El-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’de. Fe’lemû eyyuhe’l-ihvân fe inne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem. Ve şerra’l-umûru muhdesâtuhâ ve kulle muhdesin bid’ah. Ve kulle bid’atin dalâleh. Ve kulle dalâletin ve sâhibehâ fî’n-nâr ve bi senedi’s-sahîhi’l-muttesili ilâ’n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
“Rîhu’l-cenneti tûcedu min besîreti hamsi mi’ete ‘âmin ve lâ yecidu rîha’l-cenneh. Men talebe’d-dunyâ bi ameli’l-âhirah.
Sadaka Rasûlullâh fî mâ kâle ev kemâ kâle.”
Muhterem cemaati müslimin. Râmûzu’l-ehâdîs isimli hadis kitabından Peygamberimiz (sav.) Efendimiz’ in hadis-i şerifesini okumaya devam edeceğiz.
İbn-i Abbâs (ra.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav.) Efendimiz buyurmuşlar ki, “Rîhu’l-cenneti tûcedu min besîreti hamsi mi’ete ‘âmin.” Cennetin kokusu beş yüz yıllık gidiş mesafesi olan yerden beş yüz yıl insan yolculuk yapsa ne kadar yol alır, o kadar mesafeden duyulur. Cennetin kendi içinde değil, yaklaştığınız zaman o kadar yaklaştığınız zaman kokusu duyulur. Beş yüz yıllık mesafeden, beş yüzyıl gidince varılacak mesafeden cennetin kokusu duyulur. Demek ki dışına da güzelliği kokusu yayılıyor. Peki ne olacak? Hadis-i şerifin arkasında dinleyelim. “Ve lâ yecidu rîha’l-cenneti men talebe’d-dunyâ bi ameli’l-âhirah.” Cennetin kokusunu hiç duymayacak. Kim? “Men talebe’d-dunyâ bi ameli’l-âhireh” ahiretin ameliyle dünyayı talep eden. Yani bir insan bir işi bir tek sebepten yapar. Ya Allah’ın rızası için yapar, Allah-u Teala Hazretleri benden razı ve hoşnut olsun diye yapar. Ben onun kuluyum, bana bunca nimetleri var, o beni yarattı, o beni buraya gönderdi, o beni bu hale getirdi, o beni besledi. Ben yine dönüp ona gideceğim der ve sırf onun rızasını kazanmak için yapar. Bu makbul. Böyle olması lazım. “İlâhî! Ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” Ya Rabbi benim maksadım, matlabım, isteğim, talebim sensin. Ben sadece senin rızanı istiyorum. Başka bir şey talep etmiyorum. Allah’ın rızasından başka hiçbir şey istemiyoruz. Bizden razı olsun, hoşnut olsun, kulum desin. Elhamdülillah.
Başka? Artık bunun dışında ne için yaparsan yap bir işi. Allah rızası için olmadıktan sonra, o ameli o işi ne için yaparsan yap. Ahiret amelini. Yani namaz kılmak gibi, oruç tutmak gibi, sadaka vermek gibi, hayr-u hasenat yapmak gibi herhangi bir ahirette sevabı umulacak ameli dünya işini değil, ahiret amelini dünya maksadını dünya menfaatini cemetmek için bir insan yaparsa, beş yüz yıllık mesafeden kokusu duyulan cennetin kokusunu bile duyamayacak. İçine girmek değil, kokusunu bile duyamayacak. O kadar yakınına bile yanaştırmayacaklar. Kokusunu dahi koklatmayacaklar cennetin. Neden? Allah’ın rızasını düşünerek yapmadı ahiret amelini. Dünya menfaatini karıştırdı. Namaz kıldı, başkaları görsün gösteriş olsun da işim iyi gitsin diye, amirim terfi ettirsin diye. Oruç tuttu ne sofu adam desinler diye. Sadaka verdi, aferin ne hayırsever zengin desinler diye. Şunu yaptı, bunu yaptı böyle diye. Allah rızası için olmadıktan sonra işte böyle. Bunun neticesi ne? Bunun neticesi biz her işe başlarken, her işi yapmak bahis konusu olduğu zaman soracağız kendi kendimize, yoklayacağız kendimizi ben bu işi neden yapıyorum.
