16.11.1996 - Allahın Zikredilmediği Zamanlar, Allah İçin Şehveti Bırakan Genç, Güzel Huy

16.11.1996 - Allahın Zikredilmediği Zamanlar, Allah İçin Şehveti Bırakan Genç, Güzel Huy
Ve’s-salâtü ve’s-selâmü seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Okuduğumuz hadis-i şerifler Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 383. sayfasının birinci hadis-i şerifi ve devamı olacak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Âişe-i Sıddîka validemizin rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuşlar;
Mâ min sâ'atin temurru bibni âdeme lem yezkurillâhe teâlâ fîhâ illâ hussira 'aleyhâ yevme'l kıyâmeti.
Peygamber Efendimiz bu rivayete göre buyurmuş ki; "Âdemoğlunun başından geçen hiçbir zaman, saat, vakit yoktur ki." Lem yezkurillâhe teâlâ fîhâ. "O vakitte Allah'ı zikretmemişse." İllâ hussira 'aleyhâ yevme'l kıyâmeti. "Kıyâmet gününde ona bu hasretlik olacak."
Allah'ı zikretmeden geçirdiği zaman âdemoğlunu kıyamet gününde hasretlik, iç yanıklığı olacak, tehassür olacak, ah vah sebebi olacak. "Hay Allah, niye zikretmemişim Allah'ı!" diye bir burukluk olacak. Onun için büyüklerimiz bize zikri öğrettiler.
Allah razı olsun, Allah makamlarını âlâ eylesin, himmetlerine teveccühlerine bizleri nail eylesin, şefaatlerine erdirsin.
Onlar bunu bize sağlamak için, hiçbir zamanı zikirsiz bırakmamayı sağlamak için bize zikr-i müdâmı, daimî zikri öğrettiler, yani insan zikir çalışmalarını yapa yapa zikrin mertebelerinden geçecek; önce kalbiyle zikredecek, sonra ruhuyla zikredecek, letâifiyle zikirlerini tamamlayacak, nefsiyle zikredecek, sonra nefs-i külle, tüm vücuduyla zikredecek, sonra tüm çevresiyle zikredecek, sonra fena hâline erecek, sonra bekayı bulacak, zikr-i müdâm halini kendisine hal edinecek. [Büyüklerimiz] onu sağlamışlar, bizim yolumuz bu. Bu yolda yürününce o noktalara ulaşılıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi dünyada ve ahirette aziz ve bahtiyar eylesin, sonunda pişmanlık duyacağımız işleri yaptırmasın, pişmanlık duymamıza sebep olacak gafletlerden, cahilliklerden, tembelliklerden bizi korusun.
Mâ min şâbbin yede'u lezzete'd-dünyâ ve lehvehâ ve yestakbilü bi-şebâbihî tâ'atellâhi illâ a'tâhu ecresneyni ve seb'îne sıddîkan sümme yekûlüllahü eyyühe'ş-şâbbü't-târikü şehvetehû fiyye el-mübtezilü şebâbehû li-ye ente 'ındî ke-ba'di melâiketî.
Şureyh'ten rivayet edilmiş, Rahmetullahi aleyhim ecmaîn.
Peygamber Efendimiz burada gençleri müjdeliyor. Şebabet yani insanların tufûliyet çağı, tıfıl, çocuk olduğu çağ var, ondan sonra şebabet çağı var, buluğa ermesinden sonra başlıyor, ondan sonra kühûlet çağı, olgunluk çağı var, ondan sonra şeyhûhat, ihtiyarlık çağı var.
Şimdi biz artık kendimizi bu devrelerden [birisine] yerleştirelim. Ondan sonra kühûlet, olgun adam olma devri. Ondan sonra da ihtiyarlık çağı başlıyor. Burada gençlere bir müjde var, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Mâ min şâbbin. "Hiçbir delikanlı yoktur ki..." Şâb, "şebabet çağında olan kimse" demek. Yani delikanlılık çağı.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Orhan Veli'nin yaş otuz beş şiiri. Demek ki yaş 35 olunca biraz duygular gelmeye başlıyor.
Mâ min şâbbin. "Hiçbir delikanlı yoktur ki..." Yede'u lezzete'd-dünyâ ve lehvehâ. "Dünyanın lezzetini ve eğlencesini terk ediyor, bırakıyor." Vede'a-yede'u "bırakmak" demektir, dal ile. Veda'a yeda'u dad ile olursa "koymak" demektir. Dünyanın lezzetini ve eğlencesini bir tarafa bırakıyorsa, atıyorsa...
