00.00.2000 - Yalancı Şahitlik, Davete İcabet Etmek

00.00.2000 - Yalancı Şahitlik, Davete İcabet Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’dü fe-kâle resûlullâhi sallallahu aleyhi ve sellem;
شَاهِدُ الزُّورِ لَا تَزُولُ قَدَمَاهُ حَتَّى تَجِبَ لَهُ النَّارُ. أَبُو سَعِيدٍ النَّقَّاشُ عَنْ أَنَسٍ، النَّقَّاشُ ك خز ق كر عَنِ ابْنِ عُمَرَ.
Şâhidü’z-zûri lâ tezûlü kademâhü hattâ tecibe lehü’n-nâru.
Enes radıyallahu anh’den ve Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet olunmuş olan bu hadîs-i şerifte; yalancı şahitliğin cehenneme girme sebebi olduğu belirtiliyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Şâhidü’z-zûri. Şahit; mahkemede herhangi bir olayda hakimin, kadının karşısında şahitlik eden kimse. Zur; yalan demek. Şahidiz-zur; yalan yere şahitlik eden, yalanı söyleyen, şahitlik yapıyorum diye yalan söyleyen yalancı şahit. Lâ tezûlü kademâhü hattâ tecibe lehü'n-nâru. "Cehennem ona vacip olmadan ayakları yerinden kıpırdamaz, hareket etmez."
Şahitlik ettiği yerde daha ayakları kıpırdamadan cehennemi hak eder. Cehennem ona hak olur ondan sonra kıpırdar ayağı. O kadar kesin, o kadar çabuk. Onun için bir kere Müslümanın doğru sözlü olması lazım. Her yerde, her zaman. Ama yalan söylediği zaman bazen yalanın zararı sadece kendisinde kalır. Ama yalancı şahit adaleti bozuyor. Belki o yaptığı yalancı şahitlikte birinin malı gasp ediliyor. Belki birisi hapse giriyor. Belki çok büyük haksızlıklar oluyor. Ondan dolayı, İslam'da yalancı şahitlik çok kötüdür. Yalancılık kötüdür, ama yalancı şahitlik hemen o anda insanı cehennemlikler arasına yazdırır. Daha ayakları yerinden kıpırdamadan, cehennem ona vacip olur.
Bu insanlar o kadar şaşırmış ki, söylenmeye söylenmeye imandan o kadar uzaklaşmış ki, o kadar dinsizleşmiş ki adliye binalarının önünde, yalancı şahitlik yapmak için bekleyenler varmış. Adamın şahide ihtiyacı olduğu zaman, aşağıya iniyormuş, pazarlık ediyorlarmış. Hiç tanımadığı insanın mahkemesine gidiyormuş, istenildiği şekilde şahitliği yapıyormuş ondan sonra da parayı alıp gidiyormuş. Adalet bu kadar böyle mahvediliyor, katlediliyor. Adli cinayet işleniyor.
Tabi İslam kolay değil. İnsanın Müslüman olması, birçok şeyleri yenmesine bağlı. Müslüman olacak, Müslümanca yaşayacak ama nefsini yenecek, şeytanı yenecek, dünya sevgisini, muhabbetini yenecek.
Hakkı söylersem zarara uğrarım. Zarara uğrarım ama olsun "Allah yalan söylemeyin" diyor. Ben hakkı söylersem zarar olursa zarar, ne yapalım. Dünya sevgisi insanı şaşırtıyor. İnsan bu işleri para, pul, mevki, makam, menfaat kaygısından yapıyor. Şeytan insanı kandırıyor. İnsanın nefsi kendisini engelliyor ve sonunda insan kendisini cehenneme sokturacak olan işleri rahat rahat yapıyor. Çok iyi öğretilmesi lazım. Çok iyi anlatılması lazım. Ama çok iyi anlatıldığı zaman bile bu düşmanları yenemeyip, nefsine mağlup olup, şeytana aldanıp, dünyaya kapılıp kötü işleri yapanlar var. Birde hiç öğretilmezse, bu insanların, bu halkın hali ne olacak?
Bir de tam tersi öğretilirse; "Boş ver kardeşim, insan bu dünyaya bir defa gelir kardeşim, vur patlasın, çal oynasın kardeşim..." Çalgı, eğlence, bar, pavyon, gazino, içki, kumar, eğlence her türlü Allah’ın haram kıldığı yasak kıldığı şey revaçta olursa, reklam edilirse, anlatılırsa, teşvik edilirse, insanları kandırmak için var gücüyle çalışmalarına müsaade edilirse, bu insanların hali nice olur?
