08.11.1981 - Yaramaz Çocuk, Günahların Peygamber Efendimize Bildirilmesi

08.11.1981 - Yaramaz Çocuk, Günahların Peygamber Efendimize Bildirilmesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Urâmetü's-sabiyyi fî sığarihî ziyâdetün fî aklihî fî kiberihî.
Kişinin çocuğu olur, yaramaz olur, öf dersin, kızarsın... Bak, böyle yaramaz çocuklar için Peygamber Efendimiz ne demiş?
Urâmetü's-sabiyyi.
Urâme "Çocuğun küçüklüğünde şiddetli hareketli olması, huysuz hırçın olması, ele avuca sığmaz olması, büyüklüğünde aklının çok olacağını gösterir."
Onun için ona göre terbiye et. Çocuğun yaramazsa Allah'a hamd et!
"Yâ Rabbi! Çok şükür ki bunda bir fikir, bir akıl var, inşaallah ben bunu güzel terbiye edeyim de iyi bir kul olsun. Allah'a iyi kulluk etsin, arkamdan hayru'l-hâlef olsun da ben mezara girdiğim zaman benim defter-i a'mâlim kapanmasın. Bunun yaptığı iyi işlerden dolayı benim defter-i a'mâlime de 'Bu çocuğu o baba yetiştirdi.' diye ecir yazılsın. Maşaallah, bunun aklı iyi olacak, dur ben şunu iyi yetiştirmeye gayret edeyim; bu evladı iyi yetiştirmek uğrunda malım, canım feda olsun." diye bir gayret göstermeye değer.
Aceben li-gâfilin ve lâ yuğfelü anhü ve aceben li-tâlibi'd-dünyâ ve'l-mevtü yatlübühû ve aceben li-dâhıkin mil'e fîhi ve lâ yedrî erda'llâhe em eshatahû.
İbn Mesud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir.
"Kendisinden gaflet olunmayan gaflet ehline şaşılır. Ölüm peşinde gezerken dünya peşinde gezene, dünya isteyene şaşılır, Allah’ı hoşnut mu ediyor kızdırıyor mu bilmeden ağzını kahkahayla doldurana şaşılır.”
Aceben li-gâfilin. "Şu gafil insana şaşılır ki."
Lâ yuğfelü anhü. "Kendisi gafil, dünyadan, ahiretten, önünden sonundan haberdar değil."
Gırtlağına kadar gaflet denizine dalmış, hatta gaflet başını aşmış. Bilmiyor ki kendisinden gafil olmayan, her yaptığı işi gören, her yaptığı işin hesabını soracak olan bir Rabbi var.
Allah-u Teâlâ hazretleri Müheymin, Rakîb olarak;
İnne rabbeke le-bi'l-mirsâd, ayet-i kerimesinde ve daha pek çok ayet-i kerimelerde bildirildiği gibi, her an nigehbân olan, kulları gözetleyen, takip eden bir Zât-ı Celil’in önünde olduğundan gafil olan insana şaşılır. Gaflete dalmış, Allah'ın kendisini gözleyip durduğunu düşünmüyor.
Öyle olmalıyız ki sanki birisi bizi gözetliyor. Mesela odanızda cam açık olsa perde açık olsa nasıl durursunuz? Perde açık, ışık yanıyor, daireniz sokak seviyesinde; o odada nasıl durursunuz? Eve misafir geldiği zaman sofrada yemek yerken nasıl yersiniz? Hürmet ettiğiniz hoca, büyük adam, paşa, vali gibi önemli bir kimse evinize geldiği zaman nasıl durursunuz?
Kendinize çekidüzen verirsiniz. Peki Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda değil miyiz? Allah-u Teâlâ hazretleri her an bizi görmüyor mu?
Vallâhu bi-mâ tağmelûne basîr. "Allah-u Teâlâ hazretleri sizin işlediğiniz her şeyi görmekte!"
Vallâhu bi-külli şey'in alîm. "Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi bilmekte!"
Ve hüve's-semî'u'l-basîr. "O her söyleneni işitmekte ve her yapılanı görmekte!"
Vallâhu bi-külli şey'in muhît. "Allah-u Teâlâ hazretleri bütün varlıkları ihata etmiştir!"
Lâ ya'zübü anhü miskâlü zerretin fi's-semâvâti ve lâ fi'l-ard. "Hiçbir şey O'ndan, O'nun ilminden hariç değildir. İlmi ve kudreti her şeyi ihata etmiştir."
