00.02.2000 - Zikirin Önemi, Ağaç Dikmekin Kıymeti ve Meyvesinden Yenmesi, Güzel Ahlak

00.02.2000 - Zikirin Önemi, Ağaç Dikmekin Kıymeti ve Meyvesinden Yenmesi, Güzel Ahlak
Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi Rabbi'l âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-din.
مَا مِنْ سَاعَةٍ تَمُرُّ بِابْنِ آدَمَ لَمْ يَذْكُرِ اللهَ تَعَالَى فِيهَا، إِلَّا حُسِّرَ عَلَيْهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ
Mâ min sâ’atin temurrubi-bni âdeme lem yezkürillahe teâla fîhâ illâ hussira aleyhâ yevme’l-kıyâmeti. Veyahut hasira aleyhâ yevme’l-kıyâmeti.
Ayşe validemiz radıyallahu anha’dan rivayet olunduğuna göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Mâ min sâ’atin. “Hiçbir saat yoktur ki.” Temurrubi-bni âdeme. “İnsanoğlunun şöyle başından geçen hiçbir saat yoktur ki, hiçbir zaman yoktur ki, hiçbir vakit yoktur ki.” Lem yezkürillahe teâla fîhâ. “Orada Allah’ı zikretmeden geçsin o vakit de, zikirsiz geçsin de o zaman.” İllâ hussira aleyhâ yevme’l-kıyâmeti. “Kıyamet gününde ona mahsun olmasın, ona pişmanlık duymasın, ona vah vah, tüh, eyvah demesin.”
Allah’ın adını anmadan geçen, geçirilen, kaybedilen her saat, her zamanda, Allah’ı zikretmedi diye âhirette o ona pişmanlık olacak. Perişanlık olacak, hasret olacak, nedâmet olacak, ah olacak, vah olacak. Niye ben o vakitte Allah’ı zikretmedim diye. Demek ki; Cenâb-ı Hakk’ı her an zikretmemiz lazım. Her an Cenâb-ı Hakk’ın zikriyle meşgul olmamız lazım.
Bu âhirette hasret, nedâmet, pişmanlık duymak cehennemliklere mahsus bir şey mi?
Hayır! Cennetlikler de pişmanlık duyacaklarmış. Cennete girenlerin mahzun olması yokmuş ama -mahzun olmak yok cennette- dünyada zikirsiz geçirdikleri zamana bir iç yanıklığı olacakmış. Tuh! "Niye o zamanı da zikirle geçirmedik, boş şeyle uğraştık. Keşke zikirle geçirseydik de mükâfatı burada alsaydık." diye pişmanlık duyacaklarmış.
O halde bizim yolumuz doğru yol. Herkes bize yamuk bakıyor, çatıyor, laf atıyor, ileri geri konuşuyor ama bizim yolumuz doğru. Çünkü bizim tasavvuf yolumuzda her anı zikirle geçirmeye çare öğretiliyor. Başkaları öğretmiyor bunu. Başkaları öğretmediğine göre demek ki bizim yolumuz doğru, başkaları düşünsünler. İşte hepsi pişman olacak. Bizim tesbihimize, halkamıza, zikrimize, lâ ilâhe illallahımıza, tasavvufumuza, yan bakanlar, yamuk bakanlar, söz söyleyenler işte buyursunlar; pişman olacaklar.
Efendim ben müslümanım da bilmem ne, bilmem ne...
Müslümansın ama Allah’ı zikretmeden geçirdiğin zamana pişman olacaksın.
Kim hiçbir zamanını zikirsiz geçirmemeye çalışıyor müslümanların içinde, kim?
Tasavvuf erbabı, mutasavvıflar. Bizim büyüklerimiz.
“Zikr eyle hakkı her nefes.” demiyor mu, dememiş mi? Üçüncü Ahmed’in -Sultan Ahmed’in- şeyhi olan Aziz Mahmud Hüdayi Efendimiz öğretmemiş mi o ona öyle?
