21.06.1981 - Cehenneme Gidecekler

21.06.1981 - Cehenneme Gidecekler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Sittetün yedhûlü'n-nâre bi gayri hisâbin el-ümerâü bi'l-cevri ve'l-arabu bi'l-usbiyyeti ve'd-dehâkînu bi'l-kibri ve't-tüccârü bi'l-kezibi ve'l-ulemâü bi'l-hasedi ve'l-ağniyâü bi'l-buhli.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den, Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhüma hazretleri tarafından naklolunmuş. İkinci halife Hz. Ömer'in oğlu "abâdile-i erbaa"dan Abdullah İbn Ömer radıyallahu anh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in şöyle buyurduğunu bize intikal ettiriyor:
Sittetün. "Altı sınıf insan vardır." Yedhûlü'n-nâre bi gayri hisâbin. "Hesabı görülmeye lüzum kalmadan doğrudan doğruya cehenneme dahil olurlar, sokulurlar."
Altı sınıf insan vardır ki hesabın görülmesine, terazinin tartılmasına, amellerin hesaplanmasına lüzum kalmadan hesapsız cehenneme sokulurlar, girerler.
Hesapsız cennete girenler de var.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri yüzümüzün karasına, gözümüzün kirine bakmadan o zümreden eylesin.
Hesap görülmeden, mizan tartılmadan, ameller teraziye konulmadan, bi lâ hisâb ve lâ azâb cennete dahil olan bahtiyarlar var.
Onların tam mukabili bu; hiç hesap görmeden cehenneme girecekler…
Allah bunlardan olmaktan cümleyi hıfzeylesin. Bu vasıfların bir kısmının üzerimizde bulunmasından da bizleri korusun.
Bu şakiler, bahtsızlar, mücrimler, zavallılar, asıl acınacak kimseler kimmiş bakalım… Çünkü bunlar cehenneme hesapsız girecekler ve cehennemde ebedî kalacaklar. Ne kadar kötü bir akıbet!
Birisi; el-ümerâü bi'l-cevri. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hem cehenneme hesapsız sokulacak olan şahısların kimler olduklarını söylüyor hem de girişlerinin sebebini arkasından ilave ediyor. Ümera; "emirler, hüküm, komuta sahipleri, elinde salahiyet, ferman olanlar, buyruğu altında insan olup da buyurduğu zaman buyruğu tutulan, topluluğun başına geçmiş olan kimseler".
Neden girecek cehenneme?
Bi'l-cevri. "Zulümlerinden dolayı girecek."
Neden?
Çünkü elinde asker, güç, kuvvet var; vazifesi insanlığa hizmet etmek iken…
Mevki, makam dediğimiz şey nedir?
Allah'ın kullarına hizmet şerefidir, hizmetçiliktir. O hizmeti yapmıyor da elindeki gücü, kuvveti, silahı, askeri mazlumları ezmekte, cevr-ü cefa yapmakta, zulüm yapmakta kullanıyor.
Allah korusun!
Doğruya doğruya, hiç hesaba lüzum kalmadan cehenneme gider.
Ümera; Arapça' da "ordu komutanı" demek. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den sonra yerine Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh geçti. O, emîrü'l-mü'minîn; müminlerin emiri, başkanı idi. Sonra Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan... diye böyle gitti. Onlar da ümerân-i mü'minîn; "Müslümanların emirleri, komutanları" idiler.
Bu, çok mesuliyetli bir iştir. Hz. Ömer radıyallahu anh'ın "Ah keşke anam beni doğurmasaydı." dediği rivayet olunur. Bu mesuliyetin ağırlığı altında ezilip de "Keşke çör çöp olsaydım, insan olmasaydım, ot olsaydım da şu mesuliyetli işin başına gelmeseydim." diyenler, o mesuliyetin ağırlığından gece uykusu kaçanlar olmuştur. O mesuliyet duygusuyla çalışmışlar ve büyük derecelere nail olmuşlardır. İnsan ihmal ederse, cevr-ü cefa ederse başına büyük felaket gelir.
Şimdi burada bir hadis-i şerifi de zikredip ders almamız lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Küllüküm râ'in ve küllüküm mes'ûlün an ra'iyetihî. "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğü sürüden mesulsünüz."
Aile reisi ailesinin çobanıdır, ondan mesuldür. Devletin reisi milletin başındadır, ondan mesuldür. Bir dairenin başkanı, o dairenin memurlarının başındadır. O dairenin işlerinden ve o şahıslardan mesuldür. Onun için gelin de hepimiz bu emirlik işini üstümüze bir parça alalım. Hepimiz bir parça emiriz.
Niye emiriz?
Ya bir ailenin ferdiyiz, reisiyiz veyahut bir yerde bir amiriz. Herkeste bir parça emîrlik vardır. İşte bu emîrlik zor bir iştir. Müslümanların âdetlerindendir ki;
"Bir Müslüman bir yerden bir başka yere seyahat edecek olsa yalnız gitmesin, yol arkadaşı seçsin." diye Peygamber Efendimiz tavsiye eylemiş. Hatta bir söz vardır;
Er-Refîk sümme't-tarîk. "Önce yol arkadaşı, ondan sonra yol…"
Bir grup seyahate çıkınca, yine Müslümanların âdetidir ki başlarına bir tanesini başkan, reis, emir seçerler. Üç tane lise talebesi de olsa, bir yere gidiyorlarsa içlerinden bir tanesi salahiyetli olacak. Başıbozukluk yok.
"Sen bizim başkanımızsın, reisimizsin, emirimizsin." diyecekler. İslâmî terbiye, görenek böyle.