Böyle bir Zât-ı Celil’in, yaratıcının, kendisini murakabe ve kontrol ettiğini, kendisine bakıp durduğunu gören insan, perdesi açık odada durduğu kadar bile itina etmezse öyle bir gafile şaşılır. İnsanlardan korkuyor, kendine çekidüzen veriyor da her an kendisine bakıp bir gün gelip de huzuruna gideceği, bir gün gelip de kendisine hesap soracak olan Zât-ı Celil’den gafil! Ve O'na karşı kendisine bir çekidüzen vermiyor.
Ankara'da -Allah rahmet eylesin- bir hacı amcayı anlatırlardı. Öyle edepli, terbiyeli bir kimseymiş ki daha yatakta ayağını uzatmamış. "Ayağımı uyurken belki yanlışlıkla uzatırım." diye, ayaklarına çember gibi bir şey geçirirlermiş, dizleri bükük dururmuş, uzatmazlarmış. İnsan edeple yükseliyor, edepsize bir şey yok!
Bî-edeb mahrum geç ez lütfu rab. "Edepsiz, Mevlâ'nın lütfundan mahrum olur."
İşte bu edep imanın en yüksek derecesidir. Gaflet en kötü şeydir. Gafleti atıp da uyanık olmak, kontrol edildiğini bilerek hareket etmek de imanın en yüksek derecesidir.
Görüyorsunuz ki iyi Müslümanlık, cahillik meselesi değil. İşte söyledim; mühim olan buna göre hareket etmek. İyi Müslümanlık ilimden başka bir şey! İlimsiz olmaz ama iyi Müslüman olmak, ilimden daha başka bir şey. İyi Müslüman olmak; dişini sıkmak, azmi ele almak ve azimle uyanık hareket etmekle olur. Uyanık hareket etmezsen, -ben söyledim, kurtulurum, hadis-i şerifi okudum ya- mesuliyet sana. Duydun. İnsan duyup yapmadığı takdirde mesuliyet kendisinde kalır.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi agâh, mütenebbih, zeki, uyanık, müteyakkız kimse eylesin. Gafletten, cehaletten, dalâletten, şekavetten, zulümâttan halas eylesin. Nuruna, marifetine erdirsin.
Sevdiği, razı olduğu hallerle hallendirsin. Sevdiği, razı olduğu amellere muvaffak eylesin. Sevdiği, razı olduğu bir şekilde ömür geçirmeyi nasip eylesin. Sevdiği, razı olduğu bir hâl üzere iken, emanetini teslim alsın. Sevdiği, razı olduğu bir kul olarak huzuruna çıkmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Ve aceben li-tâlibi'd-dünyâ. "Dünyayı talep eden kimseye de şaşılır. " Ve'l-mevtü yatlübühû. "Ölüm peşinde gezip duruyor."
Adamın birisi, ayakkabısını mı tamir ettiriyormuş, elbise mi yaptırıyormuş. "Aman" diyormuş, "Çok sağlam yap da hiç olmazsa bir sene giyeyim." demiş. Evliyâullahtan bir zât duymuş, gülmüş. "Niye güldün?" demişler. "Adamın birkaç günlük ömrü var. Bir senelik şey yaptırmaya kalkıyor, 'bir sene dayansın' diyor." demiş.
Ölüm bizim arkamızda! Ağılın etrafında dolaşan aç kurt gibi dolaşıp duruyor. Her gün içimizden bir tanesini kapmıyor mu? Sırayla mı gidiyor? Önce en yaşlılar, ondan sonra sırayla bebeklere doğru...
Öyle mi oluyor? Hayır.
Kimisini bebekken yakalıyor kimisini yaşlanınca. Kimi tutarsa, kime isabet ederse, takdir kimeyse...
Bir an sonra ecelin gelmeyeceği ne malum?
Her an hazır olmak lazım. Her an hazır olmayan insan, muhakkak gafil yakalanır. Çünkü şeytan boş durmaz; onu aldatmak, oyalamak, tuzağa düşürmek için uğraşıp duruyor.
Peki, dünyayı talep etmeyeceğiz de ne yapacağız?
Dünyanın hakiki çehresini göreceğiz. Dünyaya şöyle uzaktan baktığın zaman yeşilliktir, manzarası güzeldir, paralar sıcaktır, çok tatlıdır. Böyle üst üste dizildiği zaman insana çok zevk verir. Kasada dursa bile insanın içini ısıtır. Bir tane eve girecek ama beş tane dairesi oldu mu rahat eder. Beş tane olsa altıncısını ister.
