26.10.1996 - Sevaplı İşler

26.10.1996 - Sevaplı İşler
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l-mü'mine le-yü'ceru fî-imâtati'l-ezâ 'ani't-tarîkı ve fî-hidâyetihi's-sebîl ve fî-ta'bîrihî 'ani'l-ersemi ve fî-minhati'l-lebeni hattâ ennehû le-yu'ceru fi's-sil'ati tekûnü masrûraten fî-sevbihî fe-yelmisuhâ fe-tuhannituhâ yedühû.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Çok aziz ve muhterem ve sevgili kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmeti, selâmı, izzeti, ikramı üzerinize olsun. Allah-u Teâlâ hazretleri iki cihanda cümlenizi bahtiyar eylesin; cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin; peygamber-i zîşânımıza komşu eylesin. O server-i enbiya, Habib-i Hüda Muhammed-i Mustafa Efendimiz' in mübarek hadis-i şeriflerini okumak dinlemek, taallüm etmek, tefeyyüz eylemek üzere toplanmış bulunuyoruz.
Okuduğumuz hadis-i şerif ve devamı Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 106. sayfasının 10. hadisi ve devamı olacak. Mübarek metnini okuduğum hadis-i şerif Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş.
Efendimiz bu hadis-i şerifte, Müslümanın pek tahmin edilemeyecek ufak tefek işlerden dolayı bile sevap kazanabileceğini bildiriyor. Başka bir hadis-i şerifte de buyurmuş ki; "İyiliklerin hiçbirisini hor hakir görmeyin yani şu küçüktür şu büyüktür demeyin. Bazen bir insan bir iyilikten dolayı cenneti kazanabilir, bir tek iyilikten." Ömür boyu iyilik değil de bir tek iyilikten cenneti kazanabilir. Peygamber Efendimiz söylüyor. Bir haseneden, bir iyilikten dolayı bazen bir insan cenneti kazanabilir.
Nasıl olur?
Bilemeyiz. Allah’ın hem adaleti var hem ihsanı ikramı var, bilemeyiz nasıl olduğunu ama şöyle olabilir; sevabı günahı tam denk düşer de bir iyiliği galip gelir, sevabını bastırır öyle girer yani, bilemiyoruz ama hiçbir iyiliği hor hakir görmemiz gerektiğini Efendimiz tavsiye ettiği için iyi biliyoruz. Peygamber Efendimiz burada hor hakir görülmemesi gereken iyiliklerin bazısını sayıyor. Buyuruyor ki;
İnne'l-mü'mine. "Allah'ın imanlı kulu." Le-yü'ceru. "Ecir kazanır." Kendisine ecir ihsan olunabilir, şu sayılacak şeylerden dolayı ecirlenebilir, ecirlendirilebilir; kendisine ecir, sevap verilebilir şu şeylerden. Ondan dolayı da dünyası ahireti mamur olabilir.
Ama ne diyor?
İnne'l-mü'mine. "Muhakkak ki mü'min kul şunlardan şunlardan sevaplanabilir"
Mümine var. Neden?
İman öyle bir cevher ki her şeyi canlandırıyor. Evdeki şebekenin, elektrik tesisatının ana şebekeye bağlanması gibi bir şey.
Evde şebeke olsa da dağın başında bir şebeke olsa, ana şebekeye bağlantısı olmasa, evdeki elektrik şebekesinden istifade edebilir misin?
Edemezsin.
İman bağlantısıyla imanlı olursa insan o zaman her şey kıymet kazanıyor. Veyahut şöyle söyleyelim; bunların hepsi nihayet bizim size meseleyi anlatmak için aklımıza gelen misallerdir; doğru olabilir, eksik olabilir, fazla olabilir.
Allah-u Teâlâ hazretlerine inanamamak, onu bulamamak, her yerde hazır ve nâzır olduğu halde!.. Allah her yerde hazır ve nâzır.
Hüve'l-evvelü ve'l-âhiru ve'z-zâhiru ve'l-bâtınü. "Hem zahir hem bâtın."
Zahir ne demek?
Aşikâr, görünüyor demek. Göründüğü halde görememek için kör olmak lazım.
Demek ki bu kadar zahir, aşikâr olan Allah'ı; Mübin, her yerde hazır ve nâzır, bize bizden yakın, nerede olsak bizimle olan; bizim söylediğimizi işiten, yaptığımızı gören, içimizi dışımızı bilen, âlemlerin rabbini bulamamak demek ki o kadar büyük bir suç ki hiçbir iyilik onu telafi edemiyor.
Bir adamın kardeşini öldürsen ondan sonra çıkartıp da yâ aman sen de ne üzülüyorsun! Al sana bir milyon lira para desen ne olur?
Adam senin gırtlağına zaten çöker de bir de bundan dolayı çöker ayrıca. Ya hayatla bir milyon ölçülür mü der.
Mü'min, mü'min muhterem kardeşlerim, ilk önce iman edecek; ilk önce Allah'a iman! Allah'ın mü'min kulu olma sıfatını kazanacak.