Bir olgun zât ile birkaç kişi yola çıkmışlar. Olgun zât diyor ki:
"Sizden biriniz yolun emiri, kafilenin başkanı olsun." Diyorlar ki:
"Estağfirullah efendim, zât-ı âliniz varken bize söz düşer mi? Siz emir olun."
"Yok. Sizden biriniz olsun." Onlar da;
"Estağfirullah efendim, siz olun." diyorlar. Tekrar tekrar, bu böyle birkaç defa teklif edilip itiraz vaki oluyor. Sonra o olgun zât;
"Eh pekâlâ, ben emir olayım." diyor.
Yola çıkıyorlar, yolda bir sağanak başlıyor. Çölde sığınacak bir küçücük yer buluyorlar. Kafilenin bütün fertlerini o sığınılacak yere sokuyor, kendisi sığmıyor, bir kişi açıkta kalıyor. Yaşlı adam dışarıda sırılsıklam oluyor, iliklerine kadar ıslanıyor. Ötekilerin yürekleri parçalanıyor, diyorlar ki:
"Aman efendim olmaz, siz şöyle buyurun."
"Hayır! Ben emirim. Söz sizin mi benim mi? Geçin bakayım oraya."
Hepsini koruyor, kendisi ıslanıyor. Yolculuk böyle devam ediyor. Her yemekte, içmekte, barınmakta, korunmakta hep kendisi fedakârlık yapıyor, mahiyetindekileri koruyor kolluyor. Sonunda diyorlar ki:
"Efendim! Hatamızı anladık. Demek ki emirin biz olmamız lazımmış ki hizmet edelim. Demek ki emîrlik hizmet makamıymış. Keşke biz emir olsaydık da size hizmeti daha güzel yapsaydık. Siz böyle çok sıkıntı çektiniz, iliklerinize kadar ıslandınız, aç, uykusuz kaldınız..."
Bu hikâyeden anlaşılıyor ki emir olmak bir mesuliyet ve hizmet makamıdır. Bu hikâye, bunun güzel bir misali oluyor.
İnsanlarda hubb-ı riyaset vardır ve bu çok zor tedavi edilen bir şeydir. Büyüklerden birisi diyor ki:
"İnsanın içi çeşitli sevgilerle doludur. Küçükken yiyeceği, içeceği sever."
Hakikaten de küçük çocuk;
"Elma şekeri isterim, horoz şekeri isterim, keten helva, kâğıt helva, macun isterim, çikolata isterim, şeker isterim..." diye hep mideyle ilgili şeyler ister.
"Küçükken mide sevgisi, mideye ait şeyleri sevmek... Sonra biraz daha büyür, evlenme yaşına gelir, karşı cinse karşı bir alaka, bir yakınlık olur. Onu ister o da onu ister filan... Ondan sonra evlenir. Artık bu da halloldu. Bu sefer evde çoluk çocuk var; eve biraz para götüreyim, çoluk çocuk aç kalmasın, açık kalmasın... Para sevgisi, mal sevgisi başlar. Çünkü çoluk çocuk ağladı mı, eline ayağına dolandı mı 'Baba karnımız aç, yiyecek içecek istiyoruz.' dedi mi; dayanamaz. Başlar para toplamaya, cemetmeye. Ondan sonra Allah bu parayı da verdi farz edelim. Zengin oldu, parası, hanımı, çoluk çocuğu var, karnı doyuyor... Bu sefer makam sevgisi..."
Ben Ankara'da bir iğneci-düğmeciye girdim. Palto pardösü için iğne-düğme bir şey alacağım. Kocaman dükkânı var çocuğun, benden biraz daha yaşı küçük.
"Şu kadar düğme, bu kadar iğne, şu kadar iplik, şu kadar makara ver." diye siparişleri verdim. Dükkân pırıl pırıl, çok işlek, gayet güzel...
"Kimin bu dükkân?" dedim.
"Benim! Ama ne kıymeti var abi. Siz ne güzel yüksek tahsil yapmışsınız, tahsillisiniz." dedi.
O kadar dükkânı var, şunu var bunu var, hoşnut değil... İlle bir şey istiyor, arzusu var.
"Okusaydın da tahsil görseydin de yine bir ekmek peşinde koşmayacak mıydın?" dedim.
Tahsilin ancak bir tanesi istenir. Allah-u Teâlâ hazretlerine iyi kulluk etmekte, din ilmini elde etmekte insan ne kadar gayret sarf ederse; o pekâlâ... Ama ötekisi dünyada geçim için olacağından... Eh işte, sana bu dükkândan geçimini vermiş.
"Dükkân senin değil mi?"
"Benim."
"Kazanmıyor musun?"
"Kazanıyorum."
"Müşteri yok mu?"
"Çok."
Yine de memnun değil halinden.
Neden?
Evi barkı, parası pulu, ailesi oldu mu; bu sefer insan makam sahibi olmak ister. Herkes kendisini alkışlasın, bize ikram etsin ister. Çünkü o eziliyor. Geliyorlar;
"Sen nereden mezunsun?" diyorlar;
"İlkokul mezunuyum veyahut ortaokul mezunuyum." diyor, eziliyor.
Hani mevki makam sahibi birini fıkra olarak anlatırlar ya. Kimseye itibar etmemiş, kalkmamış ayağa. Vezir gelmiş oraya, hiç kalkmamış, istifini bozmamış, oturuyor. Vezir kibirli, istiyor ki herkes ayağa kalksın. O kalkmamış. Kalkmayınca;
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" demiş;
"Bilmiyorum." demiş.
"Ben vezirim." demiş.
"Sen niçin benim için ayağa kalkmıyorsun? Bu kadar mevkiim makamım var."
