07.07.2000 - İhtiyacınca Yemek, Kabir Hayatı, Namaz ve Zekat

07.07.2000 - İhtiyacınca Yemek, Kabir Hayatı, Namaz ve Zekat
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve-men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fe-kâle resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem;
إِذَا أَقَلَّ الرَّجُلُ الطُّعْمَ مُلِئَ جَوْفُهُ نُورًا. الدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ.
İzâ ekalle’r-racülü’t-tu’me mülie cevfühû nûran.
Sadaka resûlullahi ve nataka habîbullah, fî-mâ kâle ev-kemâ kâle.
Ebû Hüreyre veyahut Ebû Hir lakaplı sahabî radıyallahu anh’den. Deylemî; Müsnedi’l-Firdevs’inde nakletmiş. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz şöyle buyurmuşlar:
İzâ ekalle’r-racülü’t-tu’me. "Adam yemesini, taamını, lokmasını azalttığı zaman." Yahutta tu’me "şişmanlık" manasına da geliyor. "Şişmanlığını azalttığı zaman." Mülie cevfühû nûran. "İçi nur dolar." İçine nur doldurulur. İçi dediği; karnının, göğsünün, kalbinin içi demek. Nur doldurulur.
İnsanoğlu ve bütün canlılar gıdaya muhtaç. Hepimiz onun için yemek işine büyük zaman ayırıyoruz. Başka mahlûkatlardan farklı olarak; yemek sanayi geliştirmişiz, yemeğin çeşitlerini arttırmışız, lezzetini fazlalaştırılması için çeşitli maddeler bulmuşuz. Avrupa’ya Hindistan’dan baharat götürülmüş. Netice itibariyle yemeğin üzerine karabiber ekilecek, tatlıya tarçın konulacak. Yani lezzet. Aslında o tarçın konulmasa da; o sütlaç gene sütlaçtır, muhallebi muhallebidir. Karabiber ekilmese gene tatlıdır ama taa Hindistan’dan baharat getirmişler. Yani insanlar seviyor. Sevsin de; çok yemek yesin, iştahı kabarsın da; yemeğe saldırsın. Bir kazan pilav yesin, bir kuzuyu devirsin, bir danayı bitirsin filan. Böyle gelmiş böyle gidiyor. Halbuki bunların hepsi bir alışkanlıktan ibarettir.
İnsanoğlunun tıbbî bakımından ihtiyaçları ölçülürse; gıdaya ihtiyacı, yediğinin çok altında.
Yemesi gerekenin, kendisine lazım olanın çok üstünde yemek yediğinden de kilo almaya başlıyor. Çünkü yiyemediğini vücut depo ediyor. Depo ediyor, depo ediyor, depo ediyor... Bu sefer kilosu altmış kilodan yetmişe, yetmişten seksene, seksenden doksana, yüze, yüz yirmiye filan... Teevizyonda altı yüz elli kilo, altı yüz on iki kilo adam vardı. Yürürken derya gibi çalkalanıyor, bir o tarafa, bir o tarafa, bir o tarafa... Muazzam kilo tabi. Muazzam... Altı kişi, yedi kişi yerine bir asansör ancak kaldırır. On kişilik asansör ancak üst kata çıkartabilir. Korkunç bir hastalık.
İhtiyaçtan fazla yediğimizden böyle birikme olduğu gibi ayrıca insan, yemeği yedikten sonra hayati faaliyetleri de kuvvetleniyor.
Hayati faaliyet dediğimiz nedir?
Hareket bir kere, hareketi artıyor. Sonra şehvet... Neslinin devam etmesi için gerekli arzular, çalışmalar ve faaliyetler artıyor. Sonra mide bütün faaliyetleri 'çalışacağım, öğüteceğim' diye topluyor. Bir kuzuyu öğütmek, bir kazan pilavı hazmetmek o kadar kolay değil. Vücut bütün yükünü mideye gönderiyor. Mide; 'ha babam de babam, ha babam de babam' çalışırken çalışırken yoruluyor. Gözler mahrurlaşıyor, yatacak yer arıyor, güp aşağı yatıyor insan.
Şeytan, insan kuzusunun kurdu. Nasıl dağdaki çobanın gafletinden istifade ederek, köpeğin yokluğundan faydalanarak, yalnız bulduğu kuzuyu kurt parçalarsa; insanoğlunu da manevi bakımdan şeytan, parça parça ediyor. Zaten etrafında... Koklayıp duruyor, dört dönüp dolaşarak duruyor. Kış gününde ağzının suyu akarak ağılın etrafından uluyarak dolaşan kurtlar gibi, insanın etrafında şeytan dolaşıyor. Tabi nefisle işbirliği yaparak, uzaktan komuta, rimit, kontrol nefsi kullanarak her türlü günahı işlettiriyor.
