12.04.1981 - Cennetin Kokusu, Babaya İtaat, Cennet Rüzgarı, Cami Adabı, Ahireti Düşünmek, Ölü Yıkamak

12.04.1981 - Cennetin Kokusu, Babaya İtaat, Cennet Rüzgarı, Cami Adabı, Ahireti Düşünmek, Ölü Yıkamak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Rîhu'l-cenneti tûcedü min mesîreti hamsi miete âmin ve lâ yecidü rîha'l-cenneti men talebe'd-dünyâ bi-ameli'l-âhireh.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;
Rîhu'l-cenneti tûcedü min mesîreti hamsi miete âmin. "Cennetin kokusu 500 yıllık gidiş mesafesi olan yerden, -insan 500 yıl yolculuk yapsa ne kadar yol alırsa o kadar mesafeden- duyulur."
Cennetin kendi içinde değil, o kadar yaklaştığınız zaman kokusu duyulur. 500 yıl gidince varılacak mesafeden cennetin kokusu duyulur. Demek ki dışına da güzelliği, kokusu yayılıyor.
Ve lâ yecidü rîha'l-cenneti men talebe'd-dünyâ bi-ameli'l-âhireh. "Cennetin kokusunu hiç duymayacak."
Kim? Men talebe'd-dünyâ bi-ameli'l-âhireh. "Ahiretin ameliyle dünyayı talep eden."
Bir insan bir işi bir tek sebepten yapar. Ya Allah'ın rızası için yapar; "Allah-u Teâlâ hazretleri benden hoşnut ve razı olsun." diye yapar. "Ben O'nun kuluyum, bana bunca nimetleri var. O beni yarattı. O beni buraya gönderdi. O beni bu hâle getirdi, O beni besledi. Ben yine dönüp O'na gideceğim." der ve sırf onun rızasını kazanmak için yapar. Bu makbul. Böyle olması lazım.
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî; "Yâ Rabbi! Benim maksadım, matlabım, isteğim, talebim sensin; ben sadece senin rızanı istiyorum, başka bir şey talep etmiyorum."
Allah'ın rızasından başka hiçbir şey istemiyoruz. Bizden hoşnut, razı olsun, "kulum" desin, elhamdülillah…
Allah rızası için olmadıktan sonra artık bunun dışında bir işi, ahiret amelini ne için yaparsan yap. Namaz kılmak gibi, oruç tutmak gibi herhangi bir ahirette sevabı umulacak ameli, -dünya işini değil- ahiret amelini dünya maksadı, dünya menfaati celp etmek için bir insan yaparsa, beş yüz yıllık mesafeden kokusu duyulan cennetin kokusunu bile duyamayacak.
İçine girmek değil, kokusunu bile duyamayacak! O kadar yakınına bile yanaştırmayacaklar. Cennetin kokusunu dahi koklatmayacaklar.
Neden?
Ahiret amelini Allah'ın rızasını düşünerek yapmadı, dünya menfaati karıştırdı. Namaz kıldı; "Başkaları görsün, gösteriş olsun da işim iyi gitsin." diye, "Âmirim terfi ettirsin." diye.
Oruç tuttu; "Ne sofu adam!" desinler diye.
Sadaka verdi; "Aferin, ne hayırsever zengin!" desinler diye. Şunu yaptı şöyle diye, bunu yaptı böyle diye. Allah rıza için olmadıktan sonra işte böyle...
Bunun neticesi ne?
Biz her işe başlarken, her işi yapmak bahis konusu olduğu zaman kendi kendimize soracağız, kendimizi yoklayacağız; "Ben bu işi neden yapıyorum?" diyeceğiz.
Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh diyor ki:
"Karşımdaki yol çatallaştığı zaman; birisi bana dünya menfaati sağlayacak, yaparsam şu faydayı sağlayacağım, yapmazsam şöyle olacak..."
Yollar bazen insanın karşısında çatallaşır; "Acaba öyle mi yapsam böyle mi yapsam?" diye insan düşünür.
"Yollar böyle çatallaştığı, ikiye ayrıldığı zaman daima ahiret kârını düşündüm. Hiç dünya menfaatini düşünmedim. 'Şöyle yaparsam Allah beni daha çok sever, ahirette daha çok sevap kazanırım.' dediğim tarafı tercih ettim."