İşte o konuşma sonunda;
"Vezir olduktan sonra ne olacaksın?" diye soruyor o şahıs.
"Belki padişahımız, izzet ikram ederse, lütfederse baş vezir olacağım." diyor.
"Ondan sonra ne olacaksın?"
"İşte şunu olacağım."
"Ondan sonra?"
"Bunu."
"Ondan sonra?"
Hep sıkıştırınca;
"Ondan sonra, ondan sonra..." deyince;
"Hiç." demiş sonunda.
"E mübarek, ben şimdiden hiçim. Bak, ben senden daha ileriyim. Sen ne kadar vakit geçirdikten sonra hiç olacaksın, ben şimdiden hiçim."
Hâsılı, mevki sahibi de olsa bu sefer mevki de yetmez. Bu sefer hubb-ı riyaset, mevki sahiplerinin de hepsinin tepesine çıkıp baş olmak ister. Reis olmak, en üstte olmak ister.
Halbuki bunlar doğru değildir. İnsanın bir kimsenin mesuliyetini yüklenmesi kadar tehlikeli şey yoktur. Hesabı ondan sorulacaktır. Allah-u Teâlâ hazretleri hasbelkader, kaderin, takdirin sevkiyle böyle yüksek bir mevkie çıkmış, komutanlık, amirlik, başbuğluk, başkanlık durumuna gelmiş kimseye yardımcı olsun. Çok zordur, çok mesuliyetli bir iştir.
Demek ki zalim olurlarsa cehenneme hesapsız girecekler. Buradan hepimize de pay çıkıyor; kendi emrimiz altındaki insanlara zulmetmeyeceğiz. Bizden aşağıda olup da sözümüzü dinlemek zorunda olan insanın kafasına vurup vurup ezmeyeceğiz onu. Salahiyetimizi kötüye kullanmayacağız.
İkincisi; Ve'l-arabu bi'l-usbiyyeti. "Araplar da doğrudan doğruya cehenneme girer."
Neden?
Bi'l-usbiyyeti. "Kavmiyetçilikten."
"Sen o kabiledensin, ben bu kabiledenim. Benim kabilem seninkinden daha asildir, daha şereflidir. Ben senden daha üstünüm."
Mübarek İslâmlık vardı ya, ne oldu İslâmlık? Hani Allah-u Teâlâ hazretleri ayet-i kerimede;
İnne ekremeküm indallâhi etkâküm. "Sizin Allah indinde en asiliniz, en yükseğiniz, en kerametliniz, en ikramlınız, en makbulünüz en muttaki olanınızdır." buyuruyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri insanın paşazade olduğuna, zengin olduğuna, mevki makam sahibi olduğuna mı bakacak?
Yevme lâ yenfe'u mâlün ve lâ benûne illâ men eta'llâhe bi kalbin selîm.
"O günde ne mal çokluğu, zenginlik fayda verecek insana, ne de evlat, hısım, akraba, kavim, kabile çokluğu... Ancak pak, temiz bir gönül ile Allah-u Teâlâ hazretlerine gelen kâr edecek."
Sanma ey hacegî senden zer-u sîm isterler
Yevme lâ yenfa'uda kalb-i selîm isterler
"Ey Efendi sanma ki senden altın gümüş isterler. Hiçbir şeyin fayda vermediği o günde, selim, pak bir kalp, temiz gönül isterler."
Harem-i mâniye bigâneye yol vermezler
Âşinâ-ı ezelî yâr-ı kadim isterler.
"O mâna mahremiyet mahalline, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kurbiyetine lalettayin kimseleri sokmazlar. Ezelî aşina isterler, kadim dost isterler."
Cürmünü muterif ol tâate mağrur olma
Ki şifâhâne-i hikmete sakîm isterler
"Cürmünü itiraf, hatalı olduğunu kabul et, boynunu bük, tevazuunu takın, mağrur olma. Yaptığın ibadetler ile 'Ben şu kadar ibadet ettim, şöyledir böyledir...' diye mağrur olma, gururlanma. Oradaki o hikmet hastanesinde hasta lazım, oraya hasta gitmek lazım. Hasta isterler; kırık gönülle, boynu bükük, mazlum, sevaplı git de orada şifa bulasın. Yoksa burnu havada kalkıp gitmenin bir faydası yok!"
Demek ki kavim kabile asaleti güderek;
"Ben filanca asil kabiledenim. Binâenaleyh ben senden üstünüm." demek suretiyle başka insanları hor hakir görmek veyahut da kendi kabilesinin adamını kayırıp ötekisini ezmek olmamalı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
İzâ kâlet nizâru yâ nizâru ve mudâru yâ mudâru fentezıri's-sâ'ah.
"Nizar kabilesi mensupları 'Ey Nizaroğulları! Koşun benim imdadıma.' derse; Mudar kabilesinin reisleri de 'Ey Mudaroğulları! Koşun benim yardımıma. Siz benim kabilemden değil misiniz?' derse, herkes kendi kabilesini imdada çağırırsa o zaman kıyametin kopmasını bekleyin. O zaman kıyamet kopacak." diyor.
Demek ki taraf tutmak yok. Öyle akrabalık, yakınlık gözetip de iltimas geçmek yok. Hak var, adalet var!
"Bu benim ırkımdan, cinsimden, kabilemden, hemşerim, yakınım, akrabam..." Olmaz!
Allah-u Teâlâ hazretleri bize emrediyor ki;
Ve lev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîne. "Kendi aleyhinize de ana babanızın aleyhine de akrabalarımızın aleyhine de olsa adaletle hareket edin, adaletten ayrılmayın."
