12.01.1997 - İskenderpaşa Vizyonu

12.01.1997 - İskenderpaşa Vizyonu
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismilâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübareken fîh. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultanih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîne ve şefîi’l müznibîn. Tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ ve üsvetine’l haseneti Muhammedini’l Mustafa ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîne’t-tayyibîne’t-tâhirîn.
Emma ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l-münfika ale'l-hayli fî sebîlillâhi ke'l-bâsiti yedeyhi bi's-sadakati ve lâ yakbiduhâ.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Sevgili ve değerli kardeşlerim!
Peygamber-i Zişan’ımız Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salavât ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslimât hazretlerinin mübarek hadis-i şeriflerini, her birisi bir mücevher gibi olan mübarek sözlerini, hadislerini, nasihatlerini okuyoruz. Elhamdülillah kıtalar ötesinden aranıza tekrar dönüp okuma imkânını bulmuş olduk.
Atlarla ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
İnne'l-münfika ale'l-hayli fî sebîlillâhi. "Allah'ın yolunda Atlara; at beslemeye, bakımına, eyerine, semerine, dizginine, nalına, ata para harcayan insan, masraf yapan insan…"
Keyif, gösteriş için, at yarışı için değil.
"Allah'ın rızasını kazanmak için Allah yolunda atı besleyen kimse, sadaka için elini açmış, boyuna veren insan gibidir. Lâ yakbiduhâ. "Elini hiç kapatmamış, cimrilik yapmamış, hep boyuna veriyor."
Adam maşallah cebinden çıkartıyor, onun eline tutuşturuyor; cebinden çıkartıyor, ötekisinin eline tutuşturuyor; çıkartıyor… Mesela alan muhtaç insan bir bakıyor; büyük para, gözleri yaşarıyor, seviniyor.
Muhterem kardeşlerim! Nice muhtaç insanlar var; sizin çevrenizde ya vardır ya yoktur ya biliyorsunuz ya bilmiyorsunuz ama öyle fukara, öyle yoksul, gariban, mazlum, öyle mağdur insanlar var ki…
Yirminci yüzyılda kimisi tokluktan mide fesadına uğruyor, çatlayacak gibi göbeğini dolduruyor; kimisi de açlıktan kenarda kıvranıyor. Hem bizim Türkiye'nin içinde böyle durumlar var hem de dünyayı bir İslâm âlemini düşünecek olursak Afrika'da, Asya'da, Orta Asya'da, Balkanlarda böyle insanlar var.
Ziya Paşa diye Tanzimat devri şairlerinden birisi var, edebiyat dersi görmüş olan herkes bilir. Şiirinde diyor ki;
Frengistan'ı gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Frengistan: Avrupa. Frenkler' in, Fransızların, Almanların, İtalyanların, İspanyolların, Sırpların [diyarı].
Frengistan, daha ziyade "Fransa" demek ama "Avrupa'ya ait, Avrupa sözü" [mânasına].
Nereden çıkmış?
Biz her sözün Türkçesini arıyoruz.
"Frengistan" demiş, "Avrupa" ne oluyor? Ben Avrupa filan tanımam. Benim aksakallı, nur yüzlü, mücahit, mübarek dedelerim Frengistan demiş ya; Frengistan, tamam.
Frengistan'ı gezdim beldeler kâşaneler gördüm, diyor.
Hakikaten de öyle, adamlar beldelerini öyle koruyorlar, öyle güzel muhafaza ediyorlar ki; köşkler, caddeler, parklar, mezarlıklar… Bizim mezarlıklar yağmalanır, taşlar çalınır, ölülerin dişleri sökülür!
Her mezarın kafa tarafından açıyorlarmış, ölüyü araştırıyorlarmış. El sokup çene kemiğini, kafatasını çıkartıyorlarmış, altın varsa söküp alıyorlarmış. Mezarda bile rahat yok!
Orada her şeyi muhafaza ediyorlar. Adam diyor ki:
"Ekmek fabrikası 1389'dan beri!"
1389, bizim Fatih Sultan Mehmed Han'ın dedesinin zamanı! O zamandan beri adam o müesseseyi ayakta tutmuş.
Bu nedir? Bir işi götürmek, devam ettirmek demektir.
Muhterem kardeşlerim! Çok önemli! İyi bir işi, başlattığı işi devam ettirmek, ibadeti devam ettirmek, kurmuş olduğu bir vakfı, kurmuş olduğu bir hayırlı derneği, başlattığı bir hayırlı çalışmayı devam ettirmek, yaptığı ibadeti devam ettirmek… Çok önemli.
