunca adamcağızın canı sıkılmış. Mü’minlerin hepsi aynı şeyi düşünür. Çünkü aynı hadîs-i şerîfleri okurlar, aynı şeyi öğrenirler.
Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların kafa yapıları aynı güzelliktedir.
"Yahu burada namaz yok, ezan yok burada durulur mu." demiş. Sonra oğlu bizim mescidin önünden geçerken bizimkilere yanaşmış;
"Yahu siz burada ne yapıyorsunuz, burası ne oldu." demiş.
" Burası cami oldu, açılacak hazırlık yapıyoruz."
"Ben de buradan haçlar kalkınca bir şeyler sezinlemiştim. Burası cami mi oldu."
"Cami oldu."
"Babam da "cami olmayan yerde durulur mu, ne biçim diyar" diye üzülüyordu. Babama şimdi gideyim müjdeleyeyim, çok sevinecek." demiş.
Cami okyanusun azgın dalgaları arasında sığınılacak bir adadır. Yoksa köpek balıkları adamı, hart diye bir ısırdı mı bacağını koparırlar. Kafasından ısırsa boynundan koparırlar. Kolu kıpırdıyor diye kolundan ısırsa kolundan koparırlar.
Okyanusun şakası yoktur. Okyanusun dalgaları, gemilere şamar gibi şaplattıkça gemiyi ortasından bölüyor.
Japon tankeri çok uzun yapmışlar, iki dalga arasında kalıyor, suyun içine bölünüyor. Denizin şakası yok. Denizle şaka olmaz.
Başka ne ile şaka olmaz?
Ateşle şaka olmaz.
Başka?
Elektrikle şaka olmaz!
Bunun böyle durduğuna bakmayın, hiç şakası yok. Hiç affetmesi yok, insanı çarpar yere yatırır. Şöyle bir dokunursun güp aşağıya.
Bizim Moskova'da tahsil görmüş bir fizik hocası vardı. Bir acayip adam. Fizik laboratuvarında ders yapıyoruz. "Kalkın." dedi. Kalktık. "El ele tutuşun." dedi, tutuştuk. Galiba orta üçteyiz. Orada bir makine var; çeviriyorsun elektrik hasıl ediyor. Üzerinde siyahlı, beyazlı teller var, döndürdüğün zaman elektrik üretiyor. "Tesir makinesi" derler, sitatik elektrik üretiyor.
Elektriği depo eden kondansatör var. Kondansatörün bir tarafına çevirdi çevirdi elektriği doldurdu. Kondansatörün iki kutbu var; artı kutbu, eksi kutbu. Ortasında bir kutup, madenî bir topuz. Hoca bir arkadaşa orayı tutturdu. Sınıfta hepimiz el ele tutuşmuş durumdayız. Öte ki arkadaşa da kondansatörün öbür tarafını tutturdu.
Hepimiz el ele tutuşmuş, aval aval "hoca ne yapıyor" diye bakarken ellerimiz havaya bir kalktı. Bir hafta, on gün benim buralarım acıdı.
Deli adam! Bizi öldürecekti. Oraya birikmiş olan elektriği bizden geçirttirdi, boşalttırdı. İkisi arasında çok yüksek voltaj farkı var.
Herhalde ölmeyeceğimizi biliyor ondan yapıyor. Yoksa bütün sınıfı öldürecekti.
Ama benim bir hafta, on gün adalelerim acıdı.
Bunun böyle durduğuna bakmayın, bu elektriğin şakası yoktur. Şimdi böyle duruyor ama canavardır.
Elektrik, ateş, deniz bunların şakası yoktur.
Şirkin, müşrikliğin şakası yoktur!Okyanusta gemisi batmış, kayığı devrilmiş bir kazazede gibidir. Şimdi yüzüyor, suyun üstünde çırpınıyor ama biraz sonra ne olacak?
Yorulacak.
Çırpınırken köpek balıkları gelirse ne olacak. Köpek balıkları batan geminin etrafına gelirler, yem toplarlar. İnsanları yem olarak yerler. İnsan yiyen mahluklar.
Orada bir ada olursa ne olur?
Adaya yüzer, kumsala çıkar "hiç olmazsa kurtuldum." der.
Camiler ada gibidir. İslâm öyle! Giren kurtulur. Mü’minin camiye gelmesi lazım. Gelmeyince çok hata ediyor.
Bakın Peygamber Efendimiz o kadar çok istiyor ki; "Bilal sen namazı kıldır, elime meşaleyi alıp bütün evleri yakmak istiyorum."
Ne demek?
Herkes camiye gelsin demek. Bu, işin ciddiyetini gösteriyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri camileri sevmeyi, cumaları cemaatleri sevmeyi ve onlara müdavim olmayı cümlemize nasip eylesin.
00.08.2000 -
Şehitlik, Gece Uyanmak,
00.08.2000 -
Cemaatle 40 Gün