Ayet-i kerime bize böyle emrediyor. Demek ki babam haksız olsa;
"Baba sen haksızsın!" diyebileceğim. Akrabam haksız olsa akrabama;
"Sen haksızsın bu işte." diyebileceğim. Kendim haksız olsam, elimi vicdanıma koyacağım;
"Sen haksızsın." diyeceğim ve kızdığım adam haklıysa;
"Sen haklısın." diyebileceğim.
Böyle demezsek Allah-u Teâlâ hazretlerinin istediği adaletli insan vasfına sahip olamayız. İslâm böyle istiyor, kayırma istemiyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in bazen huzuruna bir Müslümanla bir Yahudi davalı ve davacı gelirlerdi. Haklıysa, Yahudi’ye;
"Sen haklısın." derdi, Müslüman haksız çıkabilirdi. Bu böyledir.
Tarihte de bunun misalleri çoktur gerek Osmanlılarda gerek Abbasîlerde…
Meşhur bir kadı var. Bir keresinde kendisine Harun Reşit ile bir gayrimüslim gelmiş. Kapıdan girerlerken bakmış kıyafetlerine; birisi hükümdar ve Müslüman, ötekisi de gayrimüslim. O zaman gayrimüslimlerin kıyafetleri farklı; zünnar bağlıyorlar, görünüşünden belli oluyor.
"Ah! Keşke şu Müslüman haklı olsa." demiş kadı kendisi... Sonra içeri gelmişler, oturtmuş, iki tarafı dinlemiş, bakmış Harun Reşit haksız, öteki haklı. Ona;
"Sen haksızsın." demiş ve haklıya hakkını vermiş, hükmü doğru yapmış ama adamcağız ömrünün sonuna kadar hep istiğfar etmiş. Allah'tan aff-u mağfiret talep etmiş.
Neden?
"Kapıdan girerken gönlüm davalıyla davacıdan bir tanesine, daha davalarını dinlemeden meyletti. Ben ne biçim adalet adamıyım!" diye.
Gönlünden o tarafa meyletti diye, o meylinden dolayı tevbe istiğfar edermiş. İslâm'ın adaleti böyle idi.
İşte bu adaleti seve seve, Müslümanların bu dürüstlüğünü göre göre, cümle âlem Müslümanlara bende olmuştu, müsahhar olmuştu. Adaletten ayrılınca da kavim kabile tarafını tutunca o zaman bozulur.
Onun için Araplar da -Allah korusun- kavmiyetçilik, kabilecilik güderlerse onlar da ondan girerler. Araplar, Peygamber Efendimiz' in sülalesinden oldukları için, onunla aynı kavimden oldukları için;
"Ben Arap’ım, ben daha üstünüm..." filan gibi birtakım iddialar söyleyebilirler, yapmamaları lazım! Çünkü;
"Arap'ın Acem'e, Acem'in Arap'a üstünlüğü yok. Üstünlük sadece takvadadır." diye bize bildirilmiş.
Şimdi maalesef, Allah affetsin. Ben Irak'ı, Suriye'yi, Arap ülkelerini gördüm. Koca koca pankartlar, levhalar asmışlar, hep;
Fî sebîli'l-urûbe. Fî sebîli'l-urûbe, diye yazıyor.
Bu urûbe nedir? Arapçılık; Arap ırkçılığı!
"Arap ırkçılığı yolunda şöyle yapalım, Arap ırkçılığı yolunda böyle yapalım." diye yazmışlar.
Yandılar. Bu hadis-i şerifi görmüyorlar mı? Araplar, Arapçılık güderse; ötekisi de Acemcilik güder, berikisi de bilmem necilik güder, parça parça olur. Müslümanların birliği kalmaz, ondan sonra atı alan Üsküdar'ı geçer. Ellerindeki gittikten sonra, iş işten geçtikten sonra farkına varırlar.
Osmanlılar kendi memleketlerini korurken İngilizlere yardım edenler fayda mı gördüler? Osmanlıları arkadan vuranlar fayda mı gördü?
Kendilerine çok zarar ettiler. Demek ki adalet var; kavmiyetçilik, ırkçılık, kabilecilik, taraf tutuculuk yok!
Ve'd-dehâkînu bi'l-kibri. "Dihkanlar da kibirlilikten dolayı hesapsız cehenneme girecek."
Burada dihkan kelimesini izah etmek gerekiyor. Dihkan aslında Farsça bir kelimedir. Farsça, dih "köy" demek, dihkan "köyün ağası" demek. Ağalar, söz sahibi kimseler... Bir çiftliğin ağası, bir köyün efendisi, varlıklı, zengin kimseler, maiyetinde pek çok insanlar çalışan zengin tüccarlar, beldelerin, iklimlerin, toprakların reisleri vesaire... Böyle mal mülk sahipleri de kibirlerinden dolayı girecekler. Çünkü;
"Bir sürü adamım, bir sürü malım, üç yüz tane köy benim emrimde, şu kadar param var." diye övünür, yanına yanaşılmaz, söz söylenmez. Onlar da o kibirlerinden dolayı gireceklermiş. Demek ki kibir, iyi bir şey değil. Demek ki insan haddini bilmeli, mütevazı olmalı.
Çok hoşuma gitti! Hindistan'ın çok zengin bir mıntıkası olan Haydarabat denilen bir yer vardır. Orada çok zengin idareler bulunmuştur. Medine-i Münevvere' de hac mevsiminde bir otelde, hamallar aşağıdan eşyaları -otelin büyük bir dairesi varmış- oraya çıkarmışlar. Bakmışlar, orada ufak tefek, zayıf bir adamcağız duruyor.