Ve yestakbilü bi-şebâbihî tâ'atellâhi. "Delikanlılığa rağmen, Allah'ın taatine yöneliyorsa, eğlenceyi ve lezzeti bırakıp da ibadete taate yöneliyorsa." İllâ a'tâhu. "Böyle yapan bir gence, delikanlıya Allah verir." Ecresneyni ve seb'îne sıddîkan. "Yetmiş iki sıddîkın ecrini verir." Sümme yekûlüllahü. "Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri ona buyurur ki..." Eyyühe'ş-şâbbü't-târikü şehvetehû fiyye. "Ey arzusunu, şehvetini benim için terk eden delikanlı!" el-Mübtezilü şebâbehû "Delikanlılık çağını benim için feda eden, bezleden, bahşeden delikanlı!" Ente 'ındî. "Sen benim indi ilahimde." Ke-ba'di melâiketî. "Meleklerimden biri gibisin." der Allah ona.
Muhterem kardeşlerim! Biliyorsunuz şeytan insanı çeşitli şekillerde aldatıyor. Küçükken küçük diye aldatıyor; daha çocuksun dur bakalım, daha büyüyeceksin, namazı o zaman kılarsın, ibadeti o zaman yaparsın diye... Anası babası da daha çocuk diyor. Babası [çocuğun annesine];
"Çocuğu namaza kaldır, sabah namazına kalksın." diyor, [annesi];
Babası dokunma, mışıl mışıl uyuyor, o daha çocuk!" diyor. Yani çocukluk, ibadetleri ihmal için bir bahane oluyor. Ondan sonra ihtiyarlıkta da başım ağrıyor, dizim ağrıyor, belim ağrıyor... diye hastalıklar başlıyor. "E yani gençlikte böyle, ihtiyarlıkta öyle, Allah'a ne zaman ibadet edeceksin?" diyor hekimlerden bir tanesi. Ömrün böyle her devirde bir bahane ile boşa geçiyor.
Delikanlılıkta da tabii o zaman Allah'ın insana verdiği gücün, kuvvetin en çok olduğu zaman... Daha vücut yıpranmamış; azası, midesi, ciğeri, akciğerleri, kasları, kemikleri, vesairesi hepsi sağlam. Yerinde duramıyor ya futbol oynayacak ya spor yapacak ya koşacak ya yüzecek ya halter yapacak ya barfiks yapacak ya başka bir sporla meşgul olacak... Yani elinde imkân, güç kuvvet var ama onu uygun olmayan yere sarf ediyor.
Bizim köyde rahmetli amcamız, babamın amcasının oğlu amcazademiz vardı. Allah rahmet eylesin cümle geçmişlerimize, bu mübarek yerde hatırımıza geldi, anılmasına sebep oldu, çok dürüst bir insandı. Tarlasında çalışırdı daima. Bizim önümüzden geçerdi pata pata pata pata... Bizim orada gümüş motordan yapılma, bozma, traktörümsü bir şey yapıyorlar. Yani su pompasını, yani kuyudan su çekmek için olan dizel motoru alıyorlar dört teker uyduruluyor, takıyorlar. Traktöre benziyor ama işte mahalli traktör, böyle fabrikadan çıkma bir şey değil ama işe yarıyor; köye çıkartıyor, tarlaya götürüyor, arkasına bir şey takarsan çekiyor, kuyuyu takarsan su çıkartıyor, değirmene takarsan döndürüyor, her işi yarıyor. Motor değil mi her işe yarıyor.
O böyle pata pata önümüzden geçer tarlasına gider, tarlası kaç dönümse orada sabahtan akşama [kadar] çalışır. Tarlasında zeytin ağacı ve mandalina ağaçları var, o orada çalışıyor. 70 yaşı civarında, 70'e yakın çalışıyor. Kendisi güçlü kuvvetli de dört beş kişiyi devirir. Güçlü kuvvetli çok dürüst bir insan. Sigara içmez, herhangi bir kötü alışkanlık yok filan.
Bakmış böyle sabahları bizim yazlıktan birileri tıpır tıpır tıpır tıpır bir yere gidiyorlar, tıpır tıpır tıpır tıpır dönüyorlar. Kasabaya yedi kilometre mesafe var oraya gidip geliyorlar. Kızlar erkekler, onun da akrabası olan delikanlılar yani. Demiş ki;
Ne yapıyorsunuz siz? Böyle her sabah bir gidiyorsunuz bir geliyorsunuz? Bir iş de yaptığınız yok, bir oraya bir oraya? Bir gidiş bir geliş tabii bunun tarlasından önünden geçiyorlar.
"Ne yapıyorsunuz siz?" demiş. Demişler ki:
"Vücudumuz dinç dursun diye spor yapıyoruz."
Yani yürüyüş sporu, işte öyle o kadar yeri yürüyüp geliyorlar. Demiş ki:
"Ya böyle spor yapacağınıza elinize kazmayı küreği alsanız, bir fukaranın tarlasını çapalasanız, belleseniz, sürseniz daha iyi değil mi?" demiş.