Halbuki Cenâb-ı Hak o günahları yasaklamış. Halbuki insanın kendisi için de çalışması lazım, ailesi içinde çalışması lazım, toplum içinde çalışması lazım. Hayırlı şeyler üreten bir varlık olması lazım. Fitne fesat saçan, zararlı mahlûk olmaması lazım.
Buna mukabil, insan ihtiyacı miktarı yediği zaman, yani aşırı yemediği zaman bu sefer nefis zayıflıyor. Karnının açlığından dolayı adamın eğlenceye bakacak hali kalmıyor. Eğlenceyi canı da istemiyor. Uykuda kaçıyor. Kalkıyor yatağın içinde oturuyor.
Hanım "niye kalktın ya" diye soruyor.
Vallaha aç tavuk, rüyasında yem görürmüş. Aç yattığımdan yemekleri görüyorum, ziyafetleri görüyorum, karnım acıktı. Acaba mutfağa bir gitsem mi? Buzdolabını açsam mı? İki dilim yapsam mı? Bir sandviç yesem mi?
Niye?
Açlıktan, uyku tutmuyor uyku gidiyor. Kötü arzular da insanı baskı altına almıyor; aklı da, baskıdan kurtuluyor. Kalbi de tabi olarak -manevi kalbi, gönlü de- güzel çalışmaya başlıyor. İbadeti seviyor, hayratı hasenât yapıyor.
Onun için dinimizin en önemli ibadetlerden birisi oruçtur.
Aç durmak ibadet. Aç durunca; içi nur doluyor, hayırları rahat yapıyor, kalbi yumuşuyor, fakirin halini anlıyor, gözü yaşlanıyor. Zarif bir insan oluyor, edepli bir insan oluyor, tatlı bir insan oluyor, günahlara meyil etmeyen bir insan oluyor.
Bu bakımdan oruç, ramazanın dışında da; haftada iki gün, ayda üç gün, belirli zamanlarda tavsiye edilmiş. Haftada iki gün demek; iki-üç gün arayla oruç demek. İki-üç gün arayla pazartesi, perşembe orucu demek. Bu hem birikmiş fazlalıkları yakmaya, depodaki tampon malları bitirmeye yarıyor. Hem de aklı, nefsi ıslâh ediyor. O bakımdan oruç güzel.
Orucun dışında, oruçta iftar ve sahurda da ihtiyaçtan fazlayı yememek lazım. Bana kalsa, benim açacağım bazı okullar var. Ama benim okullarımın başlıkları başka türlü.
Bir; mesela ben hanımlara bir zayıflama okulu açarım. Okul ve hastane... Zayıflama hastanesi.
İki; yemek yapma, sofra kurma, gıda hazırlama mektebi açarım. Çünkü gıdanın cinsleri ve yapılışı insana bazen çok zararlı oluyor. Bazı gıdaları yememesi lazım. Aşırı yediği zaman; ya midesi deliniyor, ya karaciğeri hastalanıyor, ya daha başka şeyler oluyor.
Onun için bunlar ciddi şeyler. Bunların bir mektepte okutulması lazım. Bunu almayan, buradan mezun olmayan, diploma almayana evlenmek yok. Hanım, gelin olamaz. Adam da, güvey olamaz demek lazım. Başka çaresi yok!
İnsan ne kadar gıdaya ihtiyacı var?
Aşağı yukarı bizim yediklerimizin onda biri asıl ihtiyaç. Onda dokuzu fazla... Artık biz boğazımızdan geçerken zevk veriyor diye yiyoruz.
"Aman eline sağlık, vücuduna afiyet pek güzel olmuş. Pek enfes olmuş, şundan bir tabak daha ver."
Demin yedin ya.
"Ama çok güzel olmuş, bir tabak daha ver. Oh çok güzel."
Daha yemek var, yemek istersen bir tabak daha koyayım.
"Valla sen bilirsin, hadi koy bakalım onu da yiyeyim."
Bizim işimiz zaten küçükten başlıyor. Hanım eline yemeği alıyor, çocuk 'yemem' dedikçe çocuğun peşinden koşturuyor. Tabak elinde, kaşık elinde çocuğun peşinde... Çocuk kaçıyor 'istemem anne' anne ona yedirmeye çalışıyor. Yahu bu çocuk sıhhatli. Zaten bu çocuğa bir şey yedirmesen bu ağaçları kemirir. Bu çocuk cevval. Bu hayat dolu zaten acıktı mı yer. Yemediğine göre, sağlıklı da olduğuna göre, çocuk hopluyor zıplıyor mu? Koşuyor, oynuyor mu?