Ebu Bekri Sıddık (ra.) diyor ki; karşımdaki yol çatallaştığı zaman birisi bana dünya menfaati sağlayacak, yaparsam şu faydayı sağlayacağım, yapmazsam şöyle olacak. Böyle yollar bazen insanın karşısında çatallaşır ya. Acaba öyle mi yapsam böyle mi yapsam diye düşünür insan. Böyle yollar çatallaştığı zaman, ikiye ayrıldığı zaman daima ahiret kârını düşündüm. Hiç dünya menfaatini düşünmedim. “Şöyle yaparsam Allah beni daha çok sever, ahirette daha çok sevap kazanırım” dediğim tarafı tercih ettim. Orada yoksulluk var, orada fakirlik var, orada sıkıntı var, orada şunu var, orada bunu var, orada canının yanması var insanın ve saire var. Ne olursa olsun. Biz de bir işi yaparken o işin bizim dünyamız için mi ahiretimiz için mi faydalı olduğunu, daha doğrusu ahiretimize fayda mı sağlayacak zarar mı verecek olduğuna bakmalıyız. Bir işin bizim ahiretimizde faydası olacağına kani olursak, Allah’ın seveceğine kani olursak, ondan sevap kazanacağımıza kani olursak onu yapalım. Ahirette bunda biraz tehlike var, zarar var. Her halde onun ziyanını çekeriz ya, işte bu dünyada Allah affetsin yapıyoruz. Olmaz. Böyle bir şey bahis konusu ise, eğer dünyada kâr, ahirette zarar ihtimali varsa onu yapmayalım. Bu nasıl anlaşılır? İnsan kendisini alıştırmalı. Her işin başında o işin sonunu düşünmeye insan kendisini alıştırmalı. E nasıl düşüneceğiz? Bunun nasıl düşünülmesi gerektiğini büyüklerimiz düşünmüş de bize bazı tavsiyelerde bulunmuş. O tavsiyeleri biz yaparsak kendiliğinden düşünülür o.
Bize her iş yaparken besmele ile yapmak emredilmedi mi? Emredildi. Besmele ne demek? Bu hayırlı işe Rahman ve Rahim olan Allah-u Teala Hazretleri’nin adıyla başlıyorum. İşin başında Allah-u Teala’yı düşünüyoruz. Rahmetini merhametini düşünüyoruz, öyle başlıyoruz. İşte o besmele şeydir. Bir çeşit niyet kontrolüdür aynı zamanda. İnsan o işi neden yaptığını… Şerli bir işe besmele çekerse insan daha büyük günaha girer. Bismillâhirrahmânirrahîm diye kumara başlanır mı, içkiye başlanır mı, kötü bir şeye başlanır mı? Olmaz. İnsanı besmelesi kötü bir şeyden alıkoymalı. Yani onu yaptırtmamalı. Buradan kontrol mümkün olur. Bunun gibi her işi besmele ile yapmalıyız. Besmele esnasında o işin hayır mı şer mi olduğunu düşünmeliyiz. Bir de Müslüman kardeşlerim her akşam bir muhasebe defteri tutalım. Her akşam, o gün akşama kadar kar mı işledik, zarara mı uğradık. Bakkalda dükkanımızda bir hesap tutmuyor muyuz? Aldığımızı verdiğimizi yazmıyor muyuz? Neden yazıyoruz? “Hesapsız kasap ne bıçak bırakır ne masat” diye eskiler bir tekerleme söylemişler. Hesap etmedi mi insan kar edeyim derken zarara uğrar da ondan. Peki dünyanın sermayesini kaybetmeyeyim diye hesap ediyorsun, düşünüyorsun da ahireti neden düşünmezsin? Ahiret daha mı az önemsiz? Asıl insan ahireti düşünmesi lazım. O halde akşam oldu mu yatağa yattığımız zaman ve yahut şöyle akşam şöyle tenhalaştığı zaman etrafımız bugün ben ne yaptım? Sabahleyin sabah namazına kalkabildim mi? Kalktım elhamdülillah. Ondan sonra şunu yapabildim mi? Ha filanca yere gittim, şu işi yaptım. Ah o iyi olmadı diye yaptığımız iyi şeyleri kötü şeyleri bir düşünelim. Çünkü bir tavsiye var buyuruluyor ki bize “Hâsibû enfusekum kable en tuhâsebû” muhasebeye hesaba çekilmezden önce siz kendi muhasebenizi kendiniz yapın. “Zinû a’mâlekum kable en tûzenû” amelleriniz ahiret olup da iş işten geçtikten sonra mahşer yerinde tartılmazdan evvel siz amellerinizi tartın diye emir buyurulmuş. Bu tavsiye bize yeter aslında bu hadis-i şerif bizim hayatımızı tanzime yeter.
