00.05.2000 - Sultanın, Yöneticinin Yanına Gitmek, Mücahit ve Mazlumun Duası

00.05.2000 - Sultanın, Yöneticinin Yanına Gitmek, Mücahit ve Mazlumun Duası
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmâin ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd.
Fe-kâle Resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem;
اِتَّقُوا أَبْوَابَ السُّلْطَانِ وَحَوَاشِيَهَا، فَإِنَّ أَقْرَبَ النَّاسِ مِنْهَا أَبْعَدُهُمْ مِنَ اللهِ، وَمَنْ آثَرَ سُلْطانًا عَلَى اللهِ جَعَلَ اللهُ الْفِتْنَةَ فِي قَلْبِهِ ظَاهِرَةً بَاطِنَةً، وَأَذْهَبَ عَنْهُ الْوَرَعَ، وَتَرَكَهُ حَيْرانَ. الْحَسَنُ بْنُ سُفْيَانَ، وَالدَّيْلَمِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ.
İttekû evvâbe’s-sultâni ve havâşiyehâ fe-inne akrabu’n-nâsi minhâ eb’adühüm minallâhi. Ve men âsera sultânen alellâhi ce’alellâhü’l-fitnete fî kalbihî zâhiraten bâtıneten ve ezhebe ‘anhü’l-vera’a ve terakehû hayrâne.
Sadaka Resûlüllâh, fî-mâ kâl, ev-kemâ kâl.
Peygamberimiz, Efendimiz, serverimiz Muhammed-i Mustafa, aleyhi efdal-i salavât ve ekmeli't-tahiyyât ve't-teslîmât hazretleri buyuruyor ki;
İttekû evvâbe’s-sultâni. "Saltanat sahiplerinin kapılarından."
Ve havâşiyehâ. "Ve maiyetlerindeki devletlilerin, şevketlilerin kapılarından sakının, uzak durun, yaklaşmayın, yanlarına varmayın, gitmeyin."
Fe-inne akrabu’n-nâsi minhâ. "Çünkü bu sultanlara ve maiyetlerine ve idarecilere en yakın olanlar veya daha yakın olanlar."
Eb’adühüm minallâhi. "Allahtan daha uzak olurlar." Onlara yaklaştıkça uzak olurlar. Yaklaştıkça uzak olurlar.
Ve men âsera sultânen. "Kim bir saltanat sahibini Allah’a tercih ederse." Saltanat sahibinin yanında elde edeceği menfaatleri, Allaha ibadet, güzel kulluk elde yaparak elde edeceği sevaplara tercih ederse.
Ce’alellâhü’l-fitnete fî kalbihî. "Allah onun kalbini fitnelere maruz bırakır, fitnelendirir."
Zâhiraten bâtıneten. "Zahiri ve batını fitneleri bulaştırır kalbine, gönlüne."
Ve ezhebe ‘anhü’l-vera’a. "Ve ondan vera duygusu -şüpheliden, haramdan sakınmak, Allah’tan kormak duygusunu- uzaklaştırır."
Ve terakehû hayrâne. "Ve onu şaşkın vaziyette bırakır."
Şimdi aziz ve muhterem kardeşlerim;
Dünyada biz Allah’ın yarattığı, rızıklandırdığı, yaşattığı, Allah’ın yarattıkları kulları olarak, Allaha itaat etmekle vazifeliyiz. Yani görevimiz Allah’a kulluk etmek. Güzel kulluk edersek imtihanı başaracağız, cennete gireceğiz. Ama Allah’a güzel kulluk etmek, sapsağlam yürümek, sapmamak, eğilmemek, bükülmemek herkesin kolay yapabildiği bir şey olmuyor.
İnsanlar bir kere zevklerin karşısında zevki tercih ediveriyorlar. Zahmeti değil, keyfi ve zevki tercih ediyor. Halbuki ibadetler, sevaplı şeyler ama biraz zahmetli. Oruç zahmetli, hac zahmetli, namaz zahmetli, bütün ibadetler, zekât zahmetli ama faydalı. Tabi hepsinin çok faydaları var. Onları terk ediyorlar. Keyifli zevkli şeylere koşuyorlar. Hatta Peygamber Efendimiz minberdeyken deve kervanı gelivermiş Medine’ye.
Nereden anlıyorlar caminin içinde?