Buna "sebat" deniliyor. Sebat, yani sağlam. Ayağı kaymıyor, oradan düşmüyor. Sebat etmek, bu güzel ahlâktan bir tanesidir: sebatkâr olmak, dönek olmamak. Döneklere bazen diyorlar ki;
Maymun iştahlı; bir ona hevesleniyor, onu bırakıyor, başka şeye hevesleniyor. Onu bırakıyor, başka şeye hevesleniyor, onu bırakıyor başka şeye hevesleniyor… Hiçbir şey tam değil!
Benim rahmetli dedem; "İşi yarım bırakmak olur mu?" derdi. Beni küçükken alırdı, bağa götürürdü, hastalık olmasın üzümde diye bağda üzümlere ilaçlar ekerdi, kükürt ekerdi, göztaşı püskürtürdü. Ondan sonra ben;
"Dede, artık gidelim." derdim. Küçük, okula gitmeyen çocuğum.
"Olur mu evladım, olur mu, işi yarım bırakıp gitmek olur mu? Sonra insana ne derler biliyor musun: Yarım işli, çapa dişli derler!" derdi. Çapa dişler gözümün önüne gelirdi, ben de korkardım.
İşi yarım bırakmak olmaz, işi devam ettirmeli. Ne zamandan beri?
Ta Peygamber-i Zişan’ımızdan beri, filanca rahmetli mübarek sultandan, vezirden, hayır sahibinden beri!
İskender Paşa, II. Bayazıt devrinin adamıdır. Camisini ayakta tutmuşuz genişletiyoruz, güzelleştiriyoruz.
[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetullâhi aleyh buraya gelmeden önce burası nasıldı biliyor musunuz?
Bilemezsiniz, nereden bileceksiniz, çoğunuz yenisiniz. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamızı tanıyanlarınız da var ama tanımayan çoğunlukta. Arka taraf çöplüktü. Binaların olduğu yer mahallenin çöplüğüydü, şadırvanın arka tarafında duvar vardı, oraya mahalleli götürür çöplerini dökerdi; caminin kenarı çöplük. Yan tarafta küçük küçük evler vardı, herhalde eskiden camiinindi de parça parça çalınmış, parça parça el değiştirmiş filan.
Bir caminin yanından gidiyorum, bakıyorum; caminin yanından yol gidiyor. Mesela Dülgerzâde Camii; son cemaat yerinin bir kubbesi eksik, kemerin yarısından kesilmiş. "Yol geçireceğiz." diye kesmişler. Öyle şey olmaz, o tarihî bir eser!
Almanlar tarihî eserin kılına dokundurtmazlar, üzerinden yüz sene geçti mi; "Yüz sene geçmiş, bu tarih oldu!" derler, kılına dokundurtmazlar. Dış tarafı aynen muhafaza edilecek. Tarih sevgisi var, vefa var.
Bütün alimlerin el yazıları saklı. Ben bir müzeye gittim, falanca alimin filanca tarihte yazdığı mektuplar, fişlemişler. Kitapları değil, [mektupları] fişlemişler.
Kitaplar çalınıyor, mezar taşları çalınıyor, neredeyse camiler çalınacak!.. Bir de bakacaksın, falanca cami yok; çalınmış, hırsızlar başka bir ülkeye kaçırmışlar! Bakarsın teknikleri gelişir, hırsızlar bunu da yaparlar. O hâle geldi. Her şeyi korumak çok önemli!
Vefalı olacağız, sadık olacağız.
Allah yolunda atlara para harcayan kimse, elini açmış hiç kapatmayan boyuna hayır yapan insan gibidir. Hayra çok ihtiyaç var, hayrı çok yapmamız lazım. Hem insanlara hayır yapmamız lazım hem tarihimizi korumamız, hem -mefahirimiz diyoruz- medar-ı iftiharımız olan şeyleri korumamız lazım.
Biz mesela medar-ı iftiharımız olan şeyleri korumak için kardeşlerimize bir sürü bölgede, şehirde, kasabada Ahlâk Kültür Çevre derneği kurdurtuyoruz. Kuracaksınız! Ben;
"Siz bir şehirde, kasabada olacaksınız; orada bizim bir dernek faaliyetimiz, hayır çalışmamız yoksa yazıklar olsun!" diyorum.