"Kalk şuradan, şu tarafa." demişler. Adamcağız kalkmış. Eşyaları çekerken bu sefer;
"Oradan çekil bu tarafa git." demişler, bu tarafa çekilmiş. Ondan sonra;
"Ne ayakta duruyorsun be adam." demişler, biraz daha uyarmışlar. Eşyaları oradan oraya, oradan oraya yerleştirip gitmişler. Veyahut gitmeden anlaşılmış iş. Meğer o itip kakaladıkları adam Haydarabat nizamı imiş. Hindistan'ın o meşhur, zengin, varlıklı mıntıkasının hâkimi olan meşhur Haydarabat nizamı ki Osmanlılardan bazı sultanlar oraya gelin gitmiştir. Osmanlı sultanlarından gelin almışlardır. Asil, çok zengin, çok kıymetli bir adamcağızmış. Ne kadar mütevazı ki hizmetçiler, hamallar;
"Şuraya çekil, buraya çekil." filan diyorlar da "gık" demiyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in mescidinin olduğu mübarek beldede kibre ne lüzum var. Ses çıkartmamış. Ne büyük ecir almıştır, Allah-u âlem.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in beldesine geldiği zaman büyüklerimizden bir tanesi ayakkabılarını çıkartmış.
"Niye çıkartıyorsun?" demişler.
"Resûlullah'ın ayak bastığı yerlere ben nasıl pabuçla basabilirim!" demiş.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in beldesinde adaptandır ki yüksek sesle konuşulmaz.
Neden? Burası Resûlullah'ın beldesi... Kavga edilir mi? Gürültü edilir mi?
Böyle halim halim, yumuşak yumuşak, yavaş yavaş konuşulur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri tevazu sahibi etsin. Kibirli, burnu büyük eylemesin. Kim tevazu gösterirse Allah onu yükseltir; kim tekebbür ederse Allah onu alçaltır.
Dördüncüsü;
Ve't-tüccârü bi'l-kezibi. "Tüccar." Doğrudan doğruya cehenneme girecek zümrelerin dördüncüsü; tüccarlar. Ne yaparsa ne zaman? Bi'l-kezibi. "Yalan söylediği zaman."
Neden yalan söyler tüccar? Malının ayıbını saklar, kusurunu söylemez;
"Maliyeti şu kadardır, aşağı idare etmez." der yemin eder, şöyle der böyle der... Karşısındakini aldatırsa, yalan yere bir şey söyleyip de yaparsa o zaman o da ondan dolayı giriyor.
Ticaret çok ince bir şeydir. Hz. Ömer radıyallahu anh dolaşırmış da ticaret yapan insanları imtihan edermiş. Şer-i şerifin ahkâmını bilmeyen kimselere ticaret yaptırmazmış, menedermiş. Ticaret çok incedir; insan nasıl söyleyecek, nasıl konuşacak ne yapacak ne edecek dikkat etmeli.
"İdare etmez, maliyetinden aşağı, şu şöyledir, bu böyledir." diyecek yerde;
"Fiyatı budur." deyip yalan yanlış söz söylemeden hareket etmeli.
Ve'l-ulemâü bi'l-hasedi. "Alimler de cehenneme hesapsız girerler." Ne yaparlarsa? "Hasetkâr, hasetçi olurlarsa."
Haset ne demek?
Haset çok kötü huylardan birisidir. Öyle bir kötü huydur ki insanın sermayesini tüketir. Mesela başka bir zaman namaz kılmıştır, oruç tutmuştur, tesbih çekmiştir, sadaka vermiştir... O verdiği sadakalardan, kıldığı namazlardan, tuttuğu oruçlardan hâsıl olan ecirleri götürür. Mevcut sermayeyi bitiriyor.
Haset, karşısındaki insanın elindeki nimetin ondan gitmesini istemektir.
"Onda o mal, o imkân, o para, o mevki, o otomobil olmasın. Herkes itibar ediyor, etmesin, herkes onu sevmesin..." gibi böyle istemek. İşte bu zeval-i nimeti arzu etmek, başkasının elindeki nimetin zail olmasını istemek...
Bir de fıkrası vardır bunun. Böyle fıkralarla hatırda daha iyi kalır.
Adamın birisi köylüymüş; dağdan odun taşırmış. Kullandığı bir şey olmadığı için odunları sırtına yükletirmiş, ipe sararmış öyle getirirmiş. Taşıya taşıya sırtı yara olurmuş. O da can-u gönülden dua edermiş;
"Aman yâ Rabbi! Ne olursun bana bir merkep nasip eyle de ben bu odunlarımı sırtımda taşımayayım. Sırtım yara oldu."
Yana yakıla dua ederken bir gün kendisine rüyasında demişler ki:
"Tamam, senin duanı kabul edeceğiz, sana bir merkep nasip edeceğiz. Ama sen duayı şöyle edeceksin; 'Yâ Rabbi! Sen komşuma iki tane, bana bir tane merkep ver.' Böyle dua edeceksin, o zaman sana bir tane merkep vereceğiz."
Demiş ki:
"Aman aman! Ben merkep istemekten vazgeçtim. Ben zaten komşunun bir tane merkebi olduğunu hazmedemiyordum, iki tane olursa onu nasıl hazmederim? Vazgeçtim, ben sırtımda taşırım odunu, onun iki tane olmasın."
Bu olmuş bir hadise midir, bilmiyorum ama insanlarda buna benzer komik bir haset duygusu olur.
Yahu bu nimeti ona veren kim? Allah!
Senin cebinden mi verdi?
Hayır! Kendi hazinesinden, gayb hazinelerinden ona ikram etti, ne kıskanıyorsun!