Tabii o kendi mahalli laflarıyla, sözleriyle söylemiş de ben onu mahallelikten çıkartarak öyle anlatıyorum. O "ülen" diye başlamış biraz da böyle sert sözler söyleyerek öyle demiş; "Ülen..." bilmem neler diye başlamış...
Mantığı güzel. Gençlik var, güç kuvvet var onu nereye harcıyoruz?
Topun arkasında harcıyoruz, koşmakta harcıyoruz, yuvarlak ağırlıkları kaldırıp indirmekte harcıyoruz, vesairede harcıyoruz. Gençliğin peşine koştuğu meşguliyetlerin hepsi böyle hiç ipe sapa gelen şeyler değil. Doğru dürüst bir şeyler göstermek lazım. Al, şu tarlanın şu kadarını çapala, belle, taşlarını ayıtla al sana spor! Veyahut şurasında şu işi yap, veyahut şu hayırı işle.
Harunu'r-Reşîd'in hanımı Zübeyde Hatun Allah rahmet eylesin, mübarek hanımcağız ta 60 kilometre mesafeden su yolları hazırlayarak Arafat'a Müzdelife'ye suyu getirtmiş, ondan sonra Mekke'nin bir valisi de sonradan o suyu Mekke'ye kadar getirmiş, biraz zorlukları varken dağları da aşırmış, o aşılması gereken, seviyeyi tutmayan yüksek yerleri de aşmış. Bak, böyle bir düşünceyi tahakkuk ettir, ömür boyu çalışacak olduktan sonra eklene eklene neler olur! Altmış kilometre yol da olur, istenirse hendek de kazılır, her şey yapılır. Yani [enerjimizi] hayra harcamanın yollarını bulmalıyız.
Öyle yapılmıyor, ondan sonra vakitler bir de eğlenceye sarf ediliyor hem lezzetli işlere hem de eğlenceye sarf ediliyor; kumar, içki, oyun, eğlence, saz söz, çengi, çalgı... böyle şeylere harcanıyor. Tabii bunların hepsi şeytanın oyuncaklarıdır, tuzaklarıdır; çalgılar şeytanın tuzaklarıdır, kadınlar şeytanın avlamak için ağları, ipleridir, herkesi bir türlü avlıyor.
İşte bunları, bu oyunları yutmayıp bu çalımlara gelmeyip bunlardan geçmek, ondan sonra Allah'ın kendisinden istediği ibadeti yapmak... Eğer bu gençlik çağında yapılırsa kıymeti çok oluyor, yaşlandıktan sonra kıymeti azalıyor. En kıymetli ibadet insanın bu şebabet çağındaki yani delikanlılık çağında cevheri böyle tam en üst seviyede iken, gücü kuvveti yerindeyken yaptığı şey.
Tabii bizden geçti, yaşımız bu çağı geçti, çoluk çocuğumuza bunu anlatabiliriz, bunu bir levha yapabiliriz, duvara asabiliriz, çoluk çocuğumuzun kafasına sokabiliriz. Tabii çocuklar büyükleri dinlemezler hatta beğenmezler, aah benim babam da benim anam da eski kafalı filan derler. Çocukları öyle yetiştirmeli ki çocuklar ilmi sevsin; ilmin sevabı, ibadetin güzelliği sevabı anlatılsın; çocuklar için, kız çocukları için erkek çocukları için bir ortam hazırlansın, bu ikisi için de lazım. Ve çocuk böyle şeyleri sevsin bunlara heves etsin.
Ben kendi şebabetimi hatırlıyorum, yani bu çağımı hatırlıyorum. Hocamız rahmetullahi aleyh Mehmed Zahid Efendi hazretlerinin İskenderpaşa'dan önceki vazife gördüğü camiye giderdik biz. Cumartesi günleri böyle hadis sohbeti olurdu, ondan sonra zikirler olurdu, ondan sonra Ramazan'da itikaflar olurdu...
Caminin huzurunu bozmayacak şekilde büyümüş olan çocukları camiye alıştırmak lazım, camiyi sevdirmek lazım. Bizim komşu çocuğunu aldı camiye getirdi, tam farzın ortasında geldi babasının yanına; "Baba çişim geldi." dedi. Şimdi bu bütün cemaatin huzurunu kaçırdı. Bilmez, orada salıverir, cami pislenir filan diye babası telaşlandı. Çocukları getirmeli ama o kadar da değil. Şöyle biraz yaramazlık yapmayacak, ortalığı kirletmeyecek, kendisinin küçük abdestini filan tutabilecek bir çağda çocukları [camiye] alıştırmalı [camiyi] sevdirmeli.
Ben İlahiyat fakültesinde hocalık yaptığım zamandan biliyorum, yani çocuklar İlahiyat fakültesine devam ettiklerinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamazlarsa, tahsillerinin faydası olmuyor. İlk sınıfta, hazırlık sınıfında yabancı dilden önce, Arapça' dan önce, harflerden önce çocuğa;
"Çocuklar, delikanlılar, gençler! Bu ilimler çok sevaplıdır, siz bunlar sayesinde cenneti kazanacaksınız, Allah'ın rızasını kazanacaksınız." diye öğretmek lazım.
