13.11.1992 - Zalimler, Sadaka-i Cariye

13.11.1992 - Zalimler, Sadaka-i Cariye
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânihî. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ hayri halkıhî eşrafi’l-verâ muhammedini’l-mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-din.
Aziz ve mübarek ve sevgili kardeşlerim;
Hocamızı cemaatimizin büyük kısmı bilir ve tanır. Bilmeyenler için de bir bilgi olsun diye hatırlatalım. Hocamız rahmetullahi aleyh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in evlatlarından idi. Onun mübarek sülalesinden Kafkasya’ya gelmiş seyyidlerden, seyyid ailesinden idi. Kafkasya’nın eski bir hanlık merkezi olan Nuha şehrinde dünyaya gelmiş. Bu şehrin şimdiki adı Şeki kasabası.
“Hocamız rahmetullahi aleyh cennet mekânın şemâili, simâsı, şekli nasıldı?” diye soranlara bir açıklama olsun diye söylüyorum. Çok heybetli bir kimseydi. Heybeti kadar da sevimli, hoş ve güzel bir kimseydi.
Yani derhal bir kalabalığın içinde müstesna olarak dikkati çeken bir güzelliği, heybeti ve cazibesi vardı. Pembe beyaz teni, kırmızı yanakları vardı. Uzun, heybetli sakalı vardı. Güleç bir yüzü vardı. Görenleri kendisine bendeden bir güzel hali vardı.
Çok güzel konuşurdu, tesirli konuşurdu ve irticalen konuşurdu. Önceden hazırlanmaya ihtiyaç duymayan bir coşkunlukla konuşurdu, bilhassa hutbeleri müthiş idi. Yani müthiş kelimesi, insanı korkutan, dehşet veren, çok heybetli hutbe irâd ederdi.
Hocamız hutbede, sanki bir İslâm ordusunun önündeki bir başkomutan gibi, o kadar heybetli olurdu. Başımızı kaldırıp da konuşurken yüzüne bakmaya cesaret edemeyecek kadar tesiri altına alırdı ve çok güzel konuları işlerdi. Haftalarca bir konuyu işlerdi ve bıktırmadan işlerdi. Üç hafta, dört hafta, beş hafta, altı hafta bir konuyu aldı mı derinliğine, derinliğinden daha derinliğine öyle işlerdi.
Kitaplarda olmayan, kitaplarda görülemeyecek olan, profesörlerin bilmediği, bilemeyeceği çok şeyi kendisinden öğrendim, dinledim. Başkaları da muhakkak öyle görmüşlerdir, dinlemişlerdir, aynı kanaate gelmişlerdir.
Sevgisi yurdun içine, dışına her tarafa yayılmış bir kimseydi.
Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; el-Mü’minü’l-kaviyyu hayrun ve ehabbü ilallâhi mine’l-mü’mini’d-da’îfi ve fî küllin hayrun. “Kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Her ikisi de hayırlı olmakla beraber hem daha hayırlıdır hem de Allah onu daha çok sever. Allah indinde daha sevgilidir.” buyurduğu için, sadece tasavvufi bir çalışmayla kalmamış aynı zamanda sosyal, teknik ve ekonomik çeşitli birçok teşebbüsleri başlatmış bir kimsedir. Balkanların yani Türkiye ve diğer devletler dahil en büyük motor fabrikasını kurdurmuştu.
Sosyal hayatta pasif bir şekilde, yalnız ibadetle meşgul olmayıp aynı zamanda sosyal hayatın tanzimi, cemiyetin yükselmesi için politika tarafına da -devletin yönetilmesine, devletin iyi insanlar tarafından yönetilmesi- işareti ve o tarafa da himmeti olduğundan o sahada da çalışmalar yapılmıştır.
Şu noktaya işaret etmek istiyorum ki; dervişlik, tasavvuf, işte bir kenara çekilip terki dünya eyleyip, dünyayla meşgul olmamak, pasif kalmak, bu sebepten de, böyle olduğundan dolayıda zararlı olmak, başkasının sırtından geçinmek gibi tenkitler yapılıyor. Bunun doğru olmadığının müşahhas misalidir Hocamız rahmetullahi aleyh ki, böyle bir ârif idi. Manevî makamı böyle yüksekti. Şânı, şöhreti hudutlardan cihanın her tarafına yayılmıştı.
