00.01.2000 - Gizli İşin Aşikar Olması, Mahşer Günü, Mizan, Hak Yememek, Merhametli Olmak

00.01.2000 - Gizli İşin Aşikar Olması, Mahşer Günü, Mizan, Hak Yememek, Merhametli Olmak
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn. Muhammedini’l-Mustafa ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ.
Emmâ ba’d.
Fe-kâle’n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem;
وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا عَمِلَ أَحَدٌ قَطُّ سِرًّا إِلَّا أَلْبَسَهُ اللهُ رِدَاءً عَلَانِيَةً. إِنْ خَيْرًا فَخَيْرٌ، وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ. ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عُثْمَانَ.
Vellezî nefsü muhammedin bi-yedihî mâ amile ehadün kattu sirran illâ elbesehullâhü ridâen alâniyeten in hayran fe-hayrun ve in şerran fe-şerrun.
Osman radıyallahu anh’dan rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:
Vellezî nefsü muhammedin bi-yedihî. "Şu Muhammed’in canı elinde olan Allaha yemin olsun ki."
Canı elinde olan ne demek?
İsterse hayatını devam ettirir, yaşatır. İsterse canını alır, vefat ettirir. Hayatı ona bağlı. Allaha bağlı yani. Herkesin hayatı Allaha bağlı. Peygamber Efendimiz Allah’a böyle işaret edip, böyle yemin ediyor. "Şu Muhammed’in canı elinde olana yemin olsun ki." Yani Allaha yemin olsun ki demek istiyor.
Mâ amile ehadün kattu sirran illâ elbesehullâhü ridâen‘alâniyeten. "İnsanın birisi gizli bir iş yaparsa, Allah onu açığa çıkartır. Aşikâre bir elbise giydirir." diyor. Açığa çıkartır, gizli kalmaz. Aradan yıllar geçiyor adamın çuvalını buluyorlar, kimin öldürdüğünü buluyorlar, katil yakalanıyor.
İn hayran fe-hayrun. "Hayırlı bir işi gizli yapmışsa; Allah o hayrı, hayırlı bir şekilde ortaya çıkartır. Günahlı, haramlı, şerli, kötü bir iş yapmışs; Allah onu meydana çıkartır. Sonunda hiçbir şey gizli kalmaz. Allahu Teâlâ hazretlerinin ilahi kanunu böyledir.
Onun için bizim yapmamız gereken iş; yalnız olduğumuz zaman da, gizli olduğumuz zaman da, Allah’ın seveceği güzel işleri yapmaktır. Çünkü mutlaka ortaya çıkacak, mutlaka belli olacak.
Onun için ayağımızı denk alalım, aklımızı başımıza devşirelim, toplayalım. Tenhada da olsa, kalabalıkta da olsa yalnız da olsak, insanlarla beraber de olsak, gizli de olsa, açık da olsa, Cenâb-ı Hakk’ın seveceği, alnımızın açık olacağı, duyulmasından korkmayacağımız güzel iş yapalım. Tertemiz. Fark etmez. Yanımda insan var veya yok; polis görüyor veya görmüyor; mahkemeye verileceğim veya verilmeyeceğim. Hayır hiç fark etmez. Her zaman güzel iş yapalım. "İnsanlar görse de, görmese de, dağ başında da olsa, başka yerde de olsa, hiç kimsenin olmadığı tenhada da olsa güzel iş yaparım." diye güzel iş yapmalıyız. Çünkü Allah onu aşikâr edecek, meydana çıkartacak; vaad ediyor.
İkinci hadîs-i şerîf;
وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، إِنَّ الْعَبْدَ لَيَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَلَهُ حَسَنَاتٌ أَمْثَالُ الْجِبَالِ الرَّوَاسِيِّ، يَظُنُّ أَنَّهُ سَيَدْخُلُ بِهَا الْجَنَّةَ، فَلَا تَزَالُ مَظْلِمَتُهُ تَأْتِيهِ، حَتَّى مَا يَبْقَى لَهُ حَسَنَةٌ، وَحَتَّى يُجْعَلَ عَلَيْهِ أَمْثَالُ الْجِبَالِ الرَّوَاسِيِّ، وَيُؤْمَرُ بِهِ إِلَى النَّارِ. الدَّيْلَمِيُّ عَنْ جَابِرٍ.
Vellezî nefsü muhammedin bi-yedihî
Yine aynı şekilde başlıyor. "Şu Muhammed’in canı elinde olana, yaradana andolsun ki." Yani Allah’a andolsun ki; Muhammed’i yaşatan, Muhammed’in hayatını veren, Muhammed’e bu canı veren Allaha and olsun ki demek.