Eğer çocuğun kendi aklına, kendi gönlüne o aşkı, o şevki veremezseniz, uzaktan komutayla çocuğa hâkim olamazsınız. Bir zaman gelir sizin pilleriniz zayıflar, çocuğu uzaktan komutayla idare edemezsiniz. Bitti, büyüdü, delikanlı oldu biraz büyüdü, artık sizin piller onu uzaktan çevirmeye yetmez.
Ne olacak?
O çağı gelmeden önce çocuğun dini, imanı, Kur'an'ı, hadis-i şerifi, sünnet-i seniyye, ibadeti, taatı sevmesi, haramı helâli öğrenmesi lazım.
Say bakalım evladım sevapları, helâlleri... Tıkır tıkır tıkır tıkır saymalı.
Say bakalım evladım günahları, neler günah say bakalım... Şirk en büyük günah...
Hocamız günahlarla ilgili kitap yazdı, neden?
Kötülüğü bilmeyen içine düşer, kötülüğü yapar. Kötülüğün kötülük olduğunu bilecek. Kötülükleri mesela zina, hırsızlık, yalan, hani sıralayacak... Ama üç dört tanesi sıralar da hepsini sıraklasın bakalım... Yalan söylemenin, kibirlenmenin, kendini beğenmenin günah olduğunu; tevazuun sevap olduğunu, güzel iyi huyları öğretmek lazım. Öğrenemezse büyüyünce hiç öğrenmez, hiç öğrenmez! Geçti. Çocuk artık biraz büyüdükten sonra hele bir de evlendi mi, artık ailenin de reisi oldu filan, katiyen dinlemez. İlk başta küçükken öğrenecek, ona göre yetişecek, mayasının içine, çimentosunun harcına takva konulacak. Takva konulursa olur, konulmazsa, kötü huyları bir kere aldıysa ölür gider o huylar kendisinden gitmez.
Bizden geçti, çocuklarımızı, torunlarımızı, eğer çocuklarımızdan da geçtiyse torunlarımızı öyle yetiştirmeyi Allah nasip etsin.
Bunun için var gücümüzle çalışmalıyız, yapacağımız en mühim iş eğitim müessesi kurmak. Eğitim en önemli iş; eğitim ham malzemeyi bir sanat harikası hâline getirir; eğitim çok kıymetli bir cevheri parça parça eder mahveder, işe yaramaz duruma getirir. Eğitim çok önemli, ne yapıp yapıp eğitimi, Allah'ın rızasına uygun eğitimi sağlayacağız.
Mâ min şey'in yüsîbü min zer'i ehadiküm ve lâ semeratin -ve lâ semerihî diye de rivayet varmış- min tayrin ve lâ sebu'in illâ ve lehû fîhi ecrun.
Bu hadis-i şerifi Begavî, el-Hasanü'l-Basrî, Taberânî ve Ebû Nuaym rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz bu rivayette buyuruyor ki;
Min zer'i ehadiküm. "Sizden birinizin ziraatına, ektiği bir ağaç, buğday, arpa, lahana, havuç şunu bunu neyse yani... ziraat." Ve lâ semerihî. "Veya meyve." Sizden birinizin ektiği bir bitkiye ve meyveye- Min tayrin ve lâ sebu'in. "Kuştan veya yaban hayvanlarından, yırtıcı hayvanlardan herhangi bir şey gelsin, ona isabet etsin ondan alsın da" İllâ ve lehû fîhi ecrun. "Onun ecr-ü sevabı olmasın. Mümkün değil mutlaka ecri ve sevabı vardır."
Bu Arapça ifadeyi şöyle Türkçe siyak-ı kelâma döndürerek söyleyecek olursak; "Sizden birinizin ekinine, diktiği ektiği şeye veya meyvesine kuş veya yırtıcı hayvan bile olsa herhangi bir şey gelir oradan alır yerse, sizin bu diktiğiniz şeyi veya meyveyi yerse, bunun için size ecir olur, sevap kazanırsınız." Yani insan demedi. İnsan yerse haydi haydi daha çok sevap kazanır. Ama tabii yiyen insan için de başkasının malına el uzatmak doğru değil, o ayrı. Ama zaruretten dolayı yerse, -mesela bir insan ölecek duruma geldi mi ölmeyecek kadar yemesi gerekebiliyor- insan değil kuş veya yırtıcı hayvan bile yerse…
Bir yazın köye giderdik, tabii bizim için köy çok hoş bir şeydi. Dedem rahmetli torunlarına bağ yapardı, üzümleri budardı, kükürt ekerdi, üzümler iyi yetişsin diye göz taşı serperdi, kavun karpuz ekerdi. Tarlanın bir köşesi şöyle iki dönüm kadar üzümlük bağlıktı. Dış tarafında armut, kayısı, incir ağaçları vardı, iç tarafı ikinci bir avluyla çevrili üzümlüktü. Kavun karpuz da ekerdi. Tam oldu olacak oldu olacak filan derken böyle bir insanın bağına bahçesine bazen bakarsın çakal girer, bakarsın başka bir mahlûk gelir, bakarsın kuşlar... Hay Allah’ım ya Rabbi! Üzümler... Allah Allah, olgunlarını gelir gelir yerler. Başka yerde yakında başka bağ yoksa sizin bağ güme gider hep, kuşlar gelir yer gider.