"Allah daha fazlasını versin, gözüm yok." de sen de istiyorsan ayrıca iste.
Bazı şeylerde insan başkasının elindeki nimeti isteyebilir. Mesela Allah-u Teâlâ hazretleri bir kimseye mal vermiş. O da o malı başkasının hayrına, selametine kullanıyor. Tasadduk ediyor, hayır hasenat yapıyor; çeşme, han, hamam yaptırıyor, açları doyuruyor, çıplakları giydiriyor.
"Ah keşke benim de param olsa da ben de şu hayırları yapsam. Şu sırada param yok ama bir zengin olayım, bak neler yapacağım Allah'ın izniyle."
Bu, gıptadır, gıpta ediyorsundur.
Allah bir kimseye ilim vermiş, o da o ilmi hayatında tatbik ediyor, bildiği şeyi yaşıyordur, bir de başkasına da öğretiyordur.
"Ah benim de ilmim olsa da ben de böyle güzel ameller işlesem. Ben de başka talebeleri yetiştirsem, öğretsem bildiklerimi." diye gıpta olur. Gıpta makbul bir şeydir, haset mezmum bir şeydir. Haset insanın amellerini hebâen mensûrâ eder. Gıpta ise insanı hayırlara teşvik eder.
Onun için kimsenin elindeki varlığa, mevki ve makama haset etmeyin. Hayır, dua edin.
"Allah-u Teâlâ hazretleri daha çok versin, daha hayırlısını versin. İnşallah hayıra kullanırlar. Daha güzel olsun, daha iyi olsun." diye kim bir Müslüman kardeşinin gıyabında dua ederse Allah-u Teâlâ hazretleri muhakkak ki ona, ona vereceğinden daha âlâsını da verir. Lütf-u kereminden umulur. Cemiyet olarak da sağlam bir cemiyet olur, sırtı yere gelmez. Fertler birbirlerini seviyorlar;
"Benim olmasın arkadaşımın olsun; ben yemeyeyim arkadaşım yesin, ben giymeyeyim arkadaşım giysin." diyorlarsa...
Ashâb-ı kiram böyleydi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ashabı, ensar ve muhacirîn birbirlerine böyle bağlarla bağlılardı.
Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsatun, diye ayet-i kerimede Allah-u Teâlâ methetmiştir.
"Müslümanların kendileri muhtaç olsalar, ihtiyaç içinde kıvransalar bile kardeşlerini tercih ederler de o ihtiyaç duydukları maddeleri kendileri almazlar, kardeşlerine verirler." diye îsâr duygusunu, kardeşini kendisine tercih etme duygusunu methediyor. Muhabbet böyle olur.
İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh;
"Kardeşliğin üç mertebesi vardır." diyor.
"Birinci mertebesi, kardeşini senin hizmetçin gibi düşünmektir. Maiyetindeki kâhyan, evindeki çoluk çocuğun, hizmetçin gibi düşünmektir. Acıkıyorsa yedirmektir, açıksa giydirmektir, ihtiyacını gidermektir. Bu kardeşliğin en aşağı mertebesidir. Kardeşini aç açık bırakmıyorsun, kendi zenginliğinden, imkânından ona bir şeyler veriyorsun.
İkinci mertebesi, biraz daha yüksek olan orta derecesi, kardeşini seninle eşit düşünmendir. Neyin varsa 'Al kardeşim, yarısı senin yarısı benim.' demektir. Eline bir elma gelmiş, kesip 'Al, yarısı sana, yarısı bana.' diye bölüşmektir. Kendi imkânların kadar ona imkân tanımak, onu rahat ettirmektir. Bu orta derecesidir.
Yüksek derecesi, âlâ mertebesi ise; kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacından öne almak, önce onun işlerini görmek, ondan sonra kendi ihtiyacını görmektir. Evvela can, sonra canan değil, tersine evvela canan, ondan sonra can... Evvela o dostum bir rahat etsin, ondan sonra ben... O ihtiyar adam nasıl ötekileri yağmurda sokmuş, barındırmış da kendisi ıslanmış, işte er kişinin işi öyledir. Hakikî Müslüman öyle olur."
Şimdi Müslümanlar arasında en aşağı mertebesi bile yok. Vardır da umumiyetle kardeşliğin şiarını, adabını unutmuş gibi görünüyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri aramızda muhabbeti tekrar ihya eylesin. Birbirimizi candan seven, birbirimizin yüzüne karşı da gıyabında da hayrını, iyiliğini isteyen kimseler eylesin. Birbirimize faydası dokunan kimseler eylesin.
Muhabbet, her şeyin anahtarıdır. Evliyâullahtan feyz alınması bile ona muhabbet etmeye bağlıdır. Muhabbetsiz feyz olmaz. Muhabbet edeceksin, füyûzât-ı İlâhî oradan gelecek. Y oksa muhabbet olmayınca mümkün değil. Bu sevgiyi öğrensek, bu sevgiyi her yerde yaysak ne kadar güzel olur.
Kızmayı çok güzel öğrenmişiz, birbirimize gayet güzel kızarız. Kavgayı da pek mükemmel öğrenmişiz. Küçükten çocuğumuza tabanca, ok, kamçı, kılıç alırız, kavga etmeyi de öğretmişizdir. Hepsine alıştırmışızdır, hepsi aşinadır. Kavgayı, kini, düşmanlığı, darılmayı, küsüşmeyi öğrendik. Sıra geldi şimdi; hadi bakalım babayiğitsen sevmeyi öğren!
Bana anlattıkları zaman hayret ettiğim bir hikâye var. Eskiden bir zât, bir şeyh efendiye gelmiş. Gelmiş demiş;
"Efendim, ben senin dervişin olmak istiyorum. Beni kabul eder misin dervişlerin arasına?"
