19.01.1997 - Tvdekilere Cevap

19.01.1997 - Tvdekilere Cevap
Eûzubillâhimineşşeytanirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne’t-tayyibîne’t-tâhirîne ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
إِنَّ الْمَيِّتَ , لَيُعَذَّبُ بِبُكَاءِ أَهْلِهِ عَلَيْهِ
İnne’l-meyyite le-yuazzebu bi-bükâi ehlihî aleyhi.
Sadaka Resûlullah ve nataka habîbullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
“Hiç şüphe yok ki ölmüş olan kimse, aile efradının, yakınlarının kendisi üzerine ağlamasına üzülür, muazzeb olur, ruhu sıkılır, memnun olmaz.”
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, eltâfı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Allah iki cihanda bahtiyar eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref olun. Peygamber Efendimiz’e Firdevs-i âlâ’da komşu olun. Allah-u Teâlâ hazretleri dünyada cümlenizi, cümlemizi hayırları işlemeye muvaffak eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek, müşerref hadîs-i şerîflerini okuyarak bu dersi devam ettiriyoruz.
Okuduğumuz hadîs-i şerîflerin kaynaklarını merak edenler olabilir. Râmûzü’l-ehâdîs isimli Gümüşhânelî Hocamız hazretleri tarafından telif edilmiş olan kitabın 109. sayfasının dördüncü hadîs-i şerîfinin metnini okuduk. Bu hadîs-i şerîf Buhârî’de, Müslim’de, Ebû Davud’da, Tirmizî, Neseî’de yani altı meşhur sahih hadis kitabının -sıhah-ı sitte- beşinde mevcut olan bir hadîs-i şerîf. Ebû Mûse’l-Eş’arî hazretleri radıyallahu anh rivayet eylemiş.
Peygamber Efendimiz mevtânın hâlini anlatıyor, ölmüşlerin halini bildiriyor. Vefat etmiş kimselerle ilgili peş peşe üç hadisi şerif geçecek.
İnne’l-meyyite. “Hiç şüphe yok ki meyyit, ölmüş olan kimse…” Le-yuazzebu. “Muazzeb olur, üzülür.” Bi-bükâi ehlihî aleyhi. “Aile efradının, yakınlarının kendisi üzerine ağlamasına üzülür.” Azab, muazzeb olur; ruhu sıkılır, memnun olmaz.
Biliyorsunuz ölüm hepimizin başında, kaçmak mümkün değil!.. Nerede, nasıl olacaksa olacak, hepimiz öleceğiz. Allah, iman ile göçmeyi cümlemize nasip eylesin. ‘Az ağrı, âsân ölüm, kâmil bir iman ile’ duamız öyle. Hocamız öyle dua ederdi; “Az ağrı, âsân ölüm, kolay bir ölüm ve kâmil bir iman, sapasağlam, kale gibi bir iman ile âhirete göçmeyi Allah cümlemize nasip eylesin.”
Ölenin yakınları vardır. Anası, babası, akrabası, evlâdı, dostu, karısı, eşi, onu seven, tanıyan, arkadaşı, birileri vardır. Ölüm bir ayrılıktır. Bu taraftan ayrılık, öbür taraftan kavuşmadır.
Mevlânâ hazretleri, “Ben öldüğüm zaman, ‘el-firak, el-firak, ayrılık, ah birbirimizden ayrıldık’ deme. Ben kavuşmayı gidiyorum.” diyor. İşin bir de öbür tarafı var. Buradan ayrılıyor, daha güzel bir yere kavuşmaya gidiyor. Bir bakıma da kavuşma… Allah’ın sevgili kullarının Allah’ın nimetlerine, Allah’ın rızasına, Allah’ın sevdiği daha önceden vefat etmiş kullarına kavuşması... Düğün, bayram, şeb-i arûs… İnsanın öldüğü gece, düğün gecesi.
Ama bu taraf için öyle değil! Bu taraf ağlar.
Neden?
Bir kere ayrılığa ağlar. Ondan sonra, “Zavallı fukaracık, şu kadar sene çekti, bu kadar yatalaktı, hastaydı, vah vah vah veya trafik kazası oldu, yazık veyahut denizde boğuldu vs...” Ölümün şeklinden dolayı, vefat edenin hallerinden dolayı merhametinden dayanamaz, ağlar insan. Ölen kimseye üzülmemek mümkün değildir.
Hocamız burada vefatına sebep olan rahatsızlığı ile rahatsızlandığı ve yatağa yattığı zaman çok kimseler biliyorum ki; “Yâ Rabbi! Benim canımı al, ona ver. O yaşasın, ben ölüyüm.” Diyordu. Ama tabii Allah’ın birisinin canını alıp da ötekisine vermeye ihtiyacı yok ki. Ömür verirse verir ama kader öyle olunca da değişmez.
Peygamberler de geldi geçti. Allah-u Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine hâl-i hayatında buyuruyor ki;
إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ
İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn.[1] “Sen de öleceksin, senin şu etrafındaki insanlar da ölecek.”
Dostlar, düşmanlar, sahabe, kâfirler, müşrikler… Kimseye kalmayacak bu dünya! İftiracılar, zalimler; herkes ölecek… Zalim de ölecek, mazlum da ölecek. Katil, maktülü öldürdü diye kendisi kalmayacak ki o da ölecek. Katil de, zalim de, müfteri de ölecek…
Ölecek ne demek?
Âhirette görürsün demek. Bu dünyada böyle ama… Hoşuma giden bir ilahi var;
“Er yarın hak divanında belli olur.”
Burada mevki makam, para pul, kavim, kabile, arkadaş, ahbap, entrika, dalavere söker de orada sökmez.
Er yarın hak divanında belli olur.
Bakalım kim gerçek adammış, mertmiş, orada belli olur.
Sohbetimizin içine bir de âyet bereketi girsin, âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ
Ve mâ Muhammedün illâ resûlün kad halet min kablihi’r-rusülü efein mâte ev kutile’nkalebtüm alâ a’kâbiküm.[2]
Ve mâ Muhammedün illâ resûlün. “Muhammed Allah’ın elçisi, elçiden başka bir şey değil…” Kad halet min kablihi’r-rusülü. “Bilinen bir gerçek ki ondan önce de nice Allah’ın elçileri, nice peygamberler geldi, göçtü.” Yani o da göçecek. Efein mâte ev kutile’nkalebtüm alâ a’kâbiküm. “Eğer Resûlullah ölürse topuğunuzun üzerinde 180 derece geriye dönüp de İslâm’dan vaz mı geçeceksiniz?”