Çan seslerinden, yürüyüşlerinden, çıngıraklarının sesinden belli olur. Deve adım attığı zaman çıngırağın sallanışından, lıngıdık,lıngıdık,lıngıdık. Hah deve kervanı geliyor. Gözü kapalı âmâ bile anlar. Kervan geliyor.
Kervan neye gelir?
Mal getirmek için gelir. O devrin kamyonları, kamyonetleri, vasıtaları, develer. Develere yüklüyorlar, malları öyle getiriyorlar. Arka kapıdan birer ikişer savuşmuş cemaat. Peygamber Efendimiz minberde vaaz veriyor, konuşma yapıyor, hutbe okuyor. 'Kervan geldi eyvah, şu malları ilk önce ben göreyim, en iyisini ben alayım. Peygamber Efendimiz'i nasıl olursa başka zaman da dinleriz.' Arkadan fırt kaçan kaçan, camiyi terk eden gitmiş. Onun üzerine âyet iniyor.
وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْوًاۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِمًاۜ
Ve izâ raev ticâraten ev lehven. [Cum’a Suresi 11. Ayet]
"Bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman, gördüler mi."
İnfaddû ileyhâ. "Ona giderler, dağılıp saçıp, koşup ona giderler."
Ve terakûke kâimâ. "Seni ayak üstü minberde hutbe okur vaziyet bırakıverirler, bırakıverdiler."
قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ ﴿١١﴾
Kul mâ ‘ındallâhi ḣayrun mine’l-lehvi ve mine’t-ticârati.
"Allah’ın vereceği sevaplar, eğlenceden, ticaretten daha hayırlıdır de onlara."
Vallâhu ḣayru’r-râzikîn. "Allahu Teâlâ hazretleri rızkın hayırlısını, en iyisini, en güzelini ihsan eder. En kârlısını bahşeder." Orada ya ticaret yapacağım diye, ya da bir göreyim bakayım neler satılıyor diye, seyre gitmek olmaması lazım ama yapmışlar. Yani eğlenceye gider. Bu millet eğlenceye gider. İnsanlar yani bu millet dediğim insan cinsi. Keyfe, eğlenceye, zevke gider böyle hatalı işler yaparlar.
Sultanların da -saltanat sahiplerinin- idare salahiyeti var, paraları var, hazineleri var, askerleri var, bahşişleri, hediyeleri var.
"Al sana bir kese altın."
"Vay be savurdu havadan, benim şeker dağıttığım gibi, hop keseyi attı, vay be para saçıyor."
Tabi hazine çok. Böyle şeyler var, menfaatler var. Onun için idarecilerin yanına insanlar sokulur, para olan yere sokulur. 'Ben de istifade edeyim, ben de bir iş yapayım, ben de biraz bir şey kazanayım' diye sokulurlar.
Ama orada da Allah’ın emrini tutup dinleyip, Allah’ın rızasına uygun hareket eden sultan kaç kişi? Tarihte kaç kişi öyle yapmış?
Orada da hep keyifler, zevkler, nefisler, şeytanlar, dünyalık menfaatler filan olur. Oraya yaklaşan Allah’tan uzaklaşır. Orayı tercih edenin kalbine fitne düşer. Kalbi karmakarış karışır, zahiri ve batini mahvolur. Takva duygusu, vera duygusu uçar gider ve şaşkın vaziyette kalır.
"Şimdi oluyor mu böyle şeyler hocam?
Sultan yok. Saltanat devrildi. Cumhuriyet kuruldu."
Cumhuriyette de oluyor. Komünist liderde de oluyor. Her yerde oluyor. Komünist idare de komünist partisine yakın olanlar yaşıyor. Cumhuriyet idaresinde bakanlığa yakın olanlar, reisi cumhura yakın olan yaşıyor. Her yerde devletliye yakın olan devletliden istifa ediyor. Her devirde değişen bir şey yok. Bu devirde de öyle idareciler var, öyle âlimler var, öyle insanlar var ki, işte onlara gider yağ çeker, dalkavukluk yapar, gene sebeplenirler.
Ne yapacak?
Allah’ın rızasını tercih edecek.
Hatta bizim büyüklerimiz padişahların bile -o padişahlar ki namaz kılan adamlar- huzuruna gitmemişler. Sultan Orhan bir mübarek bir evliyâullahtan bir zatı çağırmış da gitmemiş.
"Bizim oraya gitmemiz yakışık almaz." demiş.
"Öyleyse ben geleyim." diye haber göndermiş.