“Rıdâ’r-rabbi fî rıdâ’l-vâlidi ve sahatu’r-rabbi fî sahati’l-vâlid. Sadeka Rasûlullâh” bu ikinci hadis-i şerifte Peygamber (sav.) Efendimiz babaya itaati, babanın gönlünü almanın önemini bize öğretiyor. “Rıdâ’r-rabbi” Mevla’nın, Rabbimizin, Halikımızın, Allah-u Teala Hazretleri’nin rızası “rıdâ’l-vâlidi” babanın rızasıdır. “Ve sahatu’r-rabbi” Rabbin Allah-u Teala Hazretleri’nin kızgınlığı “fî sahati’l-vâlidi” babanın kızgınlığındadır. Şimdi burada tabi birkaç mesele var. Onları kısaca söyleyiverelim. Bir kere baba diyor. Neden anne demedi de baba dedi. Biraz düşünecek olursak baba çabuk kızar insana. Annenin kalbi yumuşaktır, şefkatlidir. Kusurları filan görmez evladının kusurlarını. Kusurlu da olsa yine evladım der bağrına basar. Anne yine müsamahakâr olur, yüz verir çoluk çocuğa. Baba biraz şey olur, ciddi olur. Ölçü o oluyor. Ötekisi hassas olduğu için, hissi olduğu için babayı zikretmiş Peygamber (sav.) Efendimiz. Demek ki babamızın gönlünü almaya çalışacağız, babamızın gönlünü hoş etmeye çalışacağız. Zaten daha önceki derslerde geçmişti ki, anası babası sağ iken ona yetişmiş de onlara hizmet duasıyla cenneti kazanamamış olanın burnu yere sürtsün demişti Peygamber (sav.) Efendimiz bir hadis-i şerifte. Burnu yere sürtmekten maksat, yani çok pişmanlık duyacak. Vah, yazıklar olsun. Dövünecek yani o kimse. Demek ki annenin babanın sağlığı insan için bir fırsattır. Evlat olarak onun ezasını cefasını varsa şayet sabrederek babasının hoşnutluğunu kazanmaya çalışması lazım. Fakat buradaki bu baba ifadesine rağmen yine de başka hadis-i şeriflerde vardır ki orada anne de baba da beraber zikredilmiştir. Yani Allah-u Teala Hazretleri’nin rızası ana babanın rızasına bağlıdır diye de zikredilmiştir. Oradan anlaşılıyor ki, babayı hoşnut et, anneyi kırabildiğin kadar kır manası yok. Yani onu dinlemeye lüzum yok manasında değil burada. Bu hadis-i şeriften çıkan ders, babaya fazlaca itibar etmek hürmet etmek gerektiği. Ama anaya da hürmet göstermek lazım. Hatta bir hadis-i şerifi hepimiz tanırız meşhur olmuştur ki, cennet anaların ayakları altındadır. Elhamdülillah! Yani bir insan eğer annesi babası sağsa çok büyük bir nimete mazhar demektir. Onlar vasıtasıyla cenneti kazanması mümkün olur. Mesele açık olduğuna göre öbür hadis-i şerife geçiverelim.
