04.05.1997 - Akra, Alevilik, Vizyon, Ahlak

04.05.1997 - Akra, Alevilik, Vizyon, Ahlak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Aziz ve sevgili, değerli kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bizi yoktan var etti, varlığından haberdar etti, çeşitli nimetlerine mazhar etti. Nimetlerini üzerimizde dâim eylesin. Üzerimizde olan nimetlerini, bizi kusur işleme durumuna düşürüp de, ceza olarak üzerimizden almasın... Bizi yolunda dâim, ibadetine müdavim eylesin... Sonunda huzuruna sevdiği, râzı olduğu kul olarak varmamızı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmamızı nasip eylesin.
Sözümüz daha iyi anlaşılsın diye Ak Radyomuzu kurduk. Sayenizde kuruldu, sizlerle kuruldu, beraberce kurduk. Yansıtıcıyla, yüzlerce yayın imkânıyla yerleşim merkezlerinden izlenebiliyor. Ayrıca, uzaydan yayın yaptığı için, çanak anteni olan herkes; Avrupa’dan, Norveç’ten, İsveç’ten, Danimarka’dan, Almanya’dan, Suudî Arabistan’dan, Orta Asya’ya kadar herkes Ak Radyomuzu dinleyebiliyor. Dünyanın en çok dinlenen radyoları durumuna geldik. Allah’ın çok büyük lütfu bu ve en beğenilen, en seviyeli, en nezîh, en güzel yayınlar yapmaya başladı.
Biliyorsunuz, biz her şeyin Allah’ın rızasına uygun olmasını istiyoruz. Dinimiz öyle istediği için, her şeyi öyle yapmak istiyoruz biz de. Her yaptığımız iş Allah’ın rızasına uygun olsun diyoruz. Burada da:
İlâhî ente maksûdî, ve rıdâke matlûbî yazıyor. “Yâ Rabbi! Benim amacım senin rızanı kazanmaktır, ben onu istiyorum. Seni istiyorum, senin rızanı istiyorum!”
Demektir amacımız bu. Çok büyük bir başarı bu. Yâni, elhamdülillâh Allah bize nasib etti.
Bantlardan zaman zaman, tekrar tekrar dinlenecek; bunun sevabının büyüklüğünü düşünün.
Allah hepinizden râzı olsun.Sebep olanlardan râzı olsun.Kusurlarımızı düzeltip, daha güzel yayınlar yapmamızı nasib etsin.
Biliyorsunuz aziz ve muhterem kardeşlerim, bu dünya hayatı fanidir. Hepimiz bir gün öleceğiz. Her fani gibi kara toprağın altına, usûl öyle olduğundan, bizi de gömecekler. Belki Alimlerin vucûdu çürümezmiş, adaletli hükümdarların ve ilmiyle âmil olan mübarek insanların vücudu çürümezmiş. Belki çürümeyeceğiz, belki toprak olacağız.
Bu dünya bir imtihan dünyasıdır, burada herkes bir şeyler yapıyor. Sevapları işleyenler, ahirette onun mükafatını görecekler; günah işleyenler, cezasını çekecekler. İmtihan yeri burası, imtihan olmaktayız biz bu dünyada. Allah imtihanı başarmayı nasib etsin. Nefse, şeytana uymamayı nasib etsin.
Bu yolda, Allah’ın rızasını kazanmanın şekli, Kur’an’a uymaktır. Kur’an-ı Kerim’i tanıyacağız, öğreneceğiz, anlayacağız, uygulayacağız. Nasihati duyup da uygulamamak çok ayıptır. Cahillik de ayıptır; ama duyup da uygulamamak daha ayıptır. Nasihati duyacağız, duyduğumuzu uygulayacağız; sevap kazanacağız. Uyguladığımızı da ihlâsla, yâni tertemiz bir niyetle, katıksız bir güzellikle uygulamamız lâzım! Bu da çok önemli, ihlâs da önemli.