Orada yoksulluk, fakirlik, sıkıntı, insanın canının yanması var; ne olursa olsun...
Biz de bir işi yaparken o işin bizim ahiretimize fayda mı sağlayacak, zarar mı verecek olduğuna bakmalıyız.
Dünyada kâr, ahirette zarar ihtimali varsa onu yapmayalım.
Bu nasıl anlaşılır? İnsan her işin başında o işin sonunu düşünmeye kendisini alıştırmalı.
Nasıl düşüneceğiz?
Bunun nasıl düşünülmesi gerektiğini büyüklerimiz düşünmüş de bize bazı tavsiyelerde bulunmuş. Biz o tavsiyeleri yaparsak o kendiliğinden düşünülür.
Nasıl?
Bize her işi yaparken besmele ile yapmak emredilmedi mi? Emredildi.
Besmele ne demek? "Bu hayırlı işe Rahman ve Rahîm olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin adıyla başlıyorum."
İşin başında Allah-u Teâlâ'yı düşünüyoruz. Rahmetini, merhametini düşünüyoruz, öyle başlıyoruz. İşte o besmele, aynı zamanda bir çeşit niyet kontrolüdür. İnsan o işi neden yaptığını düşünmüş oluyor.
Şerli bir işe başlarken besmele çekerse insan daha büyük günaha girer.
Bismillâhirrahmânirrahîm diye kumara, içkiye, kötü bir şeye başlanır mı? Olmaz!
Besmelesi insanı kötü bir şeyden alıkoymalı; onu yaptırtmamalı. Buradan kontrol mümkün olur. Bunun gibi her işi besmele ile yapmalıyız. Besmele esnasında o işin hayır mı şer mi olduğunu düşünmeliyiz.
Müslüman kardeşlerim, bir de her akşam bir muhasebe defteri tutalım. Her akşam, o gün akşama kadar kâr mı işledik, zarara mı uğradık?
Bakkalda, dükkânımızda bir hesap tutmuyor muyuz? Aldığımızı, verdiğimizi yazmıyor muyuz?
Neden yazıyoruz?
"Hesapsız kasap ne bıçak bırakır ne masat." diye eskiler bir tekerleme söylemişler.
İnsan hesap etmedi mi, "Kâr edeyim." derken ziyana uğrar da ondan.
"Dünyanın sermayesini kaybetmeyeyim." diye hesap ediyorsun, düşünüyorsun da ahireti neden düşünmezsin? Ahiret daha mı önemsiz?
İnsanın asıl ahireti düşünmesi lazım. O halde akşam oldu mu, yatağa yattığımız zaman veyahut akşam etrafımız tenhalaştığı zaman;
"Bugün ben ne yaptım? Sabahleyin sabah namazına kalkabildim mi? Kalktım elhamdülillah. Ondan sonra şunu yapabildim mi? Filanca yere gittim, şu işi yaptım. O iyi olmadı!" diye yaptığımız iyi şeyleri, kötü şeyleri bir düşünelim.
Çünkü bir tavsiye var, bize buyuruluyor ki;
Hâsibû enfüseküm kable en tühâsebû. "Muhasebeye, hesaba çekilmezden önce siz kendi muhasebenizi kendiniz yapın."
Vezinû a'mâleküm kable en tûzene aleyküm. "Ahiret olup da iş işten geçtikten sonra, mahşer yerinde amelleriniz tartılmazdan evvel siz amellerinizi tartın." diye emir buyurmuş.
Aslında bu tavsiye, bu hadis-i şerif, bizim hayatımızı tanzime yeter.
Rıdâ'r-rabbi fî rıdâ'l-vâlidi ve sahatu'r-rabbi fî sahati'l-vâlid.
Sadaka Resûlullâh.
Peygamber aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz babaya itaati, babanın gönlünü almanın önemini bize öğretiyor.
Rıdâ'r-rabbi. "Mevlâ'nın, Rabbimizin, Halikımızın, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası." Rıdâ'l-vâlidi. "Babanın rızasıdır." Ve sahatü'r-Rabbi. "Rabbin, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kızgınlığı." Fî sahati'l-vâlidi. "Babanın kızgınlığındadır."