“Rîhu’l-cenûbu mine’l-cenneh ve hiye er-rîhu’l-levâkafulleti zekera’llâhu fî kitâbihî ve fîhâ menâfi’u li’n-nâs ve’ş-şimâlu mine’n-nâr tahrucu ve teburru bi’l-cenneti ve yusîbuhâ nef’atun minhâ feberduhâ hâzâ min zâlikât.” Ebû Hureyre (ra.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav.) Efendimiz cenub rüzgârı cennettendir buyuruyor. Arabistan’da o mıntıkaya mahsus dört belli başlı rüzgâr var. Şimal rüzgârı, cenub rüzgârı, saba rüzgârı, debur rüzgârı; dört istikametten esen dört rüzgâr var. Cenub rüzgârı cennettendir ve bu rüzgâr Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “levâkıh” vasfıyla yani ilkah edici meyveleri oldurucu, erginleştirici rüzgâr diye bildirilen faydalı rüzgardır. Ve onun içinde insanlar için pek çok fayda vardır. O rüzgâr estiği zaman insanlar o rüzgârın birçok faydalarını görürler. Şimal rüzgârı ise cehennemdendir, oradan çıkar ve cennete uğrar da oradan bir böyle nefes bir şey alır ve ondan serinler biraz. Serinliği ondan dolayıdır. Aslında şiddetli, sert, zararlı bir rüzgardır. Öğle üzeri güneşe çıkmayı da Peygamber (sav.) Efendimiz bir başka hadis-i şeriflerinde yasaklamış. Gündüz şey yapmayın çünkü öğlenin sıcaklığı cehennemin ateşindendir diye zikretmiş. O Arabistan için fevkalade mühim tavsiyeler bunlar. Yani o şiddetli güneşin altında insan o güneşin ultraviyole ışınları şeyleriyle çarpılır hemen buzların arasına. Buzların içine yatırmazlarsa kurtulması dahi mümkün olmaz.
Diğer hadis-i şerife geçiyoruz. “Zâdeke’llâhu hırsan ve lâ te’ûd an Ebî Bekrete radiyellâhu anhu” Ebî Bekre (ra.)’den rivayet edilmiş. Şerhte de Ebubekir diye zikrediliyor ama herhalde te’si düşmüş. Bu Ebû Bekr-i Sıddık değil, sahabelerden bir başka zat. Buna buyurmuş ki Peygamber (sav.) Efendimiz, Allah senin hırsını artırsın. Neye hırsını? Allah’ın sevabını kazanmak hususunda, Allah’ın rızasını kazanmak hususundaki gayretini hırsını sevap talebi duygunu ziyadeleştirsin. Ama sakın bir daha yapma, bir daha yapma. Neyi yapmayacak? Bu zat namaz vaktinde camiye girmiş, cemaat namaza durmuş daha önceden. Ondan sonra bakmış rekâtı kaçıracak. Rekâtı kaçırmayayım diye girdiği yerde imama uyuvermiş hemen uzaktan yani ta safranın olduğu yere kadar gelmeden orada duruvermiş. Neden? Rekâtı kaçırmayayım. Bir rekât ne zaman kaçar? İnsan rükûa yetişir de “Subhânallâh” diyecek kadar imamla beraber rükû etmiş durumda, belini eğmiş durumda durabilirse bir müşterek zaman, bir müşterek zaman bir Subhânallâh diyecek kadar durabilmişse, o rekâta yetişmiş sayılır. Ona yetişemedi de “Semi’allâhu lîmen hamideh” dediği zaman yetişti. O rekât tamamlanmadı. Efendim ben secdelerine yetiştim. Olsun. Yani o rekâta artık yetişemedi. Onu artık imam selam verdikten sonra tamamlayacak. Şimdi böyle bir rekât kaçırmamayım diye olduğu yerde kılıvermiş. Peygamber (sav.) Efendimiz mekruhtur böyle uzakta durmak. Yani namazda olmaz değil ama olmuş, olmadı yeniden kıl derdi. Bu namaz olmuş ama böyle yapma diyor. Yani sevap duygunu iyi, sevabı düşünmek şey yapmak iyi ama bir daha böyle yapma buyurmuş Peygamber (sav.) Efendimiz. Cami adabıyla imama uyma adabıyla ilgili bir hadis-i şerifti. Üzerinde daha fazla durmadan öbür hadis-i şerife geçelim.