Sen niye derviş oldun? Derviş ne demek?
Elini kolunu sıvamış insan, Allah'ın yoluna hizmet etmeye hazır, hazır asker demek. Çalışkan; arı gibi uçan, karınca gibi çalışan insan demek. Hem de güzel huylu demek, dervişlik güzel huydan ibaret!
Tarihî çevreyi korumak, mefahirimizi korumak! Mesela ne yaptık?
Gümüşhane'de bir Gümüşhaneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi; herkes geldi. Gümüşhaneliler dediler ki:
"Dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir alimimiz varmış da sizden öğrendik, Allah sizden razı olsun."
Bilmiyorlar. Padişahlar, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendimiz' in elini öpmüş, hürmet etmiş; Mısır'da talebeleri var, Endonezya'da talebesi var, herkes tanıyor, biliyor, seviyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor! "Ben Gümüşhane'den, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim." demesi lazım, bilmiyor. Bir şeyden haberi yok!
Düzce'de Muhammed Zahid-i Kevserî hazretleri için bir sürü konuşmalar, ilmî toplantılar tertipledik. Düzcelilerin ağzı açık kaldı!
Bu kim?
Bu da cihanda şöhret yapmış olan Düzceli bir alimimiz, bizim dergâhtan. Adı da [Mehmed Zahid Kotku] Hocamızın adına benziyor: Muhammed Zâhid-i Kevserî. Küseri, Kevserî diyorlar; Kafkasyalı bir alim.
Mısıra gitmiş, Mısır'da ilmini öyle ispat etmiş ki Mısırlılar bu alime hayran kalmışlar. Makaleleri toplanmış, hakkında doktora tezleri yapılmış. Bir insanın hakkında doktora tezi yapılması onun çok mühim bir insan olduğunu gösterir. Bu çalışmayı sıradan bir insan için yapmazlar.
Bunları tanıtmak için [toplantılar] yaptık, daha yapacağız. Her şeyi, her güzel şeyimizi yerden kaldıracağız, tozunu silkeleyeceğiz, layık olduğu yere koyacağız, koyacaksınız; el birliğiyle çalışacağız. Bu memlekette övünülecek, beğenilecek, sevilecek, hakikaten güzel olan Allah'ın sevdiği, kulların hayran kaldığı neler varsa onları pırıl pırıl ortaya çıkartmamız lazım.
Onlardan birisi ne?
Mesela Süleymaniye Camii. Yaşlı, asaletli, evliyâullahtan birinin soyundan çok kıymetli ihvanımız Süleymaniye üzerinde çalışıyor. Hesaplarına hayran kalmış. Öyle ince hesaplar, öyle esrarengiz ilişkiler var ki Süleymaniye Camii bir harika! "Mimar Sinan hazretleri evliyâullah, evliya olmasa bu kadar ince hesaplı [eseri] yapamaz!" diye kitaplar yazmış. Bana yüzlerce dosya emanet etti:
"Bundan sonra Süleymaniye'yi korumak sizin vazifeniz hocam, ben ihtiyarladım." dedi bana havale etti.
Süleymaniye'yi de koruyacağız, her türlü medar-ı iftiharımızı koruyacağız!
Bunlar neden oluyor?
Sadaka için hayır için insanın elini açması lazım, himmetinin çok olması lazım. Himmet de hem koşturmakla, gayretle olur hem de fedakârlıkla olur; malî fedakârlık, bedenî fedakârlık, ahlâkî bakımdan kardeşine îsâr, tercih ve fedakârlık, ona vermek; kendisi yememek yedirmek, giymemek giydirmek…
Tasavvuf bu: Güzel ahlâk!
Hepimiz öyle olacağız; bizden kötü bir huy, kötü bir hâl görmeyecekler. Tasavvuf Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın;
"Kim nefsini terbiye ederse felah bulur kim terbiye etmezse mahvolur, perişan olur!" dediği nefsi terbiye etme yolu, güzel ahlâkı kazanma yolu, evliyâullah büyüklerimizin yolu. Hacı Bayram-ı Velî'nin yolu, Aziz Mahmûd-ı Hüdai hazretlerinin yolu, Yunus Emre'nin, Mevlânâ hazretlerinin, Eşrefoğlu Rûmî'nin yolu…
Bunlar muhteşem insanlar, harika insanlar; bunları tanıtmamız lazım. Millet bilmiyor. Ağzını açıyor, tepeden tırnağa bütün tarihini, bütün eski büyüklerini kötülüyor. Tasavvufu kötülüyor.