Biliyorsunuz, tarih, coğrafya, fizik, kimya, matematik gibi, ihlâs da bir bilgi. İhlâsın da öğretilmesi lâzım! Bizim şu mekânımız, Hocamız'dan devraldığımız bu mekân ihlâsın, imanın, irfanın, ma’rifetullahın, muhabbetullahın öğretildiği bir yer burası. Bir üniversite burası. Elhamdülillâh. Allah bize hizmetleri güzel yapmayı nasib eylesin. Sevinçlerimizi dâimî eylesin. Başlattığımız bir hayrı, dâimî eylesin, kestirtmesin.
Ben bir hayra başlanmasını uygun görüyorum, gayret ediyorum; ama temenni ettiğim daha başka önemli husus daha var: Başlanmış olan bir hayrın durdurulmaması... Açılmış olan bir çığırın, kapanmaması... Bir güzel müessesenin işlemeye devam etmesi... Bir çeşmenin suyunun akmasının, ondan istifade edilmesinin devam etmesi. Bu çok önemli. İnşaallah bu güzel fikirlerimizi, Kur’an-ı Kerim’i yâni, kendi fikrimizi değil; Rasûlüllah Efendimiz’in fikirlerini yaymak için, Allah bize daha başka fırsatlar da ihsan etsin.
Okuduğum hadis-i şerifler 112. sayfanın, 9. hadis-i şerifi ve devamı olacak. Birinci hadis-i şerif, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu, Hz. Hasan radıyallahuanh’dan rivâyet edilmiş.
Ben her zaman söylüyorum:
Eğer bir hadis-i şerifi Hz. Ali Efendimiz rivâyet etmişse, bunun bir ayrı önemi var.
Neden?
Türkiye’de bir sünnîler var, bir de alevîler var. Yâni, bir kısmı alevîyim diyor. Alevî ne demek? “Ben Hz. Ali’nin grubundanım, zümresindenim, onun taraftarıyım. Hz. Ali’nin yandaşıyım.” diyor. Ne mutlu! Biz de öyleyiz, hepimiz. Aslında sünnîler de Hz. Ali Efendimiz’in yandaşı; karşıtı değil. Karşıtı olanlar çıkmış; biz onların devamı değiliz.
Hazret-i Ali Efendimiz’le Muaviye radıyallahuanh ve Emevîler, Muaviye radıyallahuanh’ın oğlu Yezîd ve sâirenin mücadeleleri var. Yezid zamanında, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’i şehid ettiler. Biz Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in tarafındanız, Hazret-i Ali Efendimiz’in tarafındanız. İmam-ı Âzam Efendimiz de öyle. Yâni, onun için hapse girmeye râzı olmuş, Hazret-i Ali taraftarı olduğu için...
Bunları niçin söylüyorum? Bugün alevîyim diyen kardeşlerimiz, bizi bilmiyor. Onun için ben, Hz. Ali Efendimizle ilgili bir hadis geldi mi; Hazret-i Hasan Efendimiz’den, Hazret-i Hüseyin Efendimiz’den bir rivayet geldi mi, bunun üstüne bastıra bastıra söylüyorum.
Bu hadis-i şerif, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu Hasan radıyallahuanhuma’dan rivâyet edilmiş bir hadis-i şerif. Yâni, alevî kardeşlerimiz de dinleyecekler, baş tacı edecekler, ilim öğrenecekler. Yâni, insan ilim öğrenmezse; sünnîsi de, alevîsi de cahil kalır, yanlış işler yapar. İlim öğrenirse, alevîsi de, sünnîsi de kurtulur, bir yolda birleşir, kardeşlik olur. Biz kardeşlik istiyoruz. Kavga ve çatışma ve mücadele ve İslâm dışı işlerin yapılması gibi şeyleri engellemeye çalışıyoruz. Amacımız apaçık bu...
Yâni Allah, bir şeye günah demiş, yasaklamışsa; onu hiç kimse yapmasın... Sevapsa, herkes yapsın diye, onu istiyoruz. Maksadımız ne?
İlâhi ente maksûdî ve rıdâke matlûbî! “Yâ Rabbi, ben seni istiyorum yâ Rabbi! Ben senin rızanı kazanmak istiyorum ya Rabbi!" O kadar. Allah’ın rızasını kazanmaktan gayrı bir amacımız yok.
Ve mâ es’elüküm aleyhi min ecrin. Yaptığımız hizmetten dolayı bir ücret istemiyoruz.