“Zurri’l-kubûra tezekker bihâ’l-âhirete vâsili’l-mevtâ fe inne muâlecete cesetin hâvin mev’ızatın belîğatun ve sallâ alâ’l-cenâ’izi lealle zâlike yehsunuke fe inne’l-hâzine fî zilli’llâhi yevme’l-kıyâmeti yetearradu lehû yetearradu kule hayr.” Ebû Zerr-i Ğıfârî (ra.), muhterem Ashab-ı suffadan ilk Müslümanlardan mübarek bir Peygamber (sav.) Efendimiz’ in ashabından zat-ı celil. Peygamber (sav.) Efendimiz bakın ona neler tavsiye eylemiş. “Zurri’l-kubûra” kabirleri ziyaret eyle. Neden? “tezekker bihe’l-âhirete” o ziyaret sebebiyle o kabirlere bakıp ahireti hatırlarsın da onun için. Demek ki insanın ahireti unutması büyük tehlike. İnsanın dünyaya dalması, dünya zaten süslüdür. Kendisini böyle bir kocakarının süslenip allanıp pullanıp şey yaptığı gibi kocamış bir dünya ama süsler. Onun için herkes peşine takılıyor. Ah şu apartmanı ben alayım, şu kadar dükkân benim olsun, şu kadar para benim olsun bilmem ne derken, o hırsla onun peşinde dünyayı talep için uğraşıp dururken bazı şeyler tehlikeler meydana geliyor. Ahiretini kaybedebiliyor insan. Onun için ahireti hatırlaması lazım insanın.
Ahireti insana neler hatırlatır? Ahirete insana evvela beş vakit namaz hatırlatıyor. Namaz bir zikir ibadetidir. Evet “Ekimi’s-salâte lî’z-zikri” namazı beni anmak için beni yâd etmek için kıl diyor Allah-u Teala Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de. Namaz bir hatırlatma bir hatırlama ibadetidir. İnsan kulluğunu hatırlıyor, Mevla’sını hatırlıyor. Günün belli saatlerinde, dönüm noktalarında belli vakitlerinde sabahleyin güne yeni güneş yeni doğmuş başlıyorsun çalışmaya, o zaman bir namaz kılıyorsun. Öğle üzeri bir namaz kılıyorsun. İkindide tam faaliyetin kesif olduğu, işlerin çok olduğu, insanın dünyaya ticarete daldığı zamanda bir namaz kılıyorsun. Akşam güneş batarken bir namaz kılıyorsun. İşte yatmadan evvel bir yatsı namazı kılınıyor. İşte bunların hepsi insana Allah-u Teala Hazretleri’ni hatırlatır ve insanı hakka yöneltir. Onun için her namaz kendisiyle bir önceki namaz arasında günahlara kefarettir. Her namaz bir önceki namaza kadar olan şeyleri affettirir insana ve insana ahireti hatırlatıcı şeylerdir.