Çalışmak lazım çünkü anlatmazsan bilmez. Çamurun içine düşmüş mücevheri çakıl taşı sanır, anlamaz; çünkü üstü çamurlandı. Ama bir yıkasan temizlersen; "Ya bu yakut, senin haberin var mı?.. Baksana, bu hakiki yakut yahu!"
"Nereden bileyim?"
"Camın üstüne bir sür, camı çizdi; gördün mü? Camdan sert, işte bu yakut, bu taklit taş değil. Bak bu zümrüt yahu, bu zebercet…"
Mücevherin kıymetini kuyumcu bilir. Siz kuyumcu gibi mücevherin kıymetini bileceksiniz.
Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr-ü kıymetten
Çamura düştüyse bile cevher cevherdir; altın yüzük, elmas küpe çamurun içine düştüyse bile bulan yaşadı. Çünkü çamurlandı diye elmasın pırlantanın kıymeti düşmez. Yıkarsın gider, çünkü altının kıymeti düşmez, çünkü altın paslanmaz; altın soylu bir madendir.
O kıymetleri biz anlatacağız, biz öğreteceğiz; "Yahu kardeşim! Bak şu ne kadar güzel, şu adam ne kadar büyük fedakârlık yapmış, şu adam vatanı için canını vermiş, kanını akıtmış, hayatını feda etmiş, bak şu insan şu kadar masraf etmiş, şöyle eserler ortaya koymuş… Süleymaniye dünyanın en büyük, en önemli eserlerinden biridir! Bir tarafı çöplük, mezbele; bir tarafı satılmış, başkalarının eline geçmiş, başka işlerde kullanılıyor, bir tarafı pisletiliyor, kirletiliyor!
Mefahirimize sahip çıkacağız!
"Allah rızası için Allah yolunda atlara masraf eden kimse elini sadaka vermek için açmış da hiç kapatmayan, boyuna sadaka veren insan gibidir." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
"O zaman hepimiz birer tane at besleyelim; balkona bağlarız, arkasından itip asansöre tıkarız, üst kata çıkartırız…"
"Hocam, biraz zor…"
Onun için ben zaten size diyorum ki bu apartman usulünün adı bile yabancı, buna da bir Türkçe bir şey bulmamız lazım. Eskiden apartman yoktu, her evin az çok bahçesi vardı, evler bahçeliydi ne güzeldi. Ne güzeldi bahçeli bahçeli evler, caminin etrafında bahçeli bahçeli evler, konaklar vardı, ben bilirim. Yüksek duvarların önünde bahçeler vardı. Şimdi hep apartman oldu.
Delik demir icat oldu mertlik bozuldu, dediği gibi, bu apartmanlar çıktı; ne at besleyebiliyoruz ne horoz ne tavuk besleyebiliriz. Hâlbuki horoz da çok mübarek bir hayvan, at da çok sevaplı bir hayvan.
"Ne yapacağız hocam? O benim dört mislim masraf çıkartır; ben şu kadarcık ekmekle yetinirim, bir at aldık mı benim bütçemi bir günde sömürür bitirir, ondan sonra ben o atı ne yapacağım?.."
Doğru tabii, şartlar değişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz atı niye bu kadar methetmiş, biraz onu düşünelim.
Niye methetmiş?
"At besleyen, ata masraf yapan bir insan elini sadaka vermeye açmış da hiç kapatmayan insan gibi!"
At ne işte kullanılıyor?
Kıvrak bir hayvan; yaya bir insanın harpteki başarısından daha büyük başarı sağlıyor. Atın üstüne süvarisi biniyor, oradan oraya koşturuyor. Kaç tane yayaya bedel; deviriyor, başarı kazanıyor, iyi bir harp malzemesi.
Bizim Osmanlı dedelerimiz Frengistan'a her yıl sefer yaparlarmış. Mübarek; at üstünde giderlermiş, at üstünde uyurlarmış, at üstünde cihat ederlermiş… At çok önemli. Yaya da giderlermiş, yeniçeri yaya gidermiş. Sessiz sedasız iki yüz bin kişilik ordu, çıt çıkmadan sefer yaparmış, zafer kazanır gelirmiş. O kadar güzel, tarihimizi açsanız, tarih bilen insanların sohbetine gitseniz bayılırsınız.