Memleketin içinden, dışından nice halifeleri, nice mühibbanı vardı ama bir taraftan da hayat için lüzumlu, İslâm'ın kuvvetlenmesi için gerekli, müslümanların saadeti için, selameti için lazım olan her işte de önder idi. Ve onları yaptıran, fiilen yapan ve bunlar için gerekli zemini tesis eden, ettiren bir kimse idi. Hayatı, tasavvufun ne kadar güzel olduğunu gösteren ve tasavvufa yapılan tenkitlerin hepsine müşahhas bir cevap mahiyetinde olan bir kimse idi.
Şimdi Avrupalılar İslâm'ı anlasalar, anlayanları müslüman oluyor. Ama menfaati bozulacak olanlar veyahut liyakati olmayanlar İslâm'ın kıymetini anlamıyor. Müslümanlığa, hidayete layık olmayanlara Allah bunun kıymetini bildirmiyor. Onu da anlıyorum çünkü hidayet Allah'ın bir insana vereceği en kıymetli ikram. Hidayete erdi mi bir insan cennete girecek. Allah sevmediği kimselere de zalimlere, kâfirlere, fâsıklara, günahkârlara da bu güzel ikramı vermiyor.
Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’z-zâlimîne. “Zalimlere Allah hidayet vermez.” Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’l-fâsıkîne. “Fasıklara Allah hidayet vermez.”
Anlayan anlıyor İslâm'ın kıymetini. Fakat anlamayan da İslâm'ın aleyhinde, herhalde yediği haramlardan, işlediği zulümlerden, günahlardan dolayı İslâm'ın nurunu göremediği için, kör olduğu için aleyhinde konuşuyor.
İslâm kılıç diniymiş, kılıçla yayılmış, yani zorla, zorbalıkla yayılmış, gibi sözler söylüyorlar.
İslâm tarihinin çıkışını, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hayatını düşünelim.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İslâm'ı nasıl getirdi?
Elinde kılıç mı vardı?
Kılıç mı çekti?
Mekke-i Mükerreme’de nasıl yaşadı?
Nasıl ilk baştan müşrikler kendisine hakaret ettiler?
Nasıl tazyik ettiler?
Nasıl müslümanları işkenceye mâruz tuttular?
Nasıl bazılarını şehit ettiler?
Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i Mekke-i Mükerreme’den hicret ettirmeye mecbur ettiler?
Allah'ın hikmeti var ama zalimlerin de zulmü ve baskısı dolayısıyla hicret oldu. Medine-i Münevvere’de yine rahat bırakmadılar. Medine-i Münevvere’de ordular göndererek, tazyikler yaparak müslümanlara eza cefa ettiler. Ondan sonra büyük devletler ordu toplayıp, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini duyduktan sonra, Tebük’e kadar Bizans orduları geldi, müslümanlarla çarpıştılar. Küçük bir müfrezeyi çoğunu şehit ettiler pek azı Medine-i Münevvere’ye döndü.
Bunların hepsi biliniyor.
Nasıl haçlı orduları geldikleri zaman Kudüs’te 70 bin kadın, erkek, çocuk demeden ahaliyi kestiler, yollarda nasıl zulümler yaptılar, bunların hepsi biliniyor.
Demek ki aslında İslâm'ın özünde sevgi var, muhabbet var. İslâm sevgi dini, mazlumiyet dini, merhamet dini...Fakat karşı taraf bu baskıları, hücumları, zulümleri arttırdığı zaman onların zulmüne karşılık vermek ve savunmak mecburiyeti hâsıl olmuş.
İslâm'ın bu sevgi dini [oluşu] en başta, yuhibbühüm ve yuhibbûnehû. “Allah'ın kulları sevmesi.” Ve yuhibbûnehû. “Ve kulların Allahu Teâlâ hazretlerini sevmesi.”