Burada birkaç mesele var. Bir kere "Baba" diyor. Neden "Anne" demedi de "Baba" dedi?
Biraz düşünecek olursak; baba insana çabuk kızar. Annenin kalbi yumuşaktır, şefkatlidir; evladının kusurunu görmez, kusurlu da olsa yine "evladım" der, bağrına basar. Anne biraz daha müsamahakâr olur, çoluk çocuğa yüz verir. Baba biraz daha ciddi olur. Ölçü o oluyor.
Ötekisi hassas, hissî olduğu için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz babayı zikretmiş.
Demek ki babamızın gönlünü almaya çalışacağız, babamızın gönlünü hoş etmeye çalışacağız.
Zaten daha önceki derslerde geçmişti:
"Anası-babası sağ iken, ona yetişmiş de onlara hizmet edip duasıyla cenneti kazanamamış olanın burnu yere sürtsün!" demişti.
Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte;
Burnu yere sürtmekten maksat, "çok pişmanlık duymak." O kimse; "Vah, yazıklar olsun!" diye dövünecek.
Demek ki annenin babanın sağlığı insan için bir fırsattır. Evlat olarak -varsa şayet- onun ezasına, cefasına sabrederek babasının hoşnutluğunu kazanmaya çalışması lazım.
Fakat buradaki bu "baba" ifadesine rağmen yine de başka hadis-i şerifler de vardır ki orada "anne, baba" beraber zikredilmiştir.
"Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası, ana babanın rızasına bağlıdır." diye de zikredilmiştir.
Oradan anlaşılıyor ki burada; "Babayı hoşnut et, anneyi kırabildiğin kadar kır, onu dinlemeye lüzum yok!" mânası yok.
Bu hadis-i şeriften çıkan ders; babaya fazlaca itibar etmek, hürmet etmek gerektiği. Ama anaya da hürmet göstermek lazım.
Hatta bir hadis-i şerifi hepimiz tanırız, meşhur olmuştur ki;
"Cennet anaların ayakları altındadır."
Elhamdülillah! Eğer bir insanın annesi babası sağsa çok büyük bir nimete mazhar, demektir. Onlar vasıtasıyla cenneti kazanması mümkün olur.
Mesele açık olduğuna göre öbür hadisi şerife geçelim.
Rîhu'l-cenûbi mine'l-cenneti ve hiye er-rîhu'l-levâkıhu'l-leti zekere'llâhu fî kitâbihî ve fîhâ menâfiu li'n-nâsi ve'ş-şimâlü mine'n-nâri tahrücü ve temürrü bi'l-cenneti ve yusîbühâ nefhatün minhâ fe-berdühâ hâzâ min zâlike.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz; "Cenûb rüzgarı cennettendir." buyuruyor.
Arabistan'da o mıntıkaya mahsus belli başlı, dört istikametten esen dört rüzgâr var; "şimal, cenûb, sabâ ve debur rüzgârı."
Cenûb rüzgârı, cennettendir ve bu rüzgâr Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen "levâkıh" vasfıyla, "ilkah edici, meyveleri oldurucu, erginleştirici rüzgâr" diye bildirilen faydalı bir rüzgârdır.
Onun içinde insanlar için pek çok fayda vardır. O rüzgâr estiği zaman insanlar o rüzgârın birçok faydalarını görürler. Şimal rüzgârı ise cehennemdendir, oradan çıkar ve cennete uğrar da oradan bir nefes, ferahlık alır. Serinliği ondan dolayıdır. Aslında şiddetli, sert, zararlı bir rüzgârdır.
Öğle üzeri güneşe çıkmayı da Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şeriflerinde yasaklamış.
"Gündüz güneşe çıkmayın. Çünkü öğlenin sıcaklığı cehennemin ateşindendir." diye zikretmiş.
Bunlar Arabistan için fevkalade mühim tavsiyeler. O şiddetli güneşin altında, o güneşin ultraviyole ışınlarıyla insan çarpılır; hemen dosdoğru buzların arasına, buzların içine yatırmazlarsa kurtulması dahi mümkün olmaz.