Bunlar mü'mine [verilecek],
Muhterem kardeşlerim! Önce mü'min olacak!
Peygamber Efendimiz mektup yazdığı zaman Bizans kralına, imparatoruna Herekliüs'e, İran Sasani imparatoruna mektup yazdığı zaman; "Selam hidayete tâbi olanlara olsun." diyordu, inananlara olsun diyordu, herkese demiyordu.
Allah'ın sevmediği insana Allah'tan hayır dua ister mi, eder mi?
Etmez, zaten edebî itibariyle etmez, etse de kabul olmaz!
İn testeğfir lehüm seb'îne merraten fe-len yeğfirallâhu lehüm. "O münafıklara 70 defa istiğfar etsen Resulüm, Allah yine onları mağfiret etmeyecek."
Neden?
Dışından mü'min gibi görünüyor. Onlara Peygamber Efendimiz dua etmesi uygun olmaz, etse bile 70 defa etse bile kabul olmaz diye Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. Onun için öyle dua edilmez.
Dikkatli olmak gerekiyor. Mü'min olmak zor, imanı muhafaza etmek daha zor. Olmadık bir laf söylüyor imandan çıkıyor. Benim aklım öyle şeye ermez kabul edemem diyor, Allah'ın bir farzını inkâr ediyor. Hadi bakalım, gitti, gitti!..
Peygamber Efendimiz' e vahiy kâtipliği yapıyordu birisi. Vahiy kâtipliği; vahiy geldiği zaman yazıyordu, kâğıtla tespit ediyordu. Bir ayet indi, ben de zaten böyle yazacaktım dedi, yani sezinledim, ben de böyle yazacaktım deyince gitti, bitti. Öyle oyuncak değil bu! Vahiy kâtibiyken insan güme gider. Bir gün evvel havada uçarken ertesi gün cehenneme uçar; ölür, cehenneme gider.
Çok dikkat etmek lazım, çok Allah'a yalvarmak yakarmak lazım; aman yarabbi beni mü'min kulun ettin, imanımı muhafaza et yarabbi, koru demek lazım. Beni mü'min olarak yaşat, iman üzere öldür, huzuruna mü'min olarak çıkar yarabbi demek lazım.
Mü'min olmak iyi bir şey ama yeterli değil, çünkü imtihan bitmedi daha. Hayat imtihanı ölümle beraber bitecek; son nefesi verirken mü'minse bitecek.
Adam kanser olmuş acısına dayanamamış, Beyazıt kulesinden çıkmış kendisini aşağı atmış. Yazık, intihar etti. Yapmayacaktı bunu, kanserden kıvransaydı bile yapmayacaktı bunu, yapmaması lazım, bilmiyor yaptı öldü. Çünkü intihar edenlerin cehenneme gideceğini biliyoruz, kesin.
Allah imanımızı son nefeste;
Yâ ilahi! Saklagıl imanımız;
Verelim iman ile tâ canımız.
Mühim olan bu. İmanımızı koru, sakla, hıfz eyle, muhafaza eyle yarabbi de iman ile canımızı verelim, şu mü'min olarak yaşayıp yaşayıp da imanla [ölelim].
Başka misal söyle hocam, biraz korktum ama biraz da tereddüdüm var bu böyle mi değil mi diye. Bir misal daha söyler misin?
Söylerim.
Birisi Peygamber Efendimiz' in ordusunda müşriklerle çarpışıyordu. Geldiler dediler ki; "Yâ Resûlullah! Filanca çok güzel çarpışıyor; ön safta çarpışıyor, aslanlar gibi saldırıyor düşmana, etrafındakileri kırıp geçiriyor, ordumuza faydası oluyor, filan..." Tabii neler demişlerse bilmiyorum da böyle söylediler Peygamber Efendimiz' e. Peygamber Efendimiz üzüntülü bir şekilde; "O, cehennemliktir." dedi.
Muhterem kardeşlerim!
Gece gündüz oturup ağlamamız lazım. Peygamber Efendimiz' in zamanında, onun sohbetine girmiş bir insan, onun ordusunda çarpışan bir insan cehennemliktir dedi peygamber Efendimiz. Herkes sarsıldı, perişan oldu, bunu duyanlar arasında velvele, zelzele oldu! Tabii çok üzüldüler, korktular filan ama Resûlullah yalan, yanlış, eksik, hatalı söylemez ama işte bir acayip bir şey oldular şaşırdılar. Çarpışıyor, cihat filan. Nasıl olur, nasıl olur… Nasıl olur görün bakın, tahmin edemezsiniz.
Biraz sonra haber geldi, o adam çarpışırken yaralanmış, yaralanınca yarasının acısına dayanamamış, kılıcının kabzasını toprağı dayamış, sivri ucunu karnına dayamış, kılıcına abanmış intihar etmiş.
Ne oldu?