Bu çok mühim bir âyet-i kerîme! Bana bazı hattatlar; “Hocam, bazı güzel cümleleri tespit et de biz onları yazalım, levha olsun.” diyorlar. İşte bak; efein mâte ev kutile’nkalebtüm alâ a’kâbiküm. “Eğer Rasululah ölürse topuğunuzun üzerinde 180 derce geriye dönüp de, İslâm’dan vaz mı geçeceksiniz?” Efe in-mâte ev kutile “Öldüğü zaman veyahut suikasta uğrayıp öldürüldüğü zaman” Hani oklarını, kılıçlarını alıp da evin etrafını sarmadılar mı? Hicrette peşine düşmediler mi? Mağaranın ağzına kadar gelmediler mi? Niyetleri neydi? Yakalasalardı ne olacaktı?..
Hz. Ebû Bekir, mağaranını içinde Resûlullah için tir tir titremeye, ağlamaya, üzülmeye başladı. Mahzun oldu. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;
“Yâ Ebû Bekir! Üzülme! Sen üçüncüsü Allah olan iki kişinin akıbeti hakkında ne tahmin edersin?”
Ne korkuyorsun? Sen, ben bir de Allah.
إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
İz ahrecehullezîne keferû sâniye’sneyni iz hümâ fi’l-ğâri iz yekûlü li-sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ. [3]
“Mahzun olma yâ Ebû Bekir! Allah bizimle. Üçüncüsü Allah olan iki kişiye Allah’ın istemediği zaman, istemediği mahluklar zarar verebilir mi?”
Veremez! Veren Allah’ın müsaadesiyle veriyor. Müsaade etmese veremez; dili tutulur, ayağı kırılır, canı çıkar, gözü çıkar. Ama müsaade ediliyor da ondan… Peygamber Efendimiz’in yanına, mağaraya kadar gelmişler ama Allah göstertmemiş. İsterse oraya da getirtmezdi. Sevr dağının dibinde helâk ederdi; başlarına taş yuvarlardı, yıldırım yağdırırdı.
Her şeye kâdir! Kaderin güzelliğini anlayıp teslim olmak lazım! Kader; Allah takdir etmiş.
Sahabeden, aşere-i mübeşşereden -cennetlikle müjdelenmiş mübareklerden- birisi âmâ olmuş, iki gözüne görmeme durumu gelmiş. Cennetlik! Aşere-i mübeşşereden! Peygamber Efendimiz’in sevdiği kimse! Duası makbul, müstecab; ne söylese, kime dua etse duası kabul oluyor. Allah duasını kabul ediyor. Demişler ki;
“Mübarek! Biliyoruz ki duan makbul. Kendine de gözün açılsın diye dua etsene.”
Şahane, harika bir söz söylüyor;
“Ben Allah’ın kaderini, gözümün nurundan daha çok severim.”
Öyle takdir etmiş, “Gözümü aç yâ Rabbi!” demem. Madem gözümün nurunu almayı [uygun görmüş], “Yâ Rabbi! Benim gözümü aç.” demem, diyor. “Allah’ın kaderini gözümün nurundan daha çok severim.”
Kadere sevgiye bak!
Neden?
Kaderi takdir eden Allah da, ondan... Allah’ı seviyor, her şeyini seviyor; lütfu da hoş, kahrı da hoş, hayat verse hoş, ölüm derse hoş… Her şey hoş… Öyle Müslüman olmak, Allah’a öyle bağlanmak lazım!
Neşeli zamanda Allah’a kulluk edip de sıkıntılı zamanda Allah’tan dönmek olmaz. İyi bir şey olduğu zaman Allah’a ibadet edip de kötü bir şey olduğu zaman isyan etmek, feryat etmek, feveran etmek olmaz. Mertliğe sığmaz, ahlâka sığmaz. Allah o kadar nimet vermiş, bir de böyle imtihan ediyor. Ne var, ona da sabret. Her hâle sabredecek.
Peygamber Efendimiz bey’at alırken, kendisine tâbi olanlardan söz alırken, onların tâbi olmalarını kabul ederken derdi ki;
“Bana sevinçli durumda da, üzüntülü durumda da âsi gelmeyeceksiniz, tamam mı? Fi’l-mekrehi ve’l-menşat. Hoşlanmadığınız durumda da tâbi olacaksınız, isyan yok! Hoşlandığınız durumda da…”
“Hadi bakalım, geceleyin soğukta nöbet tut.”
Tutacak.
“Hadi bakalım düşmana sen saldır.”
Saldıracak.
“Hadi bakalım şu şeyi yap.”
Yapacak. Hoşlanmasa da yapacak. Sözü tam verecek, “Ben sana tâbiyim ya Resûlallah! Emret, emrin başım üstüne.” diyecek. Müslümanlık bu!
Bizim neslimiz İslâm’ı anlamakta çok zorluklarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Bir sürü aykırı söz, aykırı fikir, aldatıcı laf, sahtekâr, ukala insanlarla karşılaşıyor. Bir ona kulak veriyor, bir buna kulak veriyor; bir öyle bir böyle, afallayıp kalıyor. Allah Allah, hangisi doğru? Tarikat doğru mu yanlış mı? Tasavvuf eksik mi, fazla mı? Tasavvuf İslâm’ın özü mü, değil mi? Bütün tarikatlar fena mı iyi mi?
Bu kadar âlem davul zurna Ramazan’da bangır bangır ortalığı inleterek konuşuyorlar. Bu kadar gürültünün patırtının arasında insan gerçeği bulacak. Çok zor! Gerçi eskiden de zordu, o zamanın da başka zorlukları vardı. Bu zamanın insanının imtihanı da bu!..
“İmtihandan nasıl kurtulurum hocam, bana bir ışık göster?”
Kur’ân-ı Kerîm’e sarıl. Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine yapış.
Şu okuduğumuz kitabı niye okuyoruz? Dünya kadar, kütüphaneler dolusu kitaplar var. Hatta hepimizin evinde nice kitaplar var. Niye bu kitabı okuyoruz?