Lev enne li'bni âdeme vâdeyni min-zehebin le'btegâ ileyhimâ sâlisen. " İki vadi dolusu altını olsa üçüncü bir vadiyi doldurmaya çalışır."
Nasip oldu, Suudi Arabistan'a gittik. Para taşıyor adamlarda. Koyacak yer yok. Para bol fakat o kadar hızlı bir iktisadî hayat var ki bütün ahali bir ticaret peşinde, iş peşinde. İthalat, ihracat, para, yatırım, gitme gelme, Avrupa, Amerika, Japonya, malların alınması, satılması vs. İnsanlar; "Benim şu kadar malım var, o halde şöyle yapayım." demiyor; dünya orada da aldatıyor, burada da aldatabiliyor.
Dünya nedir? Birisi şöyle tarif eylemiş, -Allah razı olsun- çok da güzel tarif:
"Dünya dedikleri şey; dışardan manzarası görünen, yeşilliği görünen, tatlı şeyler değil."
Onların hepsinin arkasında umumi tarifi şu:
Küllü mâ elhake an zikri mevlâke fe-hiye dünyake. "Hangi şey seni Allah'a kulluk etmekten, Allah yolunda yürümekten, O'nu yâd etmekten, O'na muti olmaktan alıkoyuyorsa işte dünya odur."
Seni camiye getirtmeyen, Allah yolunda yürütmeyen paraysa paraya gönlün takılmış da ona tapar gibi bir durumdaysan senin dünyan para! Kadınsa, senin dünyan kadın! Çoluk çocuksa, senin dünyan, işte o bağlantılar. Bu dünya hayatı herkesi bir başka şekil ile yakalamıştır. Hele bir Allah'a iyi kulluk etmeye çalış, iyi bir şey yapmaya çalış; böyle mâniler gözünün önüne dizilir.
Ama gidiş şerre olsa kolaylaşır. Arkadaş gelir, arabasını kapının önünde durdurur; "Gel ben seni götüreyim, parası benden. Sen merak etme." der, bedavadan içki ısmarlar.
Bu dünyanın bir de hakiki çehresi var. Şöyle kaldırdığın zaman o hakiki çehresi, iğrenç bir koca karı gibidir. Dünyaya baktığın zaman o süslenmiş, püslenmiş şey, bu perdenin arkasında, hepsi sahtedir, boyadır. Hepsi, hepsi boştur.
Peki, ne yapacağız? Hiç para kazanmayalım, bir dağın başına mı çekilelim?
Öyle bir şey demedik. Resûlullah öyle bir şey demiyor. Deseydi, biz de öyle derdik. Dünyayı gönlüne koymayacaksın!
Ebu Bekr-i Sıddık, zengin bir kimseydi. Çok zengin bir kimseydi. Ama malını Allah yolunda sarf edebilmesini bildi. Sarf etmesini bilmedikten sonra kıymeti yok! Sarf etmesini bildikten sonra;
Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-racüli's-sâlih."İyi, helâl bir mal, salih bir adama ne kadar yakışır!"
Hayır yapar, zekât verir, çeşme yaptırır, köprü yaptırır... Ecdat neler yaptırmış? "İskender Çelebi" diye birisinden bahsettiler, okudum, şöyle biraz ansiklopedi karıştırdım. Esir pazarından beş bin tane köle satın almış. Hepsini Müslüman olarak terbiye etmiş, eğitmiş. Bir kısmı vezir olmuş, komutan olmuş, yüksek mevkilere çıkmış. Köleyi yetiştirmiş.
Var mı şimdi beş tane insan yetiştiren? Bir tane adam yetiştiren? Var mı bir arkadaşını yanlış yoldan doğru yola getiren?
"Yahu sen ne yapıyorsun? Cumalara hiç gelmiyorsun. Üç defa cumaya gelmeyenin kalbi mühürlenir. Gel Allah'a ibadet yoluna gir. Bak güzel kitaplar neşrediliyor, şunları bir oku. Sen ölmeyecek misin? Dünyada bâki mi kalacaksın? Kim bâki kalmış? Bir gün gelip hesaba çekilmeyecek misin? Başımıza bir felaket gelse bir düşman istilası olsa kime yalvaracağız? Amansız bir derde tutulsak kime el açacağız? O zaman yalvarmanın kıymeti yok; gel şimdi kulluk et." diye kim kimin eline yapışmış da hak yola çekmiş?