Başka neler hatırlatır? Hasta ziyareti insana hatırlatır. O zaman dünyanın boşluğunu daha iyi anlıyor insan. İğneyi, ipliği efendim oyayı ipliği ve saireyi öyle dünyaya fazla dalıp zinete fazla şey yapmayı bırak diye tavsiye ediyor. Ziyaret etmiş bırak diyor. Neden? Dünyanın boşluğunu gösterdi o hastanın o hâli sıhhatinin kıymetini gösterdi bir de dünyanın gelip geçici olduğunu hatırlattı insana. Bu da hatırlatır.
Bir de ölümü düşünmek hatırlatır insana ahireti. Onun için, “Zikru’l-mevti sadakatin” buyurmuştu Peygamber (sav.) Efendimiz. Ölümü düşünmek sadakadır. Fakirin avucuna bir para vermişsin gibi sevap kazanır insan ölümünü düşündü mü? Çünkü bu dünyanın bir fırsat olduğunu bilir de ahirete ona göre hazırlanır. Burada da kabir ziyaretini tavsiye ediyor Peygamber (sav.) Efendimiz. Onunla ahireti hatırlamayı sebep olduğu için. Kabirleri ziyaret et. Onunla ahireti hatırlarsın diyor. O halde kabir ziyaret etmek, mezarları ziyaret etmek, yasak değildir, yanlış değildir, doğrudur. Bir ara Peygamber (sav.) Efendimiz yanlışlık yapmasın ashab-ı kiram yetişme çağında, başka fikirler şey yapmasın diye etmeyin demiş. Kabirleri ziyaret etmeyin demiş. Ondan sonra da buyurmuş ki, ben sizi kabirleri ziyaret etmekten bir ara men eylemiş idim. Şimdiden itibaren buyurun kabirleri ziyaret edebilirsiniz. Demek ki kabir ziyareti var. Cuma günü insan mesela büyüklerinin akrabalarının anne babasının yakınlarının kabirlerini ziyaret ederse hele bayram günlerinde mesela, bayram günlerinin adabındandır ki insan o mübarek günlerde gidecek geçmişlerinin de kabirlerini ziyaret edecek. Onlarla da bir çeşit bayramlaşma gibi oluyor. Cuma günleri de demek ki kabir ziyareti İslam’da var. Bazı mezhepler bunu böyle şey yapıyorlar, kabir ziyaretini. O doğru değil.
“vâsili’l-mevtâ” şimdi bir şey daha tavsiye ediyor, ölüleri yıka, gasleyle. Ölü yıkamaya gasl derler. İnsanın kendi vücudunu yıkamasına gusül derler. Ölüleri yıka. Çünkü, “fe inne mâ necete cesedin hâvin” ruhu gitmiş, boşalmış bir cesedin böyle bu son hizmetlerini yapmak, yıkayıp onu teçhiz ve tekfin eylemek, “mev’ızatun belîğatun” özet halinde, tesirli, güzel söylenmiş bir nasihattir. Onu öyle insan yıkarken şey yaparken, ya bu hal benim de başıma gelecek der de hırsı bırakır, tamahı bırakır, riyayı bırakır, kötü huyları bırakır; Allah-u Teala Hazretleri’nin istediği yola yönelir. Peygamber Efendimiz buyuruyor. Beliğ bir öğüt, vaazdır diyor.
Hz. Ömer (ra.) yüzüğünün taşına yazı yazdırmış. Yüzüğünün taşına yazı yazdırırlarmış eskiden, onu basarlarmış mühür diye. Mühre yazdırmış ki, “Kefâ bi’l-mevti vâ’izan Yâ Umer” Ey Ömer! Ölüm sana vaiz olarak yeter. Yani illa camiye gidip de hatip efendiyi vaiz efendiyi dinlemeye lüzum yok. İbret al bak, ölenleri gör etrafındakileri. O sana en güzel vaiz olarak kâfi. Seni yola getirmek için yeter. Burada da Peygamber Efendimiz… Tabi bir de vazifedir. Bir Müslümanın cenazesi ortada kaldı mı, o beldenin bütün Müslümanları mesuldür. Kimse yıkamamış, kimse bakmamış. Kalmış olduğu yerde. Hepsinin yakasına yapışılır. Niye bu Müslüman kardeşinize son vazifenizi yapmadınız diye mesul olur. Onun için Müslümanın cenaze yıkamasını bilmesi lazım. Cenaze nasıl kefenlenir, nasıl hazırlanır, nasıl şey yapılır onu bilmesi lazım.