Çünkü bu Peygamber Efendimiz’in sözü. Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılmayı, Peygamber Efendimiz bize emrediyor, “sımsıkı sarılın” diyor. Sünnetine sarılan kurtulur, sarılmayan hapı yutar.
“Ben sünneti kabul etmiyorum.”
O zaman hapı yuttun sen. Sen sünneti kabul etmiyorsan hapı yuttun.
“Ben Kur’an’a inanırım, başka bir şeye inanmam.”
Sen Kur’ân-ı Kerîm’e bağlansan, Kur’ân-ı Kerîm’de Allah sana, “Resûlüme bağlan.” diye emrediyor. Yalancı! Kimi kandırıyorsun?
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ
Kul in küntüm tühibbûnallâhe fe’ttebiûnî yuhbibkümullâhü.[4] “Allah’ı seviyorum diyorsanız Resûlullah’a tâbi olun da, Allah da sizi sevsin.”
أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ
Etîullâhe ve’r-resûle.[5] “Allah’a ve resûlüne itaat edin.”
İtaat nasıl olacak?
“Ben Resûlullah’a itaat etmek istiyorum. Tamam, anladım! Allah’a da itaat edeceğim, Resûlüne de itaat edeceğim.”
Nasıl itaat edeceksin Resûlüne?
Sözünü dinleyeceksin.
Sözü nerede?
Hadis işte hadis! Hadis, Türkçe “söz” demek. Hadîs-i şerîf, “şerefli söz”.
Neden şerefli?
Resûlullah’ın fem-i saadetinden çıkmış, onun sözü. Mübarek, başımızın tacı; onu dinleyeceksin.
“Ben evliyânın kerametine inanmam.”
Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz’in hadislerinde keramet var. Asr-ı saadette de, bu asr-ı rezalette de keramet var. Gözünü aç! Ne kapatıyorsun!
Kerâmetü’l-evliyâi hakkun.
Hadîs-i şerîfte keramet var. Hadisi oku, milleti kandırma, doğruyu söyle.
“Kur’an’a inanırım, hadisleri kabul etmem.”
Resûlullah’tan rivayet edildiği şeksiz olan bir sözü, bir hadisi bir insan inkâr etse, “Benim aklım bu işe ermez. Ben böyle düşünmüyorum, ben bunu kabul etmem.” derse adam kâfir olur. Kâfir olmak için illa Kur’an’a karşı gelmek, Selman Rüşdi olmak lazım değil! Resûlullah’ın sahih bir hadîs-i şerîfine, “Benim gönlüm buna yatmadı. Benim aklım buna uymadı. Ben bunu kabul etmiyorum.” derse kâfir olur.
Neden?
Resûlullah’ı Allah gönderdiği için…
“Ama bu hadis, hadis midir?”
Tamam, bunu sorar, herkes sorabilir. Bakalım, doğru mu, yanlış mı? Gerçekten Resûlullah Efendimiz söylemiş mi? Alimlerimiz bunu senden benden daha iyi yapmışlar. Küçücük bir satır ama bak ne diyor; ha harfi Buhârî’den, mim harfi Müslim’den, dal harfi Ebû Davud’dan, te harfi Tirmizî’den, nun harfi Neseî’den kısaltma… An İbni Ömer. Hz. Ömer’in oğlu Ömer’den rivayet etmiş, bu kaynaklar. Beş tane kale gibi sağlam kaynak İbn Ömer’den rivayet etmiş. Tirmizî ve Neseî Hz. Ömer’in -radıyallahu anh- kendisinden rivayet etmiş. Taberânî de Ebû Musa’dan rivayet etmiş. Bak! Kaç yerden geliyor, sağlam.
“Ben böyle şeye inanmam. Ölen adam, arkasından ağlayanın ağlamasından muazzeb olurmuş!” derse bir insan, cehennemin aşağısına yuvarlanır.
Neden?
Resûlullah söylüyor, bu inanmıyor. “Benim aklım ermez. Adam öldü, ne diye muazzeb oluyor?”
Olur! Peygamber Efendimiz “olur” dediği için… Ağlayanın ağlamasından ölü rahatsız olur. Tamam mı! Ya böyle inanırsın mü’min olursun. Çünkü senin bildiğin bir şey değil. Gözün açık olsa, gerçekleri görsen sen de anlayacaksın, sen de üzüldüğünü göreceksin. Senin gözün kapalı da ondan anlamıyorsun. Resûlullah görüyor.
Bedir harbinde müşriklerin cesetlerini, leşlerini kuyuya attılar, tıktılar. Peygamber Efendimiz kuyunun başına geldi, dedi ki;
“Ey müşrikler! Biz Rabbimizin bize vaat ettiği zafere nâil olduk, vaadine mazhar olduk. Siz de Rabbimizin size önceden bildirdiği azaba kavuştunuz mu? Rabbimizin size vaat ettiğini siz de buldunuz mu?” diye sordu.
Ölmüş adamlar, kaskatı kesilmişler, yaralı, kanları kurumuş… Peygamber Efendimiz kuyunun başında oraya atılmış adamlara böyle seslendi. Sahâbe-i kirâm, İslâm’ı yeni öğreniyor;
“Yâ Resûlallah! Duyar mı senin bu sözünü?” dediler.
“Sizden daha iyi duyar. Yalnız cevap veremez.”
Kabrin içindekinin halini evliyâullah görür, enbiyâ görür... Evliyâ da görür, “Bu kabirdeki adam azap görüyor.” der.
Peygamber Efendimiz iki kabrin yanından geçti;
“Bu iki kabirdeki Müslümanlar azap görüyor.” dedi. Müslüman ama azap görüyor.
Neden?
Birisi laf taşır, koğuculuk yapar, birisinin lafını ötekisine söylermiş. Ötekisi de küçük abdestini yaparken sakınmazmış. “Bak, ondan dolayı kabirde azap görüyor.” diye söyledi. Sonra bir tane çubuk aldı, ikiye böldü, birer birer kabirlerin üzerine sapladı, “Bunlar kuruyuncaya kadar azap görmezler.” dedi.
Kabristanlarda niye ağaçlar var, niye ağaç dikiyorlar?