Bizim Ak Radyo'muzu dinleyin hiç olmazsa onu dinleyin. Küçük bir radyo alırsınız, küçük bir kulaklık; kimseyi rahatsız etmeden dinlersiniz. Hazine, her türlü bilgi var!
Neden ata bu kadar sevap vermiş, niye at beslemenin sevabı bu kadar çok?
Cihat malzemesi olduğundan. Cihada yarayan her şeyin sevabı fazla!
Mesela Peygamber Efendimiz' in bir hadis-i şerifi var: "Kişinin kılıcını kuşanmış olarak kıldığı namaz kılıçsız kıldığı namaza göre yedi yüz kat daha sevaplı."
Esad Coşan Hoca kılıç kuşanmış olarak, cüppenin kenarından şakır şukur kılıcıyla camiye giriyor…
Hiç şaşırmayın: "Kafasını acaba bir yere mi vurdu, başına bir şey mi düştü?.." demeyin.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor?
"Bir insanın kılıcını kuşanmış olarak kıldığı namaz, kılıçsız kıldığı namazdan yedi yüz kat daha sevaplı."
Az mı? Kıldığınız namaza göre 699 tane daha, az kâr mı? Ne dersiniz?.." Az değil.
"Hocam, bu ata benzedi. Atı merdivenlerden tangır tungur dokuzuncu kata nasıl çıkartacağız, balkonda nasıl besleyeceğiz; kılıcımızla biz minibüse nasıl bineceğiz, belediye otobüsüne nasıl bineceğiz, sokakta nasıl yürüyeceğiz?.."
Bunların hikmeti ne? Cihat.
Cihadın hikmeti ne?
İslâm'ın bekası, İslâm'ın i'lâsı, Müslümanların korunması, Allah'ın dininin yayılması, doğrunun öğretilmesi, şirkin yeryüzünden silinmesi!
Cihadın anlamı ne? İnsanla Allah arasındaki mânileri kaldırmak!
Ben kendim şimdi İstanbul'da durmayabilirim, Yalova'da arkadaşlara söyledim; "Yer alın." dedim, ben de aldım. Yalova'ya giderim, orada bir de at alırım, atı beslerim bu hadis-i şerifi uygularım. Bir de kılıç alırım, Yalova'da kendi arazim içinde dolaşırım, namaz kılarım. Bir de kenarına cami yaptırırım, üç beş arkadaşla namaz kılarım…
Yetmez! Hepimizin Allah'ın dinine akılla mantıkla, her türlü imkân ve müktesebatımızla çağdaş şartlarla, aletlerle yardımcı olmamız lazım muhterem kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ hazretleri ayet indirmiş, buyuruyor ki;
Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallâhi. "Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun!"
Bu ayet Kur'ân-ı Kerîm'de Saff suresinde var. Allah sizlere sesleniyor, bize sesleniyor:
Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler!"
"Emret yâ Rabbi!"
Kûnû ensârallâhi. "Allah'ın dininin yardımcıları olun!"
Allahümme el-bellağtü? "Tebliğ ettim mi yâ Rabbi?"
Herkes hizmet edecek, hepiniz hizmet edeceksiniz. Karıncanın da hizmeti vardır. Bir binanın yapılmasında köşe taşına da ihtiyaç vardır, kuma da ihtiyaç, kum tanesine de ihtiyacı vardır. Herkesin; çocuğun, yaşlının, ihtiyarın, hastanın bile İslâm'a faydası olabilir. Hiç olmazsa dua eder.
Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?
İnnemâ turzakûne ve tunsarûne bi-duafâiküm.
Allah size niye rızık veriyor, size niye Allah gökten taş yağdırmıyor, Allah size niye yağmur yağdırıyor, nimet veriyor, neden sıhhat, âfiyet veriyor? Niye rızkı veriyor?..
İçinizdeki zayıflara acıyor, çoluk çocuklara, yetimlere, dullara, hastalara, ağzı dualı ihtiyarlara acıyor; ondan veriyor. Yoksa ben bu heriflerin canına okurum, diyecek, gökten taş yağacak. Yağar, yağabilir. Tarihte yağmış. Böyle helâk olmuş kavimler çok! İbret almak, tarih okumak lazım, ilim öğrenmek, bilmek lazım.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Bu hadis-i şerif sizin ve bizim saadet-i dâreynimizin anahtarıdır.
Ramazan'da hepimiz oruç tutuyoruz, keyfiniz yerinde mi?
Keyfe hâliküm yâ ihvâni? "Nasılsınız ey kardeşler, iyi misiniz, hoş musunuz?"