İzmir'de bir arkadaşın evine uğradık davet etti bizi, on dönüm galiba, yanlış kalmadıysa aklımda arazilerinin on dönüm kadar kısmını, çok büyük arazileri var, tamamen üzüm bağı yapmışlar, hiç üzüm alamıyoruz diyor.
"Ne oluyor?" diyorum.
Kuşlar... Sürü halinde iniyorlar, sürü halinde kalkıyorlar yiyorlar, diyor.
Ne olacak şimdi?
Manisa ovasında, Akhisar ovasında üzüm var, neden?
E dağ taş her taraf üzüm, kuşlar yemekle bitiremiyor, onun için orada üzüm yetiştiriliyor, kurutuluyor, satılıyor, ihraç ediliyor filan ama böyle tek bir yerde oldu mu kuş filan yer.
Olsun, ne yapalım, onun da canı var. İşte kuş da çakal da tilki de, yaban hayvanı da yese, herhangi bir mahlûk ondan istifade etti mi onu dikene sevap gelir.
Hatta başka bir hadis-i şeriflerden biliyoruz, diyelim ki; "Bir insan meşe, çam ağacı dikti, birisi geldi altında gölgelendi, gölgelendiğinden dolayı bile dikene ecir gelir." Gölgelenmekten dahi. Odunundan istifade etse, meyvesinden, yaprağından istifade etse, bazı ağaçların yaprağından, bazısının çiçeğinden istifade ediliyor, hepsinden ecir vardır.
Buradan ne çıkıyor?
Tabii ben kendim şahsen çok seviyorum, ben bir çevreci hocayım, ama çevre bakanlığı kurulmadan önce çevreciyim ben!
Çevre bakanlığı kurulmamıştı biz çevre derneği kurmuştuk, sonradan çevre bakanlığı kuruldu. Biz ağaç dikmeyi, yeşilliği seviyoruz, apartmanı sevmiyoruz. Şöyle bahçeli olsun ev, gecekondu bile olsa bahçesi olsun ki orada biraz domates, maydanoz, dereotu yetişsin veyahut kurbanı getirdiğimiz zaman bağlayalım, önüne ot koyabilelim veya kestiğimiz zaman ağacın dalına asalım yüzelim. Yani ev dediğin biraz böyle olmalı, apartmanlar Köroğlu'nun "delik demir çıktı mertlik bozuldu" dediği gibi bu işi bozdu. Herkesin eskinden az çok evinin bir bahçesi vardı.
Benim en çok sevdiğim evlerden biri Bursa ev tipidir. Bursa evleri yüksek duvarlarla çevrilidir, bir dönüm iki dönüm, neyse büyüklü küçüklü olabiliyor; gittikçe bölünüyor, mirastan çocuklara bölünüyor küçülüyor ama bahçelidir, herkes de bahçesine az çok çiçekler eker, saksılar dizer, şöyle bir ferah tarafı vardır. Kimsenin camı komşusunun bahçesini görmez, görmeyecek şekilde yapılır, kendisinin bahçesine görecek tarafa cam açtırtmaz, ötekisi de edeben açmaz, burayı gözetleme görme durumu olmasın diye komşusunun bahçesine pencere açılmaz, usul öyledir. İki katlı evler, bahçeli evler...
Bursa'da bir de bir tarafından su gelirdi, bir künkten su çıkardı, şöyle bir haznenin, sandık gibi bir şeyin içine bir künkten su çıkardı kaynayarak haznenin sandığın içine dökülüyor. Haznenin içi su. O künkün seviyesinden biraz daha aşağıdaki bir künkten de şırıl şırıl akar giderdi. Devamlı su, geliyor o hazneden üstünden süzülerek gidiyor, biraz daha aşağıda olduğu için su üstten böyle tozu alarak giderdi. Tertemiz bir su, buz gibi su, karpuzunu herkes oraya koyar, soğutacağı şeyi oraya koyar, ne güzel!
Bence onları çok iyi korumak lazımdı Bursa'da filan, o evlere çok iyi bakmak lazımdı. Çok güzeldi ama şimdi büyük şehirler, kalabalıklar, ihtiyaçlar sıkıntılar filan evleri sıkışık yapıyor, camlar birbirine bakıyor filan zor oluyor.