Sağlıklı. Korkma.
"Hayır efendim yesin de tombul tombul olsun. Bak yanakları sarkıyor komşunun çocuğunun, ne kadar güzel kıpkırmızı."
Ben ilk defa duyduğum zaman şaşırmıştım. Doktora götürmüşler böyle bir çocuğu, "ya bu çocuğa hiç acımadınız mı, niye bu kadar şişmanlattınız." demiş. Millet tombul çocuğu seviyor, 'aman yumak gibi, aman aman maşallah maşallah şu yanaklara bak' şapur şupur filan. Ama çocuğa zararlı, fazla. İşte bunları öğretmemiz lazım.
Maddî bakımdan, sıhhî bakımdan, bedeni bakımından, iktisadî bakımından, her bakımdan... Kadının ömrü, evde yemek yapmakla geçiyor. Başka iş yok mu, ibadet yok mu, ilim yok mu, hayır yok mu, hasenât yok mu. Sabahtan akşama kadar yemekle geçiyor. Erkeğin ömrü de; yarı ömrü gıda parası kazanmakla geçiyor, yarı ömrü de kazandığı parayı yemekle geçiyor. Ömrümüzü yemekle tüketiyoruz yani. Bunları işte düzenlemek lazım. Ve kişi yemeği azalttığı zaman, gönlü nur doluyor. Peygamber Efendimiz böyle tavsiye buyurmuş.
Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimizin tavsiyesine uygun hareket etmeyi nasip etsin.
Diğer hadîs-i şerîf Buhârî’den. Okuyuverelim.
إِذَا أُقْعِدَ الْـمُؤْمِنُ فِي قَبْرِهِ، أَتَى مَلَكَانِ، ثُمَّ شَهِدَ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ. فَذٰلِكَ قَوْلُهُ: ﴿يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ﴾. خ عَنِ الْبَرِاءِ.
İzâ uk’ıde’l-mü’minü fî kabrihî etâ melekâni sümme şehide en lâ ilâhe illallahu ve enne muhammeden abdühû ve rasûlühû fe-zâlike sümme şehhede/şühhide en lâ ilahe illallah fe-zâlike kavlühû te’âlâ yüsebbitullahüllezîne âmenû bi’l-kavli’s-sâbiti.
Bu hadîs-i şerîf kabir halini anlatıyor.
İzâ uk’ıde’l-mü’minü fî kabrihî. Mümin kabrine konulup gömüldükten sonra insanlar gidince orada bir başka kabir hayatı başlar. Başka bir âlem başlar aşağıda. Kabirde oturtulur. Etâ melekâni. "İki tane melek gelir." Bu iki melek onu kabir sorgusuna tabi tutan meleklerdir. İki tane melek gelir başına. Sümme şehide. [Ya şehide okuyacağız, ya şühhide okuyacağız, o zaman manada biraz şey olacak.]
Sonra kul, 'Eşhedü en-la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü' der. Birinci okuyuşa göre böyle. Ama ikinci okuyuşu ben sözün gelişine göre daha uygun görüyorum. Sonra bu iki melek tarafından yardım edilir. Kişi mümin olduğu için. Mümin ya, Allah’ın rızasına göre ömrünü geçirdi, yardım edilir 'Eşhedü en-la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü' demesi terkin edilir. O da der.
Zaten yukarıda da imam diyor ki; ey filanca, ey falanca hanımın dünyaya getirdiği filanca Allah’ın kulu. Bak dünya da iken sen namaz kılıyordun ya, hani sen Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü diyordun ya. Onu hatırla! Müminliğini hatırla! Kelimeteyi’ş-şehâdeteyni söyle! diye hoca da yukarıda telkin veriyor. sarıklı, kabrin başında, telkîn okuyor. İşte böyle bir şahadet getirmek nasip edilince o zaman kabirde durum değişir.
Allah fe-zâlike kavlühû. "İşte bu şu sözdür ki"
يثبت الله الذين امنوا بالقول الثابت
Yüsebbitullahüllezîne âmenû bi’l-kavli’s-sâbiti. [1]
Allah mümin kullarını, o kalıcı yerinde sapasağlam duran sözde tutar. Eşhedü en-la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü sözünde mümin kulları Allah durdurur, kaydırmaz, unutturmaz.