"Sakın ha gelmesin." demiş.
Gelmesini de istemezler. Yani zor. Sultanların işleri çok zordur. Çünkü bütün milletin vebali omuzlarındadır. Hazinenin sorumluluğu ondadır. Bir kuruşunu boş yere harcasa hapı yuttu.
Hârûnu'r-reşîd şehzadeliği zamanında, Süfyân-ı Sevrî hazretleriyle tanışıklığı varmış. Süfyân-ı Sevrî ona ders vermiş galiba, dini dersler öğretmiş. Harûni'r-reşid halife olunca, Süfyân-ı Sevrî kalkmış başka bir şehre, Basra’ya gitmiş. Onun bulunduğu şehirde bile durmamış, başka bir şehre gitmiş. Orada ders okutmaya başlamış mübarek. Bir zaman geçtikten sonra Hârûnü'r-reşîd'in aklına düşmüş.
"Bu Süfyân-ı Sevrî hocam benim nerelerde?" diye.
"Burada yok. Basra'da." demişler.
Oraya adam göndermiş, sarayın adamlarından, sırmalı kıyafetli, bir de mektup tutuşturmuş eline. "Git bunu onun eline ver" diye. Adam da gelmiş. Tam ders okurlarken -Süfyân-ı Sevrî kürsüde, talebeler etrafında, ders okurlarken- gelmiş, öpmüş başına koymuş, padişahın fermanını, namesini, Hârûnürreşîdin, halifenin.
Demiş ki; "Halife hazretlerinden zat-ı âlinize mektup var."
Süfyân-ı Sevrî almamış bile. Uzatılan mektubu almamış, dürülü mektubu almamış. Talebesine;
"Sen al. Aç bakalım ne yazıyor?" demiş.
"Ya Süfyân-ı Sevrî, ben halife oldum. Herkes beni tebrike geldi, sen gelmedin. Bekliyorum, gel. Gelirsen seni maddi bakımdan da memnun ederim, ikramlara gark ederim, zaten birçoklarına nice nice bahşişlerde bağışlarda bulundum."
"Bu zalimin mektubu benim elinde kalmasın, çevir arkasını, al eline kalemi, yaz.
Ey zalim! Ey Hârûnu'r-reşîd!
Sen bu beytü'lmal deki paraları, böyle keyfine göre, önüne gelene, nasıl harcıyorsun, ne hakla harcarsın?
Allah’tan korkmaz mısın?
Ahirete inanmaz mısın?
Cenâb-ı Hakk’ın bunların hesabını soracağını düşünmez misin?" falan zehir zemberek bir cevap yazmış.
Yüksek sesle söylüyor, talebesi yazıyor, çavuşta -sarayın çavuşu, sırmalı elbiseli, yakışıklı filan, atı da dışarıda- dışarıda bekliyor. Adam şaşırmış. "Yahu Allah Allah. Halifeye şu yamalı hırkalı adamın yaptığına bak." filan diye. Şaşırmış yani hitaptan. Sonra vermiş mektubu "Al, bunu o zalime götür, okusun bunu." demiş. Korka korka götürmüş mektubu geriye. "Efendim aldı okudu, arkasına da cevabı yazdı, buyurun." diye. Hârûnü'r-reşîd onu okumuş ağlamış, onu okumuş ağlamış.
Hükümdarlık zordur. O paraların hepsinin hesabını sorarlar. Yavuz Sultan Selim'de;
"Şu çekmece benim kabrime konulsun." demiş.
"Mezara çekmece koymak filan yok. Mücevheratını mı gömüyor ne yapıyor bu böyle. Eski hükümdarlar gibi, firavunlar gibi. Konulmaz." demişler.
Ya vasiyet etmiş işte, bu çekmeceyi kabrime koyun diyor. Konulur konulmaz. "Açalım bakalım içinde ne var. Ne koydurtuyor? Kabirde ne yapacak bu çekmeceyi bu adam?"
