16.06.1996 - Selam

16.06.1996 - Selam
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’s-sıkta leyurağimu rabbehu, iza dehale ebeveyhi’n-nar, feyukalü: Eyyühe’s-sıktü’l-merağımü rabbehû edhil ebeveyke’l-cenneh, feyecürrühüma bi-sererihi hattâ yudhilehume’l-cenneh.
Hz. Ali Efendimiz’den Hatîb-i Bağdadi rivayet etmiş bu hadis-i şerifi. İbn-i Mâce’de ve Hakîm-i Tirmizî’de var.
Sıkt düşük demek. Doğum zamanı kemâle ermeden rahimden ölü doğan çocuğa sıkt derler. Düşük diyoruz, düşük yaptı kadın. Yâni bebeğini normal dünyaya getiremedi, bebeği vaktinden evvel ölü olarak doğdu. Ya azaları teşekkül etmiş, ya biraz daha erken, ya biraz daha sonra, neyse… Düşük…
İnne’s-sıkta leyurağimu rabbehu, iza dehale ebeveyhi’n-nar. “Annesi babası, dünyadaki kusurlarından dolayı cehenneme atılınca. Müslüman ama dünyadaki kusurlarından dolayı cehenneme atılınca, Rabbine ısrarla dua eder. Rabbine yurâğimü demek, Allah’ın emrine rağmen, öyle yapma ya Rabbi diye ısrar etmek demek yâni. Ona rağmen, Allah’ın istediğine, hükmüne, emrine rağmen, “Ya Rabbi! Atma işte bunları cehenneme!” diye ısrar eder yâni.
Neden? Ana babasına acıdığı için. Onlar cehenneme düştü diye, yanacaklar diye acıdığından Rabbine yalvarır, yakarır, ısrar eder, değiştirtmeye uğraşır yâni.
Feyukâlü. “Onun üzerine ona denilir ki:
Eyyühe’s-sıktü’l-merağımü rabbehû. “Ey Rabbi ile böyle işi değiştirmek için uğraşıp duran düşük bebek!
Edhıl ebeveyke’l-cennete. Haydi ana-babanı sok cennete!” denilir.
Feyecürrühüma bi-sererihi. “Göbek bağıyla ana-babasını çeke çeke, hattâ yudhilehüme’l-cenneh cennete sokuncaya kadar getirir, cennete sokar üşük anne babayı
Burada ne vardır? Sıhhatli bir şekilde çocuğu doğmadan, düşük yapan ve bundan dolayı üzülen anne-babalara bir müjde, bir teselli var. Yâni Allahu Teâlâ Hazretleri acı bir olayı insanın başına getiriyor ama, sabrederse onu da mükâfatlandırıyor. Acısının karşılığını mükâfatlandırıyor. Hikmetinden sual olmaz.
Evet insanın başına çeşitli musibetler gelebilir. Mesela bir musibet nedir? Gözlerin kör olması. İki gözü kör. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “İki gözü kör olan bir kimse sabrederse, Allah bir insanın iki gözünü aldı mı onun mükafatı cennetten başka bir şey değildir!” cenneti verecek. Bazen böyle olur. Bazen daha başka bir üzüntü gelir, daha başka bir sıkıntı gelir.
Eyyub aleyhisslam’ın çoluk-çocuğu ölmüş. Eyyub aleyhisselam’ın malı-mülkü elinde çıkmış. Sürüleri telef olmuş. Eyyub aleyhisselam’ın sıhhati bozulmuş, her tarafı cılk yara olmuş, muazzam hastalıklara düşmüş, senelerce çekmiş, sabretmiş. Bak peygamber hem de Allah’ın sevdiği bir peygamber. Ni’me’l-abd diye Kur’ân-ı Kerim’de methettiği bir peygamber. Bu sıkıntılar başına gelmiş.
Buradan şunu anlıyoruz, buna benzer sıkıntılar Allah’ın sevdiği kullarına da gelir. Yâni, “Allah beni sevmiyor da ondan mı başıma geldi?” diye düşünmek yersizdir. Başa geleni sabırla karşılamak lazım. Tahammül etmek, kadere rıza göstermek lazım. Edepli olmak lazım, edepsizlik etmemek lazım!