Allahuekber dedi ashabı kiram. Allahuekber, Allahu ekber hepsi Allahuekber dediler.
Neden Allahuekber diyorlar?
Hayretlerinden, işin muazzamlığından dolayı Allahuekber diyorlar çünkü Resûlullah'ın dediği çıktı. Az önce İslâm ordusunda çarpışıyordu ama intihar ettiği için kâfir göçtü.
Onun için hiç kibirli gururlu olmaya gelmez, hiç günahkârları ayıplamaya gelmez bu iş. Hiç ibadetine mağrur olmaya, ibadetine güvenmeye gelmez; ben hacca gittim, ben namaz kıldım, ben oruç tuttum, ben hayır yaptım demeye gelmez. Çok ihtiyat üzere olmak lazım muhterem kardeşlerim.
Ne diyor Ebû Osman-ı Hîrî hazretleri; Saidlik, cennetlik olma alâmeti nedir?
Allah'a itaat edecek ama yine de acaba sonum nasıl olur diye korkacak, bu saidlik alâmeti.
Şakîlik alâmeti nedir?
Allah'a isyan edecek de Allah affeder yahu diyecek; o da şekavet alâmeti, cehennemliklerin işi o.
Ekseriyetle insanlar bugün böyle düşünüyor. Gidiyorsun birisine bir şey anlatmaya, haramı helâli, yaptığı bir yanlışı anlatmaya çalışıyorsun, diyor ki;
"Kardeşim, aman ya, siz de hocalar, bu dar kafalı yobaz Müslümanlar Allah'ın rahmetini daraltıyorsunuz, ne bu ya böyle! Allah gafurdur rahimdir affeder." diyor. Bak şekavet yolunda! Hem isyanda devam ediyor hem de Allah'tan rahmet umuyor hem diken ekiyor hem de buğday bekliyor.
Yahu ektiğin diken, diken çıkacak. Ektiğin yerde çoban çökelten dikeni çıkacak. Çoban çökerten dikeni, gürz gibi bir şey; bastığı zaman alimallah Tokyo terliğin altından insanın ayağına batıyor. Üstüne bastın mı tokyodan geçiyor fırt ayağını kanatıyor insanın. Diken...
Diken ektin ne buğday bekliyorsun? Ne ekersen onu biçersin. Ekseriyetle yanlış düşünüyorlar.
Mümin, mü'min kula bunlar. Tamam mı, kesin.
İnne'l-mü'mine. "Hiç şüphe yok ki mü'min." Le-yü'ceru. "Ecirlendirilebilir, ecir kazanabilir."
Nelerden, ne konusunda?
Fî-imâtati'l-ezâ 'ani't-tarîkı. "Yoldan gelen geçene sıkıntı, eza veren bir şeyi kenara almaktan, kaldırmaktan bile sevap kazanabilir Müslüman."
E yolda ne takılabilir insana ne eza cefa verebilir?
Mesela bir taş, orta yerde bir taş olur arabanla geçerken küt arabanın altı vurur; veyahut bir dal olur, diken olur geçen adamın ayağına takılır veya bir pislik olur, çöp olur, bir şey olur… Bu yolda insanlara, gelen geçene eza veren şeyi izale etmek, kenara almaktan bile ecir alabilir bir insan.
Onun için ben arabayla gidiyorum bakıyorum çukur görüyorum, kaç defa da söyledim bizim evin civarında şeyde; "Ya küreği getirin, şuradan iki kürek kumu şu çukura atarız sevap kazanırız; çukur dolar, gelen araba küt diye inmez." [Araba] küt diye vuruyor.
Karadeniz seyahati yaptık, yolların bozukluğundan kaç sefer jantımız eğrildi. Trabzon'a, Rize'ye kadar bir sefer yaptık. Güm bir ses geliyor, hapı yuttuk, teker pıs sönüyor. Tamirciye gidiyoruz jant eğrilmiş, tübles lastik olduğu için oradan fıs şey yapıyor. Kaç sefer düzelttirdik. Kızgınlığımdan arabayı sattım, değiştirdim jantı çabuk eğriliyor diye. Çelik jantlı yok mu dedim, bulamadık değiştirdik arabayı.
İşte böyle eza verici şeyler, ne olursa; çukursa çukuru doldurursun, pislik akıyorsa sıçramasın kimsenin üzerine diye pisliği akıtmazsın, taş varsa taşı kaldırırsın, dal, ağaç varsa onu kenara çekersin.
Hatta ben âciz kardeşiniz arabayı gelip geçene sıkıntı verecek şekilde durdurmayı, park etmeyi, yanlış durdurmayı dahi ayıplıyorum. Bu da modern bir ayıplama, çağdaş bir ayıplama, eski kitaplarda yok. Eski kitaplarda günahların, mekruhların arasında arabayı yanlış yere park etmek diye bir ayıplama, bir mekruh yok ama bana göre o da yanlış.