Zorlamışlar, kanırtmışlar, çat açmışlar, biraz zorlamayla açılınca kapağı, pat diye ellerinden kaymış, içindeki kağıtlar saçılmış yerlere. Kağıtları almışlar bakmışlar ki; Eyvah! Yavuz Selim hangi işi yapacaksa, onu yazmış."Bu dinen doğru olur mu, olmaz mı hocam?" diye göndermiş. Bu da altına imza atmış. "El cevap caizdir, olur." diye. O fetvalar... Hiç birini atmamış. Hepsini çekmeceye saklamış. Kabrime koyun diye yani. Kabirde, sorgu sorulduğu zaman, bir de ahiret de sorgu sorulduğu zaman, diyecek ki;
"Ya Rabbi! Ben her işi, din âlimine sordum öyle yaptım. Şeyhülislâm’a sordum. Yap dediğini yaptım. Yapma dediğini yapmadım." diyecek. Onu anlamış tabi şeyhülislâm. Fetvaların oraya konulmasının manası bu işte. "Ah Yavuz, ah sultanım. Kendini kurtardın beni yaktın." demiş.
Fetva da zor. Fetva vermek de çok zor. Çok sorumluluk işi. Hazineyi idare etmek de zor. Yöneticilik çok zor. Bu milletvekilleri güle oynaya milletvekili oldum diye sevinerek gidiyorlar ya. Hocamız derdi ki; "Seçilenler bir kurban kesecekse, seçilemeyenlerin iki kurban kesmesi lazım. Ohh seçilmedim de kurtuldum." diye. Şimdi bunların hepsi vebal altında. Allah’ın rızasına aykırı her şeyden hepsi sorumlu, hem de o kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe, bunlar ölseler bile kabirlerine günah gidecek. O kadar kesin!. Onun için bu çok önemli.! Öyle menfaat için onların kapılarına gitmek uygun değil.
Diğer hadîs-i şerîf;
اِتَّقُوا أَذَى الْـمُجَاهِدِينَ فِي سَبِيلِ اللهِ، فَإِنَّ اللهَ يَغْضَبُ لَهُمْ كَمَا يَغْضَبُ لِلرُّسُلُ، وَيَسْتَجِيبُ لَهُمْ كَمَا يَسْتَجِيبُ لَهُمْ. قط الدَّيْلَمِيُّ عَنْ عَلِيِّ.
İttekû eze’l-mücâhidîne fî sebîlillâhi fe-innallâhe yağdabü lehüm kemâ yağdabü li’r-rusüli ve yestecîbü lehüm kemâ yestecîbü lehüm.
Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş, bu ikinci hadîs-i şerifi. Diyor ki Peygamber Efendimiz;
"Allah yoluna cihat etmeye giden müslümanı üzmekten, ona eza vermekten sakının."
Neden?
Burada ki müslüman, nasıl eza verir?
Karısına, kızına sataşır, onlara zarar verir; o üzülür. Malına zarar verir, tarlasına bağına, hurmasına zarar verir; oradan üzülür. Aleyhinde konuşur; oradan üzülür. Kendisine bir takım ağır sözler söyler. Mücahit halbuki, iyi niyetli insan. Hakarete tabi sözler söyler, öyle üzer, kalp kırar. Her ne şekilde olursa olsun, mücahiti, Allah yolunda cihad edeni ezalandırmaktan çekinin.
Çünkü;
Kemâ yağdabü li’r-rusüli. "Allah onların kızması üzerine, kime kızmışsa, o kızdığı kimseye gazap eder. Peygamberlerin kızdığı kimseler gazap ettiği gibi." Peygamber birisine gazap etse, kızsa lanet etse; Allah ona da kızar, gazap eder, lanet eder. Çünkü peygamberlerini sever. Peygamberlerinin arzusunu yerine getirir. Peygamberlerin öyle kızdığı gibi, kızdığı zaman Allah’ın onun kızgınlığa uygun cezayı verdiği gibi, mücahidin de kızmasına, üzülmesine, sinirlenmesine, böyle bedduasına uğrayan kimseye de gazap eder. O mücahidin dediğini yapar.
Ve yestecîbü lehüm. "Ve dualarını kabul eder mücahitlerin."
Kemâ yestecîbü lehüm. "Peygamberlerin duasını kabul ettiği gibi." Çünkü Allah yolunda cihat ediyor. Kolay değil. Ya dönmeyecek geriye, haberi gelecek.
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ﴿١٥٦﴾
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn. [Bakara Sûresi 156. Ayet]
İstanbul surlarının önünde yaralandı, öldü diyecekler. Ya da kaç sene sonra dönecek. Belki yaralı dönecek, belki sakat dönecek, belli değil yani. Mühim iş. Hayatında önemli bir karar insanın cihada çıkması. Bir gitti mi cepheye gidiyor. Allah bilir. Savaşa gidenin hali belli olmaz. Mühim bir iş yapıyor. Çok büyük fedakârlık yapıyor. Allah rızası için canıyla, başıyla oynuyor. Ortaya canını, başını koyuyor.