İşte onun için Peygamber Efendimiz, bu âyet-i kerîmeyi arkasından getirdiği için; ben şühhide diye okunsa uygun diye düşünüyorum. Yani melekler yardım eder de şehadeti getirir. Çünkü Allah mümin kulunu takviye ettirtiyor, yardım ettirtiyor. Dünyada mümin olduğundan.
Kul böyle kelimeteyni’ş-şehâdeteyni getirince kabri genişler. İlk önce kabre konulduğu zaman kabir, insanı öyle bir sıkarmış, öyle bir sıkarmış ki, öyle dar gelirmiş ki kabir. Bu kelimeteyni’ş-şehâdeteyni söyleyince -Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü- kabri genişler, meleklerin sorduğu sorulara mümince cevaplar verildikten sonra kabri cennet bahçelerinden bir cennet bahçesi haline gelir. Eğer dünyada kabir azabına uğrayacak günahlar işlemediyse. Eğer kabir azabına sebep olacağına bildirilen bazı günahlar var, yanlış hareketler var. Onları işlemişse kul tabi mümin de olsa kabirde o zaman kabir azabı görür.
Mesela nedir?
Mümin mümine yardım etmemişse... Kabre konulur konulmaz, azap melekleri kafasına bir topuz vuracaklarmış ki; topuzun kafasından ateş çıkacakmış. Kabrin içi ateş dolacakmış. Diyecekmiş ki;
"Ben müminim bana niye kabirde bana niye azap gösteriyorsunuz? Kafama niye vuruyorsunuz? Niye böyle yakıyorsunuz?
Fena halde beni dövüyorsunuz, canımı mahvediyorsunuz."
Melekler diyeceklermiş ki; "evet sen mümindin. Ama müşrîkler bir mümin kula kenarda işkence, azap ediyorlardı. Sen ordan geçiyordun, o mümin kulun yardımına koşmadın. Yardımına koşmadığın için burada bu cezayı çekiyorsun." diyecekler.
Hadîs-i şerîfte var bu.
Sonra Peygamber Efendimiz iki kabrin yanından geçiyordu.
Dedi ki:
"Bu iki kabirdeki iki ölü azap görüyor kabrinde." Mümin ama kabrinde azap görüyor.
Çünkü bir tanesi;
Kâne lâ yestetiru an bevlihî. "Abdestini bozarken avret yerlerini korumuyordu." Perdelemiyordu, saklanmıyordu, meydanda yapıyordu manasına olabilir. Yani kendisini perdelemiyordu manasında. Bir de küçük abdestini yaparken, sıçramasını engelleyecek tedbiri almıyordu. Şar şar şar her tarafa dağılıyor. Bu bunu da öğretmek lazım insanlara.Yani küçükten beri insanlara büyük abdest, küçük abdest, bu temizlikleri öğretmek lazım.
İşte bu kabirdeki şahıs, ‘küçük abdestinden perdelenmiyordu’ demek; ya örtünmüyordu, avret mahallini gösteriyordu manasına, ya da dikkat etmiyordu idrarı üstüne sıçrıyor manasına olabilir. Bu da kabir azabına sebep oluyor.
Ötekisini de, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle belirtmiş:
Kâne yemşî bi’n-nemîmeti. "Onun lafını buna, bunun lafını ona götürüyordu; laf taşıyıcılık yapıyordu."
'Sana falanca şöyle dedi. Sen o kadar şey misin ya. Gördün mü herifin sana dediğini?'
'Ben ona gösteririm. Ben onu bizim mahalleden geçerken tepelerim' bilmem ne filan. Ona da gidiyor, 'falanca adam seni mahallesinden geçerken tepeleyecekmiş. Sen aslansın ya onun gibi üç tanesini çiğ çiğ yersin. Bir tane vurdun mu devirirsin. Sana beş tane adam gelsin ne olacak' filan. 'Vay bana öyle mi dedi. Ben ona gösteririm, ben onun kafasını kırarım.'
Tabi her zaman böyle olmasa bile hafif yolla da olsa, laf taşımak; istenmeyen lafı bu tarafa, bu tarafın lafını o tarafa taşımak ara bozar. Kavgaya sebep olur, sonunda durum fena olur.
O bakımdan, ondan da kabir azabı çekermiş. Buna kovuculuk derler, nemmamlık derler. Oradan da ceza çekiyormuş .
Ve üçüncü sonuncu hadîs-i şerîf;
إِذَا أَقَمْتَ الصَّلَاةَ، وَآتَيْتَ الزَّكَاةَ، وَهَجَرْتَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ، فَأَنْتَ مُهَاجِرٌ، وَإِنْ مُتَّ بِالْحَصْرَمَةِ. حم طب عَنْ زَيْدِ بْنِ عَمْرٍو.