Çünkü ben arabamla geliyorum… Şuradan kıvrıldık buradan kıvrıldık, adam orta yere park etmiş arabayı [kendisi] yok. Dıt dıt dıt dıt şoför yok. Arabayı park etmiş gitmiş. Yol kapalı, yolu kapattığı, bana eza verdiği için mekruh, yaptığı iş doğru değil. E şimdi [buraya] geliyoruz, iki sıra araba burada durmuş, bir sıra da burada durmuş, bir sırayı daha getirmiş buraya, arabasını buraya bırakmış, adam yok ortada.
Ben nereden geçeceğim?
Bizim mahallede ev yapmış adam, arsasının hududuna kadar evi yapmış, balkonunu sokağa taşırmış. O da günah, yolun hakkını alıyor. Hatta arsasının hududuna bile gelmemesi lazımdı, yola pay vermesi lazımdı, açgözlülük yapmış. Balkonun iz düşümü, yani balkondan şakul aşağı sarkıtsan sokağa geliyor, olmaz öyle şey! Sokağın havasını işgal ediyor. Sokağın havasını da işgal edemezsin, altını da işgal edemezsin insanların geçtiği yeri de işgal edemezsin, bir şey koyamazsın.
Gazinocular kaldırımlara masaları sandalyeleri koyuyor, e ben nereden geçeceğim kardeşim? Sen buradan para kazanacaksın ama ben nereden geçeceğim?
Sokaktan geç.
E arabalar nereden geçecek, üstüme gelirse, çarparsa ne olacak?
Ne olursa olsun, ben belediye zabıtasını haracımı verdim bu kaldırımı kullanırım diyor.
Bunlar çağdaş mekruhlar, eski kitaplarda yok ama bana göre bunlar ayıp. Ben yapmam, yapılmasına da razı olmam.
Yol ferah olmalı, yol insanlara bir hizmet, iyilik vasıtasıdır. İyilik yapmak sadece cami yaptırmak demek değildir, yolu da güzel yapmak lazım. Belediyenin söylediği kadar huduttan geriye de çekmek lazım.
Niye, belediye kendi menfaati için mi yapıyor?
Belediye o beldede duran insanların rahatı için yapıyor. Şaar yukarıdan bir su geliyor, bulaşık suyu sokağa. Olmaz! Sen sokağın sana düşen kısmını temizlemekten bile sorumlusun pisletmekten değil... Buradan sular çıkıyor, sokaktan kıvrıla kıvrıla gidiyor öbür tarafa. Geçen arabalar bir düşüyor şaff, gelen insanın pardösüsünden ensesine kadar kirli su, pis su! Bu adam onunla, o elbiseyle namaz kılacak. Bunlar doğru değil.
Aksi olan şeyler de güzel olan şeyler de sevap. Yoldan dikeni aldın kenara koydun, dalı düşmüş aldın kenara koydun sevap, taşı kenara koydun sevap.
İmâtatü'l-ezâ ani't-tarîk. "Yoldan gelen geçene zarar verecek ezâlı cefalı bir şeyi kaldırmak." İşte bunlar incelikler, mü'min insan böyle yapar.
Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere' de sokaklar... Kimler var orada?
"İnneme'l-müşrikûne necesün fe-lâ yakrabu'l-mescide'l-harâme ba'de 'âmihim hâzâ. "Bu yıldan sonra müşrikler necis olduklarından bu mukaddes yerlere girmesinler." denmiş, giremezler. Oraya hep hacılar, umreciler giriyor, müminler giriyor.
Sokaklar!
[Sokaklar] berbat, berbat! Lıkır lıkır lıkır lıkır paat! Boğazını temizler, paat! Bütün çöpler sokağa. Olmaz, atamaz! Sen atarsan o atarsa iki milyon insan iki milyon tane çöp atarsa ortalık yığılır, pis pis kokar, atamazsın! Burada abdest alıyor, o şeylerle karışıyor, ötekisi şap şup şup şup üstenden geçiyor, olmaz.
Nasıl olacak?
Çiçek gibi olacak, çiçek gibi!.. Dilimizde daha güzel bir tabir var; bal döksen yalanacak gibi olacak.
Bal dökülse yalayabileceksin, neden?
Mekke'nin kaldırımı diyeceksin, temizdir burası diyeceksin, burada pislik yoktur diyeceksin. Adam küçük abdestini yapıyor! Tabii küçük abdesti yapacak yerleri kâfi miktarda yapmayıp da ticarethane yapanların da günahı var, oranın sorumluları falanca filanca. Dükkân dolduracağına biraz da hizmet tesisleri kur! O da onun günahı. Ama Allah herkesin niyetini biliyor; iyisine mükâfatı, kötüsüne cezayı verir.