Bizim bir talebemiz vardı. Çocuğu doğdu. Çok güzel bir çocuk. Yâni hakikaten yanakları pembe gül yaprağı gibiydi. Ben o kadar güzel çocuk görmedim. Ziyaret ettik, mübarek olsun dedik filan. Bir hafta, on gün geçmedi çocuk öldü. Ne yapalım?.. Doğduktan sonra öldü bu da. Kimisi doğmadan düşük oluyor. O da doğduktan sonra öldü. Kız oynattı. Şaşırdı, sapıttı, öyle laflar söylüyor ki burada söyleyemem. Tahammül edemedi. Kadere isyan etti. Allah’a karşı geldi. Öyle laflar söyledi, imtihan…
Bu bir misaldir, insanın bu dünya hayatında başına üzücü olaylar gelebilir. Herkesin başına gelebilir. Evliyanın da gelir, enbiyanın da gelir, sülehanın da gelir, eşkıyanın da gelir, mü’minlerin de gelir. Bu hayatın cilvesi, kaderin cilvesi diyoruz. Kaderin cilvesidir bu. Bazen öyle bazen öyle bir şeyler olur. Bazen iyi olur, bazen kötü olur.
İyi olunca Allah’a iyi kulluk edeceksin de, hoşuna gitmeyen bir şey gelince isyan mı edeceksin? Öyle şey olur mu? Böyle müslümanlık olur mu, böyle sadık kulluk olur mu? Nasıl olacak? Her hâl ü kârda, fi’l-mekrehi ve’l-menşatı, sevinçli zamanda da üzüntülü zamanda da Allah’a bağlılığını sadıkane devam ettirecek, vefalı kul olacak. Kaderin cilvesinden dolayı edepsizliğe kaymayacak. İyi müslümanın vasfı budur, kadere rızadır.
Tasavvufta da en yüksek makamlardan birisi rıza ve teslimiyet makamıdır. Ne demek rıza ve teslimiyet makamı? Dervişin başına gelen hadiselerde Allah’ın kaderine razı olması ve teslimiyet göstermesidir. Asi olmaması, edepsizlik yapmamasıdır. Bu bir terbiye işidir. Bu terbiyeye sahip oldu mu insan, Allah o kulu sever, yüksek bir makamdır.
Tabii temenni ederiz ki Allah cümlemize afiyet versin. Sıhhat versin, huzur versin, saadet versin, zenginlik versin, bolluk versin, ferahlık versin, amma bir cilve-i rabbaniye olarak, bir kaderin cilvesi olarak üzücü bir şey de başa gelirse, insan metin olmalı, sağlam durmalı, edebini muhafaza etmeli, sabretmeli. O zaman kazanır. Yâni belâda kazanma kapısı sabırladır.
Arabam var, evim var, param var, pulum var, buzdolabım var, nimetler var. Nimet tabii; hem şükredecek, hem de etrafındakilere verecek. Yoksulların halinden anlayacak. Yoksulları arayacak, bulacak. Gözyaşları içinde onlara da kendi imkânlarından verecek. Dinimizin emri bu.
Dinimiz mutluluğun, nimetlerin dağıtılmasını, tasadduk edilmesini, verilmesini emrediyor. En aşağı çizgisi, zekâttır. Malının, parasını kırkta birini verecek. Kırk koyununun bir tanesini verecek. Bilmem ziraat mahsulünün onda birini verecek ve saire. Ölçüsü var, fıkıh kitaplarında yazıyor. Aşağı ölçüsü budur. Yukarı ölçüsü kulun aşıklığına bağlı, sadıklığına bağlı, Rabbin’e, Mevlası’na sevgisine bağlı. Kimisi malının hepsini verir, kimisi yarısını verir, kimisi dörtte birini verir. Kimisi kendisinin geçineceği kadarını ayırıp, çoğunu verir. Kimisi çoğunu kendisine ayırır, azını verir.