"İyiyiz hocam. Börekleri çörekleri yedik, kaymakları höpürdettik, çayları içtik, meyveleri altından üstünden yedik vs…"
"Sırtınız pek mi?"
"Pek."
"Üşümüyor musunuz?"
"Üşümüyorsunuz, her şey tıkırında."
"Biraz korkunuz yok mu?"
"Yok hocam. Evde bizim hanım şimdi iftariye yemekler hazırlamıştır. Dolmalar, sarmalar, kebaplar, tatlılar, çorbalar; hepsi hazır. Endişem yok, bir korkum yok. Bu kadar rahat, bu kadar nimet içindeyiz. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutuyoruz…"
Allah-u Teâlâ hazretlerinin buyruğu üzeriyiz diye sevinç içindeyiz değil mi?
Muhterem kardeşlerim! Tutmuyoruz, Allah'ın emirlerini tutmuyoruz! Müslüman kardeşlerimizin bizim yardımımıza ihtiyacı var. Bizim de Allah yolunda hizmet etmeye ihtiyacımız var çünkü öyle yaptığımız zaman Allah'ın rızasını kazanacağız, bizim ihtiyacımız var.
Vazifeyi tam yapmıyoruz, kendimizi aldatmayalım, nefsimizi oyalamayalım, uyumayalım, gözümüzü açalım. Vazifemizi yapmıyoruz. Müslümanlar vazifelerini yapmıyorlar.
Altmış kişi heyet hâlinde Özbekistan'a, bir eve gittik. Ben;
"Resmiyetten sıyrılalım, halkla ilişki kuralım, halkı tanıyalım. Çarşıda pazarda dolaşın, kendinizi davet ettirin, bir eve gidelim." dedim.
Bir eve gittik oradan da birileri geldiler, biz de Türkiye'den gitmişiz, konuşuyoruz. Konuştuk, anlaştık. Orada söz sahibi birisi bana sordu:
"Senin mesleğin ne?"
"Ben emekli üniversite profesörüyüm."
"Sen?"
"Doktor."
"Sen?"
Eczacı, mühendis… Hepimiz kalburun en üstünde kıymetli eleman, her birisi Türkiye'nin göz bebeği insanlar. Hepimizi dinledi, yüzüne bir acı bir ifade takındı:
"Yahu içinizde elinin emeğiyle çalışıp kazanan doğru düzgün bir adam yok mu?" dedi.
Adamın gözü doktoru görmüyor, profesörü, mühendisi görmüyor. Hepimiz adamın gözünde sinek kadar küçük zerre gibiyiz!
İçimizden bir tanesi çıksaydı; "Benim tahsilim yok, ilkokuldan ayrıldım, nalbantta çalıştım, demirciyim. Bir fırsat oldu, Özbekistan'a ziyarete geldim…" deseydi onu alnından öpecekti.
"İyi, sen elin emeğiyle çalıştın…"
Dünyanın neresine gittiysek,
Arkadaşlar Arnavutluk'a gitti, yürekler acısı. Hâlbuki Türkiye'de bir sürü Arnavut var, belki içinizde de birkaç tane Arnavut vardır.
Yahu sizin Arnavutluk'a karşı bir vazifeniz, bir borcunuz yok mu?
Arnavutluk'a fabrika götürün, Arnavutluk'a mektep, Arnavutluk'a hizmet götürün, Allah rızası için Arnavutluk'a yardım edin!
Boşnaklar niye bu kadar sıkıntı çektiler, ileri insanlar olsaydı böyle olur muydu?
Hepsi köylü, masum insanlar, temiz insanlar. Osmanlı, güzel ama iki asır öncenin insanı, çağımızın insanı olsaydı böyle olmazdı.
Çeçenler öyle, çünkü elin gâvuru seni geliştirmez, senin yetişmeni istemez. Sen çalışacaksın, sen gayret edeceksin, sen koşturacaksın. Adapazarı'nın, Düzce'nin ahalisi kökeni Kafkasya'dır; gidecek Kafkasya'yla ilgilenecek. Falanca yerin ahalisi, kökeni Boşnak'tır, Arnavut'tur; gidecek orayla ilgilenecek…
Boşnakların Bursa'da filan nice fabrikatörleri var, biliyorum, çok kızıyorum.