Bir şey atmayacaksınız sokağa; kibrit çöpü atmayacaksınız, ne olacak kibrit çöpünden demeyeceksiniz. Eviniz de sokağınız da temiz olacak; üstünüz de şehriniz de temiz olacak… Temizlik timsali olacağız, temizlikte numune-i imtisal olacağız, parmakla gösterilen şehir olacağız. Müşârun ileyhi bi'l-benân. "Temizlikte parmakla gösterilen şehir, parmakla gösterilen ülke olmamız lazım. Pırıl pırıl, şıkır şıkır, şırıl şırıl, ışıl ışıl… Öyle olması lazım.
Müslüman yoldan eza verecek şeyi kaldırmaktan ecir alır.
Başka?
Ve fî-hidâyetihi's-sebîl. "Yol göstermesinden de sevap alır." Yolu bilmeyen bir insana yol göstermek, âmâ bir insana oradan gitmeyeceksin, buradan gideceksin diye alıp sevk edivermek.
Hidayet; "sevk etmek, doğru yola götürmek" demektir. Doğru tarafa götürüvermek de sevaptır. Adam âmâ tık tık tık gidiyor böyle, kolundan tutacaksın benimle gel, karşıya mı geçmek istiyorsun, evet Allah razı olsun, tamam geçivereceksin. Hangi sokağa gitmek istiyordun, filanca yere, buyur. İşte bu da sevap; yol gösterivermek, yolu tarif edivermek, çekip götürüvermek… Bu da sevap.
Mesela bir şehre geliyoruz arabayla, camı açıyoruz soruyoruz; "Ya filanca sokak, filanca adresi arıyoruz." diyoruz, peşime düşün diyor. Düşüyoruz peşine, o önden gidiyor biz arkadan gidiyoruz. İşte burası diyor, Allah razı olsun diyoruz.
Bu ne? Bize yol göstermek, hidâyet-i sebil işte, yol gösterdi kılavuzluk etti.
Bunlar sevap, bu da bir sevap, sayıyor, sonra?
Ve fî-ta'bîrihî 'ani'l-ersemi. Ersem, peltek se ile, "muradını diliyle doğru düzgün ifade etmekten âciz insan" demektir. Bazı insan anlatamaz derdini, muradını söyleyemez kekeler durur, heceler durur, söyleyemez. Ve fî-ta'bîrihî 'ani'l-ersemi. "Böyle maksadını, muradını anlatamayacak insanın muradını karşı tarafa anlatıvermek." O da sevap.
Gidiyorsun gümrük şeyine [masasına], adam bir şeyler soruyor berikisi anlamıyor. Bu Türk, ötekisi de Arap, hicaza gidecek, gümrüğe gelmişler pasaport oluyor, bir şey soruyor ne dediğini anlamıyor. Tamam, gideceksin ne diyorsun kardeşim, şunu istiyor vesaire filan diye derdini anlatamayan bir insanın derdini anlatıvermek, bu da bir sevap, bu da bir hayır mesela.
Veyahut bunun en güzel şekli, başka bir misal; bir kadıncağız var dul veya bir ihtiyar adamcağız var yalnız, belediyeyle işi var takip etmesi mümkün değil; anlatamaz, mümkün değil. Sen elinden tutuyorsun gidiyorsun, bu adamcağız yazık zavallı bir kimsedir diyorsun veya bu teyzecik zavallı diyorsun ihtiyardır kimsesi yok. Bunun evine şöyle bir haksızlık yapılmış şu şöyle olsun bu böyle olsun, yardım ediyorsun, derdini anlatıveriyorsun. Belediyelerdekiler de diyorlar ki tamam anladık pekâlâ öyle olsun diyorlar. İşte bak böyle, bu da bir misal mesela.
En sevaplı işlerden birisi, ihtiyacını ilgili mercilere, tabii hadis-i şerifte sultan diyor. Sultan demek elinde sulta olan, salahiyeti olan demek. Gidip derdini anlatamayan kimseye gidip derdini söyleyivermek, en sevaplı işlerden birisi, bu da bir çeşit hayır.
Sonra?
Ve fî-minhati'l-lebeni. "Süt ikram edivermek." Tabii şimdi bizim burada süt kıymetli ama orada ucuzdu. O zaman kolaydı çünkü herkesin devesi vardı, herkesin sütü vardı da ama ekmeği yoktu. Suyu belki süt kadar çok değildi. Belki suyu tuzluydu, kabaydı da kuyudan çektiği su o kadar şey değildi ama sütü daha çoktu. Yün çok boldu, post çoktu, şimdi post kıymetli, yün kıymetli. Yedi kulede dericiler şahane ceketler yapıyorlar çok pahalıya satılıyor, ihraç ediliyor filan, işler değişti, olabilir. Ama o zaman basit bir şeydi süt ikram etmek. Minhatü'l-leben. "Süt hediye etmek." Al kardeşim bir tas süt iç. Allah razı olsun. İşte bundan da ecir kazanabilir, yani basit bir şey.
Derdini anlatamayan bir insana derdini anlatabilmek, yol soran bir insana yolu gösterivermek, yolda olan bir taşı bir eza verecek şeyi kenara alıvermek… Basit şeyler, çok ahım şahım şeyler değil.