Demek ki dünya, "bizi meşgul eden şeyler" demektir. Onlara takılmayacağız. Dünyayı, ahireti kazanmakta kullanacağız.
ed-Dünya mezra'atü'l-âhireti. "Dünya ahiretin tarlasıdır." Ne demek?
Bu dünyada ne yaparsan âhirette onu biçersin. İnsan cennetini burada, bu dünyada yaptıklarıyla kazanır.
Cennetteki köşkler nasıl yapılır?
Buradan yapılır. Burada çalışırsın, hazırlarsın, gönderirsin, olur. Burada hayr-u hasenat yaparsın, öbür tarafa transfer olur Orada karşılığını bulursun.
Ölümden gafil olmamak lazım! Ölümün, insana ansızın bastırmasına fırsat vermemek lazım! Kimisini meyhane köşesinde yakalar, kimisini kumar masasında yakalar, kimisini işinin başında yakalar, kimisini köşkünü yaptırıp içine girmeden yakalar. Nerede yakalayacağı belli olmaz. Çünkü peşimizde dolaşıyor. Ona hazırlıklı olmak lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
Eksirû zikre hâzimi'l-lezzâti'l-mevt. "O lezzetleri kesip bitiren, koparan, ölüm denilen olayı hatırda tutun, unutmayın, yâd edin, zikredin!"
Ölümü zikretmek, tüyleri diken diken ediyor, insanın keyfini kaçırıyor, ağzının tadı kalmıyor. Şimdi güzel güzel gülüp dururken, insana bir hüzün çöküyor. O güldüren şeytan ve nefis. O hüzün gülmekten daha iyi.
İnsan ölümü düşünmez de doludizgin gider, gafil yakalanır; ondan sonra cehenneme giderse daha mı iyi olur?
Yoksa şimdiden o işin telaşına düşüp kendisine çekidüzen verirse daha mı iyi olur?
Allah-u Teâlâ hazretleri bu dünyanın nimetlerini de insanlar için yaratmıştır. Ama helâl yolunu göstermiştir. Helâlinden alırsın; "Buyur, afiyet olsun, ye. " Elma da yersin, tatlı da yersin, rahat da edersin.
İstirahat zamanı da var, ibadet zamanı da var.
Allah-u Teâlâ hazretleri;
"Geceleri hiç uyumayın, gündüzleri şöyle yapmayın, böyle yapmayın." diye, bize takatimizin fevkinde bir şey yüklememiş ki. "Benim istediğim usule göre yaşayın." buyurmuş. Öyle olduktan sonra, her şey var. Nimet de var:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sütü severdi, sünnettir." diye, süt içersin, sevap olur. Nimet yersin; "Yâ Rabbi! Sana çok şükür! Bu nimetleri bize verdin." dersin. Allah, nimetleri daha ziyade eder, daha çok verir.
Adamcağızın birisinin evi, mutfağı yiyeceklerle, içeceklerle, çeşitli nimetlerle dolup taşıyormuş. Üzülmüş, "Allah Allah!" demiş. "Ben dünyaya mı gark oldum? Bu böyle, derece derece beni Allah yolundan alıkoyup da sonunda cehenneme götürecek, bir imtihan hâdisesi midir? Bir istidraç mıdır?" diye, gitmiş bir alim zata sormuş.
"Evde öyle bir bolluk var ki bu bolluktan endişe ediyorum, 'Arkasında bilmediğim bir pürüz mü var?' diye endişe ediyorum." demiş.
O zât;
"Evladım! Ekmek al da sokakta biraz ekmek ye. Bir hafta sonra bana yine gel." demiş.
Adam bir hafta sonra gitmiş. "Nasıl?" demiş. "Evin nimetleri azaldı mı?"
"Yok efendim, eskisinden daha çok kaynıyor." demiş. "Mutfağımız, evimiz, elimiz, bolluk içinde, nimet içinde."
"Ben sana sokakta 'ekmek ye' dedim ya."
"Yedim" demiş.
"Peki" demiş, "yere kırık dökülmedi mi?"
"Efendim, önüme mendil gibi bir şey tuttum, kimse görmediği zamanda ısırdım. Bir keresinde bir kırık sıçradı, yere düştü de onu aradım aradım, bulamadım. 'Kimse basmasın.' diye etrafını taşla çevirdim." demiş.