Kimisi de olmadığı halde verir. Kimisinin de hiçbir şeyi yoktur, başka şeylerle cömertlik yapar.
Cömertlik üç çeşittir. Mal cömertliği. Malın vardır verirsin.
“Allah razı olsun senden!” dedirtirsin, sevindirirsin.
İkincisi: ten cömertliği. Ten ne demek Farsça’da, vücut demek.
Ten cömertliği ne demek?
Hizmet etmek demek. Hizmet edersin. Paran yok, fakirsin, tamam anladık, fakirsin. Camiye erken gelir, camiyi süpürür, camları siler, bahçeyi tanzim eder, yüz numarayı temizler. Ne var yüz numarayı temizlemekte? Dün ben yolcuydum, bir yüz numaraya girdim, baktım pis. Temizledim. Ne olacak?.. Bizden önceki dervişler nasıl temizlemiş, ben de temizledim. Hoşuma da gitti yâni yüz numara temizlemek güzel de oluyor. Pisliği izale ediyorsun, temiz oluyor ortalık. Senden sonra gelen tertemiz yere geliyor.
“Burada bir efendi insan hacetini görmüş de gitmiş!..” diyor.
Öteki türlü olan da:
“Hay Allah müstehakını versin be! Hiç medeniyet görmemiş mi benden öncesi şu adam. Şuranın haline bak, berbat etmiş!” diyor.
Beyaz fayanslarla yüz numara yapıyorsun, görgüsüz birisi geliyor, Allaaah! Ya hu ben burayı tertemiz, çiçek gibi, saray gibi güzel yaptım. Sen niye pisletiyorsun? İşte su, işte delik, be adam, niye söyletiyorsun insanı! O da görgüsüzlük tabii. Evet…
Hayrı başkasına da yaparsa, nimeti başkasına da dağıtırsa Allah sever. Öyle yapmak lazım. Olmayan işte Allah onu fakirlikle imtihan ediyor. Sen ver, sen sevindir. Önce ana-babaya yapılır iyilik. Anne, baba… Çocuk zengin, anne-baba yoksul. Olmaz. Anne babasına bakacak, edecek, memnun edecek, duasını alacak. Sonra akrabaya yapılır.
Akrabaya yapılan iyiliğin adı mühim bir şeydir bu, bölümdür fıkıh kitaplarında. Sıla-i rahîm derler. Sıla-i rahîm, akrabayı gözetmek demek. Millet sıla-i rahîmi sadece gidip akrabayı ziyaret sanıyor. Sıla-i rahîm yapmak. Yâni köye gidecek, dayının amcanın elini öpecek:
“Selâmün aleyküm!”
“Ve aleyküm selâm…”
Ondan sonra otobüse atlayıp gelecek. Öyle değil!.. sıla-i rahîm kesenin de ağzını açıp, ihtiyacını görmek demek. Sıla Arapça’da bağış demek. Sıla, bağış demek, atıye demek, ikram demek, hediye demek yâni. sıla-i rahîm akraba fakirse, maddi ihtiyaçlarını da görmek demek. Akrabadan devam edecek, ondan sonra da artık bütün mü’minlere hatta bütün insanlara hatta bütün can sahibi mahluklara.
Birisi geldi Peygamber Efendimiz’e –hoşuma gidiyor–
“Ya Rasûlallah!” dedi, “Ben kuyudan su çekiyorum.”
Kuyudan insan bir defa su çekerse bir şey olmaz. Çok su çekti mi buraları kızarır insanın. Sonra buraları şişer sonra bu şişikler patlar, yara olur. Çekemez olur insan fazla suyu çekti mi…
“Ben kuyudan su çekiyorum yâ Rasûlallah! Hazneye boşaltıyorum. Bizim develer su içsin diye. İhtiyar, uyuz, sahibi tarafından işe yaramaz diye salıverilmiş develer falan geliyor, onlar da su içiyor. Bunda bana bir hayır, bir şey var mıdır?” dedi.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
“Evet onun da ciğeri yanıyor ya susuzluktan. Onu da sulamaktan sana fayda var!” dedi.