Allaha yemin olsun ki;
İnne’l-‘abde le-ye’tî yevme’l-kıyâmeti.
"Kul, kıyamet gününde mahkeme-i kübra’ya, terazinin başına, mizanın başına, yanına gelir."
Ve lehû hasenâtün emsâlü’l-cibâli’r-revâsiyyi. "Yüce dağlar gibi iyilikleri olarak, mizanın başına gelir." Çok sevaplarla gelir.
Yezunnu ennehû se-yedhulü bihe’l-cennete. "Sanır ki bu dağlar gibi -yüce dağlar gibi- sevaplarla cennete girecek." Yalçın, yüce dağlar gibi sevaplarla mizanın başına gelir ve o sevaplarla cennete gireceğini sanır. Amma,
Fe-lâ tezâlü mazlimetühû te’tîhi. "Mahkeme-i Kübra da olduğu için, yaptığı haksızlıklar bir bir ortaya gelir." Falanca insanın malını almış, falanca insana borcuna vermemiş, filanca insanı kandırmış, filanca insanı üzmüş, filanca mazlumun ahını almış, şu haltı yemiş, bu işi yapmış, bunu yapmış, bunu yapmış, bunlar bir bir gelir.
Çünkü hepsi kaydediliyor. Hiçbirisi unutulmayacak.
Ne kadar unutulmayacak?
Güneş ışığı vurduğu zaman, ışıkta uçuşan tozlar kadar iyilik bile unutulmayacak; o tozlar kadar kötülük bile unutulmayacak. Hepsi hesaba girecek. Unutulma yok! Unutma yok! Cenâb-ı Hakk’ın işinde, kulun yaptığını unutmak yok; hepsi hesaba girecek. Bu haksızlıklar gelir, tabi haksızlıklar gelince, haksızlık yapılan kimse bunun sevabından alır. Mahkeme olurlar, haklı çıkar Allah’ın divanında. "Peki al bakalım hakkını." O sevaplardan alır götürür, alır götürür. Sevaplardan alıp götürüyorlar boyuna gider, gider, gider.
Hattâ mâ yebgâ lehû hasenetün. "Nihayet o yalçın dağlar gibi iyiliklerden ortada bir şey kalmaz." Çünkü herkes aldı aldı götürdü hakkını. Terazinin başında sevabı kalmadı, daha hesapta bitmedi.
Hattâ yüc’ale ‘aleyhi emsâlü’l-cibâli’r-revâsiyyi. "Dağlar gibi veballer onun omuzuna da yüklenir." Çünkü insanın sevabı bitti mi, hak sahibi ondan alacak sevap bulamadı mı, kendisinin günahını ona bırakır. Alacağı sevap kadar günahını ona bırakır, hafifler. Hafiflemek de iyi. Ya hafifleyecek; günahını verecek, kurtulacak. Ya da sevap alacak, kurtulacak. Yalçın dağlar gibi haseneleri gittikten sonra haseneleri kalmayınca, gelen adamlar da bitmeyince "Ya Rabbi bu adam bana da zulmetmişti, benim de hakkımı yemişti." Dullar, yetimler... Hepsi dikiliyor başına. Adam bakan olmuş, adam reisi cumhur olmuş, adam komutan olmuş herkesin hakkını yemiş. Askerin hakkını yemiş, yetimin hakkını yemiş, dulun hakkını yemiş. Şimdi herkes geliyor; iyiliği kalmayınca, kötülüğünden oraya Allah bıraktırıyor. Tamam.
Ne kadar sevap alacaktın?
"Şu kadar ton sevap alacaktım."
Tamam.
"O kadar ton günahını bırak buraya."
Sonunda bu adamın, yalçın dağlar gibi terazisinin başında veballeri, günahları birikir. Yalçın dağlar gibi sevapla gelmişti, onlar tükendi. Oraya yalçın dağlar gibi veballer birikir.
Ve yü’meru bi-hî ile’n-nâri. "Cenâb-ı Hak hesabın sonunda, atın bunu cehenneme." der. O dağlar gibi sevaplarla mizanın başına gelen adam, cehenneme atılır.
Bu neyi gösteriyor?