Para her yerde lâzım. Bir takım işlerin görülmesi için gerekiyor. Ama biz parayı amaç olarak görmüyoruz. Paranın da peşinde değiliz.Hizmetin peşindeyiz. Para gelsin, hizmete sarf edilsin.
Bu birinci hadis-i şerif Hz. Ali Efedimiz’in oğlu Hasan radıyallahuanhuma’dan... Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’in sözü tabii. Hadis, hadis-i şerif... Ne buyurmuş Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz:
İnne ahsene’l-hüsni el-hulüku’l-hasen.
Bak ravisi de Hasen, içinde geçen kelimeler de hasen. Mühim bir hadis-i şerif bu. Camilerde levha olarak da yazılmıştır. Mühim bir hadis-i şeriftir, meşhurdur, herkes bilir:
“Güzelliğin en güzeli, güzel huydur.”
Üç tane güzel sözü geçiyor içinde. Ravisi de Hasen, o da güzel demek. Üç tane hasen sözü geçiyor, hüsn sözü geçiyor; ravisi de Hasen. İlginç bir irtibatı var, rivayetiyle metni arasında.
Şimdi hüsn, Arapça da mastar derler; güzel oluş, güzel olma, güzellik diyoruz biz. “Lik” takısıyla da, “mek, mak” takısıyla da, Türkçe’de mastar mânâsı çıkar. Yürümek, güzel olmak. Mastar diyoruz buna biz. Ama güzel kelimesinin sonuna “lik” eklersek, güzellik; o da mastariyet mânâsı verir sıfata.“Lik” takısı mastariyet mânâsı verir sıfata. Güzellik, güzel oluş.
Güzel oluşun, güzelliğin en güzeli nedir?.. Bunun çeşitleri vardır, güzellik bir tane değildir. Şu çiçek güzel, şu cami güzel, şu elbise güzel. Güzelliklerin çeşitleri var.
Güzelliğin en güzeli nedir?
İnsanın süslenmek için üstüne aldığı, benimseyip onunla süslendiği her şey, güzel şeyler çok, sayılamayacak kadar çok... Bunların en güzeli hangisi?.. El-hulüku’l-hasen. Güzel huydur. Allah Allah.
Bugünün insanı zâhirini süslemeye çalışıyor. Zâhir ne demek?.. Görünen kısmı. Yâni elbisesi temiz olsun... Ben de öyle yapıyorum, siz de öyle yapıyorsunuz. Berbere gidiyoruz, tıraş oluyoruz.
“Aman, saçım sakalım uzadı...”
Tırnaklarımızı kesiyoruz... Sünnet, tabii uzun böyle çapa gibi, kedi tırnağı gibi, çaylak tırnağı gibi olmayacak. Kesilecek tamam... Onu da dinimiz emrediyor. Dışımızı süslemeye çalışıyoruz. Güzel elbise almaya, güzel giyinmeye; ayakkabımızın güzel olmasına, çamursuz olmasına, lekesiz olmasına gayret ediyoruz... Bu zahir, görünen kısmı...
“Peki, insanın veya herhangi bir şeyin dışı güzel olsa, içi fena olsa olur mu?”
Olmaz... Meselâ; zehiri paketleseler, çok güzel renkli bir ambalaj içinde sunsalar... Güzel mi?.. Değil... Çünkü zehir, içi fena; o dışı önemli değil.
Bir insanın giyimi güzel olsa da, hırsız olsa, katil olsa, zalim olsa... Önemi var mı dış giyiminin? Yok!.. Neden? Dışı güzel ama, içi fena... İçinin güzelliği daha önemli. Çünkü, insanı insan yapan dış görünümü değildir. Dış görünüm alınabilir, çarşıdan pazardan, dükkandan satın alınabilir; ama iç temizliği, gönlün güzelliği, aklın güzelliği, o bir uzun iştir. Kolay değildir, eğitim işidir. İyi hocaların elinde, iyi bir eğitim gören insan; iyi öğretmenlerin elinde, iyi bir öğretim gören insan, hem bilgili olur, hem terbiyeli olur.