"Git evladım, git." demiş. "Senin nimetin kahırdan değil, lütuftan. Sen, edebinden dolayı kazanıyorsun."
Allah-u Teâlâ hazretleri mahrum etmez. Dünyada da verir, âhirette de verir. Gönlünü bağlamayacaksın; gaye bu değil. Gaye, ev sahibi olmak değil. Gaye, apartman sahibi olmak, para sahibi olmak değil. Gaye, Allah'ın sevgili kulu olmak! Allah'ın sevgili kulu oldun mu ne mutlu! Allah, sevgili kuluna nasıl isterse öyle yapar. O da nasıl isterse öyle oluşuna razıdır.
"Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" der, sevgili kulu. "Mühim değil. İster olmuş ister olmamış." diye düşünür.
Asıl Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kollamakta titizlenir. "Ben böyle yaparsam Allah benden razı olmaz." Onun için titrer.
"Ben şöyle yapıyorum, şu kula zulmediyorum, buna haksızlık yapıyorum, onun hakkını çiğnedim. Aman böyle yaparsam benim hâlim ne olur? Bir gün gelip hesap vereceğim." diye, insan onu düşünmeli, aklı fikri böyle olmalı. O zaman bakarsın bir verirsin, on gelir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yemin ediyor:
"Vallahi, sadaka vermekten mal azalmaz!"
Resûlullah boş yere yemin eder mi?
Bire en az on var, yedi yüz var, yedi yüzden fazla var, bî-gayr-i hisâb var.
Hâsılı, gönlümüze dünyayı hedef olarak almayacağız, sokmayacağız. Bir tek hedefimiz var; Allah-u Teâlâ hazretlerinin hoşnutluğu. "Allah bizi sevsin." diye çırpınacağız. Mal da vasıta, ilim de vasıta, yaşayış da vasıta, hayat da vasıta. Her şey o rızayı kazanmakta. Onlar birer âlet ve vasıta olarak kullanılacak. Elde ettiğimiz şeyi, helâlinden elde etmeye çalışacağız, haram yola sapmayacağız. Haram yola saparsan artmaz.
Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh, Kûfe mescidine girerken, mescidin kapısında bir adam duruyormuş. "Tut şu hayvanı." demiş, hayvanın yularını adamın eline vermiş. İçeri girmiş, namaz kılmış. Çıkarken de eline beş dirhem hazırlamış; "Sen onu tuttun, bekledin." diye adama para verecek. Dışarı çıkmış bakmış ki ne at var ne adam. Biraz bakmışlar, at karşıda duruyor. Atın yanına varmışlar, bakmışlar ki dizginleri çalınmış.
Hz. Ali Efendimiz yanındaki zata; "Git, çarşıdan bir dizgin al." demiş O da gitmiş, aramış, taramış, bir dizginle çarşıdan gelmiş. Bakmışlar ki atın eski dizgini. "Hayrola?" demiş, "Buldun mu? Nerede buldun?" "Hayır, efendim." demiş. "Satın aldım. Dükkân dükkân ararken, bir dükkânda bunu buldum, parasını verdim, aldım. Birisi gelmiş, beş dirheme ona satmış." demiş.
Onun üzerine Hz. Ali Efendimiz diyor ki:
"Ey insanlar! Aklınızı başınıza toplayın, bakın bu adamdan ibret alın. Onun kısmeti, bugün beş dirhem almaktı. Eğer kapıda bekleseydi, beş dirhem elimdeydi, ona verecektim, helâlinden eline geçecekti. Kapıda beklemedi, acele etti, kötü huyluluk yaptı, Allah'ın haram kıldığı yola saptı, dizgin takımını çaldı, sattı; eline geçen altı dirhem değil, yine beş dirhem."
Nasibinden fazlası olmuyor. Onun için sakın ha "fazla kazanacağım" diye, harama sapmayın, iş hiç bozulmaz. Neyse, ne gelecekse yine gelir, gelmeyecekse yine gelmez.
Üçüncü cümle:
Ve aceben li-dâhıkin. "Şu gülen kimseye şaşılır ki. " Mil'e fîhi. "Ağzını doldurarak gülüyor."
Fîhi burada, "ağız" demek. Mil'e fîhi. "Ağzını doldura doldura."