Demek ki hayvana bile insan iyilik yaptı mı, sevap kazanıyor.
Hani kadıncağızın birisi bir köpeğe pabucunu daldırmış, aşağıdan suyu çıkartmış, içirmiş de cennetlik olmuş. Ya… kuşlara, kedilere, köpeklere, mahlûklara dahi müslüman iyi davranır. İhramın yasaklarından birisi nedir? Harem-i şerifin otlarını bile yolmak haramdır. Yaprağını bile kopartamaz. Bak ne kadar çevreci müslüman. Bir ağacın sadaka-i cariye olduğunu bilmesi lazım.
Konya’daydım. Şöyle bir dolaştım. Oradan Ereğli’ye… Aksaray’dan, Hasan Dağı’nın yanından Ankara’ya, buraya geldim. Çırılçıplak dağlar. Ay, çok utandım yâhu! Dağları çıplak görünce, gözlerimi kapatmak icap edecek gibi geldi. Olur mu öyle yâhu?
Oradaki tanıdıklar anlatıyorlar. Hasan Dağı’nda, oradaki dağlarda eskiden ağaçlar varmış. Kökleri şimdi böyle insan kavrayamayacak kadar kökleri varmış hala da oradan biliyormuş. Kesmişler, kesmişler, yerine yenisini dikmemişler. Dağlar çıplak. Topraklar kaymış gitmiş. Çıplak…
Şimdi benim elime fırsat geçerse, geniş araziler alacağım. Bin dönüm, beş bin dönüm, on bin dönüm… Ondan sonra bir de böyle toprağı delme makinası icat edeceğim. Kafamda var. Gır gır gır gır gır toprağı deleceğim. Değirmenle çeker gibi çekeceğim onu. Oraya kamyonla toprak taşıyacağım. Dağlara ağaç dikeceğim.
Çıplak dağları yemyeşil yapmak… Bu dinimizde Allah’ın Peygamber Efendimiz’in sevdiği, sevap verdiği bir şey. Hem Allah bu kadar sevap vermiş, sadaka-i cariyesi oluyor bir ağaç, ağaç dikenin sadaka-i cariyesi oluyor. Ölümden sonra da sevap kazanmasına sebep oluyor. Hem de müslümanların memleketi çöl… Müslümanların memleketi ağaçsız… Müslümanların ormanları tahrip oluyor.
Şimdi geldik üç tane hadis-i şerif peş peşe, aynı konuda, Hepsini okuyacağım.Bir çırpıda üç hadisi birden okuyacağım.
İnne’s-selâme ismün min esmâi’llâhi teâlâ, vudıa fi’l-ardı, feefşü’s-selâme beyneküm.
Buhârî’den Enes radıyallahuanh rivayet etmiş.
İkinci hadis-i şerif, yine selâmla ilgili.
İnne’s-selâme ismün. demek lâzım veyahut devam edecekse İnne’s-selâme’smün diye hemze-i vasl olduğunu göstermemiz lazım.
İnne’s-selâme ismün min esmâi’llâhi teâlâ, vadaahû fi’l-ardı, tahiyyeten li-ehli dîninâ, ve emânen li-ehli zimmetinâ.
Bu da Ebû Hüreyre radıyallahuanh’dan Taberani rivayet etmiş. İbnü’l-Cevzî de mevzuatta zikretmiş.
Üçüncü hadis-i şerif.
Abdullah ibn-i Mes’ud’dan Taberanî rivayeti,
İnne’s-selâme ismün min esmâi’llâhi teâlâ, vadaahû fi’l-ardı, fe’fşûhü beyneküm; feinne’r-racüle’l-müslime izâ selleme ale’l-kavmi, fereddû aleyhi, kâne lehû aleyhim fadlü derecetin zekkrehüm, fein lem yeruddû aleyhi redde aleyhi men hüve hayrun minhüm.
İnne’s-selâme ismün min esmâi’llâhi teâlâ. “Selâm Allah-u Teâlâ’nın isimlerinden biridir.”