Vefat edenin kabrinin başına hemen ağaç dikiliyor. Üstündeki otları da yolmak doğru değil.
Neden?
Onlar yeşil durdukça azap görmüyor da ondan. Bunlar bizim bu aklımızla anlayacağımız şeyler değil. Bunlar peygamberlerin söylediği şeyler, oradan biliyoruz. Bizim için perdeler var, öbür tarafı görmüyoruz. Oraları görenler, bilenler haber veriyor. Âhirete ait haberleri biz şimdiden bilemeyiz.
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
Ellezîne yü’minûne bi’l-gaybi.[6]
Biz inanıyoruz; hem de sapasağlam!
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
Ve bi’l-âhiretihüm yûkınûne.[7]
Yakîn ile, sımsıkı bir [şekilde] biliyoruz ki öldükten sonra kabirde kabir hayatı var. Kıyamet koptuktan sonra âhiret olacak, mahkeme-i kübrâ olacak. Sırattan geçilecek, geçenler cennete varacaklar, ebedî saadete erecekler.
Nasıl biliyoruz?
Sapasağlam biliyoruz. Ve bi’l-âhiretihüm yûkınûne. Gaybe inanıyoruz, olmadan biliyoruz.
“Gördün mü be adam?”
Görmedim ama biliyorum. Ben mü’minim, ben Resûlullah’a tabiyim, ben Kur’an’a tabiyim. Ben onun kölesiyim, ben ona aşığım, ben o ne derse hiçbir şeyine itiraz etmem şaşkın değilim. Benim bilgi kaynağım Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf; seninki akıl…
Müşrikin aklı yok mu? Hintli’nin aklı yok mu?Müşriklerin, putperestlerin, Buşmanların, Hotantoların, Eskimoların aklı yok mu? Onlar da alet yapıyor, ev yapıyor, elbise dikiyor bir şeyler yapıyorlar. Aklı yok mu?
Akıl yeter mi?
Yetmez!
Ne lazım?
Vahyin nuru ile yolunun aydınlanması lazım! Akıl kendi başına herbir insanı başka bir tarafa götürüyor. Utanmadan ağacı alıyor, taşı alıyor, mermeri alıyor, yontuyor; heykel yapıyor. Sonra geçip karşısına ağlıyor, yalvarıyor, “Bana şunu ver, bunu ver...”
Bunu sen demin yapmadın mı? Bu taş değil miydi? Bunu buraya dikti, önüne diz çöküyor!..
Avustralya’da gözümle gördüm. Budist mabedini görelim diye gittik. Halı döşemişler, “Pabuçlarınızı çıkartacaksınız.” dediler, çıkarttık. Biz alışkınız, evimizde de çıkartırız. Sokağın kirini eve taşımayız. Kocaman bir Buda heykeli yapmışlar; şişman bir adam; çıplak, göbeği, göbek deliği görünüyor. Üstünde örtü görünüyor, yuvarlak, tombul yanaklı, kulakları omuza kadar uzun. Hintli birisi onun karşısına geçti diz çöktü, bilmem ne yaptı; yüreğim parçalandı. Taşa ibadet ediyor. İnsanların yaptığı taş! Üç sene önce orada yoktu, üç sene sonra getirdiler oraya, vinçle diktiler. O taşa tapınıyor.
Buna akıl mı denir. Böyle tapındığı zaman Allah’ın gazabına uğruyor. Âlemlerin Rabbi diyor ki;
“Seni ben yarattım, ben besliyorum, sen başkasına ibadet ediyorsun kulum. Bu ne şaşkınlık?”
Allah; “Seni ben yaratmadım mı? O mu yarattı seni? O taştı, sen doğduğun zaman o taş yoktu. Üç senedir orada var. Seni o yaratmadı, ben yarattım ey kulum. Âlemlerin Rabbi, Rabbü’l-âlemîn, hâliku’l-kâinat, hâliku kevn-i mekân, zaman… Ben seni yarattım, rızkını da ben veriyorum. Sen kalkmışsın başka şeylere tapınıyorsun. Olur mu böyle kulum?” diyor, sevmiyor. İnsan imtihanı kaybediyor; rabbini bulamamış, kendisine iyiliği yapan yaratanını anlayamamış, tanıyamamış oluyor.
Tasavvuf nedir?
Tasavvuf; Allah’ı tanıma yoludur, Allah’a giden yoldur, Allah’ı bulmak, bilmek, sevmek yoludur. Bulamamış!.. Hatta peygamber gönderilmiş kavimler bile sapıtıyorlar. Sapıtabilirler, şeytan boş durmaz.
Nasıl kandırır şeytan?
İnsanın aklına yatkın laflar söyleyerek kandırır.
Nasıl kandırırmış?
Şeytan akıldan kandırırmış. İlk başta aklı ileri sürüp de cennette ukalalık etmedi mi? “Yâ İblis! Âdem’i yarattım, secde et Âdem’e.” dendi.
“Etmem.”
“Niye etmiyorsun?”
. قَال أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
Kâle ene hayrun minhü. Halaktenî min nârin ve halaktehû min tînin..[8] “Ben ondan daha hayırlıyım. Sen beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın. Ben daha hayırlıyım, ben ona secde etmem.”
“Etmezsen ben de seni ebediyen cehennemde yakarım. Defol!” dedi, kovuldu, melun ve matrûd oldu. Kovulmuş, huzûr-ı ilâhîden, rahmet-i ilâhîden atılmış, mahrum bırakılmış şeytan oldu.
Akıl yürütmedi mi?
Akıl yürüttü; “Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten, onu topraktan yarattın.” dedi.
Nereden biliyorsun şaşkın? Ateşin topraktan daha iyi olduğunu nereden çıkarttın?
Yanlış bir akıl! “Akıllıyım” diyen insanlar, akıl kullanan insanlar yanlış bir iş yapıyorsa bir yerde bozukluk vardır. Elektrikçi şebekeyi döşer, girersin eve; elektrik yanmaz. Şebekeyi döşedi, niye yanmıyor elektrik? Bir yerde bir hata var da ondan… Şebeke var, ampul var, her şey var ama olmuyor. Baştan aşağı inceler, hatasını bulur, düzeltir. Bir yerde bir hata ediyor...