Zikr eyle hakkı her nefes
Allah bes, bâki heves
Pes gayriden ümmidi kes
Tekrarı zikrullah ile.
Allah âdın zikredelim evvela. diye başlıyor mevlitte
Her nefeste Allah adın de müdam
Allah adıyla olur her iş tamam
diyor. O da derviş. Demek ki Süleyman Çelebi de dervişmiş.
Kimin dervişiymiş?
Emir Sultan’ın. Emir Sultan büyük sultan. Emir Sultan’ın dervişiymiş.
Başka?
Bizim tasavvufta, esaslardan bir tanesi ne?
Hûş der dem.
Hûş ne demek?
Şuur demek. Her nefesi alırken verirken şuurlu olacak, uyanık olacak, gafil olmayacak. Zikr-i müdâm.
İbrahim Hakkı Erzurûmî hazretlerinin öğrettiği şeylerden bir tanesi ne?
Kılleti taâm; az yemek yiyeceğiz, göbekler eriyecek, kılleti taâm.
İkincisi, kılleti menâm; az uyuyacağız. Gece tesbihe, zikre, teheccüte kalkacağız.
Üçüncüsü, kılleti kelâm; mâlâyâni konuşmayacağız, az konuşucağız, ağır başlı olacağız.
Dördüncüsü; kılleti enâm. İnsanların kalabalığına, curcunaya, kalabalığa karışmıyacağız, günahlı yerden uzak duracağız.
Ondan sonra, zikri müdâm. Bir tanesi de devamlı zikir.
Demek ki bu zikr-i müdâm işini, her nefeste Allah’ı zikretmek işini söyleyenler sünnete uygun. Zikre karşı çıkanlar sünnete aykırı, o kadar. Kim ne derse desin.
Doğru yol Peygamber Efendimiz'in sünneti yolu.
İkinci hadîs-i şerîf;
مَا مِنْ شَيْءٍ يُصِيبُ مِنْ زَرْعِ أَحَدِكُمْ وَلَا ثَمَرَةٍ، مِنْ طَيْرٍ وَلَا سَبُعٍ، إِلَّا وَلَهُ فِيهِ أَجْرٌ.
Mâ min şey’in yusîbü min zer’i ehadiküm ve-lâ semeratin min tayrin ve-lâ sebü’in illâ ve lehû fîhi ecrun.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Mâ min şey’in. “Hiçbir şey yoktur.” Yusîbü min zer’i ehadiküm ve lâ semeratin. -Ve semerihî diye de geçmiş bir rivayette- “Sizden birinizin ektiği bir ekine veya diktiği bir bitkiye.” Min tayrin. “Kuştan.” Ve-lâ sebü’in. “Çakaldan, tilkiden, yabani hayvanlardan.” Her hangi birisi musallat olup da bir şeyini yemişse; tanesini kuş gagalamışsa, arı yemişse, çakal yemişse, kurt yemişse.
“Sizden birinizin diktiği bir ekinin veya diktiği bir bitkiden veya meyvesinden kuş veya bir vahşi hayvan yemişse, ne kadar yemişse.” İllâ ve lehû fîhi ecrun. “Bu ziraatı yapan kimseye onda ecir vardır.”
Peki, kuş yerse bile ecir oluyorsa insan yerse daha büyük ecir olmaz mı?
Daha büyük ecir olur. Yani ekini eken, bitkiyi diken faydalı bir şey yapmış oluyor. Sonunda ondan birileri ondan istifade ediyor. Ama kuş geliyor, zavallı karnını doyuruyor; dükkanı yok, süpermarketi yok, kebapçı dükkanı yok, fırını yok, parası yok, doları yok...
Ne yapacak?