Bazı insan kahkahayla güler. Bir de kibar kibar bir tebessüm etmek vardır. Peygamber Efendimiz' in gülüşü, tebessüm tarzında idi. Kahkahayla gülmezdi. Bazı insanlar koca bir kahkaha atar, bina çınlar. Alt kattan, üst kattan herkes duyar. Kah kah kah! Resûlulah Efendimiz böyle gülmedi. Gülüşü tebessüm tarzındaydı.
"Ağzını doldura doldura gülen şu kimseye şaşılır ki..."
Lâ yedrî. "Farkında değil, bilmiyor."
Erda'llâhe em eshatahû. "Rabbini hoşnut ve memnun mu etti, yoksa kızdırdı mı?"
Onun farkında değilken nasıl gülüyor. Rabbini memnun ettiğini bilip de gülse helâl olsun, hoş olsun. Çünkü "Mevlâ'nın hoşuna gidecek işi yaptı da ondan gülüyor." diyelim. Ama iş belli değilken; "O gülme esnasında Allah ona gazap mı ediyor, sahat mı ediyor, kızıyor mu? Ceza mı terebbüt ediyor? Onu bilmeden gülene şaşılır." diyor.
Bütün bu sözlerin altında yatan mâna nedir?
Aklını başına topla, gafil olma; seni gören var! Dünyaya dalma, dünyanın peşinde doludizgin, ölçüsüz, düzensiz, frensiz gitme! Sen dünyanın peşindesin, ölüm senin peşinde! Hani büyük balık küçük balığı kovalarmış, arkasından daha büyük balık da onu kovalarmış. "O onu yutayım." derken, daha büyük balık gelir, onu arkadan yutuverir.
Ölümü hatırdan çıkartma! Ve gülerken de öyle ağzını doldura doldura gülme! Bilmiyorsun ki Allah-u Teâlâ senden razı mı, hoşnut mu, değil mi?
İnsan ne zaman gülecekmiş? Sıratı geçtiği zaman gülecekmiş. Sırat köprüsünü geçti, bitti; işte gülüş o zaman!
Neden? Cehennem geride kaldı, cehenneme düşmekten kurtuldu, cennete dâhil oldu.
Fe-men zühziha ani'n-nâri ve edhile'l-cennete fe-kad fâze. "Kim cehennemden kurtulursa cennete dâhil olursa işte o kurtuldu."
Gerisi laftan ibaret. Sen istediğin kadar burada edebiyat yap, istediğin kadar çırpın, istediğin kadar kendini mazur göstermeye çalış, istediğin kadar tavır takın, çalım sat, zahirini kolla; cehennemden kurtulabiliyor musun, cennete girebiliyor musun? İşte akla kara o zaman belli olacak.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi rızasına uygun ömür geçirmeye muvaffak etsin.
Uridat aleyye ücûru ümmetî. "Bana ümmetimin ecirleri, sevapları arz olundu." Yaptığı ameller arz olunur.
Hatte'l-gazâtü yuhricühe'r-racülü mine'l-mescidi. "Mescitteki bir çöpü alıp dışarı çıkması bile arz olunur."
Sen mescitte bir çöp gördün; "Burada kalmasın, burada Müslümanlar namaz kılıyorlar." dedin, avucuna aldın, dışarıya attın; o bile Resûlullah'a arz olunur:
"Ümmetinden filanca hayır sahibi o çöpü aldı, dışarıya attı." diye. Bunda neye işaret var?
Senin yaptığın, senin peygamberine arz olunuyor. Biliniyor, gösteriliyor.
Ve uridat aleyye zünûbü. "Ümmetimin günahları da bana gösterildi ve gösterilir."
Başka bir hadis-i şerifte de geçmişti:
"Pazartesi ve perşembe günleri kulların amelleri dergâh-ı izzet'e arz olunur."
Hani benzetmek gibi olmasın, büyük dairelerde çalışanlar bilirler: İmza kartonları olur; onların içine evrak biriktirilir, biriktirilir... O kartonlar alınır; genel müdürün, bakanın, paşanın huzuruna, "şunu imzala" diye her seferinde çıkılmaz da biriktirilir, biriktirilir. Hep birden getirilir, hatta açılır, kartonu getiren açar, o zât-ı muhterem de altına imza atar. Sonra öbür sayfayı açar, onu imzalar. İmzalar bitince; "Bitti mi evladım?" der, "Bitti." der, alır götürür.