Şeytan insana sûret-i haktan görünerek yanaşıp aldatıyor, kandırıyor. Şeytanın işi, mesleği kandırmak değil mi? “Olur mu böyle şey?” diyor, vesvese veriyor. Her insanın tavrını gözlüyor, “Ben bunu nasıl aldatabilirim?” diyor, oradan yanaşıyor yanına.
Birisinin yanına gidiyor, diyor ki;
“Sen çok iyi bir adam oldun. Senin eşin yok. Sen dünyada bir tanesin. Sen olgunlaştın, kemâle erdin.”
Şişiriyor, pohpohluyor, dalkavukluk ediyor. Ondan sonra da;
“Senin ibadete ihtiyacın yok artık, oldun.” diyor.
Bazen rüyasına giriyor, şeytanî rüyalar oluyor. Rüyasına giriyor, rüyasında aldatıyor. Aklına, gönlüne, kalbine girerek aldatıyor.
Ne yapacak, kurtuluşun yolu ne?
Kurtuluşun yolu, vahyin çizgisine gelmek ve vahyin ışığında etrafı seyretmek! Resûlullah’ın sözleriyle [düşünmek]… Yoksa hatanın nerede olduğunu sezemez, anlayamaz. Bir sürü akıllı adam var; Avrupalı, Amerikalı… Nelere tapınıyorlar! Git, inanç bakımdan incele, ne kadar bâtıl inançları var. Akıl yetmiyor, akıl yetmez! Akıl yetseydi Allah peygamber göndermezdi. Allah peygamber göndererek akılları, akl-ı selimi irşat ediyor. “Bak, şu tarafa gidersen, şöyle yaparsan doğru” diyor. Onun için sırf aklına güvenmek hiç kimseyi kurtarmamış. Vahyin ışığında vahyi esas alacaksın.
“Ben Müslümanım, üniversitede profesördüm, bölüm başkanıydım, yüksek mevkiim vardı, maiyetimde bir sürü [hocalar] vardı. Bizim fakültede felsefe okunurdu; ilk çağ felsefesi, ortaçağ felsefesi, yeniçağ felsefesi, yakınçağ felsefesi, İslâm felsefesi, din felsefesi, felsefe felsefesi, bilmem ne felsefesi okunurdu. Felsefeye göre düşünenlere filozof deniyor. Felsefe tarihini aç, oku; Aristo’dan, Eflatun’dan bu zamana kadar oku. Bir sürü fikir! Sonuç yok, sonuç vahiyle!
Allah-u Teâlâ hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki;
اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
Er-Rahmânü alleme’l-Kur’âne, haleka’l-insâne allemehü’l-beyân. [9]
Er-Rahmânü. “Rahman olan Allah…” Alleme’l-Kur’âne. “Kur’an’ı öğretti.” Haleka’l-insâne allemehü’l-beyân. “İnsanları yarattı, konuşmayı öğretti.”
İnsan kendisi yaptığını sanıyor. Allah öğretince, peygamberler öğretince öğreniyor.
اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
Ellezî alleme bi’l-kalemi, alleme’l-insâne mâ lem ya’lem.[10]
İnsana, bilmediklerini kim öğretiyor?
Allah öğretiyor. Sen Allah’a tabii olmazsan nereden bileceksin, bilemezsin ki… Her mahlûkun kendisine göre bir aklı var ama hata ediyor, av oluyor. Balık, karnımı doyuracağım derken oltaya takılıyor, hayatı gidiyor.
Avcılar, çeşitli avları onların aklına uygun gelen yollarla avlıyorlar. Şeytan da insanın avcısı, o da insanı aklından avlıyor.
Ne yapacaksın?
Kur’an’a tâbi olacaksın. Ben profesörüm, falanca feylesof -filozof- çok düşünmesini, çok konuşmasını bilen… Şimdi sen de bir laf söylersin, felsefe tarihine senin de adın girer. Belki muntazam düşünmeye sahipsen, “Falanca şahıs da şöyle demiş.” derler. Senin de adın anılır; egzistansiyalist felsefe, sürrealist felsefe vb. Senin de adın bir yere girer, o kadar.
Biz Müslümanlar, Müslüman oluşumuzun menşeini düşünelim.
Müslüman olmak ne demek?
Gidip Allah’a kendisini teslim etmek, demek. “Yâ Rabbi! Ben Müslüman oldum.”
Ne demek?
“Yâ Rabbi! Ben sana teslim oldum.” demek. “Kendi keyfimi, arzumu, hevâ-yı nefsimi, şehevât-ı nefsâniyyemi bıraktım; ben sana teslimim yâ Rabbi!” diyoruz. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh diyoruz. “Allah’tan başka ilah yok. O benim Rabbim. Muhammed O’nun elçisi… O’na teslim olduk.” diyoruz.
“Teslim olduk” deyip de teslim olmamak olmaz. Hem “teslim oldum” diyor, hem de Kur’an’a bağlı değil! Hem “teslim oldum” diyor. Eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh diyor, hem Peygamber Efendimiz’i kabul etmiyor.
“Ben peygambere bile aldırmam.”
O zaman olmaz!.. Çünkü eğer Allah’a tâbi olmak istiyorsan Allah’ın sevdiği yolu bize Peygamber Efendimiz öğrettiği için olmaz! Yanlış yola gidersin, sapıtırsın. Mutlaka hâib ve hâsir; pişman ve perişan olursun. Dünya ve âhiretin mahvolur. Onun için Efendimiz’in hadislerini okuyoruz.
Çok önemli! Bunu iyi bilmek lazım! Sözlerinin, muhâkemesinin, fikirlerinin kaynağını Kur’an’a ve hadise dayandırması lazım!
Niye böyle yaptın? Niye çıktın burada konuşuyorsun?
Peygamber Efendimiz’in vazifesini, verdiği vazifeyi yapıyorum.
Niye akşamleyin Ramazan’larda 20 rekât -uzun- teravih kılıyoruz?
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kıldığı için… Teravih namazı Kur’ân-ı Kerîm’de yok. “Teravih namazı kılın ey müslümanlar.” diye bir âyet yok!
Nerede var?