Bilgi başka, terbiye başka... Bazen bir insan bilgili olur da terbiyesiz olur, küstah olur. Bilgi terbiyeli olmak değildir. Yalan söylemenin kötü olduğunu bilmek bilgidir; ama uygulamak, yalan söylememek terbiyedir, bir eğitimdir. Terbiye, ilmi süsler, güzelleştirir. Alim aynı zamanda terbiyeli olursa; insan hem terbiyeli, hem bilgili olursa, güzel olur. Sadece bilgili olursa, bilgisini kötüye kullanır. O zaman fenâ...
İçi kötü olursa, karşısındakini aldatır. Dışı güzel, dışı aldatmakta kullanıyor karşısındakini; dış güzelliğini. İçi fena, niyeti fena, kafası fena... Kafasında bin tane tilki dolaşıyor da, birisinin kuyruğu ötekisine değmiyor. Vay, ne kadar kötü bir insanmış, kalbinde bin bir türlü fitne fesat var!.. Vay, ne kadar fena insanmış!..
İç temizliği önemli. Kalp temizliği önemli... E, herkes bunu biliyor da, diyor ki:
“Benim kalbim temiz, sen benim kalbime bak; benim kalbim temiz!”
Hiç dışla için bir ilişkisi yok mu?... Var. İnsanın içi temiz olursa, sözü de, özü de, hareketleri de güzel olur. Güzel işler yapar, güzel işler yapışından anlarız. Zaten biz içinin temizliğini anlayamayız bir insanın, hareketlerinden anlarız.
“Bu adam ne yapıyor? Rüşvet alıyor mu, komşuluğu nasıl, ticareti nasıl, sözüne sâdıklığı nasıl?”
Biraz yanına gideriz, kötü huylarını görürsek,
“Bu adamda iş yok!” deriz, ayrılırız.
“Yâhu boylu poslu, giyimi güzel, zengin, parası pulu var, altında Mercedesi var.”
“Olsun, adam iyi değil; içi fena!” deriz.
Onun için, benim içim temiz demek, isbat ister.
“Benim içim temiz!..”
“Peki, ispat et, nereden anlayacağım? Ben senin içinin temizliğini nereden anlayacağım?..”
“Ben senden daha temiz niyetliyim!”
“E, göster! Bak senin davranışın hiç de öyle değil! Yalan söylüyorsun, aldatıyorsun, kandırıyorsun. Başkalarını sömürerek para kazanıyorsun. İyi şeyler değil bunlar... Komşun senden yaka silkiyor, bütün insanlar illallah diyor. Ölse de kurtulsak diyor, gitse de kurtulsak diyor. Gidince de, "Oh ya, biraz gitti de rahatladık!" diyor. Demek ki sen iyi değilsin. Davranışlarından anlaşılacak.
Evet, insanın içinin güzel olması lâzım! İç güzelliğinin de en güzeli, insanın içini en güzel yapacak şey güzel huydur. İnsanın huyu güzel oldu mu, en güzel, en yüksek derecedeki güzelliğe sahip demektir o. O halde insanın güzel huylara sahip kılınması lâzım!
Kıskançlık kötü huydur. Kin tutmak kötü huydur. Zulüm kötü huydur. Merhametsizlik kötü huydur. Cimrilik kötü huydur. Kibirlilik kötü huydur. Herkese tepeden bakmak kötü huydur. Ağzı bozukluk kötü huydur. Niyetinin kötülüğü kötü huydur. Şehvetine sahip olamamak, uçkurunu tutamamak kötü huydur. Sağa sola yamuk bakmak, kötü niyetle bakmak kötü huydur. Bu kötü huyların hepsini öğrenmek lâzım!..
“E, kötüyü niye öğreneceğim?”
Yapmamak için... Kötü huyları öğreneceğiz; yapmamak için... Çocukların da bilmesi lâzım;
“Evlâdım, yalan söylemek kötü! Yapma bunu..."
"Evlâdım, inatçılık kötü! Yapma... Bak sana anlatıyorum, inat etme!"