Pazartesi, perşembe günleri kulların amelleri Allah-u Teâlâ hazretlerine arz olunur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı, oruç tutmayı bize tavsiye ederdi de izah olarak derdi ki:
"Ameller pazartesi perşembe günleri arz olunuyor, ben o zaman oruçlu olmayı tercih ederim." Amelim Allah-u Teâlâ hazretlerine arz olunurken iyi bir hâl üzere olmayı tercih ederim. Oruçlu, günah işlememeye gayret ediyor, aç durmuş, açlıktan ağzı kokuyor, Allah rızası için yemekten, içmekten, kötülüklerden kendisini tutmaya çalışıyor. Ameller pazartesi ve perşembe günleri Allah-u Teâlâ hazretlerine arz olunur.
Cuma günü de ümmetin fertlerinin amelleri, Peygamber'e arz olunur ve ana babalarına arz olunur. "Bak senin dünyadaki çoluk çocuğun, peygamberler içinde senin ümmetinden filanca şöyle yaptı." diye, cuma günü arz olunur. Ve onlar, o geride kalanlarının yapmış oldukları hayırlardan memnun ve mesrur olurlar, neşeleri nurları artar.
Yaptıkları kötülükler de arz olunur, onlara da üzülürler; "Vah bizim oğlan yine şu haltı karıştırmış, bunu yapmış." diye üzülürler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Allah'tan korkun da mevtanızı ezalandırmayın!" buyuruyor.
Allah Allah! Ne kadar hikmetli bir söz ki hayırsız evlat öldükten sonra bile babasına eza veriyor. Hani "Mezarında babanın kemiklerini sızlatma." derler ya, demek o hadis-i şerifi okumuşlar da ondan o sözü söylemişler.
O halde buradan bize çıkacak ders, hayırlı evlat yetiştirmeye çalışacağız. Mezara girdikten sonra bu tarafa bir kârımız yok, bir şey yapamayız, döndüremeyiz, bir şey diyemeyiz. Girersek rüyasına gireriz, ikaz ederiz. Allah müsaade ederse o kadar olur. Başka hiçbir şey yapamazsın. Ama bu dünyada evladını iyi yetiştirebilirsin.
Mezarda kemiklerini sızlatmamasını istiyorsan evladına sahip ol, iyi yetiştir. İyi yetiştirirsen hem eza cefa görmekten kurtulursun hem de onun yaptığı her iyilik sana yazılacak.
Namaz kıldı.
"Bunu kim yetiştirdi?"
"Babası yetiştirdi."
Yazılacak.
Kur'an okudu, sadaka verdi, cihat etti; yazılacak. Bütün hayırlarının bir kopyası senin defterine yazılacak.
Hayırlı evlat kadar büyük sermaye olmaz. Hayırlı evlattan daha büyük bir sermaye tasarruf edilemez. Milyonlar bırakırsın, hayırsız evlat onu harcar, gider. Milyonlar bırakırsın, arkandan senin için bir hayır yapılmaz.
Hayırlı evlat, ölümünden sonra bile babasının neşesini arttırır, babasının sevabını arttırır. Hesap kitap olduğuna göre, belki o artan sevaptan cennete girmesine sebep olur. Şefaat edecek. Hayırlı bir evlat yetiştirirsen babasını bırakır mı?
Allah-u Teâlâ hazretleri bize, önemli iş ile önemsiz işi görme basiretini ihsan etsin. Bir tarla, bir bahçe alırız da onu imal edeceğiz "İki kilo domates alacağız, üç kilo erik yetiştireceğiz." diye kendimizi helak ederiz. Sokaklarda kendi kendine büyüyen evlatlar; ısırgan otları, dikenler gibi büyür. Çocuğunu tut, o senin sermayen, Allah vermiş. Bak, kimisi çocuk istiyor, Allah vermiyor. "Ah bir çocuğum olsaydı." diye gidiyor yetimhanelerden evlat edinmeye çalışıyor. Sana evlat vermiş; onu iyi yetiştirmeye çalışsana.
Allah-u Teâlâ hazretleri gönlümüzün kilidini, gözümüzün perdesini açsın, kulağımızın tıkanıklığını gidersin, elimizin, ayağımızın bağlılığını gidersin de yolunda iyi kulluk yapmaya muvaffak eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
10.05.1981 -
Cennetin Kokusu, Babanın
19.01.1997 -
Tvdekilere Cevap