Efendimiz’in sünnetinde, hayatında var. Demek ki sünnet olmasaydı biz Teravih namazından haberdar olmayacaktık. Birçok şeyden haberdar olmayacaktık. Sünnetten müstağnî kalınamaz. Sünnetsiz İslâm anlaşılamaz, yaşanamaz; bu çok kesin bir şey! Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Ben vefat ettikten sonra arkamda iki şey bırakıyorum. Birisi Kur’an, birisi de benim sünnetim. Bu ikisine sarılırsanız asla sapıtmazsınız.”
Niye, “Birisine sarılırsanız.” demiyor, rica ediyorum düşünün. Niye, “Kur’an’a sarılırsanız.” demiyor da kendi sünnetini de söylüyor?
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in açıklaması, sünneti, uygulaması, hayatı.
Peygamber Efendimiz’in hayatı ne?
Kur’an’ın hayata uygulanmasının gözle görülen, elle tutulan misali…
Bir insan, “Ben lafı anlayamadım, kavrayamadım.” diyebilir. Biliyorum, insanın gençlik çağları, buhranlı devreleri olur; sözü hiç anlamaz. Vücudundaki değişikliklerden, ifrâzattan vesaireden kaynaklanan delikanlılık çağları oluyor. Konferansa gider, hiçbir şey anlamaz; gelir, şikâyet eder. Doktora gider, der ki; “Ben Türkçe konuşulan bir konferansa gittim. Hiçbir şey anlayamadım. Zihnimi toplayamıyorum.”
Delikanlı olmaya başladı. Delikanlılık alametleri vücudunda belirlemeye başladı. Zihnini toplayamıyor.
Netice itibariyle aziz ve muhterem kardeşlerim!
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sözleri Kur’an’ın açıklaması, en güzel açıklaması olduğundan sözü anlamayacak bir insan Resûlullah’ın hayatına baksın.
Sen okuma yazma bilmiyor musun?
“Bilmiyorum, ümmiyim. Elif’i be’den ayırt edemem. Elif’i görsem mertek sanırım.”
Mertek ne demek?
Sopa! Uzun bir şey görünce, “Herhalde bu sopa.” [der.]
Senin okuman yazman yok mu?
“Cahilim hocam, ümmiyim, zır cahilim, hiçbir şeyden haberim yok.”
Tamam. Geç şu televizyonun karşısına, seyret.
“Hah, şimdi anladım, Allah razı olsun. Çünkü gözümle gördüm.”
İşte Peygamber Efendimiz gözle görülen şekli. Kur’an yazısı, Peygamber Efendimiz de yazının mücessem gözle görülen şekli… Kur’an’a göre yaşamıştır.
Resûlullah’ın ahlâkını Hz. Âişe validemize sormuşlar;
“Yâ ümme’l-mü’minîn! Ey müslümanların anası, validemiz! Biz Resûlullah Efendimiz’e yetişemedik. Onun hayatı, ahlâkı, huyu nasıldı?”
Diyor ki;
“Siz Kur’an okumaz mısınız mübarekler? Kâne hulukuhu’l-Kur’ân. Resûlullah’ın ahlâkı Kur’andı.”
Yazılısı Kur’an, uygulanışı Resûlullah Efendimiz ve sünneti... İnsan bundan vazgeçilir mi, geçilir mi? Her şeyini yapmak lazım!..
“Bu devirde şimdi misvak mı kullanacağız?”
Onun da cevabı var sünnette. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
El-Esâbiu tecrî ecre’s-sivâk. “Misvakın yoksa parmakların da misvak yerine geçer.”
Mühim olanın ağzı ve dişi temizlemek olduğunu buradan anlıyoruz. Bak, senin itirazına hadiste cevap var. Mühim olan dişin temizlenmesi olduğunu Peygamber Efendimiz de söylüyor.
Fakat misvakın kendine göre özellikleri ve güzellikleri var. Resûlullah Efendimiz onu seçmiş, faydası var, antiseptik…
Antiseptik ne demek?
Mikropları temzileyen, öldüren bir özelliği var. İçinde antiseptik bir madde var. Şu Allah’ın işine bak! Bir odunun içine dişlere yarayacak antiseptik malzeme koymuş. İlaç koymuş, ilaçlı… Onu kullanan insanlarda, kullanmayan insanların yüzde yetmişinde, doksanında olan hastalık, piyore hastalığı -diş köklerinin çürümesi- olmuyor.
Neden?
Misvakın içine Allah ilaç koymuş da ondan.
“Misvak da kullansak olur, naylon diş fırçası da kullansak olur.”
Tamam, olur ama misvakta ilaç var, naylonda ilaç yok. Misvak antiseptik, asitleri söndürücü…
Ağızda insanın dişlerini çürüten nedir?
Asitlerdir. Gıdalar parçalanıyor, asit oluyor, asitler geliyor dişlerin minesini yiyor, oradan delik oluyor. Misvak asidi söndürüyor. Asidi söndürünce dişler kovuk olmuyor, delik olmuyor, çürümüyor. Bak özellikleri var.
İslâm’ın esrarındandır, Peygamber Efendimiz hanımlara buyurdu ki;
“Sizin içinizde bana en önce kavuşacak olan; eli en uzundur.”
Hemen kenara gittiler, birbirlerinin ellerini ölçmeye başladır; “Hangimizin eli daha uzun?” diye… Sevde validemizin eli uzuncaymış. Herkes el boyu ölçmeye kalkınca, Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
“Eli uzunluktan; maksat, cömert. Sağa sola hayır hasenâtı, sadakayı, nafakayı çok veren demek.”
İnsan ufak tefek yapılı olabilir, cüce yapılı olabilir. Kolu kısa olabilir ama kalbi zengin olur, çok hayır yapar. O da eli uzun demek. El uzunluğu, cömertlik demek oluyor.
“En cömert olanınız gelecek.”
Eli en uzun olan Sevde validemiz çıkmış, o da çok cömertmiş, hayırsevermiş. İlk önce Peygamber Efendimiz’e yine o kavuşmuş. Hem eli uzun olduğundan hem de cömert olduğundan o kavuşmuş. Esrar!.. Peygamber Efendimiz bir lafı söylediği zaman, kaç yönden doğru söylüyor. Bu sır, işin esrar tarafı, esrarengiz tarafı...