"Evlâdım, bak sende üç tane var; bu da ağlıyor. Bir tanesini de bu kardeşine ver. ‘Hepsi benim!’ demek kötü. İnsanın karşısındakini de düşünmesi lâzım. Bencillik iyi değil!” diye, küçükten başlar bu; annesi öğretir ilk önce... İlk öğretmeni ailede annesidir. Aile terbiyesi almış bir insan dışarıdan da terbiye alınca, çok güzel olur.
Aile terbiyesi almamış olan insan, anne sevgisi görmemiş, anne sıcağının yumuşaklığını tatmamış, anne şefkatiyle beslenmemiş, sevginin uygulamasını görmemiş insanlar, büyüyünce zalim olurlar. Görmedi ki, hayata girişinden, o vakte gelişine kadar sevgi nedir bilmiyor ki... Bu insan kötü olur, kötü işler yapar. Mafya çetesi kurar, başkalarını aldatır, gözyaşı döktürtür;
“Çeksin, ben ne kadar çektim!” der.
Öyle kaynanalar oluyor ki, gelinine zulmediyor.
“Niye yapıyorsun?” diyorsun.
“Ben çok çektim, o da çeksin!” diyor. “Ben kaynanamdan, cadalozdan çok çektim, o da benden çeksin!”
“Bak sen cadaloz kaynananı sevmiyorsun, sen bu geline öyle yapma!” diyorsun, yapıyor; meselâ...
Bazen de gelin kaynanaya zulmediyor:
“Ben oğluyla evlendim, bana ne kaynanadan; gitsin bizim evden!” diyor. “Oğlu benim!” diyor.
Kaynanayı istemiyor. Bu kadıncağız ne yapacak? Geldiği zaman somurtuyor, fırsat buldu mu iğneliyor:
“Mutfağa gir şunları yıka!” diyor.
“E, senin bu kaynanan...” filan.
Yâni, huy kötü oldu mu, gelinde de kötü, kaynanada da kötü... Kaynatada da kötü, damatta da kötü... Arkadaşta da kötü, komşuda da kötü... Kötü huy toplumu mahveder. Zaten huy dediğimiz şey, toplum ilişkilerinde çok önemli olan bir şeydir. Toplumların insanları, fertleri güzel huylu olursa; toplum muhabbetli olur, toplum kale gibi olur, sapasağlam olur.
Bak, bir adama birisi bir baş hediye etmiş. İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’da yazıyor... Baş, kelle diyoruz. Bu kelle soyulacak, ütülenecek, yâni ateşte kılları yok edilecek. Konacak tencereye, kazana, pişirilecek... Bunun şurası yenilir, burası yenilir. Dil vardır içinde, bilmem yanak eti vardı, beyin vardır. Beyin satırla kırılır, o da işte bir yiyecek filan. Yâni, herkes baş etinin, kelle etinin kahrını çekmez, yapmaz ama, bazısı da sever. Özellikle;
“Tandır başı satıyor falanca dükkan, gidelim tandır başı yiyelim!”
Yâni tandır denilen şeye sokulmuş, pişirilmiş “Baş etini yiyelim veya ondan yapılmış çorbayı yiyelim!” işkembe çorbası, bilmem ne filan... Bu çeşit böyle yemek yapan dükkânlar oluyor.
“Aman hocam, şu çok meşhur; gel sana ısmarlayayım bir tane. İşte bu sabah gel, sıcak sıcak, namazdan sonra yiyelim!” filan, böyle şeyler görüyoruz.
Yapması kolay değil ama, işte gene kıtlıkta yoklukta epeyce bir karın doyuracak malzeme oluyor.
Fukaranın birisine bu gelmiş. E, kocaman bir kelle; sığır kellesi... yanağından şu kadar et çıkar, beyni bu kadar olur filan. Bundan çorba yapılır, çoluk çocuk karnını doyurur. Ekmek doğranır, fukaracıklar doyar.
Ama kelleyi almış, demiş ki:
“Falanca kardeşim, kaç gündür aç. Ben sabredeyim...” demiş, kelleyi ona vermiş.
Kelleyi ona göndermiş. Kendisinin değil, kendisine hediye geldi; o da almış birisine hediye etmiş. O da, üç gündür aç; ama kelleyi alınca demiş ki:
“Falanca kardeşim var, açlıktan kıvranıyor. Onun benden daha kalabalık ailesi filan var.”