Eskiden dervişlik zormuş; derviş olmak isteyen kimseye yüznumaraları temizlettirirler, çarşıda pazarda süpürgecilik yaptırırlarmış. Beldelerin uyuz köpeklerine, kedilerine, kargalarına, kanadı kolu kırık mahlûklarına baktırtırlarmış. Her çeşit ağır hizmetten geçermiş.
Hatta birisi derviş olmaya geldi mi derlermiş ki:
"Evladım, sen namazını kıl, orucunu tut. Bu dervişlik zor şeydir. Demirden leblebiyi çiğneyip yutabilir misin? Yutamazsın... Ağzına demirden bilyeleri alsan leblebi gibi yemek mümkün mü? İşte böyledir, dervişlik zordur. Senin nene gerek..."
İşte bu zât da gelmiş;
"Beni derviş olarak kabul et efendim." demiş.
"Evladım, yemeklerden hangi yemeği seversin?" diye sormuş şeyh.
"Fark etmez efendim." demiş.
"Yahu insan bir tanesini biraz daha fazlaca sevmez mi! Hani 'Ah şu sırada bir kızartma olsa.' veyahut 'Kaymaklı baklavayı veya kadayıfı severim. Güllaç iyidir, cevizli güllaç...' filan dese…"
"Fark etmez efendim. Hepsi benim nazarımda bir, hiç ayırmam." demiş.
"Pekâlâ. Peki, arkadaşlardan hangisini seversin?"
"Fark etmez."
"Çiçeklerden hangisini beğenirsin?"
"Fark etmez."
"Kimisi karanfili çok sever, kimisi gülü sever..."
"Fark etmez, fark etmez..."
"Peki, sana bir şey sorayım. Sen hiçbirisini sevdin mi?"
"Estağfirullah, hâşâ sümme hâşâ."
Hiç öyle bir şeyde yapmadığını ifade etmiş. Ondan sonra demiş ki:
"Evladım! Sen sevmeyi hiçbir yerde kullanmamışsın ki. Ne karanfili sevmişsin ne gülü sevmişsin ne bülbülü sevmişsin ne sümbülü sevmişsin... Ne baklavayı sevmişsin ne böreği sevmişsin... Git evvela sevmeyi öğren, öyle gel. Ben sana oradan tarif edeceğim."
"Sen sümbülü seviyorsun 'Bak, Allah-u Teâlâ hazretleri sevilmeye daha layıktır.' diyeceğim. Sümbülü sevmekten Allah'ı sevmeye geçeceksin. Birisini sevmekten ötekini sevmeye geçeceksin. Sen sevmeyi öğrenmemişsin ki!"
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, mübarek torununu kucağına aldığı zaman başlamış gözlerinden yaş dökülmeye. Ağlamış... Evveli ahiri gören Resûlullah! Kim bilir neler gördü. Gözü yaşlanmış, ağlamış. Bedevînin birisi, erkek ağlar mı gibilerden, Resûlullah'ın ağlamasını garip buluyor, diyor ki:
"Yâ Resûlallah! Sen de mi?"
Mübarek, Resûlullah o! O ağlıyorsa sen de gözünü zorla, ağlamaya çalış. Öyle hesap sormak olur mu? Demiş:
"Bu, Allah-u Teâlâ hazretlerinin bir rahmet duygusudur. Bunu dilediğine verir."
O göz yaşarması da o ağlayabilmek de o sevmek de ayrı bir şeydir. Bizim cemiyette en az bildiğimiz şeydir bu. Sevmeyi öğreneceğiz. Herkes birbirinin hasmıdır, herkes birbirinin kuyusunu kazar. Bugün Türkiye'deki felsefe;
"Arkadaş, baban bile olsa itimat etmeyeceksin."
Ne oldu Müslümanlık?
Ne oldu Müslümanlık?
"Yok, babana bile itimat etme. Bu devir öyle. Herkesi hasım bileceksin, hiç kimseye güvenmeyeceksin."
Senin dünyadan haberin yok. Eskiden öyle insanlar geçmiş ki onların ahbaplığını, arkadaşlığını sen masal gibi dinliyorsun. Haberin yok dünyadan. Yine de Allah'ın nice sevgili kulları vardır ki birbirlerini Allah için severler de nice fedakârlıklar yaparlar. Allah-u Teâlâ hazretleri o güzel duyguyu, o sevmek duygusunu sever. O kalp, canlı olursa sever.
Sevme nereden olur?
Kalpten olur. Kalp katılaşmışsa, hareket edemez hale gelmişse, elastikiyetini kaybetmişse, donmuşsa, taşlaşmışsa, sevemez. Sevme vasıtası çalışmaz hale gelmiş, dumura uğramış oluyor. O kalbin yumuşaklığından sonra sevme mümkün olur.
Haset duygusundan; söz sözü açtı buraya kadar getirdik. Alimler de hasetten girecekmiş cehenneme.
Şerhte Hocamız rahmetullahi aleyh diyor ki:
"Alimi alimden sorma." Açıklarken diyor ki:
"Hasedi on parçaya ayırmışlar; dokuz parçası ulemada olurmuş."
"Filanca alim nasıldır?" diye bir alime sorarsan ille;
"Armudun sapı, üzümün çöpü var." der.
Herkese bir kusur bulur, bir kulp takar, beğenmez. Sözün altında demek ister ki:
"Benden başka kıymetli kimse yok, en kıymetlisi benim. Daha başka kimi arıyorsun?"