Biliyoruz hepimiz, Kur’ân’da geçiyor:
Huva’llâhü’llezî lâ ilâhe illâ hû, el-melikü’l-kuddûsü’s-selâm.
İsimlerinden biliyorsunuz, hep duyduğunuz. “Selâm Allah’ın isimlerinden bir isimdir.
Vudıa fi’l-ard. Yer yüzüne bu isim konuldu.” Vudıa da okunur, vadaa da okunur. Mâlum ve meçhul olarak. “Aranızda selâmı yayın!”
Şimdi biz müslümanlar birbirimize karşılaştığımız zaman ne diyoruz? Es-selâmu aleyküm diyoruz. Selâm Allah’ın isimlerinden bir isim, aynı zamanda yeryüzünde selâmlaşma kelimesi olarak bize ikram edilmiş. Biz böyle selâmlaşıyoruz:
“Es-selâmu aleyküm!”
Es-selâmu aleyküm ne demek?
“Allah’ın selâmı; dünyada, ahirette, her zaman sana nasib olsun! Sen selâmette ol. Dünyada hastalık görme, dert görme, üzüntü çekme, sıkıntıya uğrama, fitneye uğrama... Ahirette de cehenneme düşme, azaba uğrama, cennete gir. Dârü’s-selâm olan cennette mutlu, bahtiyar olarak yaşa!” demek.
“Aaa, bu kadar uzun söz bu lafın içinde mi?”
Evet, bu kadar uzun mânâsı var selâmın. Daha da uzundur ama ben kısa kesiyorum. Onun için biz ne diyoruz birbirimize?
“Es-selâmü aleyküm!”
“Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llâh!” veyahut;
“Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llâhi ve berekâtühû!”
Arttırdıkça sevabı artar. Bu birinci hadis-i şerif. Buharî’de Enes radıyallahuanh’den…
İkinci hadis-i şerif, Selâm Allahu Teâla’nın isimlerinden bir isimdir.
Vadaahû fi’l-ard. Burada mutlaka mâlum sigasıyla okunması lâzım, hû zamiri geldiği için.
“Yeryüzüne Allah onu koymuştur, indirmiştir yâni, nasib etmiştir, al diye insanlara vermiştir.
Tahiyyeten li-ehli dîninâ. Bizim dinimizin selâmı olarak Allah yeryüzüne onu indirmiştir, bu selâm sözünü.” Allah indirmiştir. Görüyor musunuz?
“Bizim dinimizin mensupları için selâmdır; ve emânen li-ehli zimmetinâ bizim himayemizdeki, İslâm ülkelerindeki ehl-i zimmet denilen gayri müslimler için de bir emandır bu.” Yâni, bizim himayemizde olanları da biz Sırplar gibi yapmıyoruz, Ruslar gibi yapmıyoruz.Yedi asır Ermeni’yi, Rum’u; bakmışız, öldürmemişiz. Medeni milletiz, imanlı milletiz.
Hem mü’minler için selâmdır, hem de aramızdaki, gayr-i müslimler için de bir emandır bu selâm!
Bunu Ebû Hüreyre radıyallahuanh’dan Taberânî rivayet etmiş, İbnü’l-Cevzî de mevzuatta zikretmiş, şimdi oraya geleceğim. Söyleyecek lafım var, ağzımda, kursağımda. Onu sonra söyleyeceğim.
Üçüncü hadis-i şerifi de okuyayım.
İnne’s-selâme ismün min esmâi’llâhi teâlâ. “Selâm Allah-u Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Vadaahu fi’l-ard. Allah onu yeryüzüne koymuştur. Fe’fşûhü beyneküm. Selâmı aranızda yayın!” Efşû demek, ifşa edin, yayın; Selâmün aleyküm’ü çok deyin, yaygınlaştırın!
Bizim Saadettin Ökten kardeşimiz var profesör, çok kibar, mimar profesör. Eski İstanbul çok iyiydi diyor başlıkta, orası enteresan. Herkes birbirine selâm verirdi diyor. Küçük bir nokta gibi görünüyor ama bu ne demek?