Zâdeke'llâhu hırsan ve lâ teud.
An Ebî Bekrete radıyallahu anh.
Peygamber Efendimiz ona buyurmuş ki;
Zâdeke'llâhu hırsan. "Allah senin hırsını artırsın."
Neye hırsını?
"Allah'ın sevabını, rızasını kazanmak hususundaki gayretini, hırsını, sevap talebi duygunu ziyadeleştirsin. Ama sakın bir daha yapma!"
Neyi yapmayacak?
Bu zât namaz vaktinde camiye girmiş; cemaat daha önceden namaza durmuş. Ondan sonra bakmış rekâtı kaçıracak; "Rekâtı kaçırmayayım." diye girdiği yerde hemen imama uyuvermiş. Safların olduğu yere kadar gelmeden uzakta namaza duruvermiş.
Neden? "Rekâtı kaçırmayayım." diye.
Bir rekât ne zaman kaçar?
İnsan rükûa yetişir de Sübhânallâh diyebilecek kadar imamla beraber rükû etmiş durumda, belini eğmiş durumda bir müşterek zaman, bir subhanallah diyebilecek kadar durabilirse o rekâta yetişmiş sayılır. Ona yetişemedi de Semiallâhu li men hamideh dediği zaman yetişti; o rekât tamamlanmadı.
"Efendim ben secdelerine yetiştim." Olsun. O rekâta artık yetişemedi. Onu imam selam verdikten sonra tamamlayacak.
O da "Bir rekât kaçırmamayım." diye olduğu yerde kılıvermiş.
Peygamber Efendimiz; "Böyle uzakta durmak mekruhtur." buyurmuş.
Namaz da olmaz değil, o zaman; "Olmadı, yeniden kıl." derdi.
Namaz olmuş ama "Böyle yapma!" diyor.
"Sevap duygun iyi, sevabı düşünmek, hırs yapmak iyi ama bir daha böyle yapma!" buyurmuş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
Cami adabıyla, imama uyma adabıyla ilgili bir hadis-i şerifti.
Zurri'l-kubûra tezekker bihe'l-âhirete ve ağsili'l-mevtâ fe-inne muâlecete cesedin hâvin mev'ızatın belîğatün ve sallâ ale'l-cenâ'izi lealle zâlike yehzunüke fe-inne'l-hâzîne fî zılli'llâhi yevme'l-kıyâmeti yetearradu li-külli hayr.
Ebu Zerr-i Ğıfârî radıyallahu anh, muhterem, Ashâb-ı suffeden, ilk Müslümanlardan, Peygamber Efendimiz' in ashabından mübarek bir zât-ı celil.
Peygamber Efendimiz bakın ona neler tavsiye eylemiş:
Zurri'l-kubûra. "Kabirleri ziyaret eyle."
Neden? Tezekker bihe'l-âhirete. "O ziyaret sebebiyle, o kabirlere bakıp ahireti hatırlarsın da onun için."
Demek ki insanın ahireti unutması, dünyaya dalması büyük tehlike.
Dünya zaten süslüdür; kendisini bir kocakarının allanıp pullanıp süslendiği gibi süsler. Kocamış bir dünya ama kendisini süsler.
Onun için herkes peşine takılıyor; "Ah şu apartmanı ben alayım, şu dükkân benim olsun, şu kadar para benim olsun." derken, o hırsla onun peşinde, dünyayı talep için uğraşıp dururken bazı tehlikeler meydana geliyor, insan ahiretini kaybedebiliyor.
Onun için insanın ahireti hatırlaması lazım.
Ahireti insana neler hatırlatır? Ahireti, insana evvela beş vakit namaz hatırlatıyor. Namaz bir zikir ibadetidir.
Ve ekımi's-salâte li-zikrî. "Namazı beni anmak için, beni hatırlamak, yâd etmek için kıl." diyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de;
Namaz bir hatırlatma, hatırlama ibadetidir. İnsan kulluğunu, Mevla’sını hatırlıyor. Günün belli saatlerinde, dönüm noktalarında, belli vakitlerinde namaz kılıyorsun. Sabahleyin güneş yeni doğmuş, çalışmaya başlıyorsun, o zaman bir namaz kılıyorsun. Öğle üzeri bir namaz kılıyorsun.