Şu müjde çıkıyor ki, sen Resûlullah’ın buyruğunu tuttuğun zaman anlasan da anlamasan da bazı faydalar geliyor. Namaz kılarsan şöyle sevap kazanırsın, oruç tutarsan şöyle olursun, teravih kılarsan aşırı yediğin iftar yemeğini öğütürsün, sahura kalkarsan şu olur, bu olur... Bunlar bilinse de bilinmese de kişi uyguladığı zaman sıhhat kazanıyor. Müslüman, Müslümanlığını iyi yaptığı zaman her bakımdan sıhhat kazanıyor. Çünkü işin içine esrar konmuş. İlaçlar, sırlar konmuş.
Esrar dersek, millet eroini falan anlayacak, hep yanlış anlamaya meyilli zaten; işin içine sırlar konmuş…
Onun için ne yapacaksın?
Ben, Müslümanım. Gittim, kararımı verdim, kendimi Allah’a teslim ettim. “Yâ Rabbi! Ben sana teslimim.” dedim. Resûlullah’a tâbi oldum.
“Ben düşünürken… Kendi felsefeme göre… Bana göre…”
Sen kimsin? “Benim felsefeme göre…” deme! “Kur’ân-ı Kerîm’e göre, hadîs-i şerîfe göre şöyle yapmam lazım!” de, yanlışsa kendini düzelt.
“Kılları bile sevmiyorum. Ben sabahleyin aynanın karşısına geçerim, ne sakal, ne bıyık, dere tepe dümdüz, pırıl pırıl… Kaymak gibi yaparım. Ben bunu seviyorum.”
Tamam, bu bir zevk! Senin zevkin bu!
Amerikalı bir kardeşimiz geldi. Allah razı olsun, sakallı… Senden başka türlü düşünmüş. Peygamber Efendimiz sakalı methetmiş, kendisi sakallı… Sakal bırakmanın sevabı var, sakal kazımanın günahı var. Mecburiyet yoksa bırakacaksın, kesmeyeceksin.
Adam bunu öğrendiği zaman sakal bırakınca ne yapmış oluyor?
“Ben Allah’ın emrine teslim olmuştum. Allah’a tâbi oluyorum.” demiş oluyor.
“Ben bırakamayacağım!”
Neden?
“Ben böyle kaymak gibi olmayı daha iyi görüyorum.”
Sen tâbi olmamışsın.
Her yönden tabii olacak; giyimde, kuşamda, tıraşta, yemede, içmede, konuşmada, huyda, halde, yaşamda, inançta, âhirete ait meselelerdeki kararlarında… Hepsinde Resûlullah’a tâbi olacak. “Teslim oldum.” demek o demek zaten. Bilmem anlatabiliyor muyum. Böyle yapmayanlar hata etmiş oluyor.
Adam hadis kabul etmiyor. Senin temel böyle. Bunun üstüne ne yapsan gidecek, temel yok. “Ben Kur’ân-ı Kerîm’i ve hadîs-i şerîfi temel almış, Resûlullah’ın ‘bağlan’ dediği iki şeye sımsıkı sarılmış bir insanım. Kur’an’da bir sey varsa yaparım. Hadîs-i şerîfte bir şey varsa, Resûlullah’ın tavsiyesini tutarım. Tamam biter.
İnsana şeytan gelir, bir şey söyler.
“Bana bak ey şeytan! Ey mendebur, ey melun! Ben mü’minim. Ben Kur’an’a ve Resûlullah’a tâbiyim. Boşuna… Kaybol buradan, gözüm görmesin. Hadi bakayım.”
İnsanların da şeytanları olur. Cinlerin de şeytanları var.
“Ben Kur’an’a tâbiyim. Kur’an’da bir şey varsa ben de varım.”
Var mı?
Var!
“Ben de varım.”
İnsanlar yanlışlıklarını görsünler diye her zaman söylüyorum. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Yâ eyyühellezîne âmenu’zkürullâhe zikran kesîran. [11] “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin.”
Kur’an söylüyor, “Çok zikredin.” Zikirden yana nasılsınız, ne var ne yok, ne âlemdesiniz, zikir yapıyor musunuz? Allah, “Çok zikredin.” diyor.
“Yok! Zikri dervişler yapıyor diye biraz da kızıyorum.”
Ne kızıyorsun Kur’an emretmiş! Mübarek Kur’ân-ı Kerîm’in emrini tutuyor. Ne kızıyorsun! Zikrine ne karışıyorsun! Kur’an’a uyuyor, Resûlullah’ın sünnetine uyuyor.
Biz Kur’an’ın hâdimleri
Pür imanlı ve zindeyiz,
Bu yoldan dönmeyiz asla
Peygamberin izindeyiz.
Bu bir marş!
Biz Kur’an’ın hadimleri, hizmetlileri… Pür imanlı ve zindeyiz. Bu yoldan dönmeyiz asla peygamberin izindeyiz. İşte bu! Kısaca şiirle halimiz bu! Kur’an’ın hizmetindeyiz, Resûlullah’ın izindeyiz.
Sen kendi mevkini tayin et. Ben sana fikrinle de karşı çıkmasını bilirim. İşin kısası ben Kur’an’ın yolunda, peygamberin izindeyim. Bana o lazım, ben o yoldayım. İşte iman bu, Müslümanlık bu! Birçokları bunu anlamıyor.
“Benim aklıma göre bu…”
Bilmeden olmaz ki! Bilmediği konularda konuşmak olmaz. Bu işin erbabı, uzmanları muazzam ve muhteşem insanlar.
Vefat eden kimse arkadan ağlayanların ağlamasından muazzeb olurmuş.
Nereden biliyoruz?
Peygamber Efendimiz söyledi, oradan biliyoruz. Evliyâ olsa o da bilir. Allah’ın gösterdiği kullar da bilir. Bu tamamen bilinmeyen bir şey değil.
Ne olacak hiç mi ağlayamayacak?
“Tutamıyoruz hocam kendimizi... Sevdiğimiz insan… Ağladık.”
Eğer ağlamak hüzünden, sessiz sedasız, kendisini tutamadığı için olursa vebali, günahı yok. Çünkü üzüntü, normal. Ama bunu bir merasim hâline getirinler var. Araplarda ölüye ağlama, ölüme ağlayıcılık mesleği vardı, nâhiye deniyordu. Ölünün tabutunun önünde arkasında feryad u figan, saç baş yırtarak, göğüs parçalayarak, tırnak geçirerek, kan akıtarak… Böyle şey yok! Bağırmayla, çağırmayla olunca o haram.