Eski istanbul’un insanları kibardı, Osmanlı efendisiydi, yâni çok kibar insandır eskiler. Çelebi idi, selâm verirlerdi.
Şimdikiler çelebi değil. Ben olsam daha ağır konuşurum ama onu da konuşmuyorum. Şimdikiler yontulmamış. Selâm ver be! Allah’ın selâmı… Vermiyor. Verirsen almıyor:
Feinne’r-racüle’l-müslime izâ seleme ale’l-kavmi. “Müslüman bir kimse bir topluluğa selâm verdi mi, fereddû aleyhi onlar da Ve aleyküm selâm ve rahmetu’llah diyerek selâmın karşılığını aldılar mı, bu selâmı veren adama kâne lehû aleyhim fadlün Allah üstünlük verir.”
Selâm verilenlerden daha üstün bu, selâm verdi çünkü. Zekkrehüm. Onlara hatırlatmış oldu selâmlaşmayı, ötekiler de selâmı aldılar.” İlk bu işi başlattığı için bunun üstünlüğü olur, fazlı olur, üstünlüğü olur.
Fein lem yeruddû aleyhi. “Adam Selâm vermedi, sustu. Susuyor bazısı. Kaşlar çatılıyor, surat buruşuyor, kırışıyor, bilmem ne, filan… Şöyle bakıyor filan. Almadı. Fe illem yeruddu aleyhi.Selâm verene, selâmı almazlarsa, redde aleyhi men hüve hayrun minhüm ve atyebü ondan o selâmı almayandan veya almayanlardan daha hayırlı olan, daha hoş olanlar selâmı alır.
Daha tayyib olanlar alır.”
Kim alır ya hu?
Oda da başka kimse yok. Senin görmediğin varlıklar var. Melekler var. Melekler alır selâmı. Görünmeyen mahlukları alır Allah’ın.
Evet aziz ve muhterem kardeşlerim, üç selâm. Selâm çok önemlidir. Selâmı Allah indirmiştir. Selâmı Peygamber Efendimiz tavsiye etmiştir. Selâmı yayın diyor. Selâmlaşacağız. Amma selâm kuru bir kelam değildir. Selâmın icabı muhabbettir. Muhabbetli olacağız.
Şimdi burada bir mesele çıkıyor ortada. Gümüşhaneli Hocamız bu işleri bilerek yapıyor. Şimdi alim ya, hadis alimi ya; kendisi kitaplara ismi yazılmış bir alim. Dünya üzerindeki ilim erbabının tanıdığı bir alim, bu kitabını okuduğumuz şahıs. Şimdi bu kitabı çok tenkid ederler.
Bizim İlahiyat Fakültesi’nde talebemiz vardı. Tabii talebe oldu, mezun oldu, akıllıca bir şey, zeki. Sonra asistan oldu, doçent oldu filan. Şimdi derse giriyormuş, ders konusu olarak bizim Râmuz’dan mevzu hadisleri, mevzu hadistir diye onları alıyormuş, bak diyormuş Râmuz şöyle, böyle, filan… Yâni aleyhinde konuşuyormuş. Bizim talebeleri üzüyormuş, filan.
Şimdi ikinci rivayeti, Ebû Hüreyre’den olan rivayeti, İbnü’l-Cevzî mevzuat kitabında zikretmiş. Yâni demek istiyor ki bu hadis mevzudur. Ama bizim Hocamız da hem ondan evvel Buhari’den bir rivayeti aldı hem de ondan sonra yine Taberanî’den bir rivayeti aldı. Bu hadisin mevzu olmadığını, doğru olduğunu ispat için üçünü peş peşe koydu ki yâni bazısı buna mevzu diyorsa da ben buna katılmıyorum. Mevzu değildir yâni uydurma hadis değildir demiş oluyor. Gümüşhaneli Hocamız’ın metodu budur.
Şimdi hadisler konusunda insanların tutumları farklıdır.