İzâ ekamte’s-salâte ve eteyte’z-zekâte ve hecerte’l-fevâhişe mâ zahera minhâ ve mâ batane fe-ente mühâcirun ve in mitte bi’l-hasrameti.
Bu hadîs-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
İzâ ekamte’s-salâte. "Namaz vazifeni güzelce eda ettin mi" Güzelce... Namazı kıldın mı demiyor. Ekamte demek; Eğrisini doğrultmak demek. Dosdoğru... Namazı dosdoğru kıldın mı? Kıldın.
Ve eteyte’z-zekâte. Malî vazifen olan "zekâtı da verdin mi"
Zekâtı da layık olanlara, verdin mi?
Verdin.
Ve hecerte’l-fevâhişe mâ zahera minhâ ve mâ batane. "Bütün kötülüklerden de -görünen kötülük olsun, görünmeyen kötülük olsun, zahiri kötülük olsun, kalbi batini kötülük olsun- uzaklaştın mı"
Namazı kıldın. Zekâtı da veriyorsun. Kötülüklerinde görüneninden, görünmeyeninden uzak durduğunda, onlardan uzaklaştığında, yapmadığında... O zaman;
Fe-ente mühâcirun. "Sen Allah yolunda hicret etmiş sevabı alırsın." Mekke’den Medine’ye hicret etmiş insan sevabı alırsın. Sahabe -rıdvanullahı aleyhim ecmâin- Peygamber Efendimiz'in zamanında hicret etti. Peygamber Efendimiz'de hicret etti. O hicret sevabını alırsın.
Ve in mitte bi’l-hasrameti. "Hasrame’de ölmüş olsan bile." Şimdi bu Hasrame, bir yer adıdır deniliyor. Belki bu yer, Mekke de bir yer adıdır. Hicret etmemiş, o yerde kalmış bile olsan, Medine’ye göçmemiş bile olsan -Medine’ye göç edenler muhacir sevabı alıyordu, göçmeyenler bu sevabı almıyordu- o yerde oturuyor bile olsan, sen Allah yolunda hicret etmiş, muhacir sevabı kazanırsın manasına. Veyahut hasrame’nin iki manası daha söyleniyor. Bir manası cimri demekmiş. Bu cimrilik manası uygun olmaz. Çünkü 'zekâtını verdin mi' diyor. İnsan, zekâtı verdi mi cimrilikten zaten beraat ediyor. Muhakeme ediliyor, 'suçsuzsun' deniliyor.
Niye?
"Zekâtını vermişsin; geç aslanım, senin suçun yok." deniliyor. Zekâtı vermeyenler cimri. Onun için buradaki Hasrame’nin cimrilik manasına gelmesi, cimrilikte dursa bile muhacir sayılır manası uygun düşmez. Bir manası oymuş ama, burada uygun düşmez.
İkincisi manası da; şuh demekmiş. Yükâlü bi-hî hasrametün. Falanca adamda hasrame var demek; eli sıkı demek. Cimri demek, o da aynı noktaya geliyor. Bu, herhalde yer adı olsa gerek.
Yani evinde otursan bile, evinin rahat köşesinde otursan bile muhacir sayılırsın demek gibi bir şey oluyor.
Demek ki namazımızı kılacağız. "Namaz dinin direğidir." Çok önemli! Bak diyar-ı gurbette bile kira veriyoruz; bir mescit yapıyoruz. Yer aldık bir cami yapıyoruz; namaz kılacağız. "Namaz dinin direğidir." Müslümanın en bariz birinci sıfatı namazdır.
Sen Müslüman mısın?
Müslümanım.
Bir, namazı kılacak. Sonra zekâtı verecek. Bütün hayır hasenât parayla dönüyor, parasız olmaz. Yoksullar parayla yediriliyor, çıplaklar parayla giydiriliyor, yetimler parayla yetiştiriliyor, mektepler onunla açılıyor, masraf etmek... Hep parayla oluyor.
Onun için cömert olması lazım. Ve Müslümanın her türlü kötülükten de uzak durması lazım.
Allah bizi sevdiği güzel işleri yapmaya muvaffak eylesin. Şu hayat imtihanında, ayağımız kaymadan, yanlış işler yapmadan, rızasına uygun yaşayıp, huzuruna sevdiği kul olarak varmayı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Kabir azabı göstermesin.
Bi-hürmeti Esmâihi’l-Hüsnâ. Ve Habîbihi’l-müctebâ. Ve bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
[1] 14/İbrahim, 27.
02.01.2001 -
Allahtan Korkmak, Takva
07.04.2000 -
Misafire İkram, Camide