Biz de çevreci olduğumuz için şehirlerden kaçıyoruz. Bir şeyler dikeceğiz kuşlar, kurtlar, insanlar yiyecek... Bizim Yalova'da bir tarlamız var,
"Hocam Yalova'da senin tarlaya uğradık, elmalarından yedik." diyorlar. Âfiyet olsun.
"Hocam senin tarlaya uğradık, dutlarını yedik.
Âfiyet olsun. Seviniyorum, hoşuma gidiyor. Arkadaşlar samimiyet gösteriyorlar, gidiyorlar yiyorlar, bazen de bize geliyor arada, işte topladık buyurun, bunlar erikleriniz... Erik ağacımız kurumuş şimdi bakımsızlıktan filan. Oradaki arkadaş beklemiş beklemiş, yeni diktiğimiz şeftalinin iki tane meyvesi var hocamız bunu yesin diye... Ben de gittim, hocam daha dün buradaydı bu şeftaliler, bugün yok diyor!.. Eh ne yapalım, bir dahaki sene yine olur inşallah! Daha iyisini yiyoruz biz, çarşıdan pazardan kocamanlarını alıyoruz ama insanın kendi diktiğinin tadı başka oluyor.
Hepinize tavsiye ederim. Hatta Medine'deki kardeşlerime tavsiye ederim, arabanız var, Medine'den biraz uzağa gidin mübarekler, bahçeli bir evde oturun, biraz ağaç dikin, biraz ot dikin... ondan sonra arabaya atlayıp gelirsiniz. Ne olacak, beş kilometrelik bir mesafe mühim bir mesafe değil. Bana kalırsa mühim değil, ben olsam burada, giderim Uhud dağının civarında bir mezrayı tutarım, arabaya atlar gelirim, Harem-i Şerif’e gelir giderim. Yani burada pahalı kira vereceğime oradan buraya araba parası, taksi parası veririm. Küba’da otururum...
Uhudu cebelin yuhibbünâ ve nühibbühû. "Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever biz onu severiz." diyor Peygamber Efendimiz. Giderim orada otururum.
İstanbul'da da öyle... Kiracı olduğum için kaç tane ev değiştirdim, oradan oraya taşınmamız icap etti, hiçbir evim bahçesiz değildi, ama kaşık kadar olsun ille hepsinin bahçesi vardı. İlki gecekonduydu ama bahçesi vardı, hepsi hepsi bahçeli... Bir ara İskenderpaşa'nın hocamızın oturduğu yerde oturduk onun da önünde parmaklıklı bahçesi vardı biliyorsunuz. Yani biraz onlara gayret edelim, sevap var, sevelim...
Mâ min şey'in yûda'u fi'l-mîzâni eskalü min husni'l-huluki ve inne sâhibe husni'l-huluki le-yebluğu bihî deracete sahibi's-savmi ve's-salâti.
Tirmizî ve Taberâni Ebû Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor;
Mâ min şey'in. "Hiçbir şey yoktur ki..." yûda'u fi'l-mîzâni. "İnsanın mizanına, terazisine konulan." Eskalü min husni'l-huluki. "Güzel huydan daha ağır olsun."
"İnsanın ahirette amel terazisine konulacak şeylerin içinde güzel huydan daha ağır çeken bir şey yoktur." En ağırı güzel huyluluk, teraziye koydu mu terazide insanın derecesini güzel yükseltir.
Ve inne sâhibe husni'l-huluki. "Güzel huy sahibi insan muhakkak ki." Le-yebluğu bihî. "Bu güzel huyu sayesinde ulaşır." Deracete sahibi's-savmi ve's-salâti. "Güzel huyuyla namaz, oruç sahibi âbid insanın derecesine ulaşır."
Harem-i Şerif’te bazı insanlar var tiryaki, müdavim, abone... Yani belli yerleri var, tin tin tin oraya erkenden gelirler, seccadelerini yayarlar otururlar, bir namazdan öteki namazı beklerler hem Mekke'de öyle hem burada öyle. Yani adamlar artık böyle namaz, oruç... İftarlarını orada açarlar, akşam ezanı okundu mu hemen şeyini çıkartır, iki tane hurma alır, suyunu, zemzemini içer filan... Oruç namaz, oruç namaz... Yani ibadet ehli. Haa insan güzel huyu sayesinde namazlı oruçlu, böyle âbid zahid insanın derecesine ulaşır, o kadar çok namazlı niyazlı, onlar gibi yapamamış olsa bile o dereceye ulaşır.
Tabii burada farz namazı, farz orucu herkes tutacak, onları tutmayan, onları kılmayan günahkâr olur. Ramazan'da oruç tutmuyor, günahkâr, çok büyük günah işlemiş olur. Farz namazları kılmıyor, çok büyük günah, onlar değil. Yani güzel huyu sayesinde nafile ibadetler yapıp da derecesini yükselten insanların derecesine yükselir. O hâlde bu çok kazançlı olan güzel huylu olmaya dikkat etmemiz lazım.