Birinci hadîs-i şerîfle ilgili biraz. Hiç kimsenin hakkını yemeyeceğiz, hiç kimseye haksızlık yapmayacağız. Yapabildiğimiz kadar iyilik yapacağız; sermayemizi, sevabımızı artırmaya çalışacağız. Başka çare yok. Mahkeme-i kübra var, ahiret var. Ahirette, böyle ciddi bir muhakeme var. Sonunda iflas edip cehenneme düşmek olabileceği için, hiçbir kimsenin hakkını yememek, hiçbir kimseye haksızlık yapmamak, hiçbir mazlumun ahını almamak lazım.
Dedelerimiz böyle yapmışlar. Pırıl pırıl yaşamışlar, kimsenin malına el uzatmamışlar. Elmasını bile koparmamışlar. Elmasını ısırmışsa bile "ay bu benim elmam değil" diye ağzından çıkarmış.
Çayırda ders çalışan medrese talebesi, derenin üstünde akıp giden bir elmayı görmüş. Elma suyun üstünde gidiyor, uzanmış almış hart diye ısırmış elmayı. Sonradan "ben bu elmayı ısırdım ama bu benim elmam değil. Niye ısırdım ben bunu." diye düşünmüş.
Yemedi de. Sadece ısırdı. "Ben bu elmanın yerini bulayım, sahibini bulayım, helallik isteyeyim." demiş. Çalışmayı bırakmış. Kitabı koltuğun altına almış, derenin boyunca, 'bu elma hangi ağaçtan düşmüştür' diye bakına bakına gitmiş. O elmayı, ağacını bulmuş. Tarlanın sahibini bulmuş.
"Efendi kusura bakma, ben çayırda ders yapıyordum, kitap okuyordum. Suyun üzerinde sizin ağaçtan bu elma düşmüş, ben bunu aldım ısırdım. Sonra aklım başıma geldi. Hakkını helal et." demiş. Adam bakmış, ne olacak zaten elma düştü gitti. Elinden elma zaten gitmişti, suya düşmüştü. Bu da, gitmiş olan elmayı ısırdım diye hak istiyor. Hoşuna gitmiş yani adamın. Nazlanmış.
"Olmaz, hakkımı helal etmem."
"Ya yapma, etme, kusuruma bakma ödeyeyim."
"Olmaz. Hakkımı helal etmem, şartım var."
"Nedir şartın?"
"Bizim evde benim bir kızım var. Kimse almadı, evde kaldı. Bir gözü kör, sağır, kolları çolak, ayakları topal. Bu durumda bu kız evde kalır. Kör, topal kızı kim alır. Herkes dünya güzeli istiyor. Tornadan çıkma kız istiyor.
Gençlere "tamam evlendirelim. Filanca kimsenin kızı var git iste." diyorsun. Bilmem şöyle olsun, böyle olsun, bir sürü şart, bir sürü şekil...
"Bu kızı kimse almaz, bununla evlenirsen hakkımı helal ederim." demiş.
"Peki evlenirim. Yeter ki sen hakkını helal et."
Evlenmiş, düğün dernek olmuş. Kızı daha görmedi. Kızı görmeden evlenmiş. Şimdiki gibi flört, gezmek, tozmak, telefonla konuşmak, anlaşmak, parka gitmek, dondurma yemek, deniz kenarında mehtabın altında bankta oturmak böyle şeyler yok. Bunlar yeni çıktı. Eskiden bunlar yoktu.
Bu delikanlı da, elmayı ısıranda, düğün olmuş, daha hiç gelini görmedi. Kör, çolak, topal, sağır bir gelinle evlendirildi. Düğün bitmiş, yatsı namazını camide kılmışlar, güveyi gerdek evine götürmüşler. Bismillâhirrahmânirrahîm. Odaya girmiş, bakmış ki gelin ortalığı aydınlatıyor. Dünya güzeli, ay gibi yüzü var, hilal gibi kaşları var, samur gibi saçları var, elma gibi yanakları var, kiraz gibi dudakları var, selvi boylu, güzel huylu, tatlı dilli. Aman Allahım, hemen geri dönmüş. Dostdoğru kayınpedere gitmiş.
"Efendim bir yanlışlık var."
"Niye evladım." demiş?
"Olmadı bu işte bir yanlışlık var."
"Ne var evladım?" demiş.
Telaşlanmış kızın babası, kayınpeder.
"Ne var evladım?"
"Sen bana benim kızım topal dedin, kör dedin, sağır dedin, çolak dedin, hasta dedin, sakat dedin. İçeride dünya güzeli bir kız var, yanlışlık var, bir yanlışlık oldu."