Acımış ona, ötekisine göndermiş. Etti üç... Birincisi, ikincisi, üçüncüsü... Yedi kapı dolaşmış. Yedinci adam da kelleyi alınca;
“Ya, falanca komşum kaç gündür açlıktan kıvrılıyor, biliyorum evlerinde bir lokma yemek yenmedi. Şuna göndereyim...” demiş, ilkine göndermiş.
Bilmiyor ilkinden çıktığını kellenin... Altıncısı kendisine verdi. Kendisi bilmiyor ondan geldiğini, o da o kardeşine vermiş. Bu nedir?.. Toplumun çok güzel huylu olduğunu gösteriyor. Merhamet var, insanlar arasında sevgi var.
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethetmeden önce hazırlık yaptı. Boğaz'ın Anadolu yakasını fethetti. Yıldırım Beyazid oraya kale yaptırdı. Anadolu Hisarı’nı yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed bu yakaya geçti, Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Üç ayda yaptırdı, üç paşaya birer kuleyi verdi;
“Bu bitecek!” dedi.
Üç ayda koskocaman, muhteşem Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Büyük insanların işleri de büyük olur, çabuk olur. Fatih Sultan Mehmed, çağ açan kimse... Üç insana dağıttı...
Zorluklar insanlara dağıtılınca, kolay yapılır. Bir insana verseydi yapamazdı. Dokuz ayda biterdi. Üç paşaya verdi, üç paşaya verince, tabii paşalar arası hayırda yarışma ve rekabet de olur. Rekabet olunca da, işler iyi gider. Rekabet üretimde önemli bir unsurdur, geliştirir, üretimin hızlı olmasını, çok olmasını sağlar. Üç ayda orayı yaptı, tamam! Rumeli Hisarı, Anadolu Hisar’ı, Boğaz’dan düşman gelemez; kilitledi...
Bizim Çanakkale’mizde Fatih Sultan Mehmed bir kale daha yaptırdı. Onu belki bilmezsiniz. Ben Çanakkaleli olduğum için biliyorum. Orada da bir kale yaptırdı. Karşı tarafta da Kilid-i Bahr denilen, Kilitbahir denilen bir kale daha var, oradan da düşman geçemez. İki boğazı sıktı. Buralardan düşman geçemesin diye. Edirne’de toplar döktürdü... Bak büyük insan, zafere nasıl hazırlanıyor.
"Bir de şu benim halkı tanıyayım!" diye çarşıya çıktı.
Tebdîl-i kıyafet... Böyle süklüm püklüm kıyafetle, yüzünü gözünü belki değiştirecek bir şey yaptı; bilmiyoruz. Gitti,
“Selâmün aleyküm!” dedi.
Sabahleyin bir dükkâna girdi.
“Şuradan bana yarım okka yağ ver!” dedi.
Adamın haline bakıyor, dükkana bakıyor, yağa bakıyor, teraziye bakıyor, teftiş ediyor.
Kontrol değil; Türkçe kelime kullanacağız, yabancı kelime yok... Teftiş ediyor; müfettiş, teftiş ediyor. Kontrolör değil, müfettiş...
Teftiş etti, göz ucuyla inceledi, takip etti; her şey güzel. Esnaf harika, gayet güzel tarttı.
“Bakalım, tartıyı eksik mi yapacak?”
Baktı, güzel. Yağa baktı, katıksız, tertemiz.
Ben Ankara’dayken bir yağ aldım, kahvaltılık. Şöyle bir topak, tarttırdım, aldım, eve geldim; içinden patates çıktı. Hilekâr, demek ki terbiye olmamış; ama onun yağı halis, güzel. Tartısı güzel... Çok memnun kaldı. Dükkânı temiz. Adam tatlı dilli, ağzı dualı filan. Memnun oldu.
“Bir okka da peynir ver.” dedi. Adam durakladı.
“E, niye duraklıyorsun?” dedi ki:
“Ağam,”
Bilmiyor karşısındakinin padişah olduğunu, beyefendi demek istiyor yâni.