Haset duygusu ulemada çok oluyor. Halbuki ulema haset ederse o zaman çok fena şeyler çıkar arkasından. Ulema insanlara doğru yolu. Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunu gösterecek ki duygularının esiri olmayacak. Hâsılı, alim haset ettiği zaman cehenneme gidiyor.
Ve'l-ağniyâü bi'l-buhli. "Zenginler de hesapsız cehenneme gidecek." Bir kısmı tabii...
Kimler?
Bi'l-buhli. "Cimrilik, pintilik ile cehenneme gidecek. Yani öyle yapanlar cehenneme gidecek." demek.
Zenginliği kim verdi sana? Allah-u Teâlâ hazretleri verdi.
Zenginliğin gereği nedir?
Zenginliğin gereği, Allah'ın kullarına, fakirlere senin malındaki hakkı vermektir.
Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûmi.
"Zenginlerin mallarında dilencilerin, mahrum kimselerin, yoksulların hakkı vardır."
"Nasıl olur; ben kazandım, gece gündüz uğraştım, didindim, ter döktüm, bu malı ben kazandım."
İşte Allah-u Teâlâ hazretleri;
"O senin kazandığın malda fakirin hakkı var." diyor. Sen alın teriyle, helalinden kazanmışsan ne mutlu! Mübarek olsun. Helalinden kazandığın malın bile bir miktarını fakire vereceksin.
"Ne kadarını vereceğim?"
Onun hesabı fıkıh kitaplarında vardır. Deven varsa şu kadar, sığır varsa bu kadar, koyunun varsa bu kadar, altının gümüşün varsa kırkta bir... Zekâtın ölçüsü vardır.
"Cimriliğin ölçüsü, hududu nedir?" diye sorulmuş. Cimriliğin asgarî ölçüsü zekâtını vermemektir. İnsan zekâtı vermiyorsa o cimridir. Zekâtı veriyorsa cimrilikten paçayı kurtarmıştır. Malının, parasının kırkta birini veremiyorsa, o adama "pinti" dersen başın ağrımaz, yanlış olmaz. Zengin, malının kırkta birini fukaraya verecek.
Ondan sonra?
Ondan sonrası kendi gönlüne, keyfine kalmıştır. Ne kadar çok verirse o kadar çok ecir, sevap bulur.
Bir zengini bana hep anlatırlar. Ben de tanıyorum. İsmini vermeyeceğim ama işini size söyleyeceğim ki bilin. Bir hayır cemiyeti için para toplamaya bu zenginin yanına gitmişler. Parayı toplamaya giden arkadaş bana naklediyor. Demiş ki:
"Siz piyasayı dolaşın da bana ondan sonra gelin."
"Biz takriben üç beş bin lira verir diye tahmin ediyorduk." diyor. Gidip piyasada dolaşmışlar;
"Fakirlere şunu yapacağız." filan diye makbuzla para toplamışlar. Akşamüstü bu zatın dükkânına gitmişler. Dükkânı pek büyük bir şey değil, küçücükçe...
"Çıkarttı, elli bin lira para verdi." diyor. Umduklarının on misli fazlasını vermiş. Allah vermiş de o da onlara bir miktarını ayırıp takdim etmiş. Güzel, yalnız sözü çok dikkatimi çekti. Verirken demiş ki:
"Şimdilik bunu alın, önümüzdeki sene inşaallah daha fazlasını vereceğim."
Önümüzdeki sene için şimdiden hayra niyetleniyor. Bak, bu güzel bir duygu işte!
"Bir dahaki sene oldu, gittik yanına. Çıkarıp iki yüz elli bin lira vermesin mi!"
Demek ki Allah işini rast getirmiş. Bir dahaki sene; bu sefer elli bin değil, iki yüz elli bin lira verecek kadar zengin etmiş. Öyle verebilmiş. Yine demiş ki:
"Bunu alın, inşaallah önümüzdeki sene daha fazla vereceğim."
Önündeki sene ne kadar verdiklerini pekiyi hatırlayamayacağım, yalnız geçen sene yirmi milyon verdiğini duydum. Allah razı olsun! Allah böyle kimseleri elbette mükâfatlandırır, mahrum eylemez.
Bunun için zenginliğin şartı Allah rızası için bu parayı vermektir. Veren Allah! Allah-u Teâlâ hazretleri sana vermiş. Sen yine bir miktarını kendine ayırmıyor musun? Kendi ihtiyaçlarına ayırıyorsun yine, yoksul kalmıyorsun ki. Evinde koltuk, kanepe var, şunu var bunu var, çeşit çeşit şeyler var... Bankaya da kaç senelik ihtiyat bırakmışsın, ayırmışsındır. Bankaya koymasan bile bilmem nereye koymuşsundur artık. Gene de elin titreyerek verirsen yakışık almaz. Allah'ın verdiğinden ver, korkma.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
"Sadakadan mal azalmaz." diye yeminle söylüyor.
"Sadaka vermekle mal azalmaz." diyor. Allah-u Teâlâ hazretleri asgarî bire on verir. Bir sene elli bin veren, ikincisi sene nasıl oluyor da iki yüz elli bin verir? Elbette Allah bire on vermiştir de ondan. Yirmi milyon kolay mı? Hadi bakalım, kaç babayiğit var!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolu daha güzeldir, O'nun yolunda para sarf etmek daha iyidir, daha hoştur, insanların mutluluğu için çalışmak iyidir, sadaka-i cariye insanın ölümünden sonra da kâr eder, diye inşaallah Allah o hayırlara parayı harcama sevgisi de versin.
22.02.1981 -
Namazda Saf Tutmak,
17.05.1981 -
Subhanallahi ve Elhamdülillahi