Uçacak bir yerden bir şeyi gagalayacak zavallı. Gidecek bir yerden su içecek, ama parkta damlayan çeşmeden, ama yağmur birikintisinden, ama derenin kenarından suyunu oradan içecek, meyvesini buradan yiyecek zavallı. Biz de; “Vay! Bilmem ne filan. İşte bizim meyveleri gagaladı, yedi bitirdi.” filan diye kızıyoruz. Bakıyorsun bir salkım üzüm; arılar hepsinin içini bitirmişler, almışlar almışlar götürmüşler. “Tüh ya!” filan diyoruz. Meyvelere bakıyoruz, olgunlaşıyor olgunlaşıyor derken aa, bir de bakıyorsun papağanın birisi gelmiş çatır çutur hepsini yemiş, bitirmiş. Şeftaliler bizim çiçek açıyor, meyve veriyor, dalıyla kopartıyor mübarek! Dalından hart diye makas gibi kesiyor, ondan sonra şeftaliyi de ham ham ısırıyor, ısırıyor atıyor, çekirdeğini yiyor.
Ülen dış tarafını bize ver.
Hayır! Aşağı atıyor, çekirdeğini yiyor. Fesübhanallah!
Hepsine sevap var, diken kimse kazanıyor. Diken sevapları kazanıyor çünkü kuş bile yese, yabanî hayvan bile yese. Yabanî hayvan bile olsa bir candır, o can faydalanıyor, ondan dolayı Cenâb-ı Hak bu tarafa sevap veriyor.
Onun için ben şahsen bizzat, bahçeli evi seviyorum. Çarşıdan kasayla alırım, ben buna vereceğim masraf, zahmet kadar. Alırım ama ben bahçeye bir şey ekmeyi seviyorum.
Eğer meyvesi yoksa, gölgesi varsa?
Gölgesine birisi oturduğu zaman insan ondan da sevap kazanıyor. Güzel gölgelikli ağaçlar var. Adlarını, sanlarını bilmediğim, âşık olduğum ağaçlar var. Öyle bir gölgesi var ki; aşağıya güneşin bir şeyi geçmiyor. Koyu gölge böyle, yaprakları sık, yemyeşil, adını bilmiyorum küçük küçük yapraklı bir şeyler. Dayanıklı, 50 senelik, 100 senelik ağaçlar. Ohh, altına gidiyorsun, dinleniyorsun.
Altında dinlenildiği zaman da sevap kazanılıyor. Kuzu güneşte durmuyor, bakıyorsun kuzular, inekler gitmiş ağacın altına sıralanmışlar, gölgede duruyorlar. E onların da canı var. Güneşten onlar da bunalıyorlar, ondan da sevabı var. Gölgesinden faydalanınca da sevap var.
Kurudu, odunu birisi kesti yakıyor?
Yakılınca da sevabı var.
Onun için bitki dikmek, ağaç dikmek çok sevaplı bir şey. Hele bizim Türkiye’mizde... Hele Türkiye’mizde çok büyük ihtiyaç var. O Konya yolları, Kayseri yolları, Niğde yolları, her taraf...
Bence her aile cumartesi pazarını bir yeri ağaçlandırmaya harcamalı. Almalı bir arazi, çevirmeli etrafını.
Su yok orada.
Tamam su yoksa, tankeri takmalı arabanın arkasına götürmeli, Pazar günleri bol bol su vermeli, o ağaçları orada yetiştirmeli bence.
Kilometrelerce gidiyorsun bir ağaç görmüyorsun. Yazık!
Dedelerimiz yapmış veyahut dedelerimizin zamanında her taraf ağaçlıkmış. İstanbul’dan Şile’ye gidinceye kadar hep ormanlardan geçilirmiş. Niğde’nin, Aksaray’ın etrafında, Hasan Dağı’nda, dağda böyle insanın kavuşamayacağı büyüklükte ağaç kökleri duruyormuş. Yazık gitmiş hepsi. Varmış bir zamanlar. Ama kese kese kese kese çöle çeviriyoruz.
Ne yapmak lazım?