Sonra başka misal?
Hattâ ennehû le-yu'ceru fi's-sil'ati tekûnü masrûraten fî-sevbihî fe-yelmisuhâ fe-hâ tuhannituhâ yedühû. Burası hadis-i şerifin anlaşılması biraz zor bir kısmı, ben kelimelerine tek tek baktım. Geçen hafta da Irak'tan çok büyük bir alim vardı, büyük bir alim, seyyid, Peygamber Efendimiz' in de soyundan, bizi ziyarete gelmişti. Geçen hafta belki bu hadis gelir diye ona da şey yaptım, o da dedi ki, yani hadis olunca Arapça bilmek yetmiyor dedi, zorlandı yani.
Ben de evde birçok kelimelerine baktım ama hadisin şerhine bakamadım. Hadis şerhi kaynakları, kitapları hazinedir. Hazinedir, asıl onlara bakmak lazım, lügatte bulamadığını orada bulursun; en ince, en derin bilgileri, en hassas ayarları orada yaparsın, öyle bulursun.
Diyelim ki Buhârî'nin şerhi, Müslim'in şerhi, falanca büyük alim yapmış. Ömrünü vermiştir ona o, kaç defa okutmuştur, nerelerden faydalanmıştır. Onun için ilahiyattaki talebe kardeşlerime söylüyorum tabii burada olanlar var, bandı dinleyecekler var. İslâm alimi olmak istiyorsanız, hadis şerhi kitaplarını okuyun. Çünkü orada her şey ta dibine kadar, en uç köşesine kadar çok güzel anlatılmıştır. O Arap alimi dedi ki; "Yanımızda şerh filan yok, Arapça bilmek yetmiyor." Halbuki büyük alim. Kendi memleketinde Irak'ta hutbeye, vaaza çıktığı zaman cami dolar taşarmış, hareket olurmuş şehirde, öyle bir alim.
Neyse, inşallah yanlış değildir, benim çıkarttığım mana şu;
Hattâ ennehû le-yu'ceru fi's-sil'ati. "Hatta adam, bir Müslüman şundan da sevap kazanır." Fi's-sil'ati. Sil'a; "meta, mal" demek. Bir maldan da insan sevap kazanabilir.
Başka bir hadis-i şerifte geçiyor; Elâ inne sil'etallâhi ğâliyetün. "Allah'ın malı, metaı çok pahalıdır ha!"
Allah'ın metaı ne bize ne satıyor ne alıyoruz biz? Cennet. Cennet çok pahalıdır.
Ne yapmak lazım?
Dikkat etmek, fedakârlık yapmak, nefsini yenmek, para harcamak, ibadet etmek, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, cihat etmek lazım… Kolay değil öyle, Allah'ın metaını, malını almak kolay değil diye bir başka hadis-i şerif var. Maldan da insan ecir kazanırmış; eşyadan, metadan.
Fi's-sil'ati tekûnü masrûraten fî-sevbihî. "Mal elbisesinde sarılmış, paketlenmiş olur. Fe-yelmisuhâ. "Şöyle mala temas eder, mala bakar; mal sarılı paketli, mala bakar. Fe-tuhannituhâ yedühû. "Eli ona iç sızısı verir yani içini ah ettirtir." diyor. Tabii bunu neden verir diye düşünüyoruz.
Şimdi insan çarşamba pazarına gitti veyahut Mahmutpaşa çarşısına gitti veya zengin filanca çarşıya gitti, çok iyi malların, pahalı malların satıldığı bir yere gitti. Kendisinin de bir ihtiyacı var, bir mal gördü, şöyle baktı, ambalajında çok güzel, evirdi çevirdi elledi ama parası yok alamadı. Eli ona ah ettirtiyor yani eli temas ediyor ama alamıyor ki, eli ona ah ettirtiyor. "Alamadığı şeyden bile yüreği yandığı için ecir kazanır."
"Yâ param olsaydı şunu alsaydım!" dedi de alamadı, ondan dolayı bile ecir kazınır. Hasretlik duyuyor içinden; param olsaydı şunu alırdım çocuğuma giydirirdim ama alamıyorum; param olsaydı şunu alırdım hanımıma hediye ederdim onun da gönlü hoş olurdu ama alamıyorum; param olsaydı şu soğuk günde şunu alırdım ayağıma giyerdim de üşümezdim ama alamıyorum filan gibi yani, böyle olabilir.
Tabii bu hadisin bir yerde şerhini bulur da şey yaparsak inşallah bu bizim anladığımız gibidir mana, şerhine bakarsak, bulursam size naklederim inşallah. Hani o hadis vardı ya diye anlatırım, hani bir zamanlar şöyle konuşmuştuk ya onun mânası tam isabetmiş veya şöyleymiş diye anlatırız o zaman.
Demek ki ambalajında sarılmış olan bir metaı eli temas ediyor elliyor da eli ona ah ettiriyor yani alamadığından ah ediyor, bundan dolayı da ecir alır.