Niye unuttunuz; niye Bosna'yı unuttunuz, niye Arnavutluk'u, Trakya'yı, niye Kıbrıs'ı, niye Kafkasya'yı unuttunuz?.. Niye Orta Asya'yı unuttuk, niye çalışmadık, niye çalışmıyoruz, fırsat olduğu zaman niye gitmiyoruz, niye masraf etmiyoruz, niye Allah rızası için çalışmıyoruz, niye cihat etmiyoruz, kulla Allah arasındaki engelleri kaldırmak için var gücümüzle niye çalışmıyoruz?
Bizim Ak Radyo'muz İsveç'ten Orta Asya'ya kadar dinleniyor. Uydu değiştirdik.
Başka bir uyduya geçtik. TÜRKSAT'ın uydusuna geçtik.
Ben Avustralya'dan geliyorum, bir hafta önce Avustralya'daydım, Avustralyalılar bizim yayınları dinlemek istiyor.
Bu nasıl olur?
Cebimde para olsaydı, milyarder olsaydım, oradan geçen bir uyduyu da kiralardım, benim vaazlarımı Avustralya'daki kardeşim dinlerdi. Ayetleri, hadisleri, nasihatleri, bütün yaptığımız çalışmaları, İsveç de dinlerdi, Amerika da dinlerdi.
Gelip dolaşıp paraya bağlanıyor, tekniğe bağlanıyor.
"Bunun çaresi yok, ondan yapamıyoruz…"
Bunun çaresi para! Çare oldu mu her şeyin [çaresi] bulunuyor. Kesenin ağzını açtığın zaman her şey olur. Millet yapılan şeyin manevi hizmetin insanın gönlüne kafasına, imanına yapılan hizmetin kıymetinin farkında değil. Bana para vermiyor, onun için koşturmuyor, onun için Müslümanlar çok vebal altında!
Bunlar çalışmadığı için de öbür taraftaki Müslümanlar çok mazlum, çok mağdur, çok miskin; dünyadan habersiz, çok zavallılar. Tarihin içinden sanki zaman tünelinden buraya geçmişler, Kuala Lumpur'a gelmişler. İyi oluyor, iyi ki dinimizde hac ibadeti var ki biraz kendi kabuklarını yırtıp da başka diyarlardan geçip Mekke'yi bir görüyorlar, Medine-i Münevvere'yi görüyorlar; çok eğitim oluyor. Hiç olmazsa uçağı havada görenler uçağın içine giriyorlar.
Bu nedir? Demirden kuş, dedikleri cihazın içine giriyorlar, biraz dünyayı öğreniyorlar.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah yolunda cihat edeceksiniz. Cihat sadece savaş demek değildir, İslâm'a hizmet, Müslümanlara hizmet, Allah'ın dinine hizmet demektir. Cihat; Allah'a ibadet edilmesini engelleyen engelleri kulların önünden kaldırmak demektir, kulu Allah'a ibadete, ibadet edecek hâle getirmek için çalışma yapmak demektir.
Onun için insanın kendi nefsiyle uğraşmasına da cihat deniyor.
Nefsi ne istiyor?
"Gündüz oruç tuttun, aslansın, ağasın paşasın, bir tanesin, eşin yok, sen sultansın. Oruç tuttun, hadi gel, akşam Beyoğlu'nda eğlen…" diyor.
Karagöz oyununa mı gidelim, arkadaş, gel gir koluma. Oruçluyduk ya iftarı da yaptık, teravihten sonra nereye gidelim; karagöz oyununa mı, meddah oyununa mı, orta oyununa mı, tiyatroya mı, şarkıya mı, türküye mi, çalgıya mı, kasıklarımız patlayıncaya kadar gülelim mi, içelim mi, eğlenelim mi?.."
Oraya gidiyor.
Neden?
Nefsinin esiri olduğundan! Oruç tutmuş ama orucun anlamına anlayamamış. Orucun nefisle savaş olduğunun, kendisiyle cihat olduğunun farkında değil, birçok kimse farkında değil. Birçok kimse bu işin farkında değil.
"Oruç tuttum, aç susuz kaldım, iftar vaktine kadar bekledim…"
Kimi kandırıyorsun sen? Senin bir şeyden haberin yok!
Oruç insanın nefsiyle cihadıdır. Demek cihat, insanın kendisiyle de oluyormuş.
Bu nasıl olacak?
Kendinin içindeki kötü arzuları engelleyeceksin, iyi işleri yapmak istemezse bile yapacaksın.