Dikmek lazım. Ondan dolayı Fatih Sultan Mehmed cennet mekân orman dikmiş, orman yapmış. Yaş kesmeyin demiş, yaş kesenin başını keserim demiş. Kuru ağaçları kesin ama yaşları kesmeyin demiş.
Ağaç sevgisi çok önemli, çok değerli birşey.
مَا مِنْ شَيْءٍ يُوضَعُ فِي الْمِيزَانِ أَثْقَلَ مِنْ حُسْنِ الخُلُقِ، وَإِنَّ صَاحِبَ حُسْنِ الْخُلُقِ لَيَبْلُغَ بِهِ دَرَجَةَ صَاحِبِ الصَّوْمِ وَالصَّلَاةِ
Mâ min şey’in yûda’u fi’l-mîzani eskalü min hüsni’l-huluki ve inne sâhibe hüsni’l-huluki le-yebluğu bihî deracete sâhibi’s-savmi ve’s-salâti.
Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî ve Tebaranî, Ebû’d-Derdâ radıyalahu anh'ten rivayet etmişler.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Mâ min şey’in. “Hiçbir şey yoktur ki.” Yûda’u fi’l-mîzani. “Kulun terazisine konuluyor.”
“Kulun terazisine, âhirette ki amel terazisine konulan hiçbir şey yoktur ki.” Eskalü min hüsni’l-huluki. “Güzel huydan daha ağır çeksin.” Bu terazide güzel huydan daha ağır çeken, daha ağır gelen hiçbir şey yoktur. En ağır çekeni güzel huydur.
Ve-inne sâhibe hüsni’l-huluki. “Hiç şüphe yoktur ki güzel huy sahibi olan insan.” Le yebluğu. “Muhakkak ki erişir.” Bihî. “Bu güzel huyu sayesinde.” Deracete sâhibi’s-savmi ve’s-salâti. “Oruç tutan, namaz kılan insanın derecesine erişir.”
Yani sâhibi’s-savmi ve’s-salâti ne demek?
Farz olmayan zamanlarda da çok çok oruç tutup, çok ibadet düşkünü olup da oruçlardan sevap kazanan.
Sâhibi’s-salâh ne demek?
Farz namazlardan sonra geceleri kalkıp da başka vakitlerde nafile ibadetleri yapan demek.
Onun derecesine güzel huyu sayesinde erişir.
O halde huylarımızı güzelleştireceğiz. Hepimizin kötü huylarımız vardır. Hiçbir babayiğit çıkıp da benim kötü huyum yoktur diyemez. Hepimizin kötü huyu vardır. Ama kendisi bilmez veyahut bilse de onu üzerinden atamaz. Etrafındakiler bilir. Etrafındaki bilenler buna söylesinler de bu huydan vazgeçsin. Kötü huyu bazen söylersin ama kötü huydan da, “Bundan vazgeç!” demekle kolayca vazgeçilmiyor.
Huylu huyundan kolay vazgeçemiyor, alıştığını bırakamıyor. Kötü huyu atmak kolay bir şey değil. Bu uzun bir eğitim ister, tasavvuf eğitimi ister. Bazen de tasavvuf yoluna giren, tekkeye giren bir insan da; yine de yıllar geçtiği halde kendisini toparlayamaz, kötü huylarını atamaz.
Ondan dolayı ne lazım?
Bir; müsamaha lazım. "Hepimiz tencere dibin kara, senin ki benden kara!" Hepimizin karası olduğuna göre bir kere kimse kimseyi kınamasın bir; ikincisi, hepimizde bu dert olduğuna göre bu dertten kurtulmak hususunda yardımlaşmamız lazım. Üçüncüsü, başkasının kusurlarını görüp söylemek günah oluyor, ama kendi kusurunu görüp de ondan kurtulmaya çalışmak savaş oluyor, cihad oluyor. Kendi kusurlarımızı düzeltmeye çalışalım.