Onun için idarecilerin, bu işleri düzenleyen, bu işlere karar veren insanların veballeri sorumlulukları çok çok fazla. O adamlar mahvolacaklar. Bu işleri imza atan, bu işlere karar veren, bu işleri yaptıran, düzeni bu hale getiren, böyle çevirenler, bu noktaya getirenler çok büyük sorumluluklar altında.
İkinci hadîs-i şerîf;
Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
شَرُّ الطَّعَامِ طَعَامُ الْوَلِيمَةِ، يُدْعَى إِلَيْهَا الْأَغْنِيَاءُ، وَيُمْنَعُهَا الْـمَسَاكِينُ. وَمَنْ لَمْ يُجِبِ الدَّعْوَةَ فَقَدْ عَصَى اللهَ وَرَسُولَهُ. ق عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ.
Şerru’t-ta’âmi ta’amu’l-velîmeti yüd’â ileyhe’l-ağniyâü ve yümne’uhe’l-mesâkînü ve men lem yücibi’d-da’vate fe-kad ‘asallahe ve resûlehû.
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den, değişik konulu bir hadîs-i şerîf.
Şerru’t-ta’âmi. "Ziyafetlerin, yiyeceklerin, sofraların, yemeklerin en fenası." Ta’amu’l-velîmeti. "O düğün yemeğidir ki" Yemeklerin, ziyafetlerin en fenası, o düğün yemeğidir ki; yüd’â ileyhe’l-ağniyâü. "O ziyafete zenginler çağrılır da." Ve yümne’uhe’l-mesâkînü. "Fakirler engellenir, sokulmaz, alınmaz, çağırılmaz." En kötü ziyafet budur. Halbuki umumi olacak, kapı açılacak, fukaracıklarda istifade edecek. Zengin zaten her zaman yiyor. Evinde seninkinden belki daha âlâsını yaptırıyor, keyfine göre. Hizmetçisini çağırıyor emrediyor, parayı eline veriyor "git şunun en âlâsını al" diyor mükellef bir sofra hazırlanıyor. O her zaman yer. Onun her günü ziyafet. Onu çağırıyor. Asıl fukaracık açlıktan karnına taş bağlayan adamlar "bir düğün yemeği var aman gidelim de, bize de belki biraz bir şeyler verirler" diye kapıda bekleşiyor. Alınmıyorlar, yedirilmiyorlar, içirilmiyorlar; en kötü ziyafet budur. Çünkü Allah bunu sevmez, bu hali sevmez.
Ve men lem yücibi’d-da’vate. "Bir de, bir yemeğe, ziyafete bir insan davet edilirde gitmezse, davete icabet etmezse"
Fe-kad ‘asallahe ve resûlehû. "Allah’a ve Resûlune isyan etmiş olur." Davete icabet etmek Efendimiz'in sünnetidir, gitmek lazım. Davet etmiş, pekala gideceksin. "Olur" diyeceksin, gideceksin. Çünkü davetler muhabbet vesilesidir. Muhabbet de müslümanın müslümanı sevmesi iyidir, sevaptır, davete icabet edecek.
Peygamber efendimiz diyor ki; "bir deve kemiği kaynatmasına, deve paçasına beni çağırsalar bile giderim."
Fukaracığın birisi bir deve kemiği bulsa, kazana koysa, fokur fokur kaynatsa da, "gel ya Resûlullah bizde yemek yiyelim, çorbayı beraber içelim dese, giderim." diyor, Peygamber Efendimiz. En basit, en kıymetsiz şeye bile...
Bir keresinde Peygamber Efendimizi, fukaracığın birisi evine çağırdı.
Neden?
Sevap diye çağırdı. Efendimiz'in önüne sirke ile ekmek koydu. Efendimiz de ekmeği sirkeye bandı yedi, bandı yedi "sirke ne güzel gıdadır, sirke ne güzel gıdadır." dedi. Tevazuya bak! Halbuki nice zenginler, canını onun yoluna kurban etmeye hazır.
Peygamber Efendimize para gelmez miydi?
Yığınla gelirdi. Sofra örtüsü üstüne konulurdu, avuç avuç dağıtırdı, saymadan avuç avuç dağıtırdı. Biriktirseydi dünyanın en zengin insanı olurdu.
Zaten Allahu Teâlâ Hazretleri Cebrail aleyhisselamı göndermiş ve haber vermiş ki;
"Ey Resûlum! İstersen sana şu karşıdaki dağları altın yapayım."
"İstemem" demiş.