“Efendim, ağam. Ben şimdi yarım okka yağ sattım sana, siftah yaptım. Karşı komşum daha siftah yapmadı. Zahmet olacak; ama rica etsem peniri de oradan alır mısın? O da siftah etsin, yazık, komşum... Daha siftah etmedi.” dedi.
“Olur.” dedi.
Padişahın ağzı açık kaldı.
“Aferin be!”
Düşman değil, komşu, komşu haklarına riâyet ediyor. Beğendi... Kalktı oraya gitti.
“Selâmün aleyküm!” dedi.
O da güzel karşıladı.
“Aleyküm selâm!” dedi herhalde. Günaydın değil, Selâmün aleyküm dedi.
“Hocam, günaydınla, Selâmün aleyküm arasında ne fark var? Günaydın Türkçe, bak sen Türkçeye’de önem veriyorsun. Niye selâmün aleyküm diyorsun?”
Kapsam farkı var.Günaydın deyince, bu günün aydınlık olsun diyorsun. Zaten aydınlık... Dışarıda güneş var; günaydın. Yâni aydın olsun demek istiyor da. Tamam, günün aydın olsun. Peki, gün aydınlık olsa da, insanın içi karanlık olsa, kafası karanlık olsa faydası olur mu?.. Yâni nice dertli insan var, güneş pırıl pırıl parlıyor da güneşin aydınlığından, günün aydınlığından bir fayda görmüyor. Bu laf, boş bir laf...
“Esselâmu aleyküm ne demek?”
“Allah’ın selâmı, selâmetliği üzerine olsun... Dârü’s-selâm olan cennet senin olsun... Allah seni hem bu dünyada her türlü elemden, kederden, hastalıktan, üzüntüden uzak eylesin; hem de ahirette cehenneme düşürmesin, azaba uğratmasın; seni cennetine soksun!” demek.
“Üüüfff, amma geniş kapsamı var... Ne kadar geniş, güzel şeyler istemiş yâhu!”
Kapalı Çarşı’dan kıymetli bir söz, "Esselâmu aleyküm ve rahmetu'llâh!" mücevheratçı dükkânından kıymetli oldu şimdi. Hem bu dünyayı, hem ahireti gül gülistan etti. Çok güzel... O fark var, yoksa taassub değil.
Şimdi bazısına,
“Es-selâmu aleyküm!” diyorsun.
Başını kaldırıyor, kaşını çatıyor;
“Günaydın!” diyor.
Canım ben sana "Es-selâmü aleyküm!" dedim. Günaydın başka... Good morning de diyebilirdim, Çüs diye bir selâmları var Avrupalıların, birbirlerine çüs diyorlar merhaba filan mânâsına geliyor.
Hay diyorlar. Hay, o da tamam; ama bunlar bir şey ifade etmiyor. Esselâmu aleyküm, gönül aleminden karşı tarafa ne güzel şeyler temenni ettiğimizi gösteriyor.
“Selâm olsun sana, dünyada ahirette selamette ol, esen ol; dert gelmesin, keder gelmesin, hastalık gelmesin, belâ gelmesin, fitne gelmesin, uzun ömürle yaşa... Ahirete de gittiğin zaman cehenneme düşme, cennetlik ol!” diyor.
Hangisi daha güzel?..
Yâni taassub değil. Türkçesi varsa Selâmün aleyküm’ün onu diyelim. Yok ama.... Selâm kelimesinin kapsamının genişliği başkasında yok.
Allah kelimesinin İngilizcesi var mı?.. Yok... İngilizce’de de Allah, Almanca’da da Allah, Rusça’da da Allah, Hintçe’de de Allah... Neden?.. God kelimesi var, gad... God tanrı demek. Puta da tanrı derler. Tanrı kelimesi Allah kelimesi demek değil ki. Ötekisi kâinatın rabbi olan varlığın adı. Fark var. Yâni, o onun karşılığı olamaz. Bu el bu elin karşılığı olur, birbirine denk. Ama zerre, kürenin karşılığı olamaz. Arada çok fark var.
Bunları bilerek söylüyoruz biz. Yâni, taassubdan falan söylemiyoruz. Türkçe’ye özen gösteriyoruz ama, selâm verirken sevdiğimiz insana, Esselâmu aleyküm diyoruz, neden? Cennetlik olmasını istiyoruz da ondan. Bunu tersten tutmamak lâzım!..