"Peki hocam, ben kendi kusurlarımı bilemiyorum. Aynanın karşısına geçiyorum, bakıyorum endamıma şahane selvi boyum var, hilal gibi kaşım var, badem gibi gözüm var. Hiç kusurumu göremiyorum. Benim kusurum nereden belli olacak?"
Maalesef insanın kusuru arkasından söylenir, yüzüne karşı söylenmez. Ah nerede demiş, Hz. Ömer "insana hatasını dobra dobra yüzüne söyleyecek samimi arkadaşlar kalmadı artık." demiş. Söylenmez.
Neden?
Söyleyen insanı da pişman ederler bu devirde. "Sen kendi işine bak, ukâlalık etme." derler, bilmem ne derler filan. Yani söylediğine de pişman ederler.
Nasıl yapacak?
Nasıl yaparsa yapsın. Kendisi gittikten sonra arkadan neler söylendiğini öğrensin, tamam onlar doğrudur. O kusurlardan kurtulmaya çalışsın. Duydukça, öğrendikçe kusurlarından kurtulmaya çalışsın.
Rahmetli Muammer Dolmacı, nur içinde yatsın, iyi bir ihvan ağabeyimizdi. Hocamız rahmetullahi aleyh âhirete göçüp de bizi bu tekkenin başına vazifelendirince, -sonradan duyuyorum, bana söylemedi yani- arkadaşlarımıza demiş ki;
Bak demiş, “Öbür hocamız cemal sıfatıyla muttasıf idi, bu hocamız celalli.” demiş.
Hocamız lokum gibiydi, yumuşacıktı. Demiş -benim için yani-;
“Dikkat edin, bu hoca celalli.” demiş.
Ben de bu lafı duyuncaya kadar hiç kendimi öyle sanmıyordum, yumuşak sanıyordum kendimi.
Ha, insan bazen de böyle yanılıyor. Kendisini başka türlü sanıyor ama başkaları daha iyi bilir.
Ben bir zâta, bir zât için, “Çok iyi bir insandır.” dedim. Kendisi yoktu, “Hacı efendi çok iyi bir insandır.” dedim. Arkasından konuştum. Hanımı güldü orada;
“Ah hocam!” dedi. “Ah hocam! Bana sor, ben bilirim” dedi.
Dışarıda halim selim hakikaten ama... Bazısı da dışarıda yumuşak oluyor, içerde cebbâr oluyor, çok öyle efe oluyor filan.
Artık neyse, çaresi neyse.
Güzel huyun derecesi, sevabı çok fazla. Onun için kötü huylardan kurtulmaya çalışacağız, iyi huyları almaya çalışacağız. Biribirimize yumuşak yumuşak duyurabilirsek kötü huylarımızı duyururuz, anlatabilirsek anlatırız.
En iyi çarelerden birisi de kötü huyu insanın kendisinin yüklenip, “Benim şöyle bir kötü huyum var.” diye anlatması. Millet o zaman çok hoşlanır. Yani “Ali sen kötüsün!” desem, kızarsın.
He? Külahıma anlat! Herkes kızar çünkü sen herkesten farklı değilsin ki.
Yani kızar insan ama “Ben şöyleyim, ben fakir, ben zalim, ben şöyle, bilmem ne.” diye anlatır hocalar. O zaman millet; “Vay be, bu hoca böyleymiş!” diye acır bir de dua eder. O zaman anlatmak daha da kolay olur. Büyüklerimiz hep öyle yapmış yani. Hep kendisine almış [kötü huyları]. Çünkü başkasına doğrudan doğruya söylediğin zaman herkes Ali Bingöl gibi sabırlı olmuyor, kızıveriyor. O kızmaz. Ondan dolayı rumuzlu anlatmak lazım.
Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm. Sübhâne rabbinâ rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün alel-mürselin ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn.
El-Fâtiha.
00.04.2000 -
Fasık, Selamlaşma ve
00.02.2000 -
Sevdiklerini Allah İçin