Bazılarının suyu çok sert olduğundan her şeyi hemen reddederler. Bazıları da yumuşaktır. Tasavvuf erbabı yumuşaktır, bazı alimler de İbnü’l-Cevzî sertlerinden biridir. Suyu çok serttir. Herkese çatar, herkesi şey yapar. Şu mevzudur, bu mevzudur, uydurmadır, uydurmadır. Çizer yâni. Çoğunu dışlamaya çalışıyor.
Onun mevzudur dediği birçok hadisi imam Suyutî gibi birçok alimler almışlardır, kaynaklarını göstermişlerdir. Bakın o mevzu diyor ama mevzu değil demişlerdir. İbnü’l-Cevzî gibilerin bu devirde devamı Suud’dadır. Suudi Arabistan’dadır. Aman Allahım, o Mekke’de o Medine’de vaazları bir dinleseniz. Nelere çatarlar, neleri reddederler. Hep aynı şey. Hep aynı şeyler. En çok çattıkları şeylerden birisi tasavvuftur. Yâhu şunun eğrisini doğrusundan ayır mübarek. İyisi de var, kötüsü de var. Sağlamı da var, çürüğü de var. Tasavvufa çatarlar, İmam Gazali’ye çatarlar, İmam-ı Azam Efendimiz’e muazzam çatarlar. Ve saire, ve saire. İşte bizim Hocamız da demiş oluyor ki: Bak bir rivayette böyle diyorlar ama öteki rivayette sağlam demiş oluyor. Bu da bilinsin. Böyle olduğu.
Tabii bu mübarekler mevzu hadis, uydurma hadis, hadis diye uydurulmuş yalan sözler… Bunları biliyorlardı. Kitabı yazan alim insan, büyük alim. Ama kanaati yumuşak. Yâni başka kaynaklardan da te’yid edildiği zaman bu doğrudur diye düşünüyor. Halim-selim, mübarek insan. Bazıları sert oluyor.
Gazali ile ilgili bir şey yazılıdır menakıp kitaplarında. Gazali’nin İhyâu Ulum kitabını bir kadı nerede görse toplattırıp, yaktırıyormuş. Şimdi Suud’da da sokulması yasak. Neden? İçinde mevzu hadisler varmış, kaynağı belli olmayan hadisler varmış filan gibi, tasavvufla ilgili cümleler var falan diye yasak.
Şimdi o kadı efendi nerede ihyayı görürse, o zaman da matbu değil, basılma yok, baskı yok, elle yazılıyor. Yâni dört ciltlik bir kitap kolay yazılır mı?.. Al sen onu at ateşe. Yâni kaç yıllık emek gidiyor. Yazan adamın emeği gidiyor.
Bir gece rüya görmüş. Rüyasında mübarek bir topluluk görmüş.
“Kim bunlar? diye sormuş:
“Bunlar yüz yirmi dört bin peygamber.”
“Şu kim?”
“Hz. Muhammed-i Mustafa…”
“Şunlar kim?”
“Peygamber Efendimiz’in ashabı.”
Tabii kadı efendi çok sevinerek Peygamber Efendimiz’in yanına gitmiş. Böyle el öpecek, konuşacak falan. Peygamber Efendimiz’in yanında da şöyle bir edepli zat duruyor böyle. Peygamber Efendimiz iltifat buyurmamış kadıya. Rüyada iltifat buyurmamış. Onun yanındaki muhterem zat demiş ki:
“Yâ Rasûlallah! Şu benim yazdığım kitabı bu kadı efendi beğenmiyor, her bulduğu yerde yaktırıyor, bir mütalaa buyurur musunuz, tasvip etmediğiniz bir kitap mı? Doğru bulmadığınız yerler var mı? Yanlışı var mı yâ Rasûlallah!” diye edeple böyle İhyau Ulûm kitabını arz etmiş.
Kitabı arz eden rüyada İmam Gazali. İmam Gazali ihyasını Rasûlüllah’a soruyor.
“Yâ Rasûlallah bunun içinde sizin hoşunuza gitmeyen, yanlış bir şey var mı?” filan diye vermiş.