İkindide tam faaliyetin kesif olduğu, işlerin çok olduğu, insanın dünyaya, ticarete daldığı zamanda bir namaz kılıyorsun. Akşam güneş batarken bir namaz kılıyorsun. Yatmadan evvel yatsı namazı kılınıyor.
Bunların hepsi insana Allah-u Teâlâ hazretlerini hatırlatır ve insanı Hakk'a yöneltir.
Onun için her namaz, kendisiyle bir önceki namaz arasındaki günahlara kefarettir; bir önceki namaza kadar olan günahları affettirir. Namaz insana ahireti hatırlatıcı amellerdendir.
Başka neler hatırlatır? Hasta ziyareti, insana ahireti hatırlatır.
Bizim evdekiler bir yaşlı hacı teyzemizi, valide hanımımızı ziyarete gitmişler de üzülmüşler; çok acı durumdaymış. Allah sabır versin, ecir versin. Hayat hayırlı olduğu müddetçe ömür versin. Sıhhat, âfiyet versin, çektirmesin. O zaman insan dünyanın boşluğunu daha iyi anlıyor.
Ziyaret etmiş; "İğneyi, oyayı, ipliği vesaireyi; dünyaya fazla dalıp ziynete fazla değer vermeyi bırak." diye tavsiye ediyor.
Neden?
O hastanın o hâli dünyanın boşluğunu, sıhhatinin kıymetini gösterdi, bir de dünyanın gelip geçici olduğunu hatırlattı. Bu da hatırlatır.
Bir de ölümü düşünmek insana ahireti hatırlatır.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
Zikru'l-mevti sadakatün "Ölümü düşünmek sadakadır." buyurmuş.
İnsan ölümünü düşündü mü fakirin avucuna bir para vermiş gibi sevap kazanır. Çünkü bu dünyanın bir fırsat olduğunu bilir de ahirete ona göre hazırlanır.
Burada da Peygamber Efendimiz ahireti hatırlamaya sebep olduğu için kabir ziyaretini tavsiye ediyor.
"Kabirleri ziyaret et, onunla ahireti hatırlarsın." diyor.
O halde kabir ziyaret etmek, mezarları ziyaret etmek yasak değildir, yanlış değildir; doğrudur.
Bir ara Peygamber Efendimiz; "Ashâb ı kiram yanlışlık yapmasın, yetişme çağında, başka fikirler tesir etmesin." diye, "Kabirleri ziyaret etmeyin." demiş.
Ondan sonra da buyurmuş ki:
"Ben sizi kabir ziyaret etmekten bir ara men eylemiş idim. Şimdiden itibaren buyurun kabirleri ziyaret edebilirsiniz."
Demek ki kabir ziyareti var.
Cuma günü insan mesela büyüklerinin, akrabalarının, anne babasının, yakınlarının kabirlerini ziyaret ederse eder. Mesela bayram günlerinde bayram günlerinin adabındandır ki insan o mübarek günlerde gidecek, geçmişlerinin de kabirlerini ziyaret edecek. Onlarla da bir çeşit bayramlaşma gibi oluyor. Cuma günü de öyle.
Demek ki İslâm'da kabir ziyareti var. Bazı mezhepler kabir ziyaretini yasaklıyorlar; o doğru değil.
Ve ağsili'l-mevtâ. Şimdi bir şey daha tavsiye ediyor: "Ölüleri yıka, gasleyle."
Ölü yıkamaya gasl derler. İnsanın kendi vücudunu yıkamasına gusül derler.
"Ölüleri yıka!"
Fe-inne muâcelete cesedin hâvin. "Çünkü ruhu gitmiş, boşalmış bir cesedin bu son hizmetlerini yapmak, yıkayıp onu teçhiz ve tekfin eylemek." Mev'ızatün belîğatün. "Özet halinde, tesirli, güzel söylenmiş bir nasihattir."
İnsan onu yıkarken; "Ya, bu hal bir gün benim de başıma gelecek." der de hırsı, tamahı, riyayı, kötü huyları bırakır; Allah-u Teâlâ hazretlerinin istediği yola yönelir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor; "Beliğ bir öğüt, vaazdır." diyor.