Adam gülmüş. "Evladım ben o lafları sana rumuzlu söyledim. Gözü kör dediğim; sanki kör gözlüymüş gibi, benim kızım namahreme hiç bakmadı. Kulağı sağır dediğim; namahremden hiç bir söz işitmedi. Eli çolak dediğim; benim kızımın eli hiç harama uzanmadı. Ben bunu hâzihî Müslüman -tam müslüman- olarak yetiştirdim. Hiç harama bulaştırmadım. Baktım ki çok dindar çocuksun; bir elmayı ısırmaktan dolayı bile bu kadar kötü şartlara razı oldun. Kör, topal bir kızla evlenmeye bile razı oldun. Anladım ki; sen de çok iyi bir insansın. O sana uygun, sen ona uygunsun. Ben bu işi rumuzlu söyledim. O benim kızım. Söylediğim kızım odur. Allah mes’ud etsin." demiş.
Evlenmişler. Evlendikten sonra çocukları olmuş. Bu çocukları rahmetli anam söylerdi de, bilmem kaç günde hemen Kur’an-ı Kerîm’i sökmüş, hemen hafız olmuş. Çok kısa bir günde ama ben gününü unuttum. Ondan sonra eve gelmiş sevine sevine.
"Anne bugün şu başarıyı kazandım, şöyle oldu."
O mübarek kadın, annesi demiş ki;
"Ah evladım! Senin baban o elmayı ısırmasaydı, bu işi çok daha kısa yapacaktın." demiş.
Helal lokma bu kadar önemli. Kimsenin hakkını yemeden yetişmek bu kadar önemli. O zaman evlat da hayırlı oluyor. Evlatlar hayırlı değil. Asi, anaya babayı dinlemiyor.
Neden?
"Sen ona ne yedirdin? Nasıl yetiştirdin? Dinini öğrettin mi?"
"Öğretmedim."
"Ne bekliyorsun? Ne ektin de, ne bekliyorsun? Ne diktin de, ne istiyorsun?"
Bakmadın ki, çalışmadın ki, uğraşmadın ki... Çocuğun iyi, tam müslüman olsun diye uğraşmadın. Ondan sonra şikayet.
Allah hepimize evlatlarımızı güzel yetiştirmeyi nasip etsin.
Bir hadîs daha okuyorum bitiriyorum.
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا رَحِيمٌ. قَالُوا: كُلُّنَا رَحِيمٌ. قَالَ: لَا، حَتَّى يَرْحَمَ الْعَامَّةَ. الْحَكِيمُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، الْحَكِيمُ عَنِ الْحَسَنِ مُرْسَلًا.
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım elinde olan Allaha yemin olsun ki." Şu hayatı veren Allaha yemin olsun ki demiş oluyor.
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîmün. "Cennete ancak merhametliler girecek." Merhametsiz girmeyecek. Ancak merhametli girecek.
Dediler ki;
Kâlû küllünâ rahîmün. "Ya Resûlullah hepimizin acıması, merhametliliği vardır."
Kâle lâ. "Hayır! Sizin öyle dediğiniz cinsten değil."
Hattâ yerhame’l-‘âmmete. "Bütün müslümanlara acıyıncaya kadar." Tüm müslümanlara acıyacak, merhametli olacak. Birisine, kendi yakınına vs. değil; bütün ammeye, herkese merhametli olacak. Belki müslümanlara değil; bütün insanlara merhametli olacak.
Kâfire nasıl merhametli olur?
Kâfirin böyle giderse cehenneme düşeceğini bilir, acır, kurtarmaya çalışır. "Yazık yahu! Bu adamcağız, bu güzel yaratılışla, cehenneme atılacak; cayır cayır yanacak hem de ölmeyecek. Tekrar yanacak, tekrar yanacak... Çok yazık buna. Ben bunu kurtarayım, yazık bu adamcağız cehennemde yanmasın." diye ona acıyacak.
Müslümana acıyacak; Boşnak’a acıyacak, Kosava’lıya acıyacak, Cezayirliye acıyacak, Mısır'lıya acıyacak... Herkese acıyacak. Zulüm gören herkese acıyacak. Herkesin iyiliğini isteyecek. Bu temiz kalplilik, bu merhametlilik olmayınca olmaz. Herkese acıyacak, herkese karşı güzel duygular olacak.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi, içi güzel duygularla dolu, pırıl pırıl, gizli zamanlarında da, yalnız olduğu zamanda, kimse görmediği zamanda, iyi insan olarak davranan, her işi güzel olan, iyi, olgun müslüman olarak yaşamaya muvaffak etsin.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
El-Fâtiha.
00.01.2000 -
Kibir, Yaşlı Zina
00.01.2000 -
Cuma Gününün Fazileti,