Biliyorsunuz bizim tasavvuf yolu, bu adamların bizi beğenmedikleri yol, bizim yolumuz nedir?
Güzel huy yoludur. Güzel huylu olacağız, güzel huyların hepsini bir liste halinde yapın, yazın. Sıra ile, kaç tane ise, 30, 40, 50, 70... aşağı doğru nereye kadar gidiyorsa güzel huylar; bir de kötü huyları böyle yazın duvara asın. İyi huylar, kötü huylar... İyi huyları iktisap etmeye yani edinmeye, yapmaya çalışın, kötü huyları da üzerinizden atmaya çalışın.
Mesela ben çok sinirliyim şahsen, çok sinirliyim. Haa sinirliliği, asabîliği biraz bırakmam lazım. E biraz tutayım kendimi, sabırlı olayım, ne yapacaksam [yapayım.] Mesela adam çok cimri; iyi güzel tatlı, para vermeye geldi mi benzi sararıyor, soluyor, değişiyor... Söylenince adam allak bullak oluyor.
Para isteyince huyu bozuluyor... Ben de dikkat ettim, hakikaten elinde değil, kendisi de kendisinin farkında değil bu işin, hakikaten keyfi kaçıyor.
E mübarek ne olacak ya! Fakir de değil, fakir olsa hani [neyse]... Fakirler daha cömert oluyor bazen. Fakir de değil ama para vermeye alışmamış. Hah bir kötü huy işte, cimrilik kötü bir huy, cömertlik iyi bir huy; sinirlilik kötü bir huy, halim selimlik iyi bir huy; adalet iyi bir huy, haksızlık yapmak kötü bir huy; yalan kötü bir huy, doğru sözlülük iyi bir huy. Bunların hepsini yazacağız, öğreneceğiz, uygulayacağız, başka çaresi yok, çünkü en karlı iş bu.
Bizim tasavvuf yolumuzda ben size üç şey söylüyorum: Bir, şu şu şu ibadetleri yapın.
Neden? İbadetler de sevap var da ondan.
İki, şu şu şu günahlardan kaçının. Günahlardan kaçınmakta da sevap var, takva...
Bir de diyorum ki huylarınızı güzelleştirin. Bunda da fayda var çünkü güzel huylu insan ahirette çok makbul olacak, güzel huy teraziye konulacak ve terazi ağır basacak... Terazide en ağır şey, en ağır meta güzel huy. Adamın namazı, orucu, ibadeti, haccı, hayrat-u hasenatı var, hepsi tamam, güzel, hepsi teraziye konuyor konuyor tamam, işte bilmem ne... Huyu fena, huyu çok fena!
Bazı böyle insanlar var, yani hayır yapmaya yapıyor, ama işçisinin parasını vermiyor. Adam cami yaptırmış, camisinin içinde namaz kıldık. Ne kadar güzel camii, Allah bize de nasip etse de böyle bir cami biz de yapsak dedim ben. İyi güzel hocam, Allah kabul etsin, [ama] bu adam da benim şu kadar bin riyal alacağım var hâlâ vermedi, dedi. Cami yapmışsın, bu farz değil ama çalıştırdığın insanın hakkını vermen lazım, kul hakkı, bu daha önemli, cami yaptıracak yerde kul hakkını öde.
Halbuki çalıştırırken çalıştırdı, halbuki Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "İşçinin akşam teri kurumadan çalıştığı zaman ücretini verin." Daha alnının teri kurumadan ve ücretini de sabahtan söyleyin, akşam öyle çalıştırdıktan sonra ben sana bu kadar veririm demek olmaz. Önceden söyleyecek;
Sana şu kadar veririm razı mısın? Razıyım. Tamam çalış.
Razı değilim. Peki, sen bilirsin, bak fazla veremem.
"Önceden ücretini bildirip alnının teri kurumadan verin." diyor Peygamber-i zîşânımız sallallahu aleyhi ve selem.
Vermiyor!
Bu kötü huydur, bu dolandırıcılıktır, bu cimriliktir, bu kalleşliktir, bu sözünde durmamaktır, ahdine vefa etmemektir... bunlar kötü huydur. Harem-i Şerif’te en sonra gelip en önde ön safa sokulmak hüner değil... En sonra geliyor, açıkgöz, kırmızı başörtülü, usulünü biliyor... Zaten adam ben girsem bana çatar ön sıradaki adam; ben ikisinin arasını biraz gevşek görsem ben girmek istesem gariban, bana öyle bir bakar ki ben bakışlarının lazer ışınlarından eririm, mum gibi... Hii, aay, keşke yapmasaydım filan...
Ama Suudlu!