Rasûlüllah Efendimiz de rüyada incelemiş.
“Yok” demiş, “hepsi sahih. Yanlışı yok!” demiş. “Bu kadı efendiye bundan dolayı kırbaç cezası verin!” demiş.
Rüyada kadı efendinin sırtını açmışlar, kırbaççı gelmiş. Sırtına bir kırbaç vurmuş ki yanmış sırtı, uyanmış. Uyanmış ama sırtında kırbaç izi var.
Keşfü’l-ḫafâʾ ve müzîlü’l-ilbâs ʿamme’ştehere mine’l-eḥâdîs̱ ʿalâ elsineti’n-nâs diye iki ciltlik bir hadis kitabı vardır, büyük bir alimin eseri. Burada halkın arasında yaygın olan hadis rivayetlerini alır, incelemesini yapar. Hangi kaynaklarda olduğunu gösterir. Onun birinci cildinde bir hadis-i şerifi açıklıyor. Bir de rüya anlatıyor o mübarek hadis alimi.
İşte filanca ot, filanca hastalığa şifalıdır diye bir hadis-i şerif. Unuttum hangi şey olduğunu, metnini tam söyleyemeyeceğim hadisin. O hadise mevzu demiş. Yâni uydurma hadis, bu hadis değil demiş alim.
Şimdi o hastalığa tutulmuş. Rüyasında Rasûlüllah Efendimiz’i görmüş. Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz demiş ki:
“Ben falanca hadiste buyurmuştum, şu tohum yenilirse bu senin tutulduğun hastalığa iyi gelir. Niye uygulamadın bunu?” demiş.
O da demiş ki:
“Yâ Rasûlallah, benim kanaat-i acizaneme göre sahih hadis değil, mevzu hadis diye ondan uygulamadım.”demiş.
Şimdi o Keşfü’l-Hafâ’nın sahibi, bunu naklediyor. Bundan kastı şu:
“Nihayet biz bir hadis-i şerifi inceliyoruz kendi aklımızla. Bunu zayıf buluyoruz rivayet olarak, bir yerde kaynağını bulamadım diyoruz ama belki Rasûlüllah Efendimiz onu demiştir.” demek yâni bu.
O alimin onu oraya zikretmesi, koyması o mânâya geliyor aziz ve muhterem kardeşlerim.
Allahu Teâlâ Hazretleri tabii insana evliyalık verirse, keramet verirse kimisi de anlıyor.
Ümmi bir zat varmış. Abdülaziz ed-Debbağ Hazretleri. Hiç okumamış, ümmi bir kimse... Kendisine okurlarmış:
“Bu hadis-i şerif mi?”
“Evet, hadis-i şeriftir.”
Başka bir şey okurlarmış,
“Bu hadis-i şerif mi?”
“Hayır! Bu hadis değildir.”
Hiç okumamış ama hayır bu hadis değildir.
Karıştırırlarmış, birazı hadis-i şerif, birazı hadis-i şerif değil, birazı hadis-i şeriften alınma bir cümle… Karıştırırlarmış. Dermiş ki: şurası hadis, şurası değil, burası hadis, burası değil.
“Pekiyi efendim nasıl biliyorsunuz?” derlermiş.
Alim, müridleri var:
“Efendim, tam buyurduğunuz gibi. Hadis kitapları böyle yazıyor. Siz ümmisiniz, nasıl bildiniz bunu?”
“Evlâdım dermiş onlara...” Dikkatimi çekti bu rivayet benim. “Evlâdım, hadis-i şerif söylenirken senin dudaklarından bir nur çıkıyor. Ötekileri okuduğun zaman ağzından o nur çıkmıyor. Oradan anlıyorum.” dermiş. Allahu anlattırıyor. Evliyaullahın hali böyledir işte.
Allahu Teâlâ Hazretleri bizi de sevdiği kul eylesin. Yanlış işler yaptırmasın.
17.03.1996 -
Baldaki Şifalar
16.11.1996 -
Allahın Zikredilmediği Zamanlar,