Onun için Allah onların üzülmesine kızar, onlara eza verilmesine kızar. Onlara iyi muamele etmek lazım. Onları üzmeyecek şeyler yapmak lazım.
اِتَّقُوا دَعْوَةَ الْـمَظْلُومِ، فَإِنَّهَا تُحْمَلُ عَلَى الْغَمَامِ، يَقُولُ اللهُ: «وَعِزَّتِي وَجَلَالِي، لَأَنْصُرَنَّكَ وَلَوْ بَعْدَ حِينٍ». طب ض عَنْ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ.
İttekû da’vete’l-mazlûmi fe-innehâ tuhmelü ‘ale’l-ğamâmi yekûlullâhu ve ‘ızzetî ve celâlî le-ensuranneke ve lev ba’de hînin.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"Mazlumun, zulmü uğrayan kimsenin, bedduasından korkun, sakının." Birisine zulmedersiniz mazlum olur adam, mazlum. Onun duası bedduasına uğramaktan sakının. Mazlumun bedduasına uğramaktan sakının.
Çünkü;
Fe-innehâ tuhmelü ‘ale’l-ğamâmi. "Çünkü o beddua, bulutların üstüne yüklenilir. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna melekler tarafından öyle gönderilir."
Yekûlullâhu. "Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki."
Ve ‘ızzetî ve celâlî. "İzzetime celâlime and içerim ki, and olsun ki."
Le-ensuranneke. "Ey mazlum, ben sana yardımcı olacağım, muhakkak yardım edeceğim."
Ve lev ba’de hînin. "Biraz zaman geçse bile bekle, mutlaka sana yardım edeceğim." der.
Başka bir hadîs-i şerîfte geçiyor ki;
اِتَّقُوا دَعْوَةَ الْـمَظْلُومِ، فَإِنَّهَا تَصْعَدُ إِلَى السَّمَاءِ كَأَنَّهَا شَرَارَةٌ. ك وَالدَّيْلَمِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ.
İttekû da’vete’l-mazlûmi fe-innehâ tes’adü ile’s-semâi ke-ennehâ şerâratün.
"Mazlumun duasından korkun, bedduasından. Çünkü o sanki göğe şerâre, kıvılcım çıkar gibi böyle çıkar gider. Kıvılcım gibi gider."
Bir başka hadîs-i şerîfte de buyuruyor ki;
اِتَّقُوا دَعْوَةَ الْـمَظْلُومِ، وَإِنْ كَانَ كَافِرًا، فَإِنَّهُ لَيْسَ دُونَهُ حِجَابٌ. حم ع ض عَنْ أَنَسٍ.
İttekû da’vete’l-mazlûmi. "Mazlumun duasından korkun."
Ve in kâne kâfiran fe-innehû leyse dûnehû hıcâbün. "Kâfir olsa bile. Mazlum ise, kâfir olsa bile onun bedduasıyla Cenâb-ı Hakk’ın arasında bir engel olmaz." Hiçbir perde, hicab, engel yoktur, dosdoğru huzur izzete gider, dosdoğru Allah'ın cezasına insan uğrar. Zalim, Allah’ın cezasına uğrar.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi adaletli, insaflı, merhametli müslümanlar eylesin. Kimseye zulmümüz, ezamız olmasın. Ne çoluğumuza, ne çocuğumuza, ne hanımımıza, ne komşumuza, ne arkadaşımıza, ne ortağımıza, ne alacaklımıza, ne borçlumuza, ne müşterimize, ne patronumuza, hiç kimseye haksızlık yapmayalım. Hiç kimsenin bedduasını almayalım. Hiç kimseye eza vermeyelim. Herkesin hayır duasını alalım, gönlünü kazanalım. Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği kulu olalım. Huzuruna sevdiği kulu olarak varalım. Cennetiyle cemaliyle rabbimiz bizi müşerref eylesin. Kahrına, gazabına uğratmasın. Cehennemine atmasın, ateşlerde yakmasın. Rıdavân-ı ekberine vasıl eylesin.
Âmin ecmâin.
00.05.2000 -
Zor Zamanlarda Okunacak
00.05.2000 -
Sevmek, Riya, İhlas