"İstersen seni hükümdar, zengin peygamber yapayım." demiş
"İstemem Ya Rabbi" demiş. Resûlullah Efendimiz günlerce aç dururdu, karnına taş bağlardı, aylarca evinin bacası tütmezdi, pişmiş yemek yemezdi. Sabah namazından sonra eve gittiği zaman, "yiyecek bir şey var mı hanımlar" derdi. "Yok ya Resûlullah" dediklerinde "eh bende zaten oruç tutmaya niyetlenmeyi düşünüyordum, aklımdan geçiriyordum, hadi oruca niyet edeyim." derdi.
Fatıma anamız öyle, Peygamber Efendimiz öyle, sahâbe-i kirâmın çoğu öyle günlerce aç dururlardı. Hazreti Ali Efendimiz bir ihtiyar kadın kuyusundan su çekip hurmalarını sulamak üzere anlaşmış, her kovasına bir hurma ücret. Kova başına bir hurma. Hurmaları almış, getirmiş, Resûlullaha sunmuş. Hurma da yok. O da bir nimet. O da öyle kolay bulunan bir şey değil. Ne para var, ne yiyecek var, ne hurma var, ne su var, su da kıt. Ne güzel ev var, ne serinlik var.
Şimdi biz Arabistan’a gittik mi soğutucular çalışıyor, odaların içinde oh rahatlıyoruz, yatıyoruz, uyuyoruz. Soğutucu bir gün, iki gün bir bozuluyor; yatağın içinde oraya dön oraya dön oraya dön oraya dön, kuş gibi çırpınıyor insan. Birkaç defa oldu, oturulmuyor, uyku uyunmuyor.
Ali Ulvi Beyler bu soğutucuların olmadığı zamanda geceleyin uyku uyuyamıyorlar, kalkarlarmış. Çok sıcak, yaz sıcakları, hurmaları olduran sıcaklar... Yatağın içine bir kova su, bütün yatak yorgan sırılsıklam kovayla ıslanıyor. Üstlerine de tepeden aşağı bir kova su, ıslak ıslak yatağa yatarlarmış. Onlar kuruyuncaya kadar yarım saat uyarlarmış. Çünkü kururken ortalığı serinletiyor. Onlar kuruduktan sonra gene başlarlarmış.
Birisi Medine-i Münevvere’ye gitti. Hanımının analığı oraya yerleşmişti. Bunlarda emekli olunca kalktılar gittiler. Medresede oda vermişler tamam, evleri var. Bunlar da orda şey yapacaklar. Gitti sonra döndü. Emekli ama döndü gene. Bizden yaşça büyük "kardeşim durulmuyor. İnsan, kafesin içindeki kuş gibi çırpınıyor." diyor. Kolay değil... Mübarekler neler çekmişler, Allah’ın rızasını kazanmak için neler yapmışlar. Tebük, Medine'ye 699 kilometre uzaklıkta...Medine-i Münevvere’den yaya veya deve üstünde oralara savaşlara gitmişler. Deve sanki rahat mı?
Deveye hiç bindiniz mi?
Rahat mı?
Ata bindiniz mi? Rahat mı?
Atın üstüne giderken, insanın ayakları yara olurdu, oturma yerleri yara olurdu. Rahat mı?
Ama hiç olmazsa oturuyor diye yaya yürümekten daha iyi. Millet o zamanlar onu keyif saymış. Biz şimdi arabanın koltuğuna oturuyoruz, arkamıza yaslanıyoruz, klimayı istediğimiz numaraya çeviriyoruz, püfür püfür esiyor, üstümüzde gölge, altımızda yaylı koltuk, yıldırım gibi gidiyoruz. Ne nimetler...
Üçüncü hadîs-i şerîf;
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ömer radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre buyurmuş ki;
شَرَفُ الدُّنْيَا الْغِنَى، وَشَرَفُ الْآخِرَة التَّقْوَى، وَأَنْتُم مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى. شَرَفُكُمْ غِنَاكُمْ، وَكَرَمُكُمْ تَقْوَاكُمْ، وَأَحْسَابُكُمْ أَخْلَاقُكُمْ، وَأَنْسَابُكُمْ أَعْمَالُكُمْ. الدَّيْلَمِيُّ عَنْ عُمَرَ.
Şerefü’d-dünyâ el-ğınâ ve şerefü’l-âhirati et-takvâ ve entüm min zekerin ve ünsâ şerefüküm ğınâküm ve keremüküm takvâküm ve ahsâbüküm ahlâküküm ve ensâbüküm a’mâlüküm.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Şerefü’d-dünyâ. "Bu dünya hayatının şerefi" kıymeti, izzeti, itibarı...El-ğınâ "zenginliktir." Bu dünyada zengin olan, itibarlı oluyor, izzetli oluyor, kıymetli oluyor. Amma şerefü’l-âhirati. "Ahiretin şerefi de" Et-takvâ. "Takvâdır." Ahirette de, günahlardan dünyada takvâ ehli olup da sakınmış olan, ibadetleri yapmış olan, Allah’a isyan etmemiş olan, titiz Müslümanlık icra etmiş olan, şerefli olacak. Âhiretin zenginliği de takvâdandır.