Başta Allah sevgisi olarak tezahür ediyor. Ama bu sevginin iki istikameti var; önce Allah'tan kullarına sevgi, sonra kulların gönlünde Allahu Teâlâ hazretlerine karşı aşkullah, muhabbetullah ateşinin yanması, O’na karşı sevginin belirmesi.
Allah kullarını niçin seviyor?
Allahu Teâlâ hazretleri kullarını kendisine mutî olduğu zaman, itaat ettiği zaman seviyor ve kendisine ibadet ettiği zaman, kendisini zikrettiği zaman seviyor. Ondan sonra o sevgiden kulun gönlünde Allah'a karşı muhabbet hâsıl oluyor ve Müslümanlık ilerledikçe, iman kuvvetlendikçe kul terakki ettikçe Allahu Teâlâ hazretlerine karşı sevgisi ziyadeleşiyor. Her yaptığı iş Allah rızası için olmaya başlıyor; Allah için almak, Allah için vermek, Allah için kızmak, Allah için sevmek derecesine geliyor.
Allah’ı sevmek böylece dinin esası, temeli, aslı, direği oluyor.
Nasıl ki bir mürşid-i kâmil insana babasından anasından yakınsa, nasıl sahâbe-i kirâma Peygamber Efendimiz analarından babalarından yakın idiyse, yolda olan evlat da -mânevî evlat, derviş de- yolda olmayan neseb evladından önde gelir.
Mesela; bir mürşidin bir oğlu olsa ama babasının yolundan gitmiyor olsa. Nuh aleyhisselam’ın oğlu babasına iman getirmemiş. “Gel evladım gemiye gir!” dediği zaman âsi olmuş, peygamberliğini kabul etmemiş. Karısı Nuh aleyhisselam’a iman etmemiş, zalimlerden olmuş. Lut aleyhisselam’ın karısı da aynı şekilde âsi olmuş. Âsi olursa onun kıymeti yok. Ama onun yolunda yürüyen ötekiler onun evlatlarıdır. Biz de bu mühibbân, bu dervişân bu evlatları, evlatlarıyız hocamızın.
Tabii bizim okuduğumuz hatimler, çektiğimiz tesbihât, tehlilât, salavât-ı şerîfeler elbette hem onun ruhu için okuyoruz hem de eğer onun ruhu için okumasak bile onun evlâdı olduğumuz için, onun terbiyesiyle yetişmiş olduğumuz için, bizim sevaplarımızın bir misli biz ona bağışlasak da bağışlamasak da ona gidiyor. Milyonlarca müridinin yapmış olduğu âmâl-i sâlihanın misli hocamızın defterine yazılıyor. Hadîs-i şerîflerde müjdelendiği üzere.
Ayrıca kurmuş olduğu sosyal müesseseler, ictimai müesseseler, daha başka emrettiği vakıflar ve diğer hayrât u hasenât tabii onların da sevapları kabrine gönderiliyor, Allah tarafından defter-i âmâline yazılıyor. Arkasında bırakmış olduğu ilim, kitapları, yetiştirdiği dervişler, halifeler, irfana vâsıl olmuş olan kimseler, tabii bu ilimler de başkalarına anlatıldıkça hocamızın kabrine sevaplar yağıyor.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Hocamız rahmetullahi aleyh’in kabr-i şerîfine ne kadar sevapların, her gün nasıl böyle melekler tarafından getirilip defterine yazıldığını, bu feyizlerin, seneler geçmesine rağmen bu muhabbetin, bu coşkunluğunun neden olduğunu oradan anlayabilirsiniz.
Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, ikramatı, ihsanatı daim olsun üzerlerinde. Kabirleri pür nur olsun. Allahu Teâlâ hazretleri kabir istirahatlerini müzdat eylesin. Nurlarını, sürurlarını ziyade eylesin.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün alel-mürselin ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn. Rabbenâ tekabbel minnâ bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
08.07.2000 -
Yemekte Besmele, Süt
08.01.2001 -
Allahın Katındaki Sevgimiz