"Hocam ben bugün oruçluyum, hiç takatim yok, bana dokunma. Ben öğleden sonra ikindiye kadar yatacağım, hatta ikindinin de biraz geç vaktinde kalkarım, abdestimi alırım. İkindiyi son vakte sıkıştırırım, orucu uykuya tuttururum, dokunma. Oruç bana biraz dokunuyor, yatayım…"
Camide mukabele var, sevap var camiye gelmek sevap, vaaz var…
"Hocam, dermanım yok, bana dokunma!"
Nefis iyi şeyi yapmak istemiyor.
Neyi istiyor? Yatmak istiyor.
Hâlbuki oruç nefisle cihat etmekti, adam nefisle cihat edemiyor. İçme arzusunu, yeme arzusunu, evlilik arzusunu engelliyor ama öteki arzularını engelleyemiyor.
Neden? Bilmiyor da ondan, bilse belki onu da engelleyecek, bilmiyor!
Muhterem kardeşlerim! Millet, orucun nefisle savaş olduğunun farkında değil. Yalan söylüyor, gıybet ediyor, dedikodu ediyor, göz zinası ediyor; gelen geçene bakıyor, günaha giriyor.
"Oruçluydun hacım, hocam, Müslüman kardeşim sen oruçluydun, hayrola? Bu geçeni buradan başladın, göz hapsine aldın, bu tarafa kadar seyrettin, hayrola? Allah seni ıslah etsin, Allahu yehdîk, Allah sana hidayet versin…"
Senin orucun ne oldu biliyor musun?
Gitti, akşama kadar boşuna aç ve susuz kaldın. Onun bunun aleyhinde gıybet, dedikodu ediyor. Haram! Gıybet haram, yalan söz haram, harama bakmak, haramı dinlemek haram!
Millet bunları bilmiyor, İslâm'ı bilmiyor. Müslüman, İslâm'ı bilmiyor; Müslüman, Kur'an'ı bilmiyor!
"Hocam Ramazanda Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona hatmettim."
Tamam, hatim de sevap ama Kur'ân-ı Kerîm'in içinde emirler var yasaklar var, emir ve yasaklar kitabı. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın sana emirleri var, onların da farkında mısın? Hatmi indirdin ama biliyor musun ki gıybet haram, biliyor musun ki suizan etmek haram?..
Kur'ân-ı Kerîm'i bilmiyor. Müslüman, Kur'an'ı bilmiyor; Müslüman, İslâm'ı bilmiyor; Müslüman, imanı bilmiyor; Müslüman, orucu bilmiyor; Müslüman, dünyayı da bilmiyor ahireti de bilmiyor!
Bunların giderilmesi lazım, bunları gidermek için çalışmak lazım. İşte cihat, cihadın çeşitleri bunlar.
Herkesin harıl harıl çalışması lazım.
"Hocam sen kürsüye çık, sen iyi konuşuyorsun, senin çenen kuvvetli, anlat. Arkadaşlar da videoya alıyorlar, onlar da çoğaltsınlar, Anadolu'ya dağıtsınlar, onlar da dinlesinler, tamam…"
Öyle yağma yok! Siz Musa aleyhisselam'ın kavmi değilsiniz!
Musa aleyhisselam'ın kavmi ne demiş?
"Hadi gidelim Kudüs'ü kâfirlerden, müşriklerden kurtaralım." deyince Musa aleyhisselam'ın kavmi ne demiş?
"Biz savaşmayız, biz senin yanında gelmeyiz."
Fezheb ente ve Rabbüke. "Sen Rabbinle git!" Fe kâtila. "Siz ikiniz çarpışın!" İnnâ hâhünâ kâidûn. "Biz burada bekleyeceğiz!"
"Rabbinle siz çarpışın, oradaki adamları oradan defedin, biz burada bekliyoruz. Siz orayı fethettikten sonra biz de arkanızdan geliriz!" demişler.
Bu nedir?
Bu isyandır, Peygamber sözü dinlememektir, cahilliktir; öyle şey olmaz. Musa aleyhisselam çarpışacak, onlar [bekleyecek]; öyle şey yok! Herkes imtihan oluyor.
Bu dünyada imtihan olmayan insan yok, herkes imtihan geçiriyor, herkes vazifesini yapacak.
Bilmem anlatabiliyor muyum, tesir ediyor mu? Allah tesirini halk etsin, Allah hepinizden razı olsun.
13.05.1997 -
Aile içi İlişkiler,
04.05.1997 -
Akra, Alevilik, Vizyon,