Ve entüm min zekerin ve ünsâ. "Ve sizler, her biriniz bir erkekten, bir kadından gelmesiniz." Bir anadan, bir babadan doğmasınız. Yani burada herkesin annesi babası var demek değil de; hepiniz aynı anne babadan -Âdem ile Havva aleyhimesselamdan doğmasınız- kardeşsiniz demek. Aranızda başka bir fark yok. Ama fark takvâ ehli olanda. Takvâlı olan ahirette izzet, itibar sahibi olacak.
Şerefüküm ğınâküm. "Zenginliğiniz şerefinizdir." Hepiniz eşitsiniz, kardeşsiniz ama zenginliğiniz şerefinizdir.
Ve keremüküm takvâküm. "Asaletiniz de takvânızdır."
Ve ahsâbüküm ahlâküküm. "İtibarlılığınız, hasebli nesebli kıymetli insan oluşunuz ahlâkınızdır." Yani iyi ahlâklıysanız, kıymetli insan olursunuz. Güzel huylu, tatlı dilli, anlayışlı, sevimli, sokulgan, arkadaşlı, vefalı vesaire... Bu sizin için hasep neseptir, itibarlılıktır. Herkesin sevdiği bir insan olursunuz.
Ve ensâbüküm a’mâlüküm. "Ve sizin nesebinizde güzel amellerinizdir." Eskiden Araplar, "ben falancalardanım, ben filancalardanım" diye soyuyla sopuyla övünürmüş. Sizin nesebinizde güzel amellerinizdir. Güzel amelleri yapabiliyorsanız -a’mal-i saliha- işleyebiliyorsanız ne mutlu size! Onları yapamıyorsanız ananız babanız sizi kurtaramaz. Falanca aileden olmak, filanca sülalenin biricikbçocuğu olmak fayda vermez. Mühim olan amel-i salîhin işlemektir! Amel-i salîhâ; iyi işler, ibadet ve taatler sevaplı ve hayırlı işleri işlemektir. Bunları işlerseniz, Allah’ın sevgili kulu olursunuz. İşlemezseniz dünyada başkalarının kıymet verdiği 'ben falanca sülaledenim, ben filancanın evladındanım' demek ahirette fayda vermez. Babası kendisini kurtarmaya çalışacak, evladına ne faydası olsun. Anası babası, evladından kaçacak; evlat ana babasından kaçacak; kardeş kardeşten kaçacak; karı koca birbirinden kaçacak. "Bu hakkını ister" filan diye uzaktan görünce kaçacak.
Ama mahşer yerinde nereye kaçacaksın ki... Yakalayıp getirecekler. O da çatır çatır hakkını isteyecek, söke söke alacak. Söke söke... "Ya Rabbi! Bu benim hakkımı dünyada yedi" dediği zaman Allahu Teâlâ Hazretleri her şeyi biliyor, hakkını o kuldan alacak, buna verecek. Mümkün değil hakkı vermemek. Dünyada yapılan haksızlıklar, dünyada yapılan gasplar, zulümler, hırsızlıklar, arsızlıklar, yüzsüzlükler orda hepsi ödenecek.
Dünyada her toplumdanbir kanun olmuş. Kanun olması hüner değil. Her toplumda var. İlkel toplumların da kanunları var. Taa Hammurabi zamanından Babillilerden kalma kanunlar var. Firavunun devletinde de kanunlar var. Allah’ın emrine aykırı kanunlar olursa; Allah onu günah yazar, cezalandırır.
Allahu Teâlâ Hazretleri hepimizi; sevdiği, razı olduğu amelleri işlemeye muvaffak eylesin. En aşağı mertebedeki halktan bir kimseden, en yukarı mertebedeki başkana kadar herkese Allah’a mutî kul eylesin. Her yerde, her zaman Allah’ın emrini dinlemeyi, Allah’ın hükmünü uygulamayı, Allah’ın kitabına uymayı, peygamberine tabi olmayı, sünnetine göre yaşamayı Allah hepimize nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe meal besmele.
00.00.2000 -
Yöneticiler, Kan Akıtmak,
00.00.2000 -
Yalan Söylemek, Yalan