Peygamber Efendimiz [mü'minin] nelerden ecir aldığını saydı?
"Yoldan ezâ verici şeyi kenara almaktan ecir kazanabilir; yol göstermekten bir yol bilmeze, yol görmeze sevk edivermekten, kılavuzluk etmekten sevap kazanabilir; derdini anlatamayanın derdini anlatmakta yardımcı olmaktan sevap kazanabilir; bir tas süt ikram etmekten, çok basit bir şey yani, oradan sevap kazanabilir; hatta alamadığı bir mala eliyle temas edip de içinin yanmasından bile sevap alabilir."
Bu tercümede de yok, burada atlanmış tercümesinde de yok, bu tarafta tercümesi var ya, tercümede de orası atlanmış. "Birisinin keçisini sağıverir ondan sevap alır." demiş ondan sonraki cümle tercümeye girmemiş de herhalde zor olduğundan girmemiş nasıl olduysa. Allahualem [manası] böyle.
Başka, hocam bunlardan başka sevaplı, böyle beleş, bedava sevaplar var mı?
Bunların hepsi beleş! Parasız insan da yapabilir bunları! Cebinde bir kuruş parası olmazsa bir insan bunların hepsini yapar. Beş parasız fukaracık, İstanbul'un en fakir semtinde gecekonduda oturan bir kardeşimiz bu sevapları alabilir.
Neden?
Yoldan eza verecek bir şeyi kaldırmak yapabileceği bir şey, yol göstermek yapabileceği bir şey, derdini anlatamayana yardımcı olmak yapabileceği bir şey. Eh, kendisi sütü yok da keçisi, koyunu yok da ineği yok da süt ikram edemiyor, bazen bir bardak su bile makbule geçiyor, yerine göre.
Ben Medine-i Münevvere' de nezle oldum. İnsan sıcaktan da nezle oluyor. Hele orada pervaneler var. Vantilatör değil, der miyim demem. Pervaneler var dönüyor, oradan çarpıyor filan, nezle oldum. Yanımda bir iki tane mendil var tamam ama böyle yapıyorum filan. Arap’ın birisiyle konuşuyoruz, adamcağız çıkarttı bir dolu dolu paket, böyle bitmiş değil, dolu dolu bir paket mendil verdi bana, buyur kardeşim dedi. Tamam, işte orada en uygun hediye o. Orada bana bir bardak soğuk su verse, zaten ben nezleyim ne yapayım! Orada ne verse o kadar makbule geçmez çünkü elimdeki mendil bitiyor da ondan sonra rezil olacağım, bir daha hapşırırsam hapı yuttum demek yani, hapşırdım mı hapı yuttum. O bana bir paket mendil verdi, tamam.
Muhterem kardeşlerim! İşte bu bir şeyi yerine göre yapmak, yeri zamanı gelince yapmak. Yeri zamanı gelince en basit bir şey çok makbule geçer, yersiz yapıldığı zaman aynı şey can sıkabilir, hoşa gitmez.
Tam camiye gelmişsin dua ediyorsun bilmem ne filan;
Selamünaleyküm.
Aleykümselâm.
Nasılsın hocam?
İyiyim teşekkür ederim.
Ne var ne yok hocam?
İyilik sağlık.
Yâ mübarek bırak da ibadet edeyim, işte camide ibadet etmeye gelmişim. Burası kahve değil, şey değil, sevmiyorum bilmem ne filan. Bak burada hâl hatır sormak iyi olmadı.
Neden? Cami olduğundan.
Veyahut hutbeye çıkmış birisi dinliyorken ötekisi geliyor ona bir şey söylüyor gibi mesela... Her şeyin yerini bilmek lazım. Yerli yerinde yapılan şey makbule geçer, aynı şeyi yersiz yaparsan kızgınlık uyandırır, ters olur; yerini bilmek lazım. Neyi ikram edeceğini bilmek lazım. Gözünü açacaksın!
Müzdelife'de en makbul şey ne? Müzdelife ne?
Hacıların en dağıldığı yer. Orada para da pul da para etmiyor. Arafat'tan hacılar geliyor, Müzdelife'ye arabalar onları silkeleyip atıyor, kendisi gidiyor duramaz, otobüs fırt gidiyor. Hacılar orada kaldı. Ya bana su lazım, yok, yüznumara lazım çok sıkıştım, o da yok, yatak lazım o da yok, var mı bir diyeceğin? Anla bakalım, zengindin memleketinde ama fakirlerin halini anla bakalım! Kaldın mı dağ başında ayazda; aş yok, yemek yok, yatak yok, ev yok, yüznumara yok, su yok…
Ha orada en makbul şey ne?
En zengin adam etrafa bakınıyor böyle fukara dilenci gibi, ne istiyor? Bir ibrik su olsa da bir abdest alsa... Namaz kılacak su yok. İşte orada en makbul şey bir ibrik su. Geliyor yalvarıyor, bidonun başına dikiliyor;
Bu bidonun sahibi kim? Benim.