Şimdi, “Selâmun aleyküm!” demiştir Fatih Sultan Mehmed, hayal ediyoruz. O da:
“Aleyküm selâm, ağam, hoşgeldiniz!” demiştir.
“Sabahlarınız hayrolsun.” demiştir.
O da:
“Senin de hayrolsun!” demiştir.
“Bana şuradan bir okka beyaz peynir ver!”
“Peki ağam...”
Gidiyor, tertemiz peyniri alıyor, tartıyor... Terazisi güzel, tavrı güzel, mal temiz, katıksız. İyi güzel, tamam.
“Bir okka da zeytin ver!..”
Demiş ki o da bu sefer... Sözleşmiş falan değil bunlar:
“Efendim, ağam, benden peyniri aldın, zeytini karşı komşudan al! O daha hiç kapısından içeri müşteri girmedi. Oradan al demiş, oraya git!” demiş.
Şimdi Fatih Sultan Mehmed, bunlardan çıktıktan sonra, demiş ki yanındaki vezirine... O da tebdil-i kıyafet. İki ahbap gibi girip çıkıyorlar. Dükkancılar farkında değil işin. Demiş ki:
“Ben bu kadar güzel ahlâklı ahaliyle cihanı fethederim!..” İstanbul’u değil, İstanbul tamam, İstanbul’u alacağımız belli oldu.” demiş.
Neden? İstanbul güzel huyla alındı. Zaten İstanbul’daki insanlar:
“Burada kardinal külahı görmektense, müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz.” diyorlardı.
Müslümanların güzel huyunu biliyorlardı. Müslümanlar orayı fethettiği zaman da, yâni İstanbul’u fethettiği zaman da zulüm yapmadı. Esenlik içinde, yönetimi devirdi; iyi bir yönetim geldi, o kadar. Zulüm yapmadı, yağmalama yapmadı. Yaptırmadı Fatih Sultan Mehmed. Gül gülistan, herkes mutlu oldu, memnun oldu...
Bunları niçin anlattım? Güzel huy nedir, toplumda önemi nedir? Anlaşılsın diye... Toplumun fertleri kötü huylu olursa... Şimdi gelelim, Yirminci Yüzyıl’ın sonunda Türkiyemize.
Ticari hayatta çeşitli şeyler oluyor. Ne kadar rüşvetler, ne kadar haksızlıklar, ne kadar adam kayırma, ne kadar adaletsizlik, ne kadar yanlışlıklar, ne kadar zulümler...
“Neden?..”
İşte çok güzel bir soru sordun, neden diye. İslâm bir yerden küser, küstürülür giderse; orası iflah olmaz. İslâm gitti mi, insaf gidiyor demek, adalet gidiyor demek, hakkaniyet gidiyor demek, merhamet gidiyor demek, dürüstlük gidiyor demek; bütün güzel huylar gidiyor demek. İslâmla beraber...
O gidiyor, kim kuvvetliyse gidiyor, basıyor; yirmi kişi, elli kişi bir yeri basıyor, kırıp döküyor, gidiyor... Şu kadar adamı öldürüyor, gidiyor.
Yâni, kuvvetlinin her istediğini yapabilmesi. Hâlbuki insan toplumlarında kuvvetli her şeyi yapamaz. Adalet vardır, kanunlar vardır, kanunlara göre olması lâzım.
Allah iz’an versin. Allah irfan versin.Allah insanın basiretini bağladı mı. Bu gözle gerçekler görülmez. Basiretle görülür, kalp gözü ile görülür. Kalp gözü olmadı mı, olmaz, Allah insana evliyalık vermez ki. Âmâ gelir, âmâ gider. Ahirette de âmâ olarak haşrolur.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi ârif, edip, zarif, kâmil, velî, mahbub, makbul kul eylesin. Güzel ahlâklı eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber-i Zîşânımız’a komşu eylesin... Allah hepinizden râzı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llâhi ve berekâtühû!..
12.01.1997 -
İskenderpaşa Vizyonu
30.06.1996 -
Yemek Adabı, Çocuk