Bir girer, bir böyle yapar trak ona açılır. Zaten o adam şöyle bir bakar, kim benden yer istiyor diye, Suudlu kırmızı başörtülü olduğunu gördü mü gık diyemez. Çok gördük, en sonra geliyor ya arkadaşı yer ayırıyor ya da yer ayırmasa bile cebinden misvakını çıkartır, bak gelişi böyle... Böyle yapa yapa dişlerini misvaklayarak gelir. Sevap, misvaklanmak sevap. Trak atlar trak atlar... Daha ön saf daha ön safa... Birisinin arasında biraz aralık gördü mü burayı kestirdi mi buraya gelir, Allahüekber Allahüekber dedi mi müezzin hop girer araya... Mecburen açılacak, Suudlu çünkü; Pakistanlı olsa, Bangladeşli olsa yandı!
Bunlar kötü huy. Nasıl olacak?
Her şey adaletli olacak, güzel olacak, Allah güzel huyu seviyor, çok önemli aziz ve muhterem kardeşlerim!
Biz bunları atlamayalım, biz kendimiz bunlara riayet edelim. Cömertlik iyidir, ver yerini, bir gerideki safa geç, vallahi daha çok sevap kazanırsın.
Neden?
İkramda bulundun, Allah ikramda bulunanı seviyor; bir iyilik yaptığın zaman feyiz gelir, gözlerin yaşarır, için nur dolar...
Allah herkesin gönlüne nazar ediyor, dış şekline bakmıyor, gönlünün güzelliğine bakıyor. Gönlü güzel oldu mu sevabı, feyzi veriyor, o zaman içi dışı nurlanıyor. İçinde kötü duygular oldu mu, fırtınalar esti mi sevmiyor. Kalbi fesat, kalbi bozuk, kalbi kötü, duyguları, niyetleri fena, içinde kötü kötü, kötü kötü hisler duygular var, olmaz. Kibir, ucup var, kendini beğenmiş, beğenmiyor başkasını! Adam zengin, başkasını beğenmiyor!
Hah, hıh, sen nesin! Hacı artığı! Hacı artığı!
Sen nesin? Sen buraya gelmiş miskinsin!
İyi huy çok iyidir, kötü huydan sakınmak lazım, hepimizin kötü huyları olabilir. İyi huyları insan başkasında görür anlar, kötü huyları da başkasında görür anlar, kendisinde anlamaz. Kendisinde anlamadığı için mürşid-i kâmile teslim olması lazım. Ama bu devirde öyle bir durum var ki mürşit de müridine hatasını söylese, etrafında mürit kalmaz. Bu benim sözüm değil, hocamızın sözü. Ben söyledi sanmayın ha, hocamızın sözü. Yani senin şu kusurun var, düzelt desen, şu kusurun var düzelt desen... Şeyhler müritlere müritlerin şeyhe riayetinden daha fazla riayet etmek zorunda. Devir ahir zaman, kolay mı?
Koley mi? Koley değil!..
Allah hepimize güzel huylar nasip etsin.
Mâ min şey'in yusîbü'l-mü'mine min nasabin ve lâ hazenin ve lâ vasabin hatta'l-hemm hû illâ kefferallâhu bihî anhu seyyiâtihî.
Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden bir hadis.
Mâ min şey'in yusîbü'l-mü'mine. "Mü'minin başına gelmiş olan şeylerden hiçbir şey yoktur ki..."
Ne gibi şeyler mesela?
Min nasibin. Nasab "yorgunluk" demek. "Yorgunluktan." Yehimmühû. "Hatta kendisini üzen bir üzüntü bile..." Bunlardan hangisi başına gelirse, hiçbir şey yoktur ki bir mü'mine bunlar gibi bir şeyler başına gelsin. İllâ kefferallâhu bihî anhu seyyiâtihî. "Bu sebeple Allah onun günahlarını affetmesin, bunlar günahlarına kefaret olmasın!" Mümkün değil, mutlaka günahlara kefaret olur. Yani sen yoruldun mu, üzüldün mü, acı duydun mu, hatta tasalandın mı, tamam, bunların hepsi seyyiatına kefaret olur, seyyiatın, günahların af olur.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Demek ki buradan çıkan sonuç şudur: Hayat birçok olaylarla doludur, bir günde insan bin türlü olayla karşılaşır; ters olayla karşılaşır, müsait bir şeyle karşılaşır sevindirici bir şeyle karşılaşır, üzücü bir şeyle karşılaşır. Birisi bağırır, ötekisi iltifat eder, bir yerde canı sıkılır, bir yerde birisi ayağına basar, öbür tarafta birisi bir şey ikram eder; hayat karmaşıktır, iyi kötü bir şeyler olur hayatta. Bunların hepsi hayatın, kaderin cilvesidir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
16.06.1996 -
Selam
16.10.1996 -
Münafıklık Alameti, Yalan