Normal olarak ağlıyor, anasının, kardeşinin vefatına üzülüyor; onda bir şey yok. Gösteriş için, merasim diye, âdet diye, örf diye ağlarsa -bağıra çağıra- o zaman ölü ondan üzülür. “Bunlar bunu niye yapıyorlar? Böyle yapacaklarına bana Kur’an okusalar, dua etseler daha iyi. Ne oluyor bu ağlamak.” der, üzülür.
إِنَّ الْمَيِّتَ يَعْرِفُ مَنْ يَحْمِلُهُ، وَمَنْ يُغَسِّلُهُ، وَمَنْ يُدَلِّيهِ فِى قَبْرِهِ.
İnne’l-meyyite ya’rifu men yahmiluhû ve men yeğsilühû ve men yudlihî fî kabrihî.
“Ölmüş olan kişi cenazesini, tabutunu taşıyanı, kendisini yıkayanı ve kabrine onu indireni bilir.”
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Said el-Hudrî’nin bildirdiğine, rivayet ettiğine göre… Ahmed İbn Hanbel’de, İbn Mâce’de, İbn Cerir’de var.
İnne’l-meyyite ya’rifu. “Ölü, ölmüş olan kişi bilir…” Men yahmiluhû. “Cenazesini, tabutunu taşıyanı bilir.”
Başka?
Ve men yuğsiluhû. “Kendisini yıkayanı bilir.”
Sonra?
Ve men yudlîhi fî kabrihî. “Kabrine onu indireni, sarkıtanı da bilir.” Ölü kimin ne yaptığını bilir.
Kim kendisinin cenaze namazını kıldı, kim cenazesini taşıdı, kim cenazesini yıkadı, kim kabre kadar geldi, kim onun cenazesini kabrin içine indirdi; ölü bunları bilir. Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.
Neden bu böyle?
Çünkü insanda iki şey var; bir ceset, bir ruh. Ceset ölüyor, ruh duruyor. Ruh durduğu için ruhla biliyor. Ceset öldü ama ruh duruyor, ondan biliyor.
Üçüncü hadîs-i şerîf:
إِنَّ الْمَيِّتَ يُبْعَثُ فِى ثِيَابِهِ الَّتِى يَمُوتُ فِيهَا
İnne’l-meyyite yub’asu fî siyâbihi’lletî yemûtü fîhâ.
“Ölen kişi öldüğü elbise üstünde, kendisi içinde iken ba’s olur.”
Ölen kişi öldüğü elbise içinde, üstünde iken… Kendisi içinde iken… Üzerinde bulunmakta olan elbisesiyle ba’s olunur. Nasıl öldü ise, kıyafeti ne ise o kıyafeti ile ba’s olunur.
Şehit nasıl kalkar?
Harpte yaralanmış kanlı kıyafetiyle kalkar. Ama mis gibi kokar. Çok büyük şeref! Âhirette şehidin kanlı elbisesi çok büyük şeref! Onun için şehidin elbisesi çıkartılmaz, kefen filan yapılmaz, öyle [gömülür.]
Hangi elbiseyle ölmüşse o elbiseyle ba’s olunur. Tabii biz kefene sarıyoruz, öyle [defnediliyor]. Kefenle kalkar diye de düşünülebilir.
إِنَّ النَّاسَ يَجْلِسُونَ مِنَ اللهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى قَدْرِ رَوَاحِهِمْ إِلَى الْجُمُعَاتِ الْأَوَّلُ، ثُمَّ الثَّانِي، ثُمَّ الثَّالِثُ، ثُمَّ الرَّابِعُ
İnne’n-nâse yeclisûne minallâhi yevme’l-kıyâmeti alâ kadri revâhıhim ile’l-cumuâti’l-evvelü sümme’s-sânî, sümme’s-sâlisü, sümme’r-râbiu.
“İnsanlar kıyamet gününde Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda cumalara gidişlerinin sırasına göre Rablerine yakın otururlar; en evvel camiye giren yakın oturur, sonra ikinci giren, sonra üçüncü giren, sonra dördüncü giren.”
İbn Mâce’de, Taberânî’de, İbn Hibban’da… Mevâhib-i Ledünniye’de olan İbn Mes’ud radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf... Peygamber Efendimiz diyor ki;
İnne’n-nâse. “İnsanlar, müslümanlar...” Yeclisûne minallâhi yevme’l-kıyâmeti. “Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda, kıyamet gününde…” Alâ kadri revâhıhim ile’l-cumuâti. “Cumalara gidişlerinin sırasına göre Rablerine yakın otururlar.” Âhirette ki oturuşları öyledir. el-Evvelü. “Camiye ilk giren yakın oturur…” Sümme’s-sânî. “Sonra camiye ikinci giren…” Sümme’s-sâlisü. “Sonra üçüncü giren…” Sümme’r-râbiu. “Sonra dördüncü giren.”
Camiye erken gelmenin sevabı çoktur. Cuma’ya erken gelmenin sevabı çoktur. Mümkün olduğu kadar, gusül abdesti alıp erkenden camiye gelmek lazım ki sevabı çok olsun.
إِنَّ النَّاسَ لَيَحُجُّونَ وَيَعْتَمِرُونَ وَيَغْرِسُونَ النَّخْلَةَ بَعْدَ خُرُوجِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ.
İnne’n-nâse le-yehuccûne ve ya’temirûne ve yağrisûne’n-nahlete ba’de hurûci ye’cûce ve me’cûce.
Ebû Said hazretlerinden, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
“İnsanlar Yecüc ve Mecüc çıktıktan sonra da hac yapacak, umre yapacak, hurma dikmeye devam edecek.”
Hayat, Yecüc ve Mecüc çıktı diye birden durmayacak, kesilmeyecek. Onların çıkması kıyamet alametidir ama o işler bir müddet daha devam edecek.
Allah-u Teâlâ hazretleri sizi, Sırât-ı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sûreti’l-Fâtiha.
08.11.1981 -
Yaramaz Çocuk, Günahların
16.02.1997 -
Peygamber Sıfatları