Allah'ın rızası için, dileniyor; yeni caminin önündeki dilenci gibi dileniyor, Allah rızası için birazcık su ver. Pekiyi diyorsun ama biraz canın sıkılıyor ha! Çünkü su sana da lazım sabaha kadar, ondan sonra biraz veriyorsun yarım, bu kadar yeter diyorsun. Bir tanesi daha koşarak geliyor aman diyor bana da! Biraz daha canın sıkılıyor, biraz daha veriyorsun.
Neden?
İşte orada su kıymetli, orada su kıymetli, yerine göre. Onun için işi yerli yerinde yapana can kurban, yersiz yapana da Allah akıl fikir versin.
Yerli yerinde yapmak nedir bir işi? Hikmettir.
Bir işi yerli yerinde yapmak nedir? Hikmet dediğimiz vasıftır.
Hikmetli insan, hikmetli söz, hikmetli iş ne demek?
Yerli yerinde yapılan iş, yerli yerinde söylenen söz, işi yerli yerinde yapan adam demek.
Hikmet bir şeyi yerli yerinde yapmak demek, bu çok önemli. Müslümanın hikmetli olması lazım; sözünün, işinin, hareketinin hikmetli olması lazım. Bu da ariflerde olur. Ârif olmazsa insan, arif olmadığı zaman pot kırar hikmetsiz iş yapar, yalan yanlış iş yapar. Kafayı çalıştırmak lazım; iyi Müslümanlık kafa çalıştırma işidir, aptallıkla iyi Müslümanlık olunmaz. Fakir olabilir, tahsilsiz olabilir ama açıkgöz olacak; gözünü açacak, sevaplı şeyi bilecek, yapacak; güzel, yerinde yapacak, zarif yapacak, kalp kırmadan yapacak, gönül alacak şekilde yapacak, yumuşak yapacak.
Birisi mektup göndermiş bana, masada kaldı keşke yanıma alsaydım da size okusaydım. Hocamıza da rahmetli Muammer Dolmacı bir mektup göndermişti şöyle üç dört satır, dosya kâğıdının ortasına üç dört satır bir şey yazmış. Hocamız okudu, çok beğendi, bana verdi, bak, oku dedi bana. Yani böyle olur işte! "Sevgi, dervişlik, bağlılık, saygı böyle olur" demek istedi. Aldım okudum, ben de bayıldım.
Beş altı satır içinde öyle tatlı kelimelerle o kadar güzel hissiyatını ifade etmiş ki hocamıza Muammer Dolmacı kardeşimiz, Allah rahmet eylesin cümle geçmişlerimizle beraber. Ben de bayıldım, hocamız da çok memnun oldu.
Bu nedir?
İnsanın eti yenmez, derisi giyilmez, tatlı dilinden başka nesi var işte! Tatlı dili, güzel duyguları.
Tabii tatlı dil gönülden söylenmezse dalkavukluk olur, meddahlık olur, yalan olur, palavra olur, pohpohlama olur… Kalpten gelirse kıymetli olur. Şuradan gelecek. Kalbinden geldiği zaman güzel olur.
Beleş, bedava, sevaplı şeyleri söyleyecektik ya!
El-Kelimetü't-tayyibetü sadakatün. "Güzel söz de bir sadakadır." muhterem kardeşlerim!
Tatlı güzel bir söz sadakadır. Başka?
Tebessümüke fî-vechi ehîke leke sadakatün. "Arkadaşının yüzüne tebessüm etmen de sadakadır." O da beleş sevaplardan birisi; böyle kaş çatmıyorsun, tebessüm ediyorsun, tatlı dille karşılıyorsun, güzel söz söylüyorsun. "Kovandaki suyu arkadaşının kovasına boşaltıvermen de sadakadır." O da kolay bir sevaptır. Onun için insanın sevap kazanması için ille para sahibi olması gerekmiyor.
Ne sahibi olması gerekiyor?
Zevk-i selim, kalb-i selim, hiss-i selim sahibi olması gerekiyor. Selim insan olması gerekiyor.
Selim ne demek?
Selametli, arızalı değil, tam; hisleri tam, arızasız, eksiksiz, kusursuz; zevki tam, eksiksiz, kusursuz, her şeyi öyle.
Demek ki İslâm çok güzel bir din, çok harc-ı âlem şeylerden dahi bir insan sevap kazanabilir, bir haseneden bile cennete de girebilir. Onun için hiçbir iyiliği küçümsemeyeceğiz, her iyiliği yapmaya çalışacağız. Her işimizin, hareketimizin, sözümüzün güzel olmasına gayret edeceğiz, kötü olmamasına dikkat edeceğiz. Her şeyimiz öyle olacak; tertemiz olacak, pırıl pırıl olacak, ışıl ışıl olacak filan.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
28.07.1996 -
Şeytan ve Sadaka
26.10.1996 -
Kabir