Hz. Ömer radıyallahu anh yüzüğünün taşına yazı yazdırmış. Eskiden yüzüklerinin taşına yazı yazdırırlarmış, "mühür" diye onu basarlarmış.
Mühre yazdırmış ki;
Kefâ bi'l-mevti vâ'izan yâ Umer. "Ey Ömer, ölüm sana vaiz olarak yeter!"
İlla camiye gidip de hatip efendiyi, vaiz efendiyi dinlemeye lüzum yok. İbret al, bak, etrafında ölenleri gör; o sana en güzel vaiz olarak kâfi, seni yola getirmek için yeter.
Tabi bu bir de vazifedir. Bir Müslümanın cenazesi ortada kaldı mı, o beldenin bütün Müslümanları mesuldür. Kimse yıkamamış, bakmamış; olduğu yerde kalmış. Hepsinin yakasına yapışılır; "Niye bu Müslüman kardeşinize son vazifenizi yapmadınız?" diye mesul olur.
Onun için Müslümanın cenaze yıkamasını bilmesi lazım. Cenaze nasıl kefenlenir, nasıl hazırlanır, nasıl gasledilir; onu bilmesi lazım.
Bak, ben hatırlıyorum. Bizim fakülteden mezun bir talebemiz vardı. Fransa'ya tahsile gitti. Zehirlenmiş, ölmüş.
Demek ki dairesinde havagazını iyi kullanamamış; zehirlenmiş, ölmüş. O zamanlar Avrupa'da işçiler çok değil.
"Hadi kardeşinizin son hizmetini yapın." demişler.
"Ben bilmem, ben bilmem!"
Oradaki kimseler İslâmî usule göre onun defnedilmesi için gerekli teçhiz ve tekfin hazırlıklarını yapmasını bilememişler. Gelmiş de kendi usullerine göre papazlar kaldırmış, götürmüş.
Onun için her Müslümanın az çok bunları öğrenmesi lazım.
Evet, soğuk bir şey ama ne yapalım, hepimizin başına gelecek. Bunun faydaları da var.
Ve salli ale'l-cenâizi. "Cenazeler üzerine namaz da kılınız."
Cenaze namazı malum, dört tekbirli, ayakta eda edilen, dua mahiyetli bir çeşit namazdır. Peygamber Efendimiz; "O namazları da kılın." diyor.
Lealle zâlike yehzunüke. "Mümkündür ki senin o cenaze namazını kılman, sana hüzün, mahzunluk verir."
Gönlün kırılır, mahzunlaşırsın; bu dünyaya karşı rağbetin azalır, yüzün buruşur, alnın kırışır.
Fe-inne'l-hazîne. "Çünkü mahzun kimse." Fî zılli'llâhi yevme'l-kıyâmeti yetearradu li-külli hayr. "Her türlü hayra mazhar olur. Kıyamet gününde mahzun kimseyi Arş-ı Âlânın altında gölgelerler."
İslâmiyet, göbeğini gere gere gülmeyi sevmiyor. Duygusuz, vurdumduymaz, kendi keyfine bakar, hiç kimsenin gamıyla, derdiyle dertlenmeyen, kah kah kah ömür geçiren insanı sevmiyor.
Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selâm Efendimiz ne diyor?
"Belki sen cenaze namazını kılınca, bu kıldığın namaz seni mahzunlaştırır, gönlün bir kırıklaşır. Fe-inne'l-hazîne fî zılli'llâhi yevme'l-kıyâmeti Mahzun olan kimse kıyamet gününde Arş-ı Âlânın gölgesi altındadır."
Gönül kırıklığı, boynu büküklük, mahzunluk, düşüncelilik İslâm'da önemli. O düşünceden doğuyor. Ölümü, mesuliyetlerini hatırlayınca tabi insanın ağzının tadı kalmıyor ve o zaman da daha ciddi, muhitine daha faydalı bir insan oluyor. O mahzunluk insana her türlü hayrı kazandırıyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.04.1981 -
Selam ve Ziyaret,
10.05.1981 -
Cennetin Kokusu, Babanın