Bak ben hatırlıyorum bizim fakülteden mezun bir talebemiz vardı. Fransa’ya tahsile gitti. Zehirlenmiş ölmüş. Havagazını kullanamamış demek ki dairesinde iyi. Zehirlenmiş ölmüş. Hadi demişler, o zamanlar işçiler böyle çok değil Avrupa’da. Hadi kardeşinizin son hizmetini yapın. Ben bilmem, ben bilmem… Oradaki kimseler İslami usule göre onun şey yapılmasını defnedilmesi için gerekli teçhiz ve tekfin hazırlıklarını yapmasını. Gelmiş de papazlar kaldırmış, kendi usullerine göre papazlar kaldırmış, götürmüş. Onun için her Müslümanın az çok evet soğuk bir şey ama ne yapalım. Hepimizin başına gelecek. İşte bunun faydaları da var. Bunları öğrenmesi lazım.
“Ve salli alâ’l-cenâizi” Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, devam ederek, cenazeler üzerine namaz da kılınız. Cenaze namazı malum işte dört tekbirli, ayakta eda edilen dua mahiyetli bir çeşit namazdır. O namazları da kılın diyor Peygamber Efendimiz. “le’alle zâlike yahzunuke” mümkündür ki, senin o namazı cenaze namazını kılman, sana hüzün verir. Hüzün, mahzunluk verir, gönlün kırılır, mahsuslaşırsın. Bu dünyaya karşı rağbetin azalır. Şöyle bir yüzün buruşur, alnın kırışır. “Fe inne’l-hazzîne” çünkü mahsun kimse, “fî zillillâhi yevme’l-kıyâmeti yetearrudu lehû yetearradu kulle hayr” her türlü hayra mazhar olur. Arş-ı alanın altında kıyamet gününde gölgelerler mahzun kimseyi. Bak İslam’ın şeyi böyle işte. İslamiyet öyle göbeğini gere gere gülmeyi sevmiyor. Duygusuz, vurdumduymaz, kendi keyfine bakar, hiç kimsenin gamıyla derdiyle dertlenmeyen kah kah kah ömür geçiren insanı sevmiyor. Bak ne diyor Peygamber (sav.) Efendimiz? Belki sen cenaze namazını kılınca, bu kıldığın namaz seni mahzunlaştırır, şöyle gönlün bir kırıklaşır ve “fe inne’l-hazîne fî zillillâhi yevme’l-kıyâmeti” mahzun olan kimse kıyamet gününde arş-ı alanın gölgesi altındadır. Gönül kırıklığı, boynu büküklük, mahzunluk, düşüncelilik İslam’da önemli. O düşünceden doğuyor. İnsanın ağzının tadı kalmıyor tabi şeyini hatırlayınca, mesuliyetlerini hatırlayınca ve o zaman da daha ciddi bir insan oluyor, daha faydalı bir insan oluyor muhitine ve o mahzunluk insana her türlü hayrı kazandırıyor.
Allah-u Teala Hazretleri bizi iman ile, İslam ile, Kur’an ile yaşatsın. Son nefesimizde o kelime-i tevhide ki muncie ki buyurun:
Eşhedu en lâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne muhammeden abduhû ve rasûluh, diyerek emanetimizi teslim etmeyi nasip eylesin. Cehennemden azat eylesin, cennetine dahil eylesin, cennet içre Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa (sav.) Efendimiz’ in livâ’ul-hamdi altında haşr-u cem olan bahtiyarlar arasında bizleri de ilhak eylesin. Ruyet-i cemaliyle cümlemizi ihram eylesin.